Sen Geldiğinde…

eeu


“Artık korkmuyorum… Çünkü o geldiğinde ben gitmiş olacağım”

Epiküros

Çok sevdiğim bir arkadaşım, o gün bir korkusunu paylaşmıştı bizlerle… Gerçek bir paylaşımdı bu, öyle ya hepimiz aramızda bölüştük ve ruhumuza düşen payı aldık.

O konu…

Ölüm…

Aslında ölüm, kendisinden korkulan şey miydi? Yoksa peşinden getirdikleri, bizi dönüştürdüğü, bizden aldığı ve bize bıraktığı şeyler mi korkularımızı besliyordu? Hakkında konuşurken ne kadar tedirgin ve ne kadar dışındaydık. Hiçbirimiz içinde olmayı istemiyorduk aslında ve bize bulaştığınca hüzünlü, bize bulaştığınca çaresizdik karşısında.

Kadere inanıyorduk. Daha büyük bir gücün kararını sorgulamıyorduk, sorgulayışlarımız ise kendimize dönüyor, içimizdeki karşılığını arıyordu. O karşılığı bulalım ya da bulmayalım, konu kendi ağırlığını ortaya bırakıyor ve anında her şey değersizleşiyor ya da her şey var olan kıymetini bize misliyle anımsatıyordu.

Biz en doğal biçimiyle gelen ölümle dahi kafamızın içinde mücadele edemezken, birilerinin hükümler vererek ölümü yersiz ve haksızca getirip bir katliamın cüssesine sığdırışını konuşmaya dilimizi vardırmıyorduk.

Çevremizde gezindiğinde çığlık çığlığa kovmak istediğimiz anlardan söz ediyorduk bazen, bazen de sessiz bir taş parçası gibi edilgenliğimizi kabullenişimizi anlatıyorduk.

Ne var ki, asla tam olarak korkularımızın, kaygılarımızın boyutlarını kestiremiyorduk. Onu bir şeylere benzetmeye yeltenince, benzetilen şey yeğlediğimiz, yüklenebileceğimiz bir şey oluveriyordu.

Üstelik, yer yer devleşiyor, gözümüzü bu sonuç karşısında kapatıp “haydi gel, şimdi çelik gibi güçlü ve metinim” diyor, bir an sonra da kabuğu zamansız düşmüş bir yaranın pembe hamlığı ile sızlıyorduk.

O an bize deva verebilecek şey, sevdiklerimizi ölümsüzlükle kutsayabileceğini vaat eden bir mucize olabilirdi, aslında insanlığın çoğu ile beraber bilinçaltlarımızda böyle bir fantazmayı arzulamaktaydık. Fakat aynı anda bunun imkansızlığı bizi susturuvermişti…

Ölümün gölgesi keder ise ve bu kederin ne kadar katı, büyük ve aşılmaz çeperleri varsa ve biz bu çeperleri hayal etmekte ne kadar zorlanıyorsak o kadar yersiz kalıyordu içimizde… Yusyuvarlak bir kor parçasıydı ve şimdi ruhumuzda için için yanacağı, bize kendini kimi zaman anımsatacağı bir yer arıyordu.

Ben o an için bu yeri bulamadım. O kor parçası ruhumda yuvarlanmaya, geçtiği yerleri yakmaya devam etti. Sonra tuhaf bir hissizlikle ölüme yabancılaştım. Aradan yirmi dört saat geçmemişti…

Sonra o kor parçası, bir gazete haberiyle yerine oturuverdi.

Ve şu notu düştüm:

Az önce bir babanın 8 yıl önce ölen kızıyla iletişim kurmak için kurduğu bir elektrik düzeneğinin haberini okudum.
Hepimiz biliyoruz o düzeneğin anlamsızlığını…
Ama o öylesine inanmış, belki de zihnindeki kızıyla konuşuyor, hasret gideriyor. O adamın, o düzeneğin başına koştuğu anı düşündüm, onu yapma halini, telleri, vidaları nasıl aradığını, nasıl matematikler uydurduğunu…
Sonra insanların yazdığı yorumları okudum. Ne kadar acımasız insanoğlu…
Ben onun şizofrenisine, tesellisine adı her neyse inanmaya razıyım dedim. Başka türlü sizin gibi kurtların arasında o yaralı kalple yaşayamaz çünkü o adam… Yaşayamaz. Bunları düşünürken, yazarken, yaparken ağladım. Ağlıyorum. İşte yüreğimde bulduğum yer burası, bu sızı… Üstüne çok konuşabilirsin ama asla tam olarak nasıl bir sıkışma olduğunu izah edemezsin. Ve yer yer tepe noktasına çıkıyor, yer yer garip, kalın, meşin gibi bir metanetle doluyorsun. O bir ilüzyon işte…

Tüyden bile hafifti varlığı ve demirden ağırdı. Ağır olan onunla başa çıkmanın yolunu bulmaktı. Acınasıydık, zalimdik ölüme, kalana ve kendimize karşı… Çünkü asla teslim olmayı öğrenemeyecektik… Öğrenmeyecektim…

O geldiğinde biz gitmiş olacaktık…

Ya da kalmış olacaktık… Perdenin öbür yanında kalakalmış olacaktık… Hiçbirimiz bunu düşünmek bile istemiyorduk.

İstemiyoruz.

1 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Havadan Sudan

by. J.B

Biz neler konuşurduk,
Biz sözcükler için faytonlara benzerdik seninle
Alır onları bir yerden başka yere gezdirirdik
Arasıra nal tıkırtıları
Ve derken başladığımız yere geri gelirdik
Neler konuşurduk neler
Ateşe verirdik cümlelerimizle
Ve bir bahçenin rengine boyardık
İnsanları eşyaları
bir de havayı suyu…
Böylelikle havadan sudan konuşmak
Gökkuşağını anlatmak gibi olurdu
Ve biz konuşmayı hiç bitirmezdik aslında
Sesimizi kısar
Başka yerlerde birbirimize hitap etmeyi sürdürürdük
En çok da bir fincan kahvede
bir fincan kahvede…

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Ay bir yandan sen bir yandan sar beni…

by.Julia Grigorieva


Sevgili! Nicedir içemedik kafa kafaya verip. Şöyle diz dize oturamadık ılık esintilerin avucunda. Sen gözlüklerini çıkartıp bir köşeye koymadın, gözlerime bakabilmek için dolaysızca, uzun uzadıya…

Sevgili! Nicedir pürtelaş sokağındayız, yan yana yürüyoruz, omuzlarımız dokunuyor birbirine kıyametlerin ortasında bakıyorsun bana. Saniyeleri parçalıyor, bölüşüyoruz. Biraz sana biraz bana… Sakalların arasındaki beyaz ışıkları görmediğimi sanıyorsun belki artık, görmez miyim? Nasıl aydınlanıyor sanıyorsun gönlümün neftî bahçeleri?

Sevgili! Yorgunluklar biçip, yarım uykular teyellemişiz, ellerimizde kimseye batmayacak iğneler, yarımşardan bir uykuda buluşmuşuz, buna da şükür demişiz, buna da şükür… Benim gecemin terzisi, ne güzel giyinmişiz biz karanlığı bile… Ne çok yakışmış yirmi bin fersahtan derin suların rengi üzerimize… Rüyalarımızda bir köprü, bir ucu senden bir ucu benden… Öyle uzanmışız tanyerine.

Buna da şükür sevgili, buna da şükür…

Canım, aşkımın atom çekirdeği, çekirdeğimin parçalanma noktası…

Zaman, yılkı atlar gibi koşuyor çayırlarında hayatımızın. Tutabilene aşk olsun, nasıl yaban, nasıl güzel bir zaman bu… Karmaşası güzel sevgili, meyvesi güzel sevgili… Bizdeki deli cesareti, bozkır inadı sanki, eğerlere koşumlara ne hacet, saçlarımızı savurup vurmuşuz sırtına zamanın… Uçuyor muyuz kanatsız? Beni de almışsın peşin sıra, kendimi sana katmışım peşin sıra…

Durmuyoruz nicedir.

Durmuyoruz, durabilene aşk olsun ve de duramayana… Durmuyoruz, böyle uçarken, saçlarımız iki bulut gibi geçmiş iç içe, biz birbirimize değişik şekillerde karışıyoruz sevgili, biz böylesi karışmayı da öğreniyoruz.

Biz öğreniyoruz sevgili nicedir.

Taptaze bir hayatın avlusuna çağırıldık biz… O hayatı anlamak için yıllandırdığımız ne varsa mahzeninden çıkartıp tatmaya başladık, görüyorsun işte. Gırtlağımızda gezdire gezdire, bütün desenlerini tanıyoruz kendi dokuduğumuz kumaşın… Her gün yeni çiçekler, dallar, biçimler beliriyor iplikleri üzerinde…

Biz ne deliydik sevgili nicedir… Şimdi ne makulüz. Çılgınca hem de… Ve yine de gözlerimizde o çakmaktaşlarına özgü ışık… Böyle aklı selimiz. Bu kadarına müsaade etmiş deliliğimiz…

Sevgili ne güzel değişiyoruz seninle… Gündüzden sabaha dek tanyeri nasıl değişiyorsa öyle… maviden eflatuna dönüyoruz renk tayfı içinde…

Belki sevgili nicedir sana şiir yazmıyorum ama nicedir şiir oluyorum hergün, bir gün bile aksatmıyorum inan… Yoksa nasıl iyileşir gönlümün humması, ağrısı, teri?

Neyse sevgili uzun etmeyelim, gözüm yok dahasında, pahasında… En bitik yüzlerimizi görelim gecenin aynasında… Görelim varsın. Sen varsın… Kolların, ıpılık gövden bir de gecenin teni…

O halde sevgili…

“ay bir yandan sen bir yandan sar beni…”

3 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Üç Günlük Dünya

by.Julia Grigorieva


Nereye koşuyorsun öyle! Yetişebilecek misin sanki gerçekten? Bir yere, birine yetiştiğinde mutlaka başka bir şeye gecikiyorsun aslında, bunu bilip unutarak koşuyorsun. Koşuyorsun da bu kadar hızlı koşmak niye?

Nereye koşuyorsun? Kaşların devrilmiş, yüzünde yüksek bir duvarın grisi, cümlelerini kısa ve buyurgan fiillerden seçiyorsun. Varacağın yer sana ne vaat ediyor? Ayaklarından, yüreğinden ve yüzünün renginden çaldığını geri alabilecek misin yetiştiğin yerde?

O kadar acelen var ki, kime kızacağını, kimi seveceğini, neye ilgi gösterip, neden uzak duracağını başkaları öğretmiş sana. Eh doğru ya, keşfetmek demek başka bir hayat demek… Keşfetmek başka türlü olmaya niyetlenmek… Senin bunlara ayıracak vaktin yok.

Bir de aşkına koşanlar vardır, evladını kucaklamak için koşanlar… Onların yüzünde ılık, kayısı renginde bir telaş… Bakışları kış bahçesi gibidir onların: Etrafın hoyratlığına, serinliğine ilişmeyen saydam bir hat… Bunu ayrıştırdın mı, senin de o telaşa kapılasın gelir. Onlar bir ırmaktır, sen de o devinimde sürüklenebilirsin, onlar nereye gidiyorsa peşlerinden gidebilirsin.

Hayır… Bu yangından kaçma hali… Tabakhaneye bok yetiştirmece oyunu…

Gideceğin yere ulaşmak için, geçtiğin her köprüyü atabilir, çiçekleri ezebilir, kalpleri kırabilirsin… Sonunda dokunacağın, elde edeceğin her ne ise, bu saçma sapan koşuyu aklamak için onu yüceltebilirsin. Herkesten ve her şeyden değerliymiş gibi gösterebilirsin, kendinden ve kaybettiklerinden… Kendinden ve ıskaladıklarından… Kendinden ve olabileceğin başka insandan…

Öfkeler biçer, kırgınlıklar dikersin… Gerçekten nedir peki senin istediğin? Böyle sakil bir entari gibi giyinmeyi mi düşlemiştin hayatı? Sonu gelmez koşular, kutu içinden çıkan kutular gibi, seni hiçbir yere taşımazken aslında, sen uydurduğun bu telaşla avunup duracak mısın?

Yer yer yakınıp, acıtıp kendini devam edeceksin öyle mi?

Hiçbir zaman “senden kıymetli mi kardeşim!” diyemeyeceksin, çünkü sahip olduğun, tanık olduğunu, imrendiğin, bir vakitler arzu ettiğin, hayalini kurduğun her şeyin tepesine yerleştirdin şimdi bu amaçlarüstü şeyi…

Belki de bu yüzden kırdığın, parçaladığın, kızdırdığın herkes yanlış sen doğrusun…

Kimse bilmiyor hakikati sen biliyorsun.

Eğer aksini söylersen kendine, bütün o yıkıcı acelelerin boşa çıkacak… Hayatını bir yerine kadar başa sarıp, yeniden okuyacaksın gözucuyla bakıp koştuğun bütün satırları, telafi etmeye çalışacaksın belki adamakıllı… Yorucu iş bu canım! Yorucu iş… Koşmaktan daha yorucu! Bu emeğin en hası çünkü…

Sen kaptırıp aktığın gibi devam edeceksin. Geri dönüp durarak, tadarak, damağında ezerek, anlayıp görerek, tamir ederek, kurarak başlayamazsın çünkü… Işık hızı diye bir şeyden söz ediyorsa fizik, sen karanlığın yoğunluğunda ve onun kendine has kör süratinde yok olacaksın. Başka türlüsüne üşeneceksin.

“Kırdıysam affet…” diyemeyeceksin, çünkü sahiden kırdın.

“Ben bir bok yedim” diyemeyeceksin, çünkü sahiden yedin o boku…

Tozunu attırarak koşuyorsun sen, üstünü örterek o tozlarla hakikatlerin…

“Şu üç günlük dünyada değer mi?” diyemeyeceksin, çünkü sahiden hayat kısa ve sen hâlâ deli bir telaşla koşuyorsun.

Yetişebileceğini mi zannediyorsun? Yetişsen de göreceğini mi zannediyorsun bu karanlığınla?

 

 

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Özür Dilerim

by.Julia Grigorieva

Meliha Ü. için

 

İnsanın içini ezen, benliğini ele geçiren, uykusunu ve gülücüğünü ipotek altına alan bir duygudur suçluluk…

Kişinin, kendisi için bir hapishaneye dönüşmesidir bir bakıma…

Bu demirden yorganı üzerine çeken, ağırlığıyla ezilir ve kararır… Yüzünün ortasına yapılmış bir dövme gibi taşır…

Evet, sahici suçluluk duygusu, insanı bir an olsun nefesiyle baş başa bırakmaz, onunla arasına girer- arasını bozar.

Sahici suçluluk duygusunun hasıl olması için, sahici bir suç hükmü vermesi gerekir vicdanın yapılana… Ama burada mühim olan, “Sahici bir suçun” var olmasıdır.

Ve af dilemesi gerekir kişinin, suçu kime karşı işlemişse.

Af dilemek, o betonlaşmış cümle kalıbını alıp, kabahat işlediğimiz kişinin karşısına buz gibi bir duvar örmek değildir her zaman, aslında hiçbir zaman affedilmeyi istemek samimiyetsiz ve zoraki sözcüklerin arasına saklanmış bir arzu olamaz. Telafi etmeye gönüllü olmak, tamir etmek için adamış olmak gerekiyor. Af dilemenin hakikatlisi böyle mümkün, gerçek kabahati, gerçek bir özür tazmin ediyor.

Gerçek bir SUÇU…

Geçenlerde telefonumu karıştırırken şöyle bir not düştüğümü gördüm:

“İnsan hata yaptığında özür diler, dilemelidir de… Fakat günün birinde kendinizi, doğruları söylediğiniz için özür dilerken buluyorsanız, buradan dürüstlüğün hata olduğu sonucunu mu çıkartacaksınız? Velev ki, hata… Dürüstlük bir hata.. Ama gariplik bu ya, ne kadar hatalıysanız o kadar erdemlisiniz…”

Buradaki yalın akıl yürütmenin, bizi taşıdığı yeri olanca açıklığıyla görüyoruz.

O halde soru şu, biz hangi erdemlerimiz için özür dilerken buluyoruz kendimizi?

Söz gelimi üretken ve çalışkan bir insansanız ve sizin kadar çalışkan, üretken ve hatta yaratıcı olmayan insanlar, “başarı” kürsülerini işgal ederken, siz hâlâ kendinizi anlatmaya çalışmanın tedirginliği ve belirsizliğiyle boğuşuyor, sizi anlamamakta direnenlerin karşısında, sözün sonunda özür dileyen bir halde şaşkınlığa yuvarlanıp, vazgeçiyorsunuz. Bir anlamda çalışkanlık ve üretkenlik ithamı üzerine savunmanızı veriyor , anlaşılmamak kabilinden hükmünüzü giyip, özür dileme cezanızı efendi efendi çekiyorsunuz. Başka türlü olabiliyor musunuz, islah oluyor musunuz, iflah oluyor musunuz? Hiç ümitlenmeyin…

Söz gelimi, hakikati ve işin gerçeğini olanca sarihliği ile görebiliyorsunuz. Bildikleriniz Ali Cengiz oyununu bozar, çarkın dişlisini kırar… Sevilmiyor, umursanmıyor, reddediliyorsunuz. Sözün sonunda “Hakikati söylediğim için özür dilerim” düsturuna varıyor tavrınız, vazgeçiyorsunuz. Çünkü hakikat sahibi olmayanlar sizden yavuz… Ve bir bakmışsınız yaygaraları ile bastırmışlar sesinizi.  Siz doğruyu bir mırıltı halinde söylüyorsunuz bundan böyle, sizden özür dileteceklerini bile bile, sonra damarınız kabaracak ve yine gemileri yakacaksınız – burası açık – ama o vakte kadar kendinizle konuşuyorsunuz, siz yine iflah olmuyor, yine iflah olmuyorsunuz…

Çok ayıp, bu kadarı da olmaz! Siz ne cüretle oyunları bozup, b*ka çomak sokuyorsunuz? Ne cüretle katmer katmer aymazlık bağlamış olanlara omuz atıyorsunuz, nasıl bu kadar kaşınıyorsunuz kuzum? Çabuk özür dileyin… Çabuk…

***

O kadar yorgun hissediyorum ki, fiziksel olan yorgunluğum da gani orası ayrı… Kemiklerimin futbol taraftarı gibi cayır cayır bağırarak “Biz buradayız!” diyorlar.

Ama etimi, kemiğimi, kanımı aşan bir yorgunluk bu.

İnsan ve adaletsizliğin kötü, mutsuz ve çarpık evliliğinden doğan, şımarık ve huysuz çocuklarla uğraşıyorum adeta. Ve o çocukların kırıp döktüğü, yakıp yıktığı enkazların arasından geçip özür diliyorum,

Doğruları söylediğim anlar için,

Ürettiğim anlar için,

Parlak, fırıldak, boş fakat kabarık görünmediğim tok, öz ve dolu olanı aradığım, kovaladığım ve sahiplendiğim için,

Özür dilerim…

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Dikkat Cinsel İçerik!

by.Julia Grigorieva

Sevgili cinsellik

Biliyorsun, anne karnına ilk düştüğüm o an, -yani bir cinsel eylemin sonucu olarak yaşama tutunduğum o an- seninle tanıştık ve payıma “kadınlık” düştü x y kombinasyonlarından… Bir kadın olarak dünyaya gelecek ve seninle olan tanışıklığımı, bana bahşedeceklerini veya sebep olacağın zorlukları hep sessizce, kendi halimde, bazen de bir erkekten kat be kat gizli yaşayacaktım. Buna mecburdum. Benim tarafım için bu yazılmıştı… Evet, kadın olmak bazen ağıza alınamayacak kadar gizil bir şeydi… “Kadın” kelimesinin yerine, hanım ve bayan gibi uyduruk zırvaların konulması da bu yüzdendi. Bunu erkenden öğrenecektim…

Sonra, senin de kuralların erkekler tarafından yazılmıştı… Var olmak, varlığa gelmek için kaçınılmaz olarak ihtiyaç duydukları kadınlığı ve kadınları nankörce hiçseyen erkekler tarafından… Söz gelimi, o erkekler büyüyüp, kanunlar, kurallar koyacakları yaşa ve mevkie eriştiklerinde şöyle cümleler kurabileceklerdi: “Alkol ve seks her şey değildir…” Alkolü bilmem ama seks her şeydi. Bu cümleyi kuran şahıs da böyle bir eylem sayesinde dünyaya gelebilmişti. Ama istiyordu ki, bütün üretici, kurucu ve yapıcı eylemler gibi bu da görmezden gelinsin, azalsın, yok olsun ya da zevkli parçaları ayıklansın… Ama sen öyle güçlü ve öyle zorunlusun ki, senin keyfinden kendisini alıkoyana şaşarım!

Sevgili cinsellik, senin marifetin sadece çiftleşip çoğalmakta değildi elbette. Senin isimlerinden en güzeli sevişmektir… Sevmenin tekillikten kurtulduğu, işteş hale geldiği o fiil çekiminde gizlidir şahaneliğin. Öyle ya, ister bir kadın ve bir erkek arasında geçsin, ister hemcinsler arasında, sevginin kıvılcımından alev alırsan eğer, güzelliğin hiçbir şeyde yoktur, biliyorum…

Biliyorum… Ama bu bilgiye ulaşmam hiç kolay olmadı. Ten saklıdır… Ten kutsallaştırılır. İşte öğretilen ilk şey buydu. Peki, elle tutulup gözle görülen, içimizdeki hayvansallığa işaret eden bu gerçek, yani sen ey cinsellik, yani en ilkel yanımız, nasıl olup da böylesine ilahi bir mertebeye oturtulmuştun? Özen gösterilecek bir şey, bu kadar yasaklara bürünmek, kurallarla, gizlerle bezenmek zorunda mıdır sanki? Gizli olmak yerine kapalı olsa yetmez miydi? Tabulaştırılacak yerde, sadece itina edilse o da mı olmazdı? Elbette olmazdı… Maazallah kadının biri kendi cinsel gücünü keşfedip, üretkenliğini fark ettiği an dünyayı yerinden oynatır; savaş meydanlarına barış yağdırır, kirli ve dağınık düşünce ve sistemlere çekidüzen getirir, temizler ve yeni, sıcak, sevgi dolu bir dünya yaratırdı… Eğer dünyanın bir kokusu olsaydı, şu haliyle “ter” kokan dünyaya misk-i amber kokusu çökerdi, süt kokusu, çiçek kokusu, fırında kurabiye, patlamış mısır kokardı her yan…

Ey cinsellik, sevgili cinsellik, eğer biz kadınlar seni gönlümüzce yaşayabilseydik, yani hayatımızdaki bu parçayı koca koca anlamların altında ezmeden dışlaştırabilseydik, dünyayı güzellikler doğuran bir yer haline getirirdik. Ama ne yazık ki tam tersi oldu, kadının cinselliği de erkeğin oyun sahasına düştü. İşte bu yüzden pampişler, bu yüzden çılgın ve heveslik pornolar, bu yüzden mezbahalara şenlik et parçaları kadınların yazgısında yerini aldı… Aklımız, becerilerimiz, gücümüz yerine bekaretimiz, hizmetkârlığımız ve suskunluğumuz başımızın tacı addedildi. Oysa kadın da kadınlık da, -sen daha iyi bilirsin ya- teni, eti, yatağı aşan bir şeydi… O hayatı döküp, tek tek katlayarak düzeltme becerisiydi. Kadınlık, merhameti yirmi farklı dilde ezberden söyleyebilecek kadar merhamete vakıftı. “Ne zalim kadınlar var” diyenler olacaktır elbette, o zaman dönüp kadınlıklarından, içindeki o dişil güçten nasıl vazgeçtiklerine bak ne olur… O zulüm becerisi eksilen, azalan bir kız çocuğudur bilesin. Güzel sonuçlar için acıya tahammül eden canlıdır kadın çünkü… Güzel sonuçlar konusunda inat edip, acıyı bu sayede göze alabilendir… Bunu anlayacaksın.

Güzel demişken ve güzelliğini bu kadar övmüşken, nasıl olup da utandık senden? Ama söyledim ya, biz güzel olan her şeyden utanabilme yetenekleri ile donatıldık… Kavgaları göz kırpmadan izleyebilirken, öpüşen ağızları ayıplayabiliriz. Tüketen, bitiren, yoran, yıldıran ne varsa cesurca konuşup aşk dolu, sıcacık cümlelere cimri tutarız sözlerimizi… Aynaya bakıp içi irin dolu sivilcelerimizi dakikalarca izleyebiliriz örneğin ama çıplaklığımızı örtecek örtü, ondan kaçacak köşe ararız… Çıplaklık üzerinden ahlak normları üretiriz; o yüzden kıyafetlerimizi çıkartmadan önce ahlak anlayışlarımızı gözden çıkartmamız gerekir hep… Halbuki bedene dair tek kural, onun kişiye ait olduğu ve kimsenin üzerinde hak iddia edip yargıda bulunamayacağıdır. Burada tıkanır hakikat damarları, burada başlar krizler ve ataklar… Eh sevgili cinsellik, seni bedende başlatıp orada bitiren; sana ruhunu, zekasını katamayan biz insanların vücutlarıyla bu kavgası niyedir sanıyorsun?

Hem sonra, seni galiz küfürlerin içine iliştiren insanlık biz kadınlara senin kumaşınla kabuslar biçer. Kanlı, acılı, ağrılı ilk gece hurafeleri, kıyıda köşede çekilen aybaşı kıvranışlarından yola çıkar. Bereketimizi, zenginliğimizi sır konusu yapabilir; düşlerimizi, arzularımızı ayıplayabilir, sözümüzü kurallarla kesebilir…

Ah sevgili cinsellik ah, senden söz etmeye başladığımda niye havai fişekler patlamadı cümlelerimde, niye festivalsi kelimeler gençliğin, yaşamın coşkusuyla kopup akmadı? Niye korkular, yargılar, gizler hortladı? Niye şikayet ettim bizi bize? Neyse sevgili cinsellik, sana mektup yazacak denli uzak durduğuna göre özgürlüğümüzden; yanıtlarımız suskunluğumuzda, şikâyetlerimizde, yanıtlarımız kendi yasaklarımıza esaretimizde…

Çok geçmeden karış aramıza, barış bizimle olmaz mı?

Ya da biz seninle.

 

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Çiğ Süt

Farkında olduğumuzdan daha vahşiyiz aslında biliyor musunuz?

Uydurduğumuz, yazdığımız, konuştuğumuz toplumsal kodlar, adab-ı muhaşeret kuralları, üstünde uzlaştığımız güvenlik çemberleri… Bunların hepsi insanın fabrikasında üretilmiş “suni” şeyler.

Doğal olan mı? İnsanın çekirdeğinden, ilkelliğinden getirdiği şey mi?

İşte o şey, o yabanlık, o kadar güçlü ki, insan adaletinin biçtiği cezaları göze alarak bütün hepsini parçalayacak kadar güçlü.

Örtündüğümüz kumaşları,

Sığındığımız duvarları,

Çatallı bıçaklı yediğimiz yemekleri aşan, yoksayan, bu gibi toplumsal kurallarla şekillenip durmuş her şeye koca bir nanik çeken, içimizde kanlı bir parça ceylan eti gibi ıstırabı ve gerçekliğiyle beliren ve gece avına çıkmış pars misali hırlayan yanımız. Etobur ve pusudaki tarafımız… Çirkin, kıllı, bencil ve aç olan BEN. Yer yer susturduğumuz ya da susturduğumuzu sandığımız, sosyal ilişkilerimizden uzak tuttuğumuz ve hatta kendimizin bile sevmediği, utandığı BEN. Duvar diplerine sinen, çağırılacağı anı sabırsızlıkla bekleyen ve yalnızca VİCDAN tarafında “yerinde kal” komutu gönderildiği takdirde haddini bilecek olan BEN…

Uysallaştırılmış her özelliğimize rağmen ehlileştiremediğimiz o koca, yıkıcı ve aldırışsız güç…

Çiğ sütün, çiğlik hakkını teslim edişimiz.

Kabalığımız, hak yiyişimiz, kendimize dur diyemeyişimiz…

Yangından ardında bakmadan kaçıp, yalnızca kendimizi kurtarma bencilliğimiz…

Kuyruğuna basılana dek susan, kuyruğuna basıldığında ciyaklayan hayvan BENimiz.

Vicdanını coşturup büyüteceksin ki öyle küçülsün bu sırtlanın yeri. Nazik olmayı mıymıntılıktan, yakın olmayı çıkardan, sakin olmayı sinmekten, iyi olmayı da başka gezegenden saymayacaksın ki “yerinde kal” dediğinde uslu dursun içimizdeki hayvan. Yoksa zincirlerin boşanır elinden, sonra öyle döner ki gözleri kimi yıkıp yok ettiğini anlayıncaya kadar dev bir hayvanat bahçesine benzeyen hayatın içinde bulursun kendini. Ya terbiyeciler olur yanında ya da zincirliler senin gibi…

İyisi mi, emdiğin sütün beyaz ve masum rengini sakla kendine… Çiğliği de bırak o duvarın dibinde… Küçülsün, ufalansın sen her “insanlık” dediğinde…

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Merhaba…

123Yazmak için blogda durmak.. Peki neden?

Bu sorunun yanıtını Shine filminde hikayesini izleyebildiğimiz, David Helffgott o kadar güzel veriyor ki, üstüne söz söylemek işi bozacak.

Bu arada, röportajı yapan Şeniz Erten’e de teşekkür etmek isterim. Gerçekten okurken çok hoşuma gitti.

Neyse konumuza gelelim.  Helffgott’a yöneltilen soruda, benim sorum saklı ve yanıtında da benim yanıtım.

“Dünya sizi özellikle hayatınızı anlatan Oscarlı “Shine” filminden sonra tanıdı. Film, kariyerinizi ve hayatınızı değiştirdi. Siz, filmi nasıl buldunuz?

“Harika bir film! İnsana, ilham ve cesaret veriyor. İnsanlarla acımı paylaşmak onu azalttı ve bu çok harika bir histi.”

Evet… Kolay zamanlar değil benim için… Bunu kolaylaştıracak birşeyler bulmak da zor. Derken anladım ki, paylaştıkça acılar azalıyor, sevinçler de çoğalıyor…

Kulağa klişe geliyor, oldukça basit…

Bir hocam demişti ki -çok yaşasın- bilgelik karmaşık cümleleri kurabilmek değil, onları çözebilmektir.  Basit olan kolay unutulur… Bilgelik, onları anımsatabilmektir.

Helffgott, bir filozof değil. Bir piyanist. Ama onun bilge olmadığını kim söyleyebilir ki?

Bana merhaba demek için bilgece bir sebep verdi.

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Yirmili yaş fiksasyonları

b.a.h.ö.b.dAslında ben hiç de öyle biri değilim…

Kaşlarımı çatıyorum
Nasıl kırışıyor alnım,
Güneş irislerime yağıyor sanki
Nasıl kısılmış
Nasıl kapanmış, uyur gibi
Dişlerim birbirini eziyor
Avuçlarım gülle gibi yusyuvarlak oldu
Ha savurdum ha savuracağım
Ama aslında ben hiç de kızgın biri değilim ki!

Fotoğraf:Taylan Kümeli

Yorum yapın

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Lirik Teferruatlar-1

P1010002.jpg-c

Olmaz Çocuk, İmkansız!

Olmaz!

Artık onlar senin

O balıklar senin

Gözlerindeki dağ göllerinde yüzecekler

Olmaz çocuk geri alamam…

Katili var benim türümün

Ben de sana aynını yapamam

Olmaz çocuk onlar senin

fotoğraf: E.Ezgi Uzmansel

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Lirik Teferruatlar-2

koltuk

Emanet

Bugün bana bir geçmiş daha ver.

Hepsini taşır bu eller.

Bu toprak
Bir geçmiş daha ver

Gövdemi yasladığım bir asa gibi

Geçmişi de bir yalnızlığa yaslarım

Ve tırnaklarımın arasında iki büklüm duran emeğin katran rengini

Geceye bırakırım

Bana bir geçmiş daha ver

Ne kadar pişmanlık yükü yüklenebilir bir kalp

Ve boş zaman, bir kehribar gibi sapsarı yıllanır yüreğin içinde

Görsün bu gözler.

Neler gördü

Görüntüye bürünemeyen

Keder

Hüsran

Bereket

Bir geçmiş, bir gelecekten daha keskindir

Elimdekilerden daha keskindir emanetler.

fotoğraf: E.Ezgi Uzmansel

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Teferruatlar…

renk

Problematik metafor teferruatı

Hayatı tanımlamak için yeni metaforlar fink atıyor belleğimde. Sanki onlar olmasa nasıl birşey olduğunu anlamayacağız. Yaşadığımız yetmiyor gibi bir de anlatma merakı var ya, başa dert… Zor olan herşeyi sanki bir daha, bir daha başa sarmak zorundayız. Yine de, sadede gelirken evde unuttuğumuz teferruatların çetelesini tutmaya soyununca, Benim iştahaçıcı metaforlarım Anayemeği gölgede bıraksın varsın… Bir satırlık ömür onunkisi, Ona da hakkı var, Diyordum ki az evvel, hayat havuz problemidir. Benzersiz değil bu benzetme, farkındayım. Ama anlaşılıp taklit edilmesi zor olan pek çok şey madem sanat eseridir, -yani belki de değildir ama şimdilik öyle varsayalım- Bu problemler de pekala sanateserinden sayılabilir. Değil mi ya -Platonvari konuşalım- bu sanat eseri hayatın taklididir. Neden anlaşılabilir, Sorun çözülebilir… Değişmeyen gerçek, suyun bir yerden gelirken diğer taraftan gittiğidir. Bomboş kalmak ölmek midir? Boş kalmak havuzu hiçleştirir mi? Yani su olmadığında yok mu olacaktır havuz? -Aristotelesvari konuşalım- Varolur olmasına da, erdemli olmaz… Havuz dediğin içi dolu çukurdur. Şimdi boşken orası, erdemsiz bir havuz erdemli bir çukurdur. Hiç boşalmasa o havuz, erdemli mi olacaktır? Taşacaktır o zaman, suyu zayi olacaktır. Hayatı erdemli kılan alabildiklerimizce verebildiklerimizdir. Doldurmaktır belki biraz, ama hacmimizi bilmektir.
grafik: EEU

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Darı tanesi

hikayeler ve resimler (3)

fotoğraf: zehra pektaş böge

Senin kaygıların kadar değerliyse başka bir şey namerdim
Nedir ki,
Daha az kirlenmiş
Daha kıymetlenmiş?
Bir darı tanesi kadar tırnağın varsa
Düğme burnundan
Ve akvaryum balıklarından daha kıvrımlı gözlerinden de
ufak Gırtlağından geçen lokmadan daha temiz Varsa bir şey
Feda olsun ufaklık
Devasal alem o tırnağa
Öyle ya biz, Büyüdükçe pislenmişiz


Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Teferruatlar-3


Espriye neden güleriz? (Nassı’ yani?)

Ruhtur, espri…

Bir benzetme, bir “bana göre…” cümlesinin devamı değil anlattıklarım…(inanmazsanız bkz.esprinin etimolojik serüveni)

Ben bu serüvenin bizi ilgilendiren durağını yazayım sizler için: spiritus(lat) –> spirit (ing.) –> Ruh (türkçesi)

Bu kelimeyi ingilizler 1980′den sonra nasıl kullanılmış dersiniz? -esprituel- ruhla ilgili olan veeeee ruhu olan şeylere sahip olan…

Esprili kişi kimdir? Aslında esprili olan kişi değildir, onun söyledikleridir…
O espriperverdir.

Espriperver?(Nassı’ yani?)

Nesnenin yalnızca dışını değil, içini de gören ve bunu anlatmayı beceren kişidir. İçini… Ruhunu… Herkesin göremediğini…Ya da görmek için uzun uzun beklediği…

Şematizm anlayışıyla açıklama girişimi:

Nesne:Tavuk
Normalperver kişi: Fırında severim…
Espriperver kişi: Hmm… Yumurtanın annesi!

Espriperver, normalperverin yürüdüğü düz ve uzun yoldan yürümez. Onun gözleri ve keskin zekası bütün kestirmeleri farkeder.
Kim kestirmeyi bulunca keyiflenmez ki?
Kim keyiflenince gülmez ki?

Not: Her normalperver normalşinas olmak zorunda değildir. Bazı normalperverler esprişinasdır. Espriyi göremeseler de, görenlere saygı duyar ve bu saygıyı gülerek ziyadesiyle gösterir.

Soruyu yeniden soruyorum… Kim keyiflenince gülmez ki? Cevap veriyorum. Hem normalperver hem de normalşinas olanlar…(Nassı’ yani?)

Teferruattır, sadede gelirken evde unutulmuştur.

Fotoğraf: Mattamu Koroğlu

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Kül, Duman ve Yağmur Öncesi

yasak Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Aşk Kelâmı

by:Josef Rudolf Witzel

Saat yedi suları.
Az evvel telefonda konuştuk.
Pil bitmek üzereydi.
Sana burayı anlatmayı çok istiyordum -pil de bitiyor- yazmamı istedin benden. Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Her keşke yerine bir kurgu…


Terliklerin yürüdüğü öyküler yazmak için iç geçirme hali…
Kim gerçeküstücüleri hakir görebilir!
Hele de gerçekler bu haliyle çok yavan
acı
ve yaratıcılıktan yoksunken.
2×2=5 için günde 1 draje kurgu…
Belleğiniz tok, kağıdınız aç olsun.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Okyanus Odalar-1


yitik cümleRoman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:

Sokağa çıkıyordum.
Günler vardı ki, o cümleyi arıyordum.
Her yerde.
Yitirmiştim.
Ya da hiç bilmemiştim ve o cümle -eğer bulursam-tabula rasama bir güneş gibi doğacaktı.
Her yerde olabilirdi: Çamaşıriplerinde, park etmiş arabaların altlarında, gevrek tezgahında -ya da simit- ya da onun susamında, burnumun direğine tekme savuran ayazda, uçları aşınmış siyah pabuçlarımda…
Pek çok yere de bakmıştım: Oraya buraya çalkalanan denize, nargile fokurdatan uyuriçer sefakeşlere, keskin bir krom bıçağı andıran gökkubbeye, saçakta tir tir titreyen serçeye… Pek çok şey koklamıştım: Toprağı, kahveyi, koltukaltlarımı, çoraplarımı, ütülü yastık kılıflarımı… Tadarak bulamazdım, iştahım yoktu. Dokunarak: derim sadece sıcak ve soğuğa duyarlı.ııh bulamıyordum. O cümleyi çok aramıştım ama karşılaşamadık vesselam.

Kapı çal-ma-dı.
Ben açtım, çıkmak için.
Yabancı bir adam.
Kurye. (tür:taşıyıcı)
bana kocaman bir hediye paketi taşımış.
Otomata basmazsa yüzünü göremeyeceğim -basmıyor-
Dizimin üzerinde kağıdı imzalıyorum
Paketi içeri alıyorum. Yere bırakıyorum.

Paltomu çıkarttım.
Yere çömeldim. Ne geldi, kim gönderdi acaba? Bilmem. İstanbul yazmışlar kartonun üzerine. Peh! saçma! İstanbul mu gönderdi bu paketi bana?

Kocaman kare bir kutu bu…
Düşlemeye çalışın. Kare bir paket alıyorsunuz, neredeyse bir metre kare ve kare… açınca bir bakıyorsunuz ki, bir dilim deniz yollamışlar size. Çivit mavisi, su gibi dağılgan… Sonra bunun bir elbise olduğunu görüyorsunuz. Denizi üzerinize alıyorsunuz. Hemen altında lacivert bir kutu -hani şu içinde muhakkak kolye vardır dedirtenlerden- ki içinde kolye var. Safir. Göz yaşı gibi. Bir buz damlası gibi… Sonra iki tane mektup çıkıyor.
Bakıyorsunuz ki, bu hediyeler babanızın marifeti… Kaybetmekten ödünüzün koptuğu adam -hiç değilse benim için- yollamış bunları.
Zarfların üzerinde rakamlar yazıyor: 1 ve 2
1 numaralı olanı açıyorsunuz. Çok özel olduğu için ne yazdığını tamamen anlatamam ama şu cümleleri yalnız ben bileceksem, bunu yazıktan sayarım:,

Hayat sana, seni tüketecek sürprizler yaparken sen üreterek ona kafa tuttun. Bundan asla vazgeçme ve buna sahip çık kızım…
Mavinin sana bir su damlasını anımsatmasını istiyorum. Yaşamsal, taze, derin, duru… Bu mavi ile bir arada durduğunda sen de üretmenin kutsallığını anımsatacaksın.

vazgeçtim sokağa çıkmaktan. Boşuna olurdu. Bulmuştum romanımın son bölümünün, ilk cümlesini. İşte bana kendisini gösterdi.

Yazdım: “Bir su damlasıdır yaşamayı insana anımsatan ve o su damlasıdır bazen yaşamak ve insan arasındaki duru, derin ve gerçek bağı kuran”

Kendim için soluk alır gibi yazdım, babama soluk verir gibi yazdım.

gözyasi

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-2

kitkap

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:

“Bir gün harfler, o odanın ismini fısıldamak için bir araya geldiler, söz olacaklardı. Sonra sırt sırta vereceklerdi, cümle olmak için.”

O oda. Hepimizin saplandığı ayrıntılar, bizi dört duvar gibi kucaklar, bir oda gibi… Sonra o oluruz. O ayrıntıyla bir oluruz. Kendimizi onunla anlatırız. Ben kendiminkini arıyordum. “Ne zamana kadar?” diye sordu. Ne zamana kadar o ayrıntıyı arayacaktım, merak ediyordu. Kılcalların arasındaki şah damarı bulmak gerekiyordu, küçük ayrıntılar kalabalığındaki biricik ve asil olanı Ne yanıt vereceğimi bilemedim, Aramakla o kadar meşguldüm ki…
“hapsolduğumda özgürleşebildiğim bir oda olmalı” dedim. İsmini koyamadım.

Ta ki, anlatıcım bana söyleyene kadar… Anlatıcımın kalemi kıpırdadı. Harfler yanyana geldi,kelimeler doğurdu. Kelimeler, bana odamın ismini söyledi…

grafik: Ahu Özgen

grafiği bloğa koymak için hunharca katleden: Elif Ezgi Uzmansel

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Teferruat…

Julia Grigorieva

Uçucu -ve elbette hafif- ruh hallerine müsaade etmeyen kuşkudan da (ama her nedense) imandan da vazgeçmeyen Rahatsız bir anlam izsürüşü başlayıverir aniden.
Aniden başlayanın geçişi olmaz, sıçraması olur.
Ergenliğe geçer çocuk “yavaş yavaş”
Ama yetişkinliğe sıçrar ergenlikten.
Apansız büyür insan -büyümenin hakikatlisi böyledir-
Bazen bir gecede, Bir kelime ile büyür…
Bir kapıdan girdiği gibi çıkmama olasılığı, gizler kendisini ergenden.
Ve bu rehavetle bu cesaretle çalınır kapılar
içeri -asla kolaçan etmediğimiz içeridir-

bir kayıtsızlıkla girilir

ve içeri
yoran
öğreten
acıtan
kanırtan
kışkırtan
öfkelendiren
boyun eğdiren
ifşa eden gizleyen ….
kalabalalıkların içerisidir.
Bazısı ruhunu orada unutur
Bazısı bir ruhu olduğunu unutur
Bazısı, hiçkimse olur
Bazısı, başkası…
O yüzden ölümcüldür içerisi onlara.
Bazısı yaralı ve kızgın – ama kızgınsa iş var demektir -değil mi ya, kızıyorsa hala bir ruhu var demektir.
ve sağ çıkanlardan çoğu küfürbaza dönüşür.
Küfretmeye mecbur,
Onlar küfrederek ve kafa tutarak büyür.
İşte onlara içerisi yaşamsaldır.
Küfredecekleri için yaşarlar
Küfrederek yaşarlar
Küfretmek için gezerler
anlatırlar
resimlerler
yerler
gülerler
ve yazarlar.

Yazanlar, kalemiyle söverler, Onlara ruhlarını unutturmak için rüşvetler verenlere.

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Fiksasyon madeni…

Julia Grigorieva

Şikayet etsem de değiştirmeye muktedir olmadığım şeyler vardı.

Gündelik

Küçücük şeyler.

Saçma bile sayılabilirdi, Çoğu konusunu etmez böyle şeylerin.
Anımsamaz
hele o zaman, benim için herşeydi.

Yemeden içmeden kesebilirdi beni.

Uykumu kaçırabilirdi pekala…

Sadece benim duyabildiğim kadar küçüktü,
benim kuruntu eşiğimin içinde
konuşamayan canlılarca hissedilebilirdi
ama değiştirilemezdi
atom çekirdeğiydi onlar,bölünemezlerdi.

Ellerimle parçaladım ve dönüştürdüm
Tehlikeliler şimdi.
Ve patlamamaları gerek…
Benim sevgili, atomik felaketlerim
Ne zaman böyle büyüdünüz de, saplantı oldunuz?

Yoksa, geç uyanmak neden bir intihar nedeni gelsin ki?

 

Yorum yapın

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Teferruatlar-4 (daha ne kadar sayabilirim bilmiyorum)

antitefff Şu şunu dedi, bu bunu dedi…

Boşvermem mi gerekiyor?

İnsanlar birbirini boşvermek üzere mi dinliyor?

Boşverileceğimi bildiğimde konuşur muyum?

Boşvererek dinlemek şarkıları,

Filmleri boşvererek izlemek,

Bir fotoğrafa boşvererek bakmak,

Herşeyi eve dönünce unutmak.

Uyuyunca unutmak.

Haberlerlerdeki patolojilerin sana bulaşmadığını bilerek, derin bir oh çekebilmek…

Bakmak, izlemek falan değil bu, herşeyi kemirmek… Dolu alıp, boş vermek.

Yargılar bildirmek ama yargılara aldırmamak…

Boşvermeyi kutsallaştırmak…

Çabasızlığı salık veren herşeye alkış tutmak.

“Takma kafaya yaşlanırsın…” öğüdünü tutmak için ruhunu gamsızlığa demirlmek…

Kıpırdamamak… Bir eşyaya dönüşmek, bir eşyadan azı kalmak.

Güzelliğe dahil olarak değil, onu tüketerek güzelle aranda ilişki kurmak

Ve sonra da yakınmak,

ciddiye alınamamaktan.Yakımak olsun diye, değişir diye değil hani…

Şu şunu dedi, bu bunu dedi… Boşverilecek nasılsa diye söyledi…

Peki madem öyle, bilgenin biri neden “ağzından çıkanı kulağın duysun” dedi?

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Okyanus Odalar-3

balik Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…


Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Ölümlülerden bazıları, sizi yanıltır… Hiç ölmeyeceklermiş gibi gelir. O yüzden her gidiş, düşkırıklığıdır…
Beni onun ölümsüzlüğüne ikna eden neydi, -bir çok yanıt yazarım alt alta…
İnat
İrade
İstikrar
İnanç
İstek
İştah
Dedim ya, alt alta yazarım… Üstelik hepsi “i” ile başlar…  Çünkü “a” ile başlayanları bir tarafa, “b” ile olanları diğer tarafa… Böylelikle 28 gruba ayırır, neden o insanın ölümsüzlüğüne ikna olduğumu yazar  da yazarım.
Peki, o ölümle dövüşürken… Ölümün yumrukları onu yorsa da düşüremezken… Bir anda etrafına bakar… O da ne! Herkes yerde… Ondan başka herkes… Ama neden, onlara ne oluyor?
Reddediyorum.
Ben düşmeyeceğim.
Zira ona da bir omuz lazım.
Bir işaret.
Kardeşim o fotoğrafı getiriyor.
O da reddediyor,-bu iyi.
Tam karşısına asıyoruz.
Fotoğrafta, çırpınan balık fısıldıyor: “Yaşamak dediğin böyle birşey.”
Nefesten pay almak için nefes tutmak da içinde…

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus odalar-4

notkağıdıRoman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…


Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Nefret bir çelme. Anladım bunu.
Koşanı düşürür.
Yürüyeni düşürür…
Sürünen… O zaten düşmüştür.
Ama kalkmaya çalışanı düşürür…
Düşmektense durursun. Durdum ben de.
Nefret, parça tesirlidir…
Külli nefret dağılır,
Bazısına aslan payı düşer.
Ama herkeste başka zuhur eder.
Bağımlılık yapar…
Herşeyden biraz nefret etmeye alışır payını kabul eden.
Önce kendi hayatından ve başkalarınınkinden.
Değiştireyim dersin… Zordur, bağımlıyı vazgeçirmek. Durursun. Durdum ben de.
Nefret yaralamıştır seni de.
Beni yaraladı, öyle ya…
Kör bıçaktır nefret.
Bağıra bağıra deşer…
Elini götürürsün sırtına
Söküp atayım dersin.
Çıkması, girmesinden zor. Durursun. Durdum ben de.
Bir baktım… Nefret, su gibi sarmış etrafımı.
Ben demir olsam ne fayda.
Ağırlığınca duran.
Pasıyla bitirecek beni.
Kulaklığımı taktım kulağıma, çal dedim. Kadın haykırdı. Söylemese unutuyordum, pes etmenin nefreti kabul etmek olduğunu. Burnumun dibine bir not kağıdı gibi yapıştırdı. Anımsattı.
Hangi el güçlü bu ellerden
Yiğit yüreklerden
Başlasak yeniden yeniden
Hayır sen hiç durma!
Yarın senin yanında!
Yeniden koş yollarda…
Yolumu değiştirecektim. Çelmelerin üzerinden geçecektim. Düşecektim, kanayacaktım, durmayacaktım. Meydanı ona bırakmayacaktım. Gülümsedim.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-5

bereRoman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…


Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Acemice ördüm. Kitaptan baka baka… Kaç ilmek kaçırdım. Bilmiyorum. Bir kaç kez içeriden yamadım ki, kabahatleri belli olmasın… Beremin, kabahatlerini örttüm.
Şöyle güzel bir jelatin kağıdı aldım. Sardım sarmaladım. Hediyemi örttüm.
O da örtecekti.
Babamın üşüyen başını… Kar yağarken takacaktı belki. Belki de bana taktım diyecekti, kırmamamak için ama onu dışarı çıkartmayacaktı. Berem bir çekmecede yaşlanacaktı.
Yıllar var ki, gitmedim evime. Biraz bilerek, çokca bilmeden.
Sabah, bir taksi tuttum Harem’den.
Apatmanımızı kokusundan bulabilirim ben.
O kadar eskisi yok çevrede.
Evimizi kokusundan bulabilirim.
Sabahları bergamot kokar. Çayla karışık. Çaylı bergamot. Bergamotlu çay.
Eski koku yok evimizde.
Çaldım, açan yok.
Anahtarımı arıyordum, terlik tapırtısını duyunca bekledim ki açılsın. Açıldı.
Girdim.
Soğuk.
Bere gerek.
Babamın başında o bere.
Saçsız başını örten bere.
İçinden acemice yamadığım bere.
Onun için ördüğüm bere.
Merak ettim, içimde açılan derin yarayı örter mi bir bere?

11164463

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-6

bob Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:

Bazı işaretlerin benimle dalga geçtiklerini düşünürüm.  Öyle zamanlarda görünürler ki bana… Gülerim. Kızmışımdır aslında, üzülmüşümdür, acımıştır içim yani… Ama gülerim. Gelgelelim, ben mi onunla o mu benimle dalga geçmektedir bilemem…
Alaycı işaretler, bana para bulmuşum hissini yaşatırlar. Tedavülden kalkan bir banknotu bulmuşum gibi. Anlam, hükümsüzdür artık. Bir an öncesi ve bir an sonrası meselesi bu.
Bana geç kalan havadisler, şarap şişesini kucaklayıp saklayan gazete kağıtları gibi saklarlar gecikmişlik hissimi. Sonra buruşturup atarım, keşkeler çöplüğüne.
Çıktığımda oradan, asfalta yapışıp tepinerek ağlamak istiyordum. İnsan madem düşmüş, hakkını vermeli o halde diyordum. Kalk doğrul, kavgayı bırakma diyordu Bob Marley’in dumanlı sesi duvarın üzerinden. Gülümsedim. Hadi dedim, sen uçuyorsun… Biz de mi aynını yapalım… Yürüdüm.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-7

organon,aristoteles

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Ortalarda az görünen eski sevgiliyle sıksık karşılaşır olmuştuk… Ona karşı mahcuptum. Özlemiştim, özlüyordum. Onu tanıdığımı kimselere söylemiyordum. Ama bana birşey anlatacaktı. Yanılmıyordum… Ama sabırla bekliyordum. Sustum.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-8

mavibeyaz

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş erkek kahraman, Derin Güneyoğlu anlatıyor:
Sebatla sustu… Aylarca. Başı büküldü yanıt vermek için… Dudakları sessiz mimikler için kıpırdadı. Uyurken sayıklamadı. Kelimelerini yitirmiş gibiydi… Hiç bir şey üzmedi onu, ağlatmadı. Hiç bir şey güldürmedi. Sesleri yitirmiş gibiydi…
Sessiz bir adamım ben… Bunu bilmeyen yoktur. Ama Allah biliyor ya, o konuşsun diye konuştum önce. Beni dinlesin diye… Gözlerini gözlerime çevirsin diye hiç değilse.
Sustu.
Sebatla.
Sonra,
Alıştı bana.
Evimize.
Uyanıyordu erkenden.
Müzik dinlemek için oturuyordu müzikçaların yanına. Akşam döndüğümde orada buluyordum. Yüzü dinlenmiş, duru… Sanki o sustukça notalar konuşmuş oluyordu. Onun sessizliğine dublaj yapar gibi.
Albümlerin içini dışını okuyor, altlarını çiziyordu şarkı sözlerinin. Bazılarının yanına anlamadığım kısaltmalar yazıyordu. Dinliyor, gözleriyle takip ediyordu. Bazı yerleri başa alıyor, sanki sesleri onaylıyordu. Dertleşiyorlar gibi…Yeni şarkılar götürüyordum ona. Yiten sözcük hafızasını geri çağırıyordu. Görünüyorlardı şarkılarda… Biraz flu.
Sonra, mavi ve beyazı gördü. İki renkle konuştu. Onlar sayesinde… Ama kimse onun iki kelime konuştuğunu söyleyemez…  Anlattı. İşittim. Bir tek ben işittim. O cümleleri bir daha asla kurmayacaktı.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-9

uzunyol

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Özlediğin biriyle nasıl hasret giderebilirsin? Hasret giden birşey midir? Yoksa, üstüne bastırınca pusar mı bir köşeye? Kucaklaşma olmadan diner mi hasret, susar mı su içmeden susuzluk… Suyu görmek dindirmiş mi susuzluğu, azdırmış mı yoksa? Ben kardeşimin sesini duydum… Sesi şarkı olmuş. Cismi siluet. Hal hatır sordum… “Uzun yol yürüdüm” dedi, şarkısını söyledi.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-10

kulelerim

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Açmazdım o televizyonu.
Laf olsun diye açtım zaten…
Film bitiyordu.
Jeneriğin eli kulağında.
Gergin aktörler gevşemiş…
İçki içip gevrek gevrek gülüyorlar…
Cesur olmaktan yana hiç endişem olmamıştı.
O gün başka.
Ve ilk kez ağrısı olan biri gibi, neyin bana iyi gecelceğini bilmiyordum. Birisi dese ki, al bir ağrıkesici… Bu kadar basit miydi diye soracağım…
“çirkin kadın yoktur, az votka vardır” dedi jeneriğin arefeside çakırkeyf rolü yapan aktör…
“korkak kadın yoktur” dedim “az votka vardır…”
Bir daha denemeyeceğim. Asla. Çok kaçırmışım; içkiyi ve cesareti.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Okyanus Odalar-11

susturucu

Roman Kahramanının, anlatıcısının arkasından iş çevirmesi ve onun dedikodusunu yaparak kendi sırlarını herkese anlatması…

Baş kadın kahraman, Filiz Toprakizi (Güneyoğlu) anlatıyor:
Severim kadınların seslerini.
Bilhassa onlarınkileri.
Şebnemi ve Sezeni…
Onlar, CD’lerimi dizdiğim rafların çıkıntısında daima dinlemek için hazır dururlar.
Bir adım önde…
Susturur onların sesleri,
sevmeyi beceremeyenleri,
yaşamayı beceremeyenleri,
hilekârları,
sahtekârları,

Söylemesi yasaklanan herşeyi onların ağzından duydum ben.

Kendimi utandıklarıma sahip çıkarken buldum .

Dağıttıklarımı toparlarken,

Kutsallaştırdıklarımı yıkarken…

Severim kadınların seslerini.
Bilhassa onlarınkileri.
Şebnem’i ve Sezen’i…
Rafta bir adım önde dururlar,
hayatta durdukları gibi.

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Yeterince eskimeli gençlik…

herömür

Hayatımın Şiirleri

Yılmaz Odabaşı’nın en sevdiğim şiir kitabı, beni ismiyle kıskıvrak yakalamıştı:

“Her ömür kendi gençliğinden vurulur”

Yıl ’95.

Annem İstanbul’dan göndermiş.

Kardeşime oyuncak v.s var büyük naylon çuvalda…

Benim için de bir mektup ve bir kitap… O kitap.

13 yaşımdayım.

Genç olduğumu anlamak için çok gencim…

Kitabın üzerinde yazan o cümlenin güzelliğini biliyorum

Ama anlamını bilmiyorum henüz.

Sonra, kitaplığımın önünde durduğumda yalnızca annemin kenarını büktüğü iki sayfadan ilkini ve altını çizdiği bir kaç mısrayı okumak için alıyorum o kitabı elime.

“Herkes bilecek bunu; tabancaya gerek yoktur…
Tabancaya gerek yoktur!
Sen haklı bir cinayetsin günlerin duvağında:
H e r ö m ü r k e n d i g e n ç l i ğ i n d e n v u r u l u r…”(Yılmaz Odabaşı) Continue reading

3 Yorum

Kategorisi Teferruatlar, Yirmili yaş fiksasyonları...

Yaz birşey…

...

Yaz gelir
Ve her yaz
Mahalle düğünlerinde terli alınlar
Ayan olmuş genç kızlar, koca kadınlar
Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Erik Ağacı Baladı (erik ağacı kendi ağzıyla türkü söyler)

qqq-Taşlanan bütün meyve ağaçlarının türküsü…-

Dallarımdan sarkan eriklerden mi istiyorsunuz?
Tamam, ammena!
Taşlamak icap eder diye mi öğretildiniz ,peki…
Almak için yeşim gülleler gibi dalları büken erikleri
Continue reading

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yalnızlar Kahvesinde Bir Oturak

oturakNasıl hayin olunur onlara sormalı
Kaldı ki ben nankörlüğü bile öğrenemedim.
Hayin dedin mi
Yalnız sırtım sızlıyor
Sırtımda bir bıçak yarası
Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Daktilo, Karbon Kâğıdı, Asıl Kâğıt ve İkinci Kâğıt

yazI

Bir parmaktır tuşlara vuran

Düş parmağı kıpırdatır

Parmak da düşü

II

Şerit gerildi

Ucunda Tanca’lı bir seyyah mı var?

Sıskacık, erkeksi Britanyalı Kuurt mu?

III

Düş parmağı kıpırdatır,

Şaryo, hatlı bir dolmuş şoförü

Aynı yolu defalarca gidiyor

Aynı yolu defalarca dönüyor

IV

Harf kâğıda vuruyor

Kâğıt üzerinde „h“ beliriyor

Harfler bir kraterin ağzına tutunuyor

Parmak duruyor

V

Mandalların arasında

İkiye katlanmış beyaz çarşaf

Benim kâğıdım bu…

Kirletmek üzereyim

Her gerçeği bir düş katletmez mi?

Çekicim mürekkep

Donmuş bir kil kütlesi düşlerim

Parmağımın ucunda bir çekiç tutabilirim

Becerikli

Ya da beceriksizce onu savurabilirim.

VI

İkiye katlanmış çarşafların arasında

Karanlık bir profili var karbon kâğıdının

Anlam için en az iki kâğıda muhtaç

İki kâğıdın bir daktiloya muhtaç olması gibi

Dahası o daktilonun bir parmağa muhtaç olması gibi

VII

Başlıkta geçmeyen öznedir.

Sözü edilenler, sözde özne.

Özneye cogitosu kâfi

Bir karbon kâğıdından

Karartmak ve Kopyalamak dışında bir edim bekleyemezsin ki!

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Orospu kim?

dayAfter_3Küfretmek için açtım ağzımı…

Şöyle okkalı bir küfür için hani. Bana gore, bir kadına söylenebilecek en yaralayıcı sözlerden biriydi ‘orospu’. Ben de bunu seçmiştim söylemek için! Sonra durdum… Henüz seslemememiştim. Ancak kelimedeki hırçın ve sert vurgu belleğimde çınladı. Bu da durdurdu beni. Orospu! Kalın ve yuvarlak seslerin devrilişini duydum. Henüz seslemeden duydum o tok çarpma tınısını. Ne için söyleyecektim bu sözü ben… Kime söyleyecektim ve bunu söyleyerek kimi yuvarlayacaktım yüksek bir yerden ve kimden gelecekti o tok çarpma sesi… Arlanmaz, utanmaz, bayağı, sahtekâr birşeyler yapmış olmalıydı bu sözü söyleyeceğim kişi öyle değil mi? Ama peki ya bir orospu…

Gerçekten kimdi orospu?

Vücudunu satan her kadına söylenen bir şeydi öyle mi?

Şimdi bu yazıyı yazmaktayken, bilgisayarım ince, yeşil, tırtıklı bir imle beni uyarıyor. Sağ tıklıyorum, o da biliyor ve bana diyor ki: ‘Argo veya kaba sözcük’

Demek öyle sevgili bilgisayar, peki hiçbir orospu ile karşılaştın mı?

Peki Ezgi, orospu diye küfür edeceksin madem, sen hiçbir orospu ile karşılaştın mı?

Iııh…

Hayır, karşılaşmadım.

Biz, sözüm ona temiz kadınlar sokakları gürültümüz ve günlük telaşelerimiz ile pislettikten sonra güvenli evlerimize çekiliriz. Ve bizim pislediklerimizi temizlemesi başka kadınlara kalır.

Biz doğurduğumuz oğlan çocuklarını pisletiriz. Onlara öyle yüceltilmiş kimlikler veririz ki, bu kimliğin arkasından yürüye yürüye tecavüz ederler, hakaret ederler, satarlar, pazarlarlar, aşkı küçümser, parayı/sömürüyü yüceltirler… Dayak attıklarında alkışlarız onları, şiddetle pisletiriz. Eller veririz onlara. Vursunlar, atsınlar, sarssınlar, yıksınlar ve kirletsinler diye… Ama yürekleri küçücük kalır, büyüyen elleri ve penislerinin gölgesinde. Aldatırlar onlar, yürüyen yalanlar yetiştiririz biz çünkü! İsim vermekte ne var: Onlar aldattığınca çapkındır. Düşüp kalktığınca erkektir. Pislendiğince vardır onlar… O pisliği temizlemesi bazı kadınlara kalır.

Biz koynumuza aldığımız adamları pisletiriz. Dünyalığımızı alabilmek için sokarız koynumuza onları, bizi bırakmasınlar, gitmesinler, eve getirdikleri ekmeği eksik etmesinler diye… Yoksa daha ucuza giden bizler miyiz diye soracak yüreklerimiz yok olur, hesaplarımızın gölgesinde. Aşktan geriye ten kalır, o da yiter bir sürenin ardından. Biz tensiz hesaplı kadınlar bir yanda pür-i pak  kalmanın çirkefindeyken onlar başkalarının tenini pisletir. Pislik temizlemesi hep “başka” kadınlara kalır…

Sevişmek sevmekten gelmediği müddetçe, orospu değil midir her kadın biraz? Bir nikâha mahkûm ettiğinde sevişmeyi, bir karşılık, bir eşik beklediğinde kendini sunmak için… Kalbimi veririm, vücudumu asla diyen biz temiz kadınlar kirletiriz tamamlanmayı. Küçük ve kirli görürüz sevişmeyi. Kutsal olan bize, kirli olansa başka kadınlara kalır.

Eh ne de olsa evlenilecek kadın ve eğlenilecek kadın vardır, değil mi ama?

Oysa –hiç sevmem ama doğru söze ne denir- Teomanın da –bir fahişenin ağzından- dediği gibi: Bedenimi sattım, ruhumu satmaktansa…

Ve ruhsuz kadınlar evlerinde, birilerinin kaderini orospulaştıracak erkekler yetiştirir. Ben gibiler de, küfretmeye geldiğinde “orospu” demeye yeltenir.

Söyle Ezgi, orospuluk sokaktakilerinse küfredeceğin kişilere ne kalır?

Sanırım, kalsa kalsa orospu kadar olamamak kalır. Ne de olsa, orospuluk –hiç sevmem ama- Teoman’ın dediği gibi, ruhunu sakınan ama ne yazık ki bedenini satmaya mecbur kalan kadınların mahlasıdır.

Resim: Edvard Munch (The day after)

11 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Yaftalar Kanatlanır mı?

yaftalarkanatlanırmı

Yaftalar kanatlanır mı?

Kelimenin tam anlamıyla düşünün…

Hiç yaftanın kanatlandığı görülmüş mü?

Onları kanatlandırmak doğaüstü bir düş mü? Öyle…

Onları kanatlandırmak, onlara irtifa verebilme için tılsım gerek…

Tılsımlı sözcükler… “Hokuspokus” gibi, “Abrakadabra” gibi…

Olmazı, olduracak şifre.

O avluda yaftalar var…

Onlarca.

Hepsi başka birbirinden… O avluda değil de, başka bir yerde böyle yan yana durabilselerdi eğer rengarenk görünürlerdi.

Oysa hepsi hasarlı, sökülmüş, yaralı, bereli… Ve gereksiz her biri. Ve ağır mı ağır artık. Anlamsızlar çünkü… Vücutta duran ikinci bir dalak kadar anlamsız, yirmilik yaş dişi kadar kalabalıkçıllar.

Ne etmeli onlardan kurtulmak için?

Öldürmeli, unutarak öldürmeli…

Unutmak dediğin, bellekten uçup gitmesidir bir şeyin.

Kanatlanmasıdır yani.

O yaftalardan kurtulmak için kanatlanmaları gerek. Kanatlanır mı yaftalar yahu? Sihir gerek onları kanatlandırmaya, sihirli bir sözcük gerek…

“İnsanız biz” diyor, yiyeceği kötekten önce.

Bir kanat sesi, ancak bu sihirli sözcüğü zikredenler duyabilir.

Yaftalar kanatlanıyor. O avluda, insanlıktan başka hiçbir şey kalmayacak…

Eğer insan suretinde, insanlığı kirletenler olmasa.

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Münafık! (Hiç birşey göründüğü gibi değildir, bilhassa onlar…)

“Ders almayanların öğretmenliği yavandır…”

 

Memnun musun böbreğinden ya da sol elinin serçe parmağından?

Nice soru sordum, bazısı okkalı bazısı saçma… Ama bu kadar tuhafını sordum mu, anımsamıyorum. Böbrek ve sol elin serçe parmağı nasıl oldu da bir sorunun konusu oldu, nasıl sözün konusu oldu?

Olmaz ya…

Eğer onlardan şikâyetçi değilsem, böbreğimden de sol elimin serçe parmağından da söz etmem. Onlarla yaşarım ama onları anımsamam… Şener Şen’in de bir keresinde söylediği gibi; “onları hissetmediğim zaman mutluyum.” Çünkü böbreğim ağrıyla konuşur, serçe parmağım yarayla konuşur ve beni ağrı yüzünden, yara yüzünden konuşturur…

Rahatsızlık halidir onların dile gelişi… Rahatın yokluğu, EKSİKLİĞİ!

Ne kadar acı çektiriyorsa, o kadar söyletir… O kadar konuşturur.

BAZI ŞEYLERİN HAKKINDA SÜREKLİ OLARAK KONUŞMAK MARAZİDİR.

Şikayet, mikayet… Saçma… Tuhaf… Bedensel ağrılarımız doğrudandır, dolaysızdır, sevimsiz ama merttir. Bir yarabandı ile sona ermeyi, bir ağrıkesici ile susmayı göze alarak yok edilmek için varlıklarını haykırırlar… Dümdüz… HASTALIKLIYIM!

Peki ya ruh yaraları, karakter ağrıları?

İşte onların dili kaypaktır bazılarının ağzında. Her ağrı, yara ve EKSİKLİK gibi onlar da sözün konusu olurlar. Onlar da konuştururlar. Ama yazıldıkları gibi okunmayan sözcükleri vardır onların. İçeriden gönderilen “İmdat! Berbat haldeyim, şikâyetçiyim, yetersizim, bitik durumdayım, namussuzum, kişiliksizim, tembelin tekiyim ve kesinlikle başarısızım” mektupları  “aslında şöyle iyiyim, gerçekten böyle harikayım, vallahi güçlüyüm, yemin ederim güzelim, inan bana başarılıyım, iki gözüm önüme aksın namusluyum, musaf çarpsın dürüstüm, böyle durduğuma bakma çalışkanım” diye seslendirilir…

Yalan!

Tamam, ama Bir yalana inanmak da mümkün.

Peki,  nasıl?

Onu sürekli seslendirerek! Yeterince konuşarak onu… Önce mırıldanarak, sonra kırık dökük bir gürültünün içine katarak, öfkeyle destekleyerek ve gerekli ya da gereksiz haykırarak!

Hiç karşılaşmadınız mı? Ateşli iman sözleri savuran Allahsızlarla… Namus neferi olmaya soyunan sapkınlarla… Çalışmanın kıymetini salık veren tembellerle… Dedikodudan tiksindiğinin dedikodusunu yapanlarla… Alçakgönüllülük dileyen kibirlilerle… Doğrusu bu yergilerin en tutkulusunun onlardan gelmesi hiç de garip değildir; söylesenize ayıpladıkları şeyleri onlardan daha iyi kim bilebilir?

Nice sonra öğrendim ki, böyle davranmak savunma mekanizmalarından biriymiş…

İyi de, savunulan nedir? Nedir korunan, sakınılan?

Bedendeki ağrı, hastalığı saklamak için başka bir şeye dönüşür mü? Ama dedik ya, bu başka!

Sakınılan “gerçekten” değişmektir. Gerçek de dahil her şey, değişmemek uğruna değiştirilir. Ne de olsa karakterinin üzerinde bir mantar gibi çoğalan pisliği temizlerken “güçlü” görünmez kimse. Hastalıklı bir “güçtür” sakınılan…

Bir kattır insanın kendisini koyduğu, o kata çıkmak için sanrılardan, yalanlardan merdivenler tırmanmıştır… O merdivenlerin ve o katın yokluğunu kabul etmek; başladığın yere geri dönmektir. O yere düşerek dönmektir. Bir hayalî tahttır sakınılan…

Cıkcıklayan ve kınayanların arasından ayrılmak ve cıkcıklanan ve kınanan olmak koyar adama! Ne de olsa bilir, cıkcıklayanlar ve kınayanlar ne kadar katı ve merhametsizdir… Bu katılıktan ve merhametsizlikten ürker. Bilir, ders almayacaktır hiç biri; birilerine fatura göndermekle meşguldür çünkü onlar, tıpkı kendisi gibi…

Bunca şeyi söylemekteyim ama “bir ahkam da sen kes” diyenlerin ardından yürümediğimi biliyorum. Çünkü “sözünü ettiklerim” şunu asla yapamazlar:

“Ben… Ezgi! Hata yapma konusunda mahirim. Çok kalp de kırdım, hatta belki hak da yedim. Defalarca egomun peşinden gittim. Keyfim bozulmasın diye yalan söylediğim de oldu. Aldattım zamanında. Hele daha gençken yaptığım kabahatlerin bini bir para. Sarhoş olduğumda hiç de etkileyici değilimdir: Makyajım dağılır önce, gözlerim kayar bir tarafa… Dilim dönmez… Telefonları yanıtlamamak için pek çok kez fişi çektim. Evdeyken evde değil gibi yaptım. Tiksindiğim ve çok kızdığım insanların yanında bi’tarafım yemediği için gayet sevecen davrandım. İkibindört ve ikibinbeş senesinde sarışın ve güzel kadınların hepsini kıskanıp, hiçbir suçları yokken hepsinden nefret ettim. Bir tanıdığımın müzik bilgisi benden daha iyi diye onu öldürecek kadar kıskandım… O bahsettiğim savunma mekanizmasını ben de defalarca kullandım! Tiksindim ve kaldırıp atıyorum işte! Ben buyum… Değişiyorum, değişirken daha küçük görünüyorum. Ama bunu göze alamayıp kişilik ağrılarıma yalancı dublajlar yapmak istemiyorum artık… Hiçbir “Fuck!” kelimesi “Kahretsin!” olarak çevrilmeyecek söz…”

Kur’an’da cehennem yedi kat olarak tasvir edilir. Altıncı kat, kâfirler için tahsis edilmiştir. Peki ya yedinci kat? Yedinci kat münafıklarındır. Öyle olmasa da öyle görünenlerin… -mış gibi yapanların. Anlayacağınız, günahkârım ama münafık değilim artık!

Böbreğinizden memnun musunuz? Umarım evet… O halde onun hakkında konuşmuyorsunuz bugün. Peki ya karakterinizden? Bugün onun hangi özelliğinden söz ettiniz? Dürüstlüğünden, sorumluluğundan, kadir-kıymet bilirliğinden… Hangisinden? Hangi ağrınızı sakladınız sözcüklerle, hangi kusurunuza makyaj yaptınız?

Ders almadan ders verdiniz mi bugün, öğrenmeden öğrettiniz mi? İçinizde (muhtemelen susturacağınız o ses) size bunun ne kadar yavan olduğunu söyledi mi? Kusursuz musunuz hala? Günahkar mısınız benim gibi… Yoksa münafık mısınız?

Söyleyin, rötuşlu dublajlardan sıyrılıp…

Siz, nesiniz?

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Dust Flake (*)

I am a dust flake that flows for a century… When I was born; this room had abounded lately.  The book that I had landed on was so young… Those days, its papers were white as a snow; the smell of an ink could be felt. I was the first dust flake that dropped on the velvet bound of this book… Then few colleagues have joined me… Few more… Few more… Finally we were crowded enough to hide the purple velvet jacket of the book.  The golden letters has lost day by day… The foot prints of cockroaches stayed with us like a pattern of loneliness. No readers, no visitors… I was quiet old when the curtain has felt down to the floor. A strong but short lasting voice occurred; then the light has begun to rain inside. But I was not able to move; some of my colleagues joined to the others that were dancing during the light rain. Virtually, they could hear the song but the years taught to be silent, deep and patient. I was good at to be deep… So I was generously given a deep despair to stay here forever… But I was not good enough to be patient. Boredom is something fatal for a dust-flake, you know… A cleaning fabric can be your killer, or a breath that puff to you…   I had just kept stay where I was: Hopelessly, deeply and impatiently.

Years’ gone.

Unhappiness is a feeling that is booked for a human… So, if a dust flake fells unhappy, it shows that, a dust flake steals from humans’ world. I stole that! I stole unhappiness… I was sharply unhappy… Yes, I was unhappy till today…

The door was opened.

The essence of the wide bloomed Victorian roses covered the room… “A lady”, I whispered slowly… The “one” who opens the door after a century… For few days I had been planning to face another century on this purple velvet… But the very (long time) expected visitor has come. She opened the door and unlocked the chest of possibilities. Possibility to move somewhere else.

But then, for a moment a hundred years old despair has come and found me again. Why me, I asked to myself? Why should she try to reach me? What could be the rational reason that makes her come and take the book where I am on, among thousand of others? Chance? Oh, sorry I never had got it! Destiny? It was written so short: “you are going to be dust-flake!” Possibility? One in a thousand… Lower than low!

But a voice jam is heard… The voice belongs to crowded… A bunch of meaningless dustflake’s cryings. A human can hear this as a “huff” but actually it is a huge scream. I saw that silky smooth hands that time… The others flied to the humid wooden floor. But I held the purple velvet bound tight. A tight hold-, hope to carry me to the best place that a dust flake can be landed… I was dreaming about it ten times ten years. She carried the book for a while, put it on her knees. This was the first time that I could see her face completely… This must be the face that was painted in that book to strength the story…   This must be the face of the princess that is written in it. She reached her angelic fingers to pick the bound up… I held the velvet once again… But I wasn’t strong enough to stay there… The bound raised and downed on to her knees. I left my home after hundred years at that time… I was on the bedlike kness of a princes and I could sleep there till she get rid of me… “This is the perfect end” I thought, “Realy it was worth to dream…”

I was not only dustflake anymore, I was also happy dustflake on her warm embrace…  She was like a silent mountain lake… No trembling… No sudden action… Warm, ocean breeze…

But then, something happened…  A sharp voice cut our placid conversation… Hmm, what was it shouting… Guess, “Heeeeeyyy! You! Stupid maid! Have you finished cleaning dusts?”

“Yes” she lied.

Before she left the room, I hide my self in her pocket. To live as a happy, hidden, old dustflake till laundry time. Hope, lasts one more hundred years.

(*)  İngilizce yazmam ama öyle bir denemişim, meraklısına okuması için ekliyorum… Bir çok yanlışım olmalı… Ama ne demişler, denemekten korkma :) )

(**) Türkçeye çevireceğim bu hikayeyi en kısa zamanda, çocuk hikayesi değil tam olarak ama çocuksu bir hikaye diyelim :) )

(***) Printwork belongs to Little Fox.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Doğunun Şarkısı – A yüzü 1. şarkı

choice-quarter-moon-design

Ne zaman içimde bir insan büyür

Ne zaman içimde bir ihtimal

Bir eski ezgi duyulur

Yeniden bedenlenen herkes anımsayacak

Bir tarihçinin ağzından duyulacak adım

Ve o ad, ismi yasaklanan bir ülkeye verilecek

Gece kulağıma fısıldanan bir vahiy gibi…

Ertesi gün bir sıtma sonrası

Bir düş, bir lütuf

Onu görmediniz ve seçilen görülmedi en az onun kadar

Herşey vardı yanıda

Heybesinde şüphe olanlar Hira’nın eteklerinde

Kemikleri etleri

Kanımda haşhaş

Kanımda iman

Kanmda dört kitabın en kutsal sözleri

Her söz bir samyeli bende

Her virgül gırtlaktan işitilen diyalekt

Her ses bir kıvrımdır bu çölün resminde

Şimdi seni seyrediyorum doğunun şarkısı

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Ölümlülere Aşk…

ils:Nicoletta Ceccoli

Bu kadar kusurlu, eksik ve yetersiz

Kumaşımızda yanılgılar

Düğmelerimizden küçük iliklerimiz

Seyreltilmiş, katkılı şarkıları tanıyor kulaklarımız

Her yatakta bir naylon kadın ve bir sinek efe

Her yürekte matematik

Küçük sanrılar topluyor,

Açlığımız hayalarımızda

Her duygu tümör sıfatıyla yargılanıyor

Kat etmektir şikayetimiz

Bir yolu katetmek

Uyuyarak büyümek ninni değil efsanesi ya hayatımızın

Kıpırdamadan varolma rüyasına durmuşuz.

Gayret kabustur bize,

Kaçmak namus!

Seyreltilmiş kalabalıkları tanıyor tenimiz

Ne kadar çoksak o kadar eksiğiz

Mucizeler sandığında tek gecelik şanslar var artık.

Peri masalları yazmak için plastik kalem kullanan masalcı

Kısaltmalar

Noktalar

Mırıltılar

Ve üç noktanın muğlaklığına mahkum her karar

En çok da aşk…

Bileğimiz seyreltilmiş gayretleri tanıyor

Emek kararır zahmetin gölgesinde

Yüzleşmek değil sırtlamak yaptığımız şey

Bundandır

Sevmek yük gelir adama

Bundandır her aşk bir kambur

Her aşk fazla…

Fazla bize resimler

Güzel ve uzun şarkılar fazla bize

Fazla…

Meşakkatli ve lezzetli yemekler.

Mucizeler

Lezzetli şaraplar

Mevsimlerin renk değiştirmesi

Çizgi filmler

-         biz sahafların soğuğuna terkedilmiş tek bir kitabın yasını tutmadık

Sandıklarda eskiyen danteller fazla bize

Aktarların öyle garip ve sihir vaat eden kokuları

İki insan arasında öfkeyle yürümek mübah

Hükmetmek için yürümek de öyle

Ama aşk fazla, gör bak

Fazla biz ölümlülere!

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Mutsuz Kadınlar Tesbihi

created by: Nicoletta Ceccoli

Yürü… Onların görebilen ama görülmeyen gözlerini fark etmek için yürü. Ve içinden say. Alınyazılarını lastik bir silgiyle silen kadınları say. Boş kalan satırlar, bir erkeğin karalama kâğıdıdır… Kaç alın karalanmış say…

Yürü… Herhangi bir yöne doğru… Nasıl olsa her yerde onlar: Kafanı kaldır. Yüksek binaların balkonlarında mutlaka bir tane görürsün. Dağınık saçlarından, ıslıksız ağızlarından tanırsın onları. Ama gözlerine yaklaşamazsın. O halde onları buçuktan say…

Bazısına yol yürümekle rastlayamazsın. Düşle! Sofa üzerinde, ütü başında, ocağın gerisinde, yorganın altında, doğum masasında ruh kürtajı yaptıran kadınları hayal et; onları da çeyrekten say.

Kalabalık yerlere yürü… Işıklı yerlere… Porselen, kristal, kadife olan yerlere yürü… Parmaklarına sıkıştırdıkları sigaralarıyla konuşan kadınlarla karşılaşacaksın, bütün hayatını dün tanıdığı arkadaşına anlatan geveze kadınlarla.  Aslında kendi kendilerine mırıldanır onlar: Yalnızlığı öğrenmek ancak böyle mümkün. Ağız kalabalıkları bundan. Ezberine yalnızlığı alan güzel kadınları say… Gözlerini sana çevirene kadar onlara bak; içinden onlara neden baktığını geçirmeyi unutma yalnız… Yüzünü sana çevirirken hırçınlaşacak ama içinden geçirdiğin o sessiz ezgiyi işitince bakışları kucağına doğru tökezleyecek, görürsün…

Bir dolmuşa biniver… Kirpiklerinin gerisinden düşler kuran kadınları bul. Alınları pencerede. Hareket halindeyken o dolmuş, kaçı hayallerini asfalta yuvarlıyor? Önce hayallerin parçalanışını seyret, sonra da o kadınları say. Yorgun omuzlarından senden tarafa dönecek olurlarsa; saydığını belli etme… Daha da fazla yorma onları…

Bir büfenin önünde in. Ocakbaşı, ekmekarası olsun. Hızlı, özensiz ve lezzetli şeyler hazırlayan bir yer… Kalabalık bir yer… Sevgililerin yanından süratle geç, onlar iki görünüp bir olanlar, neresini sayacaksın ki zaten: “bir” bitti bile bak! Yüzüklü, yüzüksüz; öyle anlayamazsın onları. Konuşurken de susarken de şarkı söylerler. Bizim o şarkılarla işimiz yok. Sessizliğe doğru yürü: Küçücük masalarda birbirine olanca yakınlığı ile oturup, dokunamayan ve “yiyerek” doyacağını zanneden insanların yanına doğru… Elindeki ekmeği taparcasına kavrayan adamı seyret önce, sonra o ekmeğin yerinde olmak için daha ne kadar bekleyeceğini bilemeyen kadını say…

Bazısı iyi saklar kendini, renklerini yitirmek böyle bir şey… Saydamlaşır, kokusuzlaşır… Anlayamazsın böylesini, göremezsin, sayamazsın… Zaten sıfır sayılmaz.

Ama bazısı, henüz ruhunu hiçleştirmenin arifesindedir. Işığa uçan pervanedir. Yanmak üzeredir. Sırçadır. Dağılmak üzeredir. O yüzden herkesten daha gürültücüdür, daha parlaktır ve daha kolay tanınır öylesi. Onun kokusu, rengi, sesi öfkedir. Öfkeli bir kadına gizlice yaklaş. Sabırla o fişeğin parlayıp sönmesini bekle. Ardından dağılışını, parçalanışı seyret… Sonra say. Bin bir say… Kaç parçaya bölündüyse o kadar say.

Demek mutsuzluğu ölçmek, matematikleştirmek istiyorsun. Mutsuzluğu elle tutmak, görmek…

Kadınların arasına karışacaksın el mecbur!

Ama baştan söyleyeyim, gördüğünü ne kadar sayarsan say hiçbir denklemin içine koyamazsın. Denkleştiremezsin!

Matematiksiz olan uhrevidir, bilmen gerek.

O yüzden kadındaki mutsuzluk çileli bir ibadettir.

Sen say yine de, zikrede zikrede anlayacaksın. Avuçlarında boşluğu tavaf edecek her saydığın. Sonra yine ve yine kendine döneceksin. Ee, bir bakmışsın imamesi oluvermişsin bu tesbihin.

2 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Soyun!

a-wool-strings

Her gri, saydam mı yağar?

Geceler sonunda ışıkla mı kırbaçlanır?

Ve iyi bir gülüş son gülüş müdür?

Gitmek dediğin, bir yere geri dönmek mi?

Bu kadar sırtına mecbur mudur hayat?

Gelecek, geçmiş yumurtasında bir civciv

Ne olur bana bir şey söyle ey diyalektik!

Rastlantılarımıza ne olacak?

 

Nedenler yün çilesi

Sana sonuçlar örüyorum

Ben başka türlü olamıyorum bilirsin

Bütün bu felaketlerim: el emeğim göz nurum

Bu orlondur, yün kazak çıkmaz

İstediğin kadar sök… Elimden gelen bu!

İyi de rastlantılarımıza ne olacak,

Bir şey söyle…

 

Kafan karışıyor

Böyle zamanlarda daha başka oluyorsun…

Kenarını ısırıyorsun ağzının

Gözlerini üzerime deviriyorsun

Rastlantılarımıza ne olacak derdindeyim ben…

Boş ver… Soyun bütün dertlerinden…

Hesap tutmaktan vazgeç diyorsun

Kaçacaktır ördüğün kazak bir yerinden

Mükemmel olsan Tanrı derdik sana

Oysa kusurlusun

Tek bir Neden, bereketli rahimdir

Kaç sonuç doğurur birbirine benzemeyen

 

Ama malzemesi orlon…

Yün kazak öremem sana!

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yalnızlığın Alfabesi (Yeni Başlayanlar İçin)

a b c ve diğerleri

Bir yokluk yazıtı, olmayanın üzerine konuşma hali…

A- Yalnızlığın Bismillahı, kitap kapağı, zifaf gecesi… Arkadaşlığın, Aşkın, Ailenin yerinde püfür püfür yeller esmesi…. Esmesi… Esmesi… Durmaksızın esmesi… Alışması yokluğa; hiçliği Alışkanlık edinmesi… Esmesi iş değil de üşütmesi ilk adım. İlk harf. Yalnızlığın elifi, alfası, A’sı. Kapısından geçtiğinin habercisi… Acı’ya dönüşmesi: Direği sızlayacak burnunun, kış mevsimi sana talim ettirmiş olmalı bunu. Dudakların gergin: Yırtıldı yırtılacak. Sözler ağzında birikecek. Birikecek… Birikecek… Cık! Söylemeyeceksin… Bu bir çaresizlik halidir. İşte o vakit ağlamak isteyeceksin… Ancak Yalnız İnsan, şunu bil ağlamak; küçük “a” ile yazılır… Seslidir malum, “a”nın şöhreti bu… Gel gelelim, o sesin yalnızca içinde yankılandığını ancak küçük “a” kullanarak anlatabilirsin…

B- İnsan doğası gereği, ne kadar sosyal bir varlıksa, yalnız insan da o kadar doğasını “Başkalaştırmıştır.” Başkalaşma halidir ikinci pencere, kendin için görünmez bir kumaş Biçme! Nefesini gönderdiğin yerdir ikinci pencere: Boşluktur yani. Madem yalnızlığınla yaşamaya soyundun, o halde Boşver demeyi de öğrenmen gerekir. İkinci bab, sana hiçliğin çekirdeğini anlatır… Ruhundaki derin yarıkta ne vardır? İşte buradan içeri bakmadan önce “Boşver!” demeyi öğreneceksin… Çünkü bu soru, yanıtı senden almadan sana yanıt vermez. Sen boş vermeden o da sana boşluğu vermez!

C- Üçüncüler bir nihayet gelir kimisine… Çekirgenin bir türlü yapamadığı sıçrayıştır, diyalektiğin ununu elemeyi bitirip eleğini astığı katmandır. Yokluğu ve bitişi andırır maddenin üçüncü hali, Allah’ın hakkı bile üçtür derler… Oysa Yalnız İnsan, anımsa! Yalnızlar için, Allah’ın bile unuttuğu derler… O yüzden üçüncü durakta sana durmak falan yok… Payına düşen bir öğüt, bir harita daha… Eğer her boşluk dolduruluyorsa, sen tetikte ol… Çünkü Yalnızların boşlukları, -imsilerle dolar… Arkadaşımsı, aşkımsı, ailemsi… Ve onlar Cerahattir… Akıtması, dolmasından uzun sürer.

Ç- Gelelim senin için anlamsızlardan anlamsız beğenmeye… Çaba anlamsızdır, yalnızlığı söküp götürmeye… Ve çoğu zaman Çamura saplanan bir tekerlek gibi olduğun yerde döner de dönersin. Bu seni daha çok içine çekmekten fazlasına yaramaz. Dilediğin yalnız fakat vakur olmaksa, al lügati eline ve bir hamlede karala o sözcüğü… Çaba, vakarı için çamurdur Yalnız kişiye…

D- Senin için “olmayan” bir şey daha var söylemem gereken, Dahil olmak yoktur sana… Sen Dışarısın, dışarıdasın… Öyle ya, bir gönle dahil olabilseydin, bu öğütlerimi bir köşeye yazmakta olur muydun?

E- İyisi mi, sen gel benim izimi sürmeye devam et Yalnız İnsan…  Zira yolun uzun ve bitimsizlik olasılığı da hayli yüksek… Kaybolmak işten değil. Her yalnız zaten biraz da kaybolmuş değil midir? Belki… Ama her yalnız biraz da kendisini bulur kendisinde… Eğer, belleğindeki “Ben” –ki hadi harf icabı Ego diyelim- yeterince eskimemiş ise.  Hayır, Yalnız insan Hayır! Yalnızlık her zaman hiçleştirmez… Tam da anladığın gibi.

F- Her yalnız bir Faul mağdurudur. Kollarını sıvar ve çıkar hayatın boktan arenasına… Karşısına gelecek olanı bekler. İlkeleri ile bekler onu, öfkesi, çabası, niyetleri ile bekler. Ama beklediğini bulamaz. Sırtından yer ne yerse, hatta kestaneyi çizdirir deyim yerindeyse. Faul, Fakirliktir! İlkeden az, hileden çok katılmış; var olmak için değil yok etmek için yapılmış hamledir. Belki de derdin yok etmek değil ama var olmak olduğu için yalnızsın, bunu da unutmaman gerekir. Ne de olsa çoktur onlardan ve zengin olanların azınlık olduğu bir gerçektir. Sana da bu çeşit bir zenginlik düşmüşse, azar azar çekip gitmek de kaidedendir.

G- Gülmek çoğuldur. Sözlüğünden at onu da. Aynanın karşısında kendi aksine gönderdiğin o memnun ifadenin adını gülmek sanıyorsan, yanılırsın… O bir hesaplaşma. Biz de henüz “H” harfine gelmedik… “G” durağındayız bu garip yolun; ağırlık noktasında… Tekil olanlar düşecek payına bu harften, Gitmek, gitmek, gitmek… Göğüs Germek, eksilmeye attığın her adıma. Yalnızlığın hakkını vermek için, gitmek gerek… Göğüs germek gerek evet! Gülmeyi de atacaksın sözlüğünden, anlaştık. Bunların tamamına da Göt gerek… (Hiç dudak bükme, öyle!)

Ğ- Yalnızlığın yumuşak olduğunu kim söyledi ki, “G”si yumuşak olsun. Her gün hissedeceksin düşüp çakılmanın acısını… O yüzdendir Yalnız İnsan, aynı şiddetle –asla yumuşakça ve nazikçe değil- doğrulmanın ve yeniden yürüyebilmenin memnuniyetini de hissedeceksin. Unutma senin lügatında hiçbir sözcüğün yumuşak bir başlangıcı yoktur!

H- İşte bu harf sana tanıman gerekeni fısıldayacak, belki de çoktan tanıştığını. Hıyanet, Hasis, Haris, Hınç… Tanı ve bırak. Ellerini sürme… Eğer o elleri bu katranlara bulamaya gücün vardı ise, beni boşuna konuşturma. Bırak! okuma bunca yazdığımı, dinleme söylediğimi. Ama bilirim ki gücün yok… O yüzden sadece tanı –ki gördüğün zaman en süratli adımlarınla kaçabilesin. Bilhassa hainlikten sakın kendini, onun lekesi zamanın suyunda bile çıkmaz bilesin…

I - Issızlık senin arka bahçen, bilinçaltın, suskunluğun, kıpırtısızlığın… Oysa her Yalnız İnsan ıssız değildir anımsa bunu… Uğruna kılıcını çektiğin birşeyler yok mu? Sen amaçsız değilsin Yalnız İnsan, sen ıssız değilsin ama üzgünüm İnsansızsın…

İ- İğne ve İronidir senin neşen bundan böyle… Bilip de susamamaktan bir başınasın Yalnız İnsan. O halde zırhına sahip çık; İğne de İroni de demir leblebidir. Yutmasını da bileceksin yutturduğunca. İnanmak, işte onu “i”lerin en büyüğü ile yaz. İnandığın şey senin çığlığındır. Onu kendin için haykırırsın ve yanıtlar ummazsın. Senin kalendir inancın. O düşerse, sen de düşersin. Bugün, bir insanboyu yalnızlık bedeli ile taçlandırdığın İnancın değil de nedir?

J- Serin bir ağrı oturur yüreğinde. Müzmin ve geçirilemez bir ağrı… Namludaki bir terk kurşunusun sen. Her an gitmek için, bırakmak için, bağlanmamak için hazır, amade… İncecik sızıdır işini bitiremediğin. Sana bu iş yumuşak değildir dedim zaten. Jilet acısıdır o, pıhtılaşana kadar işini bitiremezsin… İşini bitirsen, izini geçiremezsin.

K- Kalabalıktır, kamuflajın. Arkasında nefeslendiğin duvar… Yorgunsun, yalnızlık kamçıdır geceye bilhassa. Yastığın yorganın üzerinde şaklar. Sahip olamadıklarındır “k” faktörü… Kimse olmak değil mesele, kimsesiz olmak.

L- Lüksü olur mu bir yalnız insanın? Pekala olur… Bir selam mesela. Posta kutusuna düşen kartpostal. Pahasız. Ama geçici. Halel getirmez –siz’liğine, -sız’lığına. –siz, -sız olmamak Allah’a mahsus derler, yalnızlığı da ona hasrederler… Tanrı değilsin Yalnız İnsan haşa! Onun yalnızlığı biricikliğinden gelir. Seninki kusurundan ve eksikliğinden… Ve senden ne çok var bir bilsen…

M- Kurtulman gerekenler var… Başta da Mazeretlerin… Onlar senin yalancı şahitlerin. Ama’lar, Üstelik’ler, Çünkü’ler… Senin hayatın dev bir Mahkeme, yastığına kavuştuğun an karar anı… Bir uyku alabilmek için o yargıcın elinden, yalancı şahitlere paye verme. Herkesten uzundur geceler sana, bırak öyle kalsın. Hiç değilse yalanı koynuna almazsın.

N- Yanıtlarından çok soruların var; şüphelerin, sezgilerin… “n” durağı, soru işaretidir yalnızlık dilinin. Neden yalnızsın? Nerede başladı bu kimsesizlik? Çatısı Nedir bu tek kişilik dünyanın? Nasıl oldu da, başka türlü olamadın? Yoksa zaten sen, sana verilenden hep başka mıydın?

O- Ve bazı duraklar da senden gizlenen yanıtlar sandığının anahtarıdır: “O” da bunlardan biri… Olmaktır senin gayretin, ilk yanıtın bu… Olmak! Ya da Olmamak –ki aslında bu, “ö” harfinin mevzuu çünkü ölmektir olmamak- oysa senin derdin yaşamakla! Tek kalemde, tek başına ve tastamam… Bilerek üçüncü şahısların arasında olduğunu… “O” olduğunu bilerek. Uzaktakisin sen. Hakkında konuşulan ama yüzüne konuşulamayan şahıssın. Ama hakkında konuşulabildiğine göre –ki umurunda değil bu aslında- Olmuşsun ve Varsın!

Ö- Ve daha birçok şeysin sen başkasının defterinde… Ö harfini kaldırdığında, adın “Öteki” iminin karşısında… En başında söyledim Yalnız İnsan, bu sahip olmadıkların üzerine bir konuşma… Ne olduğun kadar ne olmadığın da mühim… Sahip olduklarını, sahip olmadıkların anlatır bazen… Önem’dir sahip olmadığın, Ölçemediklerini önemsemeyenlerin gözünde. Ve onlar senin kıymetlilerini ölçemezler, senin önem birimlerini kendilerininkine çeviremezler. Onlar… Kalabalıklar. Bütün bu kıymetleri taşıyıp, onlara sahip çıktığın için sana sadece “Özür Dilemeyi” biçerler… Özür dilersin Yalnız İnsan, eğer yan yana durmak istersen onlarla Özür dilersin… Ben sana Özür dilemektense, Öteki olmanı öneririm. Ellerinde ahlak mezuraları ile dolaşanlardan olmamak, onlardan başka olmak, öteki olmak…

P- Şimdi kağıdında öncesiz sözler… Her biri yüreğinde bir tohum… Bir mucize gibi çatlayan… Kimine “Piç”tir bunlar… Ama Yalnızlığın alfabesinde özgünlük olarak geçecek. Eski köye gelen her yeni adet, Yalnız İnsanın belleğinde uyanandır. Evet ya Piçse piç! Hangi çocuğu piçtir diye iteklemişsin ki? İsa’ya bak… Mucizedir kimine göre ve kimine göre de alnına dikenli dallar yaraşır… Sen peygamber olmaya soyunmadın Yalnız İnsan. Yine de peşinden sürükleyebilirsin çoğunu… Ne dedim sana ben, inancın çığlığındır. Sen umarsızca bırak onu. Duyan çıkar. Piç olsa da bir çocuğu kucaklayan çıkar. Sen Parantez’sin; her alışkanlığın yanında “bunu da bilmeniz gerek!” diye açılan… Sen parantezsin…  Her parantez bir kucaktır, duyurulmak istenen saklı sözlere açılan… Ve bazen bu yüzden okunmadan geçeceksin ama bazısı parantez içini okumayı sever…

R- Bu pencereden sen görmeyeceksin Yalnız İnsan. Bu pencere senin nasıl göründüğünü anlatacak. Senin Rengini. Birçok şeye sahip olmayabilirsin ama siyah değilsin ve hatta saydam da değilsin. Kim bilir belki ikisi de birbirine o kadar yakındır ki… Yok olmak bakımından aynı cepte duruyorlardır. Ama sen başkaldırının rengini taşırsın çoklukla… Kızılsın sen o yüzden. Hüznün çekirdeği senin atomun ve içinde parçalandığında mavi ışırsın… Mavisin sen o yüzden. Susmak sana sözden yakın durur. Bir dağ gölü gibi susarsın ve biriktirirsin. Yosunsun sen Yalnız insan, Yeşilsin o yüzden. Senin adresin Araf: yokluğu tecrübe etmeye herkesten yakınken var oluş derdi güdersin. Senin rengin Mor, yalnız insan… Bir karışımın alabileceği en derin ve aradaki renk… Sen mevsimlerden güzsün. Bir kış arifesi… Silkelenişisin hayatın. Temize çekilmeden önceki safhası… Sarı ve turuncusun sen. Her renkten birazsın ama onları yan yana tutmayı Reddersin. Bu da seni bukalemundan ayırır. Sen yanardöner olmayı reddedersin. Sen Reddedişin Rengini Resmetmeyi becerirsin Yalnız İnsan, işte bu yüzden de yalnızsın.

S- Bu harften sana çok şey düşer. Pat diye. Ayaklarının dibine düşercesine düşer. Yalnızlığını itiraf eden herkes gibi Sadeleştirildiğin için… Dalında ömrünü bitiren bir meyve gibi düşer, dalı sadeleştirmek için. Sızlanarak düşer, hüzün senin memleketin ne de olsa, anavatanın. Ve Sessizce düşer, dedim sana yalnızlıkta mağrur olmak da vardır azıcık. Usulca eksildiğin hayatlar anlatır bu sessizliği. Ama öyle anlatmaz –çoğunun bildiği gibi- fısıldar: her sessiz harfin payında koca bir fısıltı vardır zaten.

T- Her yalnızlık, eksilerek Tamamlanır. Ne kadar tastamam bir yalnızsan, o kadar azalmışsındır. Ve çoğunluğun gürültücü bir yığın olduğunu gördüğünde, azalmaktan korkmayacaksın. Teselli, mazeretin kardeşidir. Kov onu sözlüğünden, bütün kapıları yüzüne kapat… Bilirsin, çatlaklar sıvandığında depremin yaralarını saklarlar ama yaranın var olduğu gerçeğini saklayamazlar… Hakikati, yalanla sıvayamazsın. Ensende bir nefes için bu bedeli ödemeye değer mi Yalnız İnsan?

U- Pandoranın kutusundaki son kötülük, “U” durağında bir yanılsamadır. Umut, başarısızlıklarımızın hayaletidir. Ve biz ona inandıkça korkmak zorundayız. Kendi karanlığımızdaki asılsız tıkırtıların faili, kabuğumuzun pamuktan çekici Umut… Çıplak kalıncaya kadar kendisine doğru yürüdüğümüz ve çoklukla en üryan halimizde bizi bir başımıza bırakandır.  Ve sahiplenmemiz için daima güzel kostümler geçirir sırtına, olmayan gözleriyle masum bakışlar gönderir. Biz onu sahiplendiğimizde, o ellerimizi silkelemekle meşguldür üzerinden. Ve tükendiğinde bize en zalim oğlunu bırakır: Utanç! Yalnız insanın sırtında bu ikisini de taşıyacak yer yoktur. Zaten yükü hayli ağır ve paylaşılamazdır.

V- Hükümsüz bağlaçlar durur bu harfin kutusunda. “ve” bunlardan en önemlisidir mesela. O bağlaç, seni başka birine bağlamak ;  o kişi ile yan yana tutmak için yararsızdır hatta sakattır bir bakıma. Öyle ya, bağlamak için davrandığında senle diğerini, ortaya garip beraberlikler çıkacak gör bak: Sen ve yalnızlığın, sen ve karanlığın, sen ve sen…   Bir bastondur “ya”, “ve”nin ellerinde. Ancak ayrışacaksın o bağlaç sayesinde Sen veya bir başkası… Bir tercih meselesi olacaksın. Tercih edilen başkası, sen daima sonuçsuz bir mesele olacaksın.

Y- İşte isminin baş harfi Yalnız İnsan… Karakterinin, kaderinin… Bu harfle çok sık karşılaşacaksın. Bir yol ayrımını andırır vücudu onun. Ama Yollar senin için hep aynı yere çıkar…  Sen Yuvarlaksın Yalnız İnsan. Nereye gidersen git, hep kendine dönmüşsün çünkü. Kaypak değildir bu biçim, sana öyle gelmesin. Ancak bitimsizdir başlangıçsız olduğu gibi… Kanında bekleyen bir mikrop, zamanını bekleyen bir assolisttir Yalnızlığın, seni güçten düşürerek güçlendirir ve sana duyabileceğin en sessiz şarkıyı söyler. Bu harfi iyi belle… En çok da bunu kullanacaksın!

Z- Son durakta “Zaman” var. O, “durak” sözcüğünü her telaffuz edişimizde bize akarak gülen fon müziği… İşte her şeyi değiştiren, eskiten, doğuran, yenileyen ırmak! Bu fon müziğinde sana hitap eden yeri nakaratı Yalnız İnsan… : “Her mezar tek kişiliktir…” Ölmek bu kadar tekilse, yaşamak neden çoğul olsun ki?

Bir de “X” var senin için… Bilinmezlerin katmerlendiğinde ve yanıtsız kaldığında soruların; büyük olasılıkla sana aradığını verebilecek bir kişi, açmazlarını açacak bir kilit ve bu büyük yasaklı harften başka bir şey bulamayacaksın.

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Pi

Değişen insanlara neden dönek derler hiç anlamam, değişmek dediğin 180 derecelik bir yürüyüş. Başladığın yere en uzak olduğun nokta… Oysa 360 derecelik bir yürüyüşle başladığın yere geri dönersin. Bir de olduğun yerde durmak, mıhın duvara saplanışı gibi saplanıp kalmak var… Birisi bana bunlardan hangisinin daha iyi olduğunu söylesin! Olduğun yerde kalmak mı? Yürümeye cesaret etmek mi? Yoksa çemberin her noktasından geçip de kendinden fazlasına varamamak mı?  Belki de işimiz çemberlerle, yaylarla, açılarla değildir. Her koşulda bize bizi açıklayacak olan “sabit sayımızdır”… İşte çevremizin de çapımızın da neliği ona bağlı…

3 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

O, Masum…

başka bir canlıyı sevmek...

Evlerinde besledikleri hayvanlardan “kızım” ya da “oğlum” diye söz eden insanlara tereddütle bakardım. Hayvanlarını uzun uzun anlatmaları da saçma, yavan ve delice gelirdi. Televizyonda hayvanlar üzerine çekilmiş bir film gördüğümde kanalı değiştirir, balık besleme fikrini bile en az on kez düşünürdüm. Evet hayvanları severdim ama “uzaktan”… Ta ki o gelene kadar! Continue reading

6 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Aşk ve Göç (1)

Şeytantüyü değil!

Üf üf çiçeği onun adı…

Rüzgara dayanan ama nefese dayanamayan…

Narin

Beyaz

Baharsı

Dağılgan…

Şimdi içimizden tuttuğumuz bütün sayıları

Bir parantezin içine koyup şutlama zamanı

Hiç bir rakamsallığı olmasın yaptığımız şeyin

Düş göreceğiz çünkü

Ve en uzun düş on-bir saniye sürer

Ama ağızda daha uzun durur…

Anlatırken bir masala dönüşür.

Üst üste dizeceğiz garip ve yanyana gelmesi imkansız şeyleri

Üf üf çiçeklerini

Rüzgarı

Ve nefesi

(Aynı anda)

Sen Demirlibahçe Düğün Sokaktan koşarak

Şimdi bu Akdeniz kentine çıkıvereceksin iyi mi?

Gri bir kenti

Atlas denizin kucağına üfleyeceksin

Konstantiniye’nin arasokaklarında yağacak taneciklerin

Ve Simirna’da gizli bir bahçede beş bahar çiçekleneceksin

Sonra bu tunç rengi kentin dudaklarının ucunda bulacaksın dudaklarını

Olacak şey değil…

Bu rüzgarın işi değil…

Bu şeytanın işi değil!

 

 

 

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Sormak… Yalnızca Bir Kez…

İlk sorum şu,

Eşyalar üzerinden değer yargıları oluşturur musunuz? Kırılabilir, yırtılabilir, yanabilir nesnelere anlamlar yükleyip bu nesneler uğruna canınızı feda edip, can yakabilir misiniz?

Bütün bunları yaparken, hiçbir şeyin insan hayatından daha kıymetli olamayacağı gerçeğini “gönül rahatlığı” ile ıskalayıp, anlam için kan döker misiniz? Yalnızca anlamın kendisi için…

Peki bu esnada “anlamlar kimin içindir?” sorusunu sormayı da unutur musunuz? Sahi, anlamlar kimin içindir? İnsanlar için değil mi yoksa? E, peki insanı ortadan kaldırmak, bir insan tarafından yaratılmış bir anlam için insanları yok etmek edimi başlı başına ANLAMSIZ değil midir? Bir eşya üzerinden değer yargıları üretmek, eşyanın sonlu yapısını unutarak onu kutsallaştırmak çok tehlikelidir. Çünkü eşyalar KULLANILIR, zedelenir ve sonlanırlar… İşte bir nesnenin başına bu geldiğinde sırtına yüklenen anlam ve değer kalabalığı da zedelenir. İnsanlar ve dahası onların fikirleri üzerinden değer oluşturmanın hükmü daha yüksektir…Yüksektir ama…

İkinci sorum şu,

Çok akıllı bir insanın fikirleri üzerinden değer yargıları ürettiniz mi?

Peki çok akıllı ve kıymetli de olsa bir insanın yalnızca “insan” olduğu gerçeğini bu yargıları oluştururken zihninizin bir köşesine kaydettiniz mi? Yani müthiş fikirler ya da eylemler üreten bir kişinin de nihayetinde tuvalete giden, gaz çıkartan, uyurken horlayan, dişinin arasına kaçan çekirdek kabuğundan rahatsız olan birisi olabileceğini de bu değer kurma eyleminize eklediniz mi? O kişinin de pekala güzel bir şarkıdan etkilenip ağlayabileceğini, poposunun arasına sıkışan külottan rahatsız olabileceğini de hesaba katmış olmalısınız… Demek ki, isimlerin bir yerden sonra pek de anlamı yok. Sonuçta bu ismi taşıyan insan, az önce bahsettiğim insani özellikleri de taşıyor… Fikirleri çok çekici, çok ikna edici ve hatta çok destansı olabilir ama bu kusursuz olduğunu gösterir mi?

Üçüncü sorum şu,

Bir fikir ne kadar özgürlüğü ve özgünlüğü içinde barındırsa da, bir olasılıktır. Yani, olabileceği gibi olamayabilir de… Siz hiçbir fikrin çekiciliğine kapılıp, değer yargılarınızı bir fikre zincirlediniz mi? İçerdiği özgünlük ve özgürlük bileşenlerine aldanarak, o fikirde tutuklu kaldınız mı? O fikrin kendisinden başka her türlü fikre kapınızı kapattınız mı? Kapılarınızı yani belleğinizi, gözlerinizi, kulaklarınızı… Anlamak ya da bilmek yerine bir fikre İMAN ettiniz mi? Kusursuzluğuna gözü kapalı iman ettiniz mi? Bağımlısı oldunuz mu? Bağnaz oldunuz mu? Size verilen, bilincinizin altına üstüne, ince ince nakışlanan bir çok cümle olduğunu düşündünüz mü? Çok cazip cümleler… Her cümle bir düşüncenin ürünü değil midir? Her düşünce bir insan ürünü değil midir? İnsanlar kusurlu varlıklar değil midir? O halde her düşüncede kusurlar olması mümkün değil midir? Peki, fanatizm neyin nesidir? Kusurlu bir yapıya fanatikçe bağlanmak, yapıyı mı kusuru mu yüceltir?

Bir tarafta olmak, rengini belli etmek çok önemli… Bağnaz olmak ve kaypak olmak kutupları arasında gidip gelmeye mecbur değildir kimse. Fikirler söz konusu olduğunda mecburiyet olmamalı belki. Ne de olsa, olasılıklar evrenidir içinde yaşadığımız… Önümüzdeki tuzlu su, bizim için ölümcüldür belki ama balık için yaşamsaldır. Bu suya nereden baktığımıza bağlı. Suya bakabilmemize bağlı… Yani gözlerimizi kapatmamamıza… Bu bakımdan tikel saplantılar yerine tümel bakış açılarını takip etmek; tek tek nesnelere, kişilere, fikir kalıplarına anlamlar atfetmek yerine daha kucaklayıcı ve kapsayıcı açıları yakalamaya çalışmak önemli değil midir?

Bana cevap vermek zorunda değilsiniz… Cevap vermek zorunda bile değilsiniz. Bazen sormak daha kıymetlidir. Cevap duraksa, sormak devinimdir. Taşlar dursun yerinde, biz ayaklarımızın üzerinde yükseldik çoktan… Yürümek varken, durmak niye? İnsan olmayı taş olmaya tercih etmek niye?

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Filozoflar neden ütopya yazar?

İbni Sina, din erbabına haykırdı : “ Benim dine ihtiyacım yok, ben hakikati semboller, metaforlar olmadan da kavrayabilirim… Dine ihtiyacı olan, halktır. Onların kavrayış biçimleri, hakikati doğrudan anlamaya kapalıdır. Onlara bir şeyi anlatabilmek için, örnekler vermek, semboller göstermek, metaforlar kullanmak gerekir, din de bunu yapar.” Continue reading

6 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Açık Toplum Yanılsamaları

***Bu yazı www.kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Ayn Rand, günde en az iki kez doğru gösteren bozuk saat… Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Asıl mesele...

Aşk ve Göç-2

Başımı yasladığım her göğüs bir kafes bana…

Tutukluysam tutukluyum!

Dur diyen adımlarla yürüme becerisi bu, bakma sen…

Eh ne de olsa yüreğinki mutlak emir.

Bozmaya gerek bir yürek daha

Tutukluysam tutukluyum!

Mahpusluğum aşkımla yaşıt.

Sevmekte ne kadar özgürsem

Gitmeler o kadar yasak…

Garip bir durum benimkisi…

Karda kor

Külde kıvılcım

Sırça bir kanat benimkisi

Yalan yok içinde ama

Kendini yanlışlayan bir hakikat benimkisi


1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Twilight Serisi Neden Bu Kadar Çok Sevildi?

Amerikalı yazar-çizer tayfasının, ortaya çıkarttıkları ürünün sanatsallığı kadar satış rakamları ile ilgilendiklerini de söylemem sanırım abesle iştigal etmez. Ve hatta bu Amerikan ruhunun ta kendisidir.

Söz konusu satış rakamlarını tavanlara tırmandırıp orada tutmanın şifresini de çözdüler ve çoktan ilan ettiler aslında: Onlara istediklerini ver… İstediklerini: duyumsamayı, görmeyi, tatmayı, koklamayı, işitmeyi… Ama Twilight ya da nam-ı diğer (lisan-ı diğer) Alacakaranlık’a zirve yolunu gösteren şifre bu olmadı.

Amerikan rüyası, rüyaları gerçek eylemek fikri ile şenlenip büyüyedursun, birileri kolay elde edilen ve dolayısı ile kolay tüketilen her şeyin kısa ömürlü olduğunu söktü. Bu seriyi kitaplardan tanıyanlar, kolaylıkla Stephanie Meyer’in dört başı mamur bir yazar olmadığını söyleyebilirler. “Ne kadar sığ bir dili olursa olsun, gerçeklere dokunma şekli güzeldi” demek de mümkün değildir. Zira o gerçek olmayanı yeniden kurgular ve fantezileri hakikatin içine rapt eder. Peki nedir bu başarının sırrı? Muhteşem reklamlar, promosyonlar, film öncesi patlak verdirilen sansasyonlar mı? İlk filmin makarası o kadar iddiasızca pazarlanmış ki, buna inanamıyorsunuz. Üstelik sinemalarda birkaç haftadan fazla kalmayacağı düşünülüyor; Twilight pazarı ilk filmin sürpriz başarısının ardından oluşuyor… Takvimler, tişörtler, Edward-Bella figürlü tuhaf türlü nesneler. Ayrıca ilk filmin kadrosuna bakarsanız yüreği ağzında genç oyuncular ve şöhretten ümidini kesmiş orta yaşlı aktör ve aktristler fink atıyor. İtici gelmesi muhtemel saç modelleri ve makyajları “garip” bir biçimde çekiverince insanı; iriste bombeli bombeli duran kızıl-kahve lensler gerçeği yüzümüze çarptığında bile filmi seyretmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Üstelik genç aktrist ve aktörlerin acemice birbirleri karşısında heyecanlanmaları hikayeyi tuhaf bir biçimde samimi kılıyor.

E, hani bu garip bir fantazmaydı?

Hahah, işte! Bu hakikaten garip bir fantazma. İşte Stephanie Meyer’in bildik bir efsaneyi yeniden şekillendirmesi ve sürprizlere açması onun ilk galibiyeti. Ama bu filme ya da kitaba (en genel haliyle hikayeye) insanları mıknatıs gibi çeken şey bu değil. Bu başlı başına anti bir hareket. Vampir, kurtadam v.b. mitik figürleri oldukları gibi kabul etmemek. Onlara kendi formları dışından bakabilmek. Veeee; “ulaşamama” duygusu… İşte Amerikan rüyası bu duygu üzerine ne zaman oynarsa kazanıyor. Bu tam da Anti-Amerikan rüyası, işte bu da garip… Bakınız Titanik’e. Bundan yaklaşık on üç sene önce on bir Akademi Ödülü’nü silip süpüren başkası değildi. Aynı insanı on kez sinemaya çeken başka bir film değildir.  Milyonlarcasını gişelerin önüne dizen… Ayrı dünyaların insanları birbirine ulaşamayacaklarını bile bile aşkı filizlendirmekten geri durmazlar. Önce bunu filizlendirip, daha sonra aralarına bir ezber gibi örülmüş olan duvarları tuhaf ve gerçek üstü bir biçimde yıkmaya çalışırlar. Tuhaf ve gerçek üstü tabiri de yine bu sözünü ettiğim tarzdaki filmlerden biri olan Nothing Hill’den alınma bir kalıp: şimdi hatırladım… Düşünün… O filmi de, gündelik hayatımda repliklerini kullanabilecek kadar çok kez izlemişim. A, evet… Yine şu mevzuu: Ulaşılmaz olanı isteme ve onu en masum ama en güçlü bir biçimde elde etme: Aşk ile!

Şimdi… Merak ettiğini bir şeyi bulmak için üç kez “w” işaretini tıkladıktan sonra aradığınız konu ile ilgili sözcükleri yazmanız yetiyor. Bilgi, ulaşılır. Birisini özlediğinizde, gözlerini, gülüşünü örneğin; “Hey kameranı açıp, MSN’ye gelsene” demek de o özlemi dindirmeye yardım ediyor. Özlem, ehlileştirilir.

Karnınız aç, doyurmak içinse yalnızca birkaç dakikanız var; buzluk “5” dakikada pişecek onlarca şeyle dolu.

Temiz su, “lafı olmaz”! Musluğu çevirmek gerekiyor sadece.

İstanbul, Londra arası sadece üç saat sürüyor. Kıtalar, adalar ıssız değil!

Sahi, her şey ne kadar da elimizin altında…

Yanındayken özlemek, sonsuza dek özlemek nedir? Yaklaşmak ama ulaşamamak nedir? Delicesine ve tutkuyu hissederek her şeye rağmen sevebilmek nedir? Ben bu soruları aşağı yukarı yanıtlayabilen nesilden sonra dünyaya geldim. Ve şimdilerde bu sorular tedavülden kalkmıştı. İşte Bayan Meyer bu soruları yeniden dolaşıma soktu. “Kaşlarımı alır, saçlarımı yaptırırsam o çocuğu elde ederim” klişesini elinin tersi ile iterek, “Başka kızlara gülümsediğini gördüm, bir daha beni arama!” kaprisine bi’tarafı ile gülerek, “üç kez çıktık dördüncü randevuda yatalım” genişliğine düşmeden, “Eh bu çocuk da yakışlıklı bir kez öpeyim de ruhum şenlensin” beklentisine dil çıkararak bu seriyi yazdı.

Dedim ki, ilk filmi izledikten sonra, işte birini sevebilmek o insanın “lanetine ve kusuruna” bile tapabilmektir. Az önce gördüm Yeniay’ı bu kez de  Amerika’lı meslektaşımı hayretle alkışladım yine: İşte aşk acısı, barda kafayı bularak ve sağa sola çatarak değil böyle derin bir melankoli ile çığlık çığlığa, uykusuzca, yemeden-içmeden ve neredeyse katatonikçe çekilir. Romantizm de tam olarak böyle bir şeydir. Ve iflah olmaz romantikler bunu şıp diye görüverir.

Bir de benim için bu filmi, kitaplarından daha özel kılan bir şey daha var. Bunun bu kez Meyer’le ilgisi yok. Bunun filmin müziklerini yapan adamlarla ilgisi var. İlk filmin enstrümantal teması, beni yüksek bir yerden aşağı bırakıyor gibiydi. İkinci filmde aynı gücü göremedim. Klasik bir senfonik zemin döşenmiş filme ama ilkindeki o melankolik tutku müzikten ruhuma pat diye düşmüştü. Romantizmin hakkı, kopkoyu minörlüğü hissettiren şarkılardadır. Üçüncü filmi sabırsızlıkla bekliyorum. Aşk konusunda yeni nesli şaşırtmaya devam etsin diye…

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Eğitimde Değer Sorunu*

16 Temmuz 2006’da Birgün gazetesi, manşetten çocukların suç işleme oranındaki ciddi artışa dikkat çekti. Bu araştırmanın gerçekleştiği nokta Diyarbakır’dı ve Diyarbakır’daki suç oranlarının da azımsanmayacak bir yer işgal ettiği kaydediliyordu. Bazı cenahların, kendi söylemleri tarafına yontabileceği bu olgu, aslında eğitim sistemine topu atıp hızla kaçanların da işine yaradı. Oysa yine ortada, konuşulmayan, üstü örtülen-altı kaynayan ve de sonde edilmeyen başka gerçekler vardı.

Memleketin doğusunda ve batısında eşit olanaklarla eğitimin gerçekleşmediği, eğitimin gerçekleşme olanakları ne olursa olsun asıl sorunun içerikle ilgili olduğu, eğitici birimin okul olmadığı yerlerde söz konusu boşluğun başka tarzda eğitim biçimleri ve öğretiler tarafından doldurulduğu, bu konuşulmayan gerçekler arasındaydı.

Öncelikle bahsetmekte fayda var ki; memleketin batısında peydah olan çocuk suçlarının kökenindeki sorunla, doğusunda peydah olan çocuk suçlarının kökenindeki sorun “değer açmazı” paydasında birleşmektedir. Bir kutupta değer erozyonunun önünde okullar ve varolan sistem duramazken, diğer yanda ise “değerin” yapılanmasında – sorunlu olarak yapılanmasında- hiç varolmamış okul eğitiminin yerine geçen öğretiler bütünün rolü vardır. Aile ve çevrede yaygın olan törel bilinç ve dinsel yapının eğitici etkisi okulda alınan eğitimin etkisini aratmaz ki, bazen daha da etkili olduğu söylenebilir.

Toplumda yaygın bir algılama biçimi olarak okul, “bilgi” yuvasıdır. Burada alkışlanan bilgi, pozitif-bilimsel bilgidir. Pozitif-bilimsel bilginin pek çok kesim tarafından yüceltilebilmesinin sebebi, “nötr” karakter taşıma iddiasında olmasıdır. Bütün bunlarla birlikte, bilginin nötr olma sı yani ne iyi ne kötü olmak bakımından ele alınamaması yani değerlendirilememesi yani değer taşımaması kişilerde bir tür güven hissi yaratmakta, bu haliyle bile iyicil bir kategori altında açımlanarak bilinç altına örtük bir “değer” zerk etmektedir. İlgilendiği alanın neliğine-nasıllığına dokunmaksızın olgusallığı nakleden bu türdeki bilgi ve bu bilgiyle donatılan neslin değer konusunda çektiği sıkıntıları anlamaya tam da bu noktadan başlamak gerekir. Öyle ki, bilginin içindeki her türlü ahlaki öğe çekilip-çıkartılmıştır. En azından bilimsel bilgiyi, pozitivist metotla aktaran sistem “böyle olduğunu” iddia eder ve az evvelde belirttiğim gibi alkışlanan tam da budur. Öğrenilecek olanı materyalleştiren ve bu materyal karşısında onunla ilişki kuran özneyi iki defa mağlup duruma düşüren kabulle burun buruna gelinir ki bu mağlubiyetlerden ilki, bütün ahlaki sorgulanma olanakları tıkanan veriyi olduğu gibi almak diğeri ise bu bilgiye gizliden kodlanmış diskuru da aynı “sorgulamasızlık” içinde kabul etmektir.

Bu durumda öğ-re-ni-ci-nin maruz kaldığı “nötr!” kodlar, onda samimi, açık bir değer dizgesi geliştiremezken, ya da böyle görünürken aslında örtük olarak nakşedilmek istenen, bilimselliğin maskesi altında çoktan kabul görmüştür. Yani bilme edimine yaklaşılmamıştır bile, varılan yer bir çeşit imandır. Çünkü ortada ara(ştır)mak olmadığı açıktır yalnızca verilen alınmıştır. Sorgulamak ise, belirttiğim gibi, söz konusu öğrenme biçiminin yakınlarında bile dolaşmaz.

Şimdi, çocuk suçları, memleketin doğusunda olduğu kadar batısında da baş göstermeye müsaittir. Çünkü bu konu eğitimsizlikle ilgili olduğu kadar, eğitimle ve onun gerçekleşme biçimiyle ve bu biçimi dolduran öğelerle de yakından ilgilidir. Nihayetinde bilfiil olarak, yasaları ihlal eden, kayda geçmiş genç nüfusla karşılaşsak da, karşılaşmasak da asıl yüzleştiğimiz şeyin bir suç potansiyeli olduğunu fark etmemiz gerekir. Bu potansiyelin fiiliyata düşmesi de an meselesi gibi görünmektedir.

Yüzünü batıya çevirmekle övünen anlayışın, batının moral erime halinde olduğunu gözden kaçırması masum bir tesadüf olarak kabul edilemez. Dahası, batı tarzında sunulan eğitim modellerinin faturalarından en ağırı, “nötr”/ “yansız” olma iddiasına siper olmak adına, sorgulamaktan vazgeçen genç kitlenin politize olmaktan ısrarla kaçınmasıdır. Çünkü sorular sorulmaya başlandığında, değersel olarak cevap bulmakta aciz olan bilim yardım için felsefeye-politikaya kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyacaktır. Gençleri politikaya ve felsefeye “bulaştırmaktansa”, onları bireysel açmazlarıyla baş başa bırakmak ve bu bireysel açmazları tüketici-cinsel indirgemelerde tutmak “değer barındıran bilgiden” ödü kopan iktidarların ödemeyi yeğledikleri eğitim çürümesi bedelidir.

Bu gerçeği, doğu-batı kutbu ekseninde ele almanın ayırıcı/ötekileştirici bir tutum olduğu düşünülebilir. Oysa bu tespitte iki kutup çevresinde ilerlemesinin sebebi başka gerçeklere dayanmaktadır. Bu gerçekler, kutbun bir tarafına cömertçe sunulan imkanların diğer taraftan esirgenmesi olarak özetlenebilir.

O halde tespitimizin doğu kanadına dönersek orada da değerlerin törel ve dinsel kategoriler altında oluştuğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu kategoriler altında açımlanan söylemler; insanın varoluşsallığı üzerinde kabul edilen, üst-otorite esasından hareketle oluşturulur. Ancak buyruğu taşıyan/aktaran/öğreten özne, bu bilgiyi taşımak bakımından bu üst-otoritenin, törel benliğin veya dinsel buyruğun tecessüm etmiş hali olarak kendisini yansıtır. Söz konusu kişi, bu bakımdan kendi insansal kimliğini bir mistik-ahlaki kimlikle beraber dışlaştırır. Bu tarzda bir varoluş biçimi kişiyi, türdeşleri arasında farklılaştıran sanal/farazi bir kabuldür. Ama yaygın olarak onaylanması bakımından otoritenin neliği yine sorgulanmaz ve taşıdığı bilgi olduğu gibi alınır ve pratik olarak gerçekleş(tiril)ir. Bilgisinin kaynağında gelenek,alışkanlık,yaygın kabul ve dinsel öğeler duran kişi, bu farazi kabuller üstüne inşa ettiği mevkisini koruma altında tutmak ister, bekasını sağlamak ister. İşte bu bakımdan öğrettiği şey aynı zamanda kendi yerine ilişkin kaygılarıyla yeniden-şekillenmekte ve ham halinden uzaklaşabilmektedir.

Bu imkanın çocuk suçlarıyla ilgisine tekrar dönecek olursak, otoriteryan söylemi kendi çıkarları ekseninde yeniden oluşturan kimse çocuğuna da eğitimini bu bağlama dayalı olarak verecektir. Yani çocuk otoriteden aldığı bilgiyi/buyruğu kendi değer dizgesinin bir bileşeni olarak konumlandıracak ve buna göre eyleyecektir. Örneğin, çocuk önce “Ataya karşı çıkmak saygısızlıktır/günahtır” buyruğunu öğrendiği zaman, bundan sonra öğreneceği her şey kendisini bu ilk buyruk altında anlamlandıracaktır. Kendisine “git çal/git vur/git döv” diyen büyüğüne karşı çıkmaksızın, dediğini yapmaya koyulacaktır. Yani değerlerin oluşumunda doğuda veya batıda, karşılaşılan en ciddi sorun, genel olarak öğretilene karşı sorgulama yollarının baştan tıkanmasıdır. Belki de bu yüzdendir ki, çocuklar sokaklarda suç işlerlerken babaları kahvehanede gönül rahatlığı ile oturabilmektedirler.

Yazdıklarımızı bir tespitten öteye taşımamak ilk başta eleştirdiğimiz gibi, suçluyu bulup “gerisi beni ilgilendirmez” deme genişliğinden başka bir şey değildir. O halde önerim şudur ki, verili sistemin dikte ettiği üzere “İlk aklına gelen doğrudur ya da ilk hatırladığın doğrudur” paradigmasının aksine “ İlk şüphe edeceğim, ilk aklıma gelendir” paradigmasına kulak vermektir. Zira ilk aklımıza gelenin, gizliden gizliye bilinç altımıza konuşlandırılan önyargılar olup olmadığını, şüphelenip, soruşturmadan bilemeyiz. Bizler, yerleşik kanılar üzerine düşünüm gerçekleştirmediğimiz sürece de öğretilen, kendimize ait değer sistemini değil başkalarının bizde oluşturmak istediği değer sitemidir ve biz başkalarının değer kuryesi haline gelen nesnelerden fazlası olamayız.

(*) Birgün, 20 Aralık 2006

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Milliyetçiliğin Haklı Bir Yanı Olabilir mi?*

Bir yakınınız, hem de yakınlık derecesini görmezden gelemeyecek kadar yakın olduğunuz birisi, bir tür milliyetçilik dalgası içinde sağa ve sağa yalpalanmaktaysa; bir kez durup milliyetçiliğin mahiyetine dair yeniden düşünür müydünüz? Aslında içinde bulunduğum durum tam da bu idi. Zekasına hayran olduğum bir insan, bir yakınım, günün birinde milliyetçilik ateşi içinde karşımda cayır cayır tutuşmaktaydı. Kendisine bayrakların, kökenlerin, dillerin, cinsiyetlerin tesadüfi olarak sahip olduğumuz şeyler olduğunu izah etmeye çalıştım. Pekala bugün bir etnik-köken içinde bulunuyor olabiliriz ancak bunun aksi de mümkündü dedim. Ancak, o hayran olunası kıvrak zeka karşıma oldukça kısır bir sonuçla çıktı; ben adam akıllı etnik kökeninden utanan bir memleket düşmanıymışım. Dedim ki, ben memleketimi en az senin kadar seviyorum. Belki de senden daha çok seviyorum. Çünkü, ben bu memleketin tek bir parçasını bile diğerinden ayırt etmeden, sorunlarıyla, kusurlarıyla ve sahip olduklarıyla ve hatta sahip olamadıklarıyla da seviyorum. Ben sahip olduğun etnik kökeni aşağılamam ama bu diğerlerinden daha üstün olduğu için değil, benim hiçbir insanı böyle bir sebepten aşağılamak gibi bir hakkım olmadığı için dedim. Ya sen? O bu memleketi yalnızca övünülesi olan şeyleriyle seviyordu. İşin kötü tarafı da, övündüğü şeylerin dayandığı esas, koca bir şişirme olabilirdi. Elbette dokusunda güzellikler vardı ama bu beni diğerinden daha kıymetli kılmıyordu. Elbette bu benim fikrim. Bana nasıl olup da insanların Ermeniliği kendilerine mal edebildiklerini sordu. Bizler bunu nasıl yaparmışız? Ona Nabokov’un Lolita’sından bir pasaj okudum… aslında orada geçen sıradan diyalogun, yakınımda yaratacağı etkiyi görmekti amacım. Bayan ve Bay Humbert arasında geçen konuşma özetle şöyleydi; kocasına tanrıya inancı olup olmadığını soruyor Bayan H., kocası henüz cevap vermeden; eğer tanrıya inanmıyorsa onu terk edeceğini bunun dışında hiçbir gücün, adamın Türk olma ihtimalinin bile, kadını adamdan koparmaya yetmeyeceğini söylüyordu. Yakınım, pasajı okur okumaz renk değiştirmeye başladı. “Bana pasajda rahatsız edici bir şey yok mu diyorsun?” diye parladı. Ben elbette var dedim. Aşkı, aştan başka koşullara bağlamak… Kendisi olsaymış o cümleden sonra kitabı okumaya devam etmezmiş. Bakış açısı daracık bir odada kıvranıyordu işte.

Milliyetçi söylemin haklı bir yanı olması mümkün değil. Çünkü haklı olmak, bir şeye göre haklı olmaktır. Düşüncelerin üzerinde yükseldiği etnik kavrayışların haklılığını iddia etmek; bir etnik kökeni diğerine göre daha üstün görmektir. Milliyetçiliğin esası olan “ırk” olgusu, biyolojik bir sınıflandırmanın ötesine taşınmak bakımından tehlike arz eder, üstelik savunulası görünen bir husus karşı taraf! için pekala yergi konusu olabilir. İşte bu tesadüfi olarak sahip olunan ve yalnızca biyolojik olarak anlam taşıyan ayrım üzerinde övünç malzemeleri üretmek sadece haksız değil anlamsızdır da…  Gelelim bir ülkeyi sevmek gerçeğine… Bir ülkeyi eğer iddia ettikleri gibi taparcasına seviyorlarsa, ancak hataları kabul etmiyorlar bununla birlikte görmezden gelemediklerini başkalarının üzerine yıkıyorlarsa ben kendi adıma bu sevginin daha çok kişisel bir ego kulpu olduğunu iddia edeceğim. Bu sözü geçen şahıslar, benim sevgili yakınımda dahil, paylaşılamazlık, biriciklik gibi kişisel arzularını sokaklara böyle, bu söylemin ardında rahatça taşıyorlar. Sevgi ve şiddeti yan yana yaşama becerisine!! sahip olan bu cenahın insanları ne hikmetse şiddetin gürültüsünden arkasında sığındıkları şeyin “sevgi” olduğunu unutuyorlar. Kendine güveni olmayan zavallı bir eş gibi, yaşadıkları bu yeri parsel parsel tapulayıp “ya benimsin ya toprağın” iddiasının arabesk cızırtısında silme- ortadan kaldırma güdülerini meşrulaştırıyorlar. Biz diyorlar, yüz yıllar boyu nicelerini hoşgördük. Hoşgörmek, kendi üstünlüğünün ön kabulünde, kendi kurallarınla, diğerlerinin yaşamasına ses çıkartmamaktır. Bunun da fedakarca görünen bir yanı yoktur. Fedakarlık bir yana, gerçekten erdemli olan, benim kadar diğerinin de kendi belirleyeceği koşullarla yaşama hakkı olduğu gerçeğini sindirebilmektir. Dediğim gibi, egolar şiştikçe şişmiş buna paralel olarak hazımsızlık kaçınılmaz olmuştur. Ben, bu memleketi seviyorum. Bütün olanakları ve olanaksızlıklarıyla. Uykumu kaçıran kaygılarıyla ama diğerlerini de seviyorum. İnsandan ötürü… Hepsini… İnsanı seviyorum. Bir insanı sevmemenin tek gerçek nedeni, kendisini insan yapan temel şeylerden kaybetmesidir, ırkı değil. Nihayetinde hepimiz bir etten çağlayandan süt içmişiz, bir ağzımız iki gözümüz var, atan bir kalbimiz, gittikçe ısınsa da!!! soluduğumuz bir havamız var.

Evet, düşünce çeşitliliğinin gerekliliğine inanan bir insan olarak oturup düşündüm. Milliyetçiliğin haklı bir yanı var mıdır? demokrasi bunu icab eder diye öğütlendik çünkü. Diğer yandan da demokrasinin özgürlük temelinde oluşan bir söylem olduğunu, bu özgür atmosferde iyi kadar kötünün de yeşermeye hakkı olduğunu gözden kaçırmamalı. Özgürlük benim ve ben olmayanın aynı anda, aynı haklılıkla yaşayabilme imkanıysa ve ben iyiysem –ki kimse kötü olduğunu düşündüğü bir şeyin içinde bulunmak istemez, ya da öyle olduğunu iddia etmez- ben gibi olmayan kötüdür, bu akıl yürütme zincirine göre kötü olan da iyi olan kadar varolma hakkına sahiptir. Biz iyi olanlar, kötü-yanlış olduğunu iddia ettiğimizi silip, bir çeşit iyiliğin diktasını kurma peşinde miyiz? Sanıyorum bu noktada yeniden müdahale etmem gerekiyor… İnsana dair olana, insansal olana yaklaşımımızı demokrasi çerçevesiyle ele almamalıyız. Hoşgörü gibi, demokrasi de aslında iyicil yakıştırmalarla maskelenen ama nihayetinde bir çeşit ayrımı haklı çıkaran kavrayışlardır kimi zaman. Öyleyse insana, ben ve diğeri gibi kategorize etme biçimleriyle yaklaşmak ve onları tek çeşit özgürlük anlayışı içinde mahkum etmektense, gelin bir üstbakış edinelim. İnsanlığa ancak insanlığın üstbakışıyla bakmanın haklılığını unutmadan.

(*) Birgün, 2007

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Doğunun Şarkısı, A yüzü 2. Şarkı

Damar kanı saklar

Ama onun doğası akmaktır bilirim

İçimde dursa hayat

Dışıma taşsa ölüm

Hey hapsolmuş kuş

Özgürlüğünü hayatım için feda ettin öyle mi?

Ve bir hiç uğruna gittin diyarlardan

Çöl

Gündüzün eritir

Akşam oldu mu buz

Kurak

Susuz

Ama sevmeye değer

Sevişmeye değer!

Arzulanan olacaksın doğunun şarkısı

Kan gibi

Siyaha dönene kadar

Katran karası kesene kadar uğruna dövüşülen

Ve bir şarkı olduğunda

Raksa davet eden,

Çocuksu değil

Safi kadınsı

Safi katran

Nicelerini sonsuza kadar saklamaya mecbur

Şehvet içerisinde bırakan

Suretimsin

Doğunun şarkısı

Kan gibisin işte

Yarı ölümcül

Yarı yaşamsal

Öldüren tütsü sensin,

Yaşatan iksir.

Rüyalarıma giren

Sayıklamaktan korktuğum

Ve belki de sayıkladığım

Bilinçaltı

Büyü sensin…

Anlarsın

Ama saklamaya mecbur

Ve kısrak biçemli kadınların…

Elde edene kadar

Matah bir malzemesin

Marangozun rüyalarını süsleyen

Yaptığın her şey kutsal…

Ondan vazgeçemem

Senden değil.

Sen bilirsin var olduğunu

İtirafın namertlik

Elde edene dek unutulmazlık

Bastır bastırabildiğince

Dua et ki

Çıkmasın ismin ağzımdan

Mal olmasın hayatımın aşkına

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Paratoner Casus

Benden imkânsızı iste

Başka diyalektlerde konuşan

Tek bir yazgıyı sökmek gibi mesela

Her annenin en az bir kez seviştiğini mırıldanayım…

Gri sayfalar gibi birbirine benzeyen yapılardan

Kızıl mürekkep gibi döküleyim.

İçsiz göğsümden neşeyi emzireyim.

Yastığını gıdıklayım

Uykusuz gecelerin eldiveni

Sorulmamış soru kaldıysa eğer,

Hepsini ısıtacak söz,

Sen yeter ki iste…

Kadim kayıpların

Sırtını kollayan taze gözler,

Yakaların yukarıda

Ama seni ben görebilirim…

Bunu değil de,

Beni de değil

İmkânsızı iste, paratoner casus…

Seni yalnız ben görebilirim.

Rahmet vida gibi inecek

Kıvrıla kıvrıla dosdoğru sana gelecek…

Enayi deha…

Haydi iste imkansızı!

Saklandıkça ifşa olacaksın

Bir kalabalığa başka isimlerle raptedeceksin kendini

Bir ve aynı yazgıyı

Sökmemi iste paratoner casus!

Işıksız kayalıklara sokul

Seni bir ben tanırım…

Aileler devşir kendine yabancılardan,

Evler, yapılar yükselt uzaklardan,

Şarkılardan sözler ayıkla …

Bir ve aynı kayıp…

Bunu iste paratoner casus…

İmkânsızı iste…

Sevilmeyi yani.

Enayi deha…

Terk edilmeyi çekeceksin üzerine

Kendine seçtiğin her isimde.

Sevgili

Evlat

Dost

İmkanın yalnızlıktır!

Ancak bu diyalekti anlarsın.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Sarhoşluğun Mastarı (üç nokta)

Sarhoşluk

Soğuk kıyılarda

Yahut

Islak burunlu hayvanların

Dikey gözlerinde

Yeniden biçim bulmak için

Başlatılan tekrarı  mümkün serüven

Her defasında bakir bir günahın  şehvetiyle

Bardağın iççeperinden lirikler üretmek

Kana, yakuta ve mürekkebe benzetmek

Metafora durmak

İfade kaygılarıyla

Eşyanın doğasına söverek

Dökülmek

Yer çekimine söverek

Yerden bardağa doğru gerisin geriye sökülmek…

Kafiyeden kaçınarak

Kafiyenin cezp edici/ modern anlatımlara tuzak kuran lezzetine düşmek

Lakerdayı aşığın adından daha çok zikretmek

Mastara durmak

Eylem kaygısıyla…

Üç noktaları (madem birden çok neden üç nokta demek gerek?)

, noktalama imlerinin en sırlısı  olarak bellemek

Birden bire…

-Hiç de haklı bir nedeni olmaksızın-

Filmlerdeki figüranları ne kadar mahir olduğunu

Şarkıdaki üçüncü gitarın sesini

Resimdeki keçiyi,

Fark etmek…

Apansız- yine haklı  bir nedeni olmaksızın-

Öfke duyduğun herkese selam verecek kadar

Renkleri şaşırmak…

Sendeleyen iç sese,

Devrilip –ağzı burnu kanrevan olmadan-

Üzümden yatak yapmak…

Uyandığında, pişmanlığın dizelerini arayacak olsa da… (Evet ya, üç nokta!)

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

İmkân

Kar denizi

Soğuk

Saydam

Maddenin son hali

Büyük temas bu

Ne üşütmesi

Yakacak…

Dağ insanı

Esmer yüzün

Rüzgar tokat

Yamaç eziyet…

İşte hayatın ta kendisi.

Tokat ve eziyet

Ve hayatın ta kendisi,

Merdivensi bir yokuştan aşağı yürürken

Süt tadını damağına hatırlatan

Yumuşak adımların olabilir.

Hayat koca bir imkan

Çamur denizinde akpak lotustlar yetişebilir.

Kar denizi

Ayaz

Duru

Maddenin yeni hali

Katı

Ve tutkulu…

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Garip şeyler ve çağrışımlar…

Ölüm denizanaları için afrodizyakmış,
Ölürken içlerindeki bütün tohumları denize bırakıyorlarmış…
Biri ölürken milyarlarcası ürüyormuş yani.
Filmler geldi aklıma,
Ölürken hakikati söyleyen kötü kalpli adamlar,
Bir denizanası kadar olamadık ya dedim.
Milyarlarcasına hacet yok,
biri tutsa bile kafiydi…
Bir tanecik hakikat.
Yoksa zaten hakikat bir tane miydi (o ayrı mevzuu)

80 sonrasını,
çekilen ıstırapları
bozulan güzel yazgıları ne çok dinledim.
Çok garip şeyler oldu, dedi
Çok garip şeyler öğretti hayat bize, acı olanların yanı sıra…
En iyi Trocky yanıyormuş.
Babamın söylemesi bu…
3.sınıf hamur kağıtlar bana eski eylülleri çağrıştırıyor şimdi.

Reçele koşan karıncalar, balı hiç sevmezmiş…
Balın sahici olduğunu bilmek için karıncalar üzerinde denemek gerekirmiş.
Aklıma, aşk geldi küt diye
sahici olduğunu anlamak için
nasıl bir deney yapmalıyız üzerimizde.
Bu anlamda, karıncadan çok sineklere benzediğimizi anladım.
Aka da konuyorduk boka da…

Eski bayramların tadı yok diye ağlayanlar ne çok,

Kendimi bildim bileli, bu şikayetle yaşıyorum.

Benim en eski bayramım, yeterince iyi değildi yani.

Hiç kimseye yaranamadı.
Bu sene, bayramlarım eskilerine benzemezse çok memnun olacağım.

Fizik bilen insanlar ikiye ayrılıyor,
biri bunu teoremler başlığı altında anlatıyor
diğer grup “püf noktaları” başlığı ile,
emcekare..
Ya da, “ütüyü kumaşa çok bastırmak yerine buhar düğmesine basınız…”
İlk gruptakilere “bilim adamları” diyoruz,
İkinci gruptakilere “ev kadınları”.

İşte böyle…
Teferruattır…
Sadede gelirken, evde unutulmuştur.

(*) resim: Sim Kyoung Sick. Kore

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Gazinocular Kralı ve Ben…

Ne kadar zamandır anlatıyorum diye sordum bugün kendime? Sahiden ne kadar zamandır? Elimde altmışlık bir kaset var, dedemin sesimi kaydettiği. Onu dinledim. İki buçuk yaşındayken kaydedilmiş, dokuzyüzseksenbeş baharı. Habire anlatıyorum. Sorulan bütün sorulara neşeli, komik yanıtlar veriyorum ve dahası teybin içine gireceğimi zannediyorum. Çünkü durumun mecaz-ı mürseli şu: “seni teybe alıyoruz, hadi konuş!”Ben sahiden o cihazın içine gireceğimi sanıyorum. E, peki ne olacak teybin içine gireceğim de? Gece demeden gündüz demeden anlatacağım. Seviyorum bunu.

Peki ne kadar zamandır yazarak anlatıyorum. Bunun yanıtı parmağımdaki yazı nasırında. O nasır elimde zonklayalıberi onu bunu yazıyorum. İyi yazıyorum, kötü yazıyorum, yanlış yazıyorum, doğru yazıyorum… Hiiiç umurumda değil, yazıyorum işte. Mutlu ediyor beni. Gevezeliğimi zapt-ı rapt altına alabiliyorum. Daha uysal bir ifade biçimi, sözde (!) daha suskun…

Ne için yazar insan?

Bu sorunun o kadar çok sorulmuşluğu var ki. Benim bu soruya verdiğim onlarca yanıtım vardır nereden baksan. Sevdiğim için yazıyorum, beni mutlu ettiği için yazıyorum, kızsam yazıyorum, sevsem yazıyorum, uydurukçuluğum coştuğunda yazıyorum, gerçek damarlarım çatladığında yazıyorum, hayata tutunmak için yazıyorum, ölüm korkumu savmak için yazıyorum, derdime derman olsun diye yazıyorum, şikâyet etmek için yazıyorum, takdir etmek için de…

Ne sorular sordum yazmakla ilgili… Kimisi pek yerinde, kimisi de lüzumsuz. Bazen de hiç oralı bile olmadan yazdım, sırf yazmak için (çoklukla bunu yaptım) Ama bugün aklıma garip bir şey geldi. İçim sızladı. Yüzleştim.

Ben artık anlaşılmayı da istiyormuşum. Yazı evreninin yalnızlığını çatlatacak şeylere kalkışmışım. Evet, yalnızlıktan da sıkılmışım. Çekmecelerimde duran onlarca saklı hikaye kadar bir de ortaya döküp saçtığım, bir haykırış kadar duyulmasını istediklerim de varmış. Ve hatta bu sesin iyiden iyiye işitilmesini istemişim. Romanlarımı okuyup basacak bir editör bulmak için ne kadar zamandır uğraştığımı unuttum. Kaç gazeteye kaç dergiye yazı gönderdiğimi… Her reddedilişin, kaseti başa sarmak anlamına geldiğini; her kabul edişin bir pencere açıp beni ferahlattığını, tazelediğini… Ama biliyor musunuz, reddedilmelerim kabul edilmelerimi ona katlar nereden baksanız. En ıstıraplı reddedilişler listesi yapmaya kalksam, sanırım okunmadan üstümün karalandığı anlar bunun başında gelir. Yazdığım romanların dosyaları, kapağı kıpırdatılmadan kaç kez geri döndü bana. Umut yitmiyor. Ya da ben çok yüzsüz bir gevezeyim. Reddedilmek beni kaşıyor. Tatlı tatlı kaşıyor. Bir yazacağıma beş yazıyorum. Ama hafif bir monolog duygusu ile yazıyorum.

Hayatına ilkeler koymak, ne yaparsa yapsın (hata/günah/saçmalık) kendi bütünlüğünü bozmadan yapmak arzusunda olan bir insan için reddedilmek bir yerden sonra kırıcı olabiliyor. Gurur meselesi yapabiliyor bunu. Kimi zaman kendimi elinde demo kaseti ile Unkapanı’ndaki kasetçiler çarşısında bekleyen türkücülere benzetiyorum. Yapımcılara, “abi bir kez dinle pişman olmayacaksın” diyenlerden ne farkım var benim? Ayrıca neden bir farkım olsun onlardan? Oturduğumuz yerde “ah ah” çekmiyoruz ya…

Bir süre sonra bu böyle gider, neden bir değişiklik olsun ki, diye de soruyorum hani. Elimden gelen her şeyi yapmışım üstelik. Bazen elimden gelenin fazlasını: Kendi cesaretime inanamadığım oluyor. Kendimden korkuyorum.

Ama başımı yastığa koyduğumda “tamam artık bu kadar!” diyorum, yarın elime kalem almayacağım ama uykuya dalmadan önce kendimi yeni bir hikâyeyi kurarken buluyorum. Hayatın “hayır” diyen inadına karşı aşırı yüzsüz bir tavır takınıyorum… “Bir oku be abi, bak pişman olmazsın!”

Bir gün sahiden de, elimdeki demo kaseti çöpe atıp kendi sessiz dünyama çekileceğim. Vazgeçeceğim. Ama giderken sırf kendim için, bana ümitler veren türkümü okurum. Belki gazinocular kralı oradan geçiyordur. Şöyle bir durur. “Vay be,” der “bu ne kadar güzel ses böyle… Bana bu sesin sahibini bulun!!!”

Söylemiştim. Umudumu keserken bile hayal kuruyorum. Ve anlatmaktan vazgeçerken anlatıyor, yazmaktan vazgeçerken yazıyorum. Ben kelimeler olmadan yapamıyorum.

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Kuz (*)

Gece jilet gibi insin bileklerimiz üstüne…

Ve sen göreceksin kan ne kadar kararır…

Keder nasıl renksizlik verir yüreğe

Koyu ve dipsiz yankılar düşer…

Yansın pikabın iğnesi,

Şarkı cehennem…

Kandil uykuda

Şarap merhem, ağız susmada.

Kadran adımdır

Son… İşte kendisine yürüdüğüm.

İdam mangasını seyreyleyen düş

Üç el

Ve düş!

Nefesten terk

Nefisten terk

Sen ışıkperest

Som siyah yazgın da neyin nesi?

Başını gövdeme bastıracak,

Diyeceğim: “yitti…”

Zifir, yurtluk edecek bize

Esmer sırçalar titreyecek

Kurşunî perdelerin ağırlığında…

Diyeceğim “yitti”

İşte yaşam üzerine söylenecek en hakikatli söz bu,

Nasıl ikna olduğuna şaşacaksın.

Katrana deydirip ağzını;

Hafız Burhan gibi şakıyacaksın: “Mağrip mi yoksa Makber mi Ya’rab?”

Hafız Burhan’a şakıyacaksın: “Makber Hafız, Makber…”

Tek hakikat bu…

(*) Makber adlı muhteşem eseri, Hafız Burhan’dan dinlerken…

(**) Makber: Kabir…

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Kaçmak

Kaçmak kadar adama iyi gelen bir şey var mıdır?

Kaçmak, gerçekten ne zaman kaçmaktır? Hiç dolandırmadan söyleyeyim; dışındakiler kadar içindekileri de terk edebildiğinde… Hatta bazen sadece içindekileri terk etmek kaçışların en şıkıdır. Kabuksuz, kaşıntılı, cerahatli yaraların âşık olunacak; sadakatle sahiplenilecek bir yanı olmadığını kavrayıverirsin: Bir geometri sorusunu apansız ve yersiz kavrar gibi. İçindeki şalter pat diye atar, sırtındaki saçmalığın yükü yere boşanır, hava temiz, renk parlak, gün bayramsı gelir. Hafiflersin… Kapıların açılmayacak yanı yoktur, gitmemek için tek bir sebep, gülmemek için tek bir kahır yoktur. Şaşkınlıktır, ruhunu kuşatan hafifliğin kardeşi. Çatlasın diye bekleyedurduğun o zahmet yumurtasından, hiçbir şey çıkmamıştır. Mutsuzluktan kaçmak için törene gerek yoktur… Bazen hiçlik, en makbul mükâfattır, zira hiçliğin ağırlığı olamaz…

Uyanmak için sebep kollarım bazen… Beni yatağımdan söküp alacak spatulanın icadını beklerim. Günü yaşamanın anlamını… Zaman, tasarrufu anlık olan bir şey oysa… Ben zamanın, anı aşmasını beklerim. Oysa o bir boncuk dizisi… Birine ulaşabilmek için diğerini ardında bırakman gerek… Sıradaki boncuğa dokunurken, dokusunu, pürüzsüzlüğünü, mahiyetini anladın anladın… Yoksa yaptığın şey anlamak değil saplanmak… Geçmişe saplanmak, kabuk tutmasına müsaade etmemektir yaraya… Dedim ya, yaraların âşık olunacak bir yanı yoktur. Peki, saplanmak ve unutmamak aynı mıdır? Unutmak ve alışmak aynı mıdır? O kadar bitişiktir ki birbirine… Ölümcül ve yaşamsal iki damar kadar… Neşterle eğilince üzerine, elin titremeyecek; maazallah saplantılarını temizleyeceğim derken hatıralarını da alır götürürsün… O zaman hiçten az kalmakla, hafiflerken yok olmakla, kaçarken kaybolmakla yüzleşirsin… En sevdiğin kokuları yadsıyan burnun, sıfırın burnuna yaslanır… Tükenmekle burun buruna gelirsin.

Hayır dediğim bu değil.

Hatıralar arı su. Çeri çöpü göstermeyen duru bir ayna… Bahsettiğim çerden çöpten kaçmak… Kaçmanın en şık hali bu! Söylemek istediğim, su gibi damıtmak ruhu… İşaret toplayıcılığından, mucize beklenticiliğinden azat olmak… Hakikatlerin ve dokunulabilir olanların çemberinde bulunmak… Zamana ve devinime kafa tutmak yerine devinimde var olmak… Kaf dağına, ruh haritasında bir yer biçmek. Kaçmak, gözlerini kapattığında oraya ulaşabilmek. Hal böyleyken bile, ben gözlerimi açmak isterim… Oysa kaçarken kullanabileceğim bütün kestirmeler göz kapaklarımın ardında gizlidir.

Benim kaçışlarım, güzelden ve iyiden değildir. Güzel ve iyiye ulaşmak için üst üste dizdiğimiz bahanelerdendir… Pıhtılaşan bahanelerden kurtulmaktır isteğim. Bir önceki anın yasını tutmakla geçirdiğim yeni-anların müsrifliğinden kaçmak… Geçmişin pasına tutuklu kaldığım travmalar hapishanesinden tüymektir.

İşte adama kaçmanın böylesi iyi gelir. Ve bundan daha iyi hissettiren, daha özgür hissettiren bir kaçış yoktur. Pat diye olur, yasın yasını tutarak mutluluktan uzak düştüğünü anlamak… Aniden silkelenebilirsin; törene, şatafata lüzum yoktur. Ne çok yük yüklendiğini asansördeyken, dolmuş kuyruğundayken, taze pırasa alırken, mercimekteki taşı ayıklarken, kaş yolarken, sevişirken, bakkaldan sigara siparişi verirken anlayabilirsin. Dersin ki “gebe kadın bile bebeğini dokuz ay on gün yüklenir en fazla, ne daha az ne daha fazla… Bendeki bu sıkıntı aşkı da neyin nesi?” Usulca çekersin kapıyı hepsinin üzerine ve oradan gidersin… Tüyden hafif, sudan berrak oluverirsin… İşte kaçmanın böylesi iyi gelir adama…

(*) Print work, belongs to Little Fox

6 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Hep değişir umudu ile…

Zehrini akıtması için çatal dilli yaratılması gerekmedi…


Beni yaşamaktan soğutan bir şey var… Hayat çıkıntılı. Bir yanımla iyi ki de öyle diyorum, zira çıkıntılarından tutunuyorum ona. Öte yandan pudra-pembe rengin yelpazemden silindiğini, gözümün önünden yitip gittiğini de görüyorum. Sarıağızlı kırlangıç yavruları, üzerinde nilüfer yüzen havuzlar, -bazıları hariç- güzel şarkılar, parçalanmış bir mercanı andıran terra-rosa resmimi terk ediyor. Ne vakit elimi şen bir kahkahaya uzatacak olsam, ışıklar sönüveriyor; ortalık yeniden aydınlandığında ne neşe yerinde oluyor ne kahkaha…

Kimselere düşlerimden söz etmiyorum artık. Çünkü söze bürünen her şey sihrini yitiriyor, maddeye bulaşıyor. Anlamı hiçleştiren gözlerin insafına sunamıyorum resimlerimi ancak göstermediğimde de ortalık kararıyor ve yeniden aydınlandığında ne renkler yerinde oluyor, ne de düşlerim…

Beni yaşamaktan soğutan bir şey var. Hesapsız kitapsız kalkıştığım bütün sevme eylemlerinden düş kırıklığı yontuyorum. Kendimi apansız kurulan mahkemeler önünde buluveriyorum. Hesapsızlığın bedeli olur mu oysa? Oluyor. Hırçınlaşıyorum, sularım bulanıyor. Hâlbuki ben ırmağın yeniden ve arınarak –arıtarak- akıp gidişini seviyorum. Irmak hesap yapmıyor.

Kent başıma devrilecek sanki. Kulağımı yaslayıp gövdesine, gürültüsünü dinleyecek oluyorum. Beni hisseder hissetmez ölüyor. Hâlbuki yaşatmayı –ve yaşamayı seviyorum. Bütün yüzsüzlüğümle seviyorum üstelik. Ama onun da bir sınırı var, öyle ya.

Beride duran sayfaları çevirip duruyorum. Yahu, hayatım bir badireler yığını mı? Günlüklerim, sayfalar dolusu şikâyet ve hüsran mı? –Biri hariç- bütün seçimlerim yanlış mı olur ve bütün yanlışlarım zaten tek tük olan doğrularımı hiç acımadan alır götürür, öyle mi? Yüreğim sıkıntı kumbarası mı? En tutumlu ve işini-bilir tavrıyla tasa biriktirmekte mi?

Madem bu kadar boktan bir işe dönüşebiliyor yaşamak dediğin, o halde neden basıp gitmiyorum, hemen şimdi şurada?

Aşk.

Hayatta kalmak, kadının erkeğe duyduğu aşka benziyor. Tıpa tıp. Bir erkeği, vurdumduymazlığı, aşka paye vermezliği, sırtını dönüp uyuyabilme direnci ile hayatına kabul eden kadının yakarısı gibi hayattan şikâyetimiz. Erkekteki ten ve madde tutkusunun ardında, başka bir gerçeğin olduğuna inanmak için çırpınan kadınlar gibi duruyoruz yaşamın karşısında. Sanki onun da ardında  başka bir gerçek var: Çirkinin ardında güzel, güç olanın ardında rahat, kavganın ardında sevgi, kaosun ardında kosmos var. Saklı “iyi”, görünen “kötü” ile kabuklanmış ve bu kabuğu sanki şikâyet ederek kırmak mümkün sanıyoruz. Hatırlasanıza sevgili hemcinslerim, onlar sesinizi duysun diye neler yaptınız? Kimlerin omzunda ağladınız? Kaç kere saçlarınızı kestirdiniz, kaç kere dil döktünüz, kaç gürültülü kahkaha koyverdiniz? “Hep değişir umudu ile…” diyerek kaç cümleye başladınız…

Değişti mi?

Ya siz değiştiniz mi?

Umudunuzu yitirdiniz mi?

Beni yaşamdan soğutan bir şey var. Gece yarısından sonra balkabağına dönüşmüyor hayat. Gazinocular Kralı gezmiyor sağda solda. Bir gün aniden esrime gelip malum olmuyor şifreler. Rüyanıza faturaları ödemeniz için vahiyler gönderilmiyor. İnsanlar, dökülen kanı şıp diye unutuyorlar ve bir daha kan dökülmesin diye herkes kapısının önüne çıkıp elele tutuşmuyor, kardeşlik türküleri söylemiyor. Kafasına saksılar düşmüyor hataseverlerin, hatalarını anlasalar da anlamazdan geliyor insanlar, değişmek şöyle dursun ders almıyorlar. Ben şikâyet ettim de, “Hep değişir umudu ile…”

Değişir mi?

Sizce?

* Print works belong to Little Fox, named Little Ball Of Yarn Print

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Pasiflora…

created by: Anne-Julie Aubry

Yine yolum düştü insomnia sokağına,

Yıldızsız pelerini kuşandı gökyüzü

Yorgunlardan önce gamsızlar yumdu gözlerini

Çarşaf serin,

Çarşaf mahfıma neden oldu.

Bana düşmeyen mahkemelerin hezeyanı başımdaki

Göğsümün sol yanı çıfıt çarşısı;

Ne ararsan var!

Sıktım, dökülsün çıksın içindeki keder, tasa, yarın pişecek yemeğin derdi vesair…

Sıktım, sünger gibi…

Can acısı, -başka bir faydasını görmedim-

İntihar eğilimim karanlıklar,

Yeter diyor elim ayağım, zelzele -yeksan …

Masal,ninni, kahır,-yakın akraba birbirine-

Faltaşı açık gözlerim.

Öyle açık ki, geceler uzayacak bir gayret, öyle parlıyor hani-

Gümüşay -sırları dökülür;

Ben sırdaş -ay uyur, bulutun arkası döşek;

Bana taş yastığım,

Yastık mahfıma neden oldu…

Çeviksin yelkovan anladık!

-ve sırf bu yüzden daha zehirlisin akrepten-

Saki, doldur kaşıkları pasiflora ile…

Sokağın sonu, sabah ezanında görünür…

Bana tütünün

Ha bir de, pasifloranın dibi…

Zıkkımın ve cehennemin dibi…

Anladık yelkovan anladık,

Senin zehrin geceyi öldürür,

Zamanı öldürür,

Beni öldürse bile – yine gözüm açık öldürür…

(*) Uykusuzun yakarısı-1

(**) Print work belongs to, Littlefox

4 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar, Yirmili yaş fiksasyonları...

Delinin ta Kendisi.

Nasıl yağdı bu gün, kentin tepesine geçti bulutlar.

Eş dost görmeye gittim,

Ayağımın arkası nasır tutmuş,

Ayağımda bez ayakkabılar

Sırtımda haki parkam, toprak gibi: ıslak-kahve-yeşil…

Şebnem kulağımda

-Hansel ve Gratel nasıl toplamışlarsa çakıl taşlarını-

Ben de evin yolunu can kırıklarını takip ederek bulacak oldum;

Allahın kulu yok sokakta

Makarasından boşanmış saydam iplik gibi yağmur;

Ev duruyor, dedim yerli yerinde

İyisi mi ben söküklerimi dikeyim

Adımlarım iğne iğne;

-Teğelledim yan sokağa doğru

Asfaltta seyrettim düşme biçimlerini;

Makdülleri kara tebeşirlerle çevrelemişler

Neler vardı bilseniz…

Çamur, soğuk pis sular ve hiçe koşulmuş koşular.

Döndüm bina çevrelerinde;

İt kopuk gibi adımladım,

Ellerim, kafamın tepesi sırılsıklam

Yağmur suyu içen deli olur derler;

Çok su yuttum bugün;

-Şüpheliyim ruh sağlığımdan…

Bisikletli bakkal çırağıyla rastlaştım,

-tanımazdan geldim

Demesin, ne garip kadın

Gündüzün kiloyla patates sordu

Akşamına evin etrafında

Kovulmuş erkek evlat gibi dönüp duruyor

Üstü başı yağmur kesmiş,

Rimelleri akşam ağlaması…

Demesin, ne arıyor bu kadın bomboş sokakta-

Divane midir?

Bilmez ki,

Yağmur suyuna ağzı dokunup,

Evini bulmak için kırıklarını döküklerini takip eden

Sokağın odalarında soluklanacaktır…

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Kendini Otobiyografikleştiren Roman: Okyanus Odalar…

- Son Söz (Ya da bir önceki, nereden bileyim?)

“Hayallerin bedelini gerçeklerle ödemek zorunda kal da gör”

Okyanus Odalar, yazdığım ikinci roman… Biter bitmez, üçüncü romanıma başladım… Meğer zihnimde ne çok hikâye biriktirmişim. Görünen o ki, ömrüm olduğunca ve anlatmaktan bu kadar mutluluk duydukça yazmaya devam edeceğim ama “Okyanus Odalar” anlatısının yeri daima başka olacak bende.

İlk romanım Geminus’tan sonra Düş Bahçelerimin kapısına “ikinci bir emre kadar” kilit vurulmuştu. Sonra –hem de az buz değil iki yıl sonra- bu kilit, Okyanus Odalar ile kırıldı.

Yaşamımda yazılaştırmaya değecek hikâyeler olduğunu hep düşünmüşümdür. Ancak çok sevdiğim bir hocamın, kendi romanının kahramanına söylettiği gibi: “… Kopya değil de taklit eden bir meddah, elbette ki daha sevimli ve belki de gerçeğe daha yakındı. İşte realistler de Gerçeği ve Dünya’yı kopya ediyorlar, ama masalcılar aslında gerçekleşmiş bir hayal olan Dünya’yı örnek alıp, onu ve üslubunu taklit ederek yeni hayaller yaratıyorlardı. Kopyalar ne kadar kuru ve tatsızsa, taklitler o kadar canlı ve sevimliydi.”[1] Ben kopyalayacak mıydım gerçeği, yoksa taklidi taklit mi edecektim? Sanırım biraz hocamın kuru ve yavan bulduğu minvale kaydım. Oturup içimde sıkışan gerçeği yazmaya başladım. Ve biraz da onun hoşuna gidebilecek bir şey yaptım; bu gerçeği bir kurgunun içerisinde ele aldım. Kitabımı da otobiyografik bir kurmaca olarak tanımladım. Yarı gerçek yarı kurgu…

Sahiden de, gerçekliğin darlığı düşlerin ele avuca sığmazlığı sayesinde ferahlıyordu. Kendi hikâyelerimi bodoslama anlatmak, “E ne olmuş yanici” parçam tarafından sıkıntıyla karşılanacağından, yeni ve gerilimli olaylar tasarladım. Kendi gerçeğimin içinden bir düş evreni oluşturdum. Karakter parçalarımı idealize ederek, roman kahramanıma atfettim vesaire… Baktım ki, kurgu gerçeği, gerçeğin kendisinden daha iyi anlatmaya başlamış. Hoşuma gitti.

Bir de kurgunun kişiye güven veren bir yanı var:

Ölümler kansız, acılar ağıtsız, sevişmeler tersiz… Ve yazan kişi için o sulara girmek gibisi yok; ama… Ama bu korkunç bir rehavet: Yazan, kendisini hikâyenin tanrısı zannediveriyor: Ol diyorsun oluyor… Kelimelerin sanallığını anımsamayabiliyorsun, eyvahlar olsun! İşte bu ciğeri kocaman bir vakum… Hüüüüp! İçinde buluyorsun kendini. Kurgu nerede bitti, gerçek nerede başlıyor unutabiliyorsun.

Kendimi anlatmaya soyunduğumdan mıdır nedir, bu kez fena kapıldım hikâyeye… Derler ya, hikâyeye kendimi kattım diye; hah işte ben sanki kalemle yazmadım bu hikâyeyi kanımla, terimle ve gözyaşımla yazdım. Gerçekçi değildi ama hakikatli olduğunu biliyordum içimden. Sahiden de, edebi yönü ile tam bir şaheser olmasa da, anlatılanlar o kadar bendendi ki, çoğu zaman metaforlara, alegorilere –velhasıl sözü güçlendirecek sanatlara başvurmadım sayılır.

Tanrım, diyordum, yazdığım onlarca şeyin içinde bu kadar etkileşebildiğim başka biri daha yok! İşte bu yüzden, son noktayı koyarken ağlıyordum. Hıçkırarak, sarsılarak… Vedalaşıyordum kendimde yüzleştiğim kurgusallıkla. Çünkü gerçek bir mahkemeden çok daha rahat düşlerin mahkemesi… Bitmesin istedim, doğru!

Dedim ya, kurgunun emniyeti yazana rehavet veriyor, gerçeği içinde erittiğim sıcak bir içecek gibi… Peki ya, kurgular düş bardağından taşarsa, hikâye kendisini aşarsa?

Biter bitmez, önsözde belirttim: “Bu bir otobiyografik kurmacadır!” Yarı gerçek, yarı hayal… Ama meğer koyduğum son nokta sihirliymiş ve bölünerek çoğalıyor “muğlâklığın” işareti olan üç noktaya dönüşebiliyormuş.

İçecek bardaktan taştı, kurgu hayali aştı ve romanda kurup süslediğim düş bahçelerinin kapısı açık kalmış, dışarı beni bile şaşırtan şeyler kaçtı… Yazdıklarım bir öykü gibi değil de birer kehanetmişçesine gerçeğe bürünmeye, yalnızca öykü olan ve okumayan kimselerin haberdar bile olmadığı bu yüzdeyüz kurgular patır patır başıma gelmeye başlayınca ve de ben bunları fark edince  –batıl bir refleksle- oluşabileceklerden kaçınmaya çalışırken buldum kendimi.

Romanın çok da iyimser bir havada ilerlemediğini düşününce, hatta yer yer olayların sarpa sardığını da anımsayınca kuşkucu bir soru işaretini zihnime asmam o kadar da garip değil sanırım… Tuhaf bir biçimde, küçük hayali ayrıntılar gerçekleştikten sonra sıra badirelerde mi diye düşündüm ve içten içe kararlarımı onlardan uzak durabilecek şekilde almaya başladığımı fark ettim. Bilerek yolumu değiştirdim yani… Ama ne oldu biliyor musunuz? Saptığım yön meğer onlara çıkıyormuş…

Ben böyle, yazdığım kitabın “açıklanamaz ve akılalmaz” tılsımı tarafından ele geçirilmiş halde günleri günlere katarken, yayınevlerinden birisi dosyamı basmak istediğini söyledi. Yalnızca sevinmedim aynı zamanda içim çok rahatladı: Çünkü romanımın içinde başka bir roman daha yazılıyordu ve yazan kişi romanı ile ilgili o kadar büyük bir travma yaşıyordu ki, toparlanması ve yaşamına dönmesi uzun zaman alıyordu. İşte bu, kurgunun kırılma noktasıydı. Ama ben bunu atlatmıştım işte! İşaret toplayıcılığı yapan halime kızdım, ayan beyan başıma gelen tuhaf şeyleri bir anda görmezden geldim. Bak, dedim kendime, eğer bu hikâye sahiden de gerçeğe dönüşüyor olsaydı o zaman gününü görürdün!

Gerçekten de atlatmış mıydım? Öyle görünüyordu… Oturmuş kitabımın basılmasından önce yapılması gerekenleri yapıyor, İstanbul’a gidip yayıncı ile görüşeceğim gün için geri sayıyordum. 28 yıllık yaşamımın en güzel haberlerinden biriydi. Kariyerimle ilgili en güzel haberdi. Sıkıntılar sona erecekti ve o kapıdan içeri adım atacaktım. Gecem gündüzüme geçmişti, bu işi yapabilmek için birçok angarya iş yapmak zorunda kalmıştım, hakir görülmüş, kimi zaman yaptığımın boş ve yersiz bir iş olduğuna dair nasihatler dinlemiştim. Hem bunlara hem de maddi kayıplara göğüs gererek sonunda bir yerden başlama fırsatı elde etmiştim işte. Tek atımlık hakkı kalan kalem-tabancamı isabet ettirmiştim. Edebi olarak küçük benim için büyük bir başlangıçtı vesselam.

Ama meğer bir tuzakmış! Bana vaat edilen şeyler bomboş çıktı: Elime kitabımı alamayacaktım. Bunu çirkin bir biçimde öğrendim.

Kitabın kurgusundaki kırılma noktası, hayatımın üzerinde kırıldı ve parçalandı.

Bir yazar diyor ki, yazan muhakkak yarı otobiyografik yazar… Benimkisi yarıdan biraz fazlası oldu (oluyor???)…

Madem bu kadar ilerledi tamamlansın o halde diyorum içimden… Bunca badireden sonra, mutlu sonu umar oldum. Yine içten içe… Eğer gerçekleşecekse bile o mutlu son, öyle şıp diye olmayacak. Çünkü her yol çetrefil… Kurguda da, gerçekte de…

Biliyorum ki, hakikat kurgudan, hayat benden çok şey alacak daha ve bana karşılığında Okyanusu verecek! Bu can kırıklarını da ancak o okyanus tedavi eder; Benim okyanusum kelimelerim… Maviyi, derini, aşkı, kederi, onun bitimsizliğinden yakalıyorum.

Olmazı olduruyorsa bu kadersi oyun, acaba gülmezi de güldürür mü? İşte şimdi bunu merak ediyorum.


[1] Anar, İhsan Oktay. Kitab-ül Hiyyel. İletişim, sf.140

8 Yorum

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Evlat

İçinde insan olduğunu öğrenir bir gün kadın,

Anneliği kutsal yapan, yaşam büyütmektir etin içinde…

Yoksa bir evlat, terli sevişmeler sonrasıdır-

Tenseldir başlangıcı yani…

Kimisinin tek cana tahammülü yoktur,

Namluları süzer gözleri,

İşte kadının biri de,

Can yüklenir- sırtındaki yük yetmez gibi…

Yalın, şişik karnında genişler nefes alıcısı…

Kımıldar,

İşte o vakit yaşamak dediğin her ne ise

Onun caddelerde, meyhanelerde değil yalnız

Ten örtüsü altında var olduğunu anımsar mecazperest belleğin,

Küçücük bir topuk adımlayabilir yeniden büyük yolları,

Karanlık sulardan yaşamı temize çekebilir.

Aşk da çiçeklendirmiş olabilir

Günah da…

Ama çiçek çiçektir;

Ne aşk kokar ne günah.

Çiçekleniyor diyorum sana –tutunuyor alemin urlu karnına

Ağıt koy verir…

Acı var olma emaresi…

Gözyaşı koleksiyoncuları ilklerini toplarlar

Uyku hırsızıdır sevginin böylesi,

İçsiz göğüs doğa anadan inayetlenir…

Ve damardakini sömürsün diye küçük ağzı

Pınarına yaslanıverir.

Almak ve ağlamak her şeyden önce öğrenilir…

Tüketmek ve acıtmak,

Mayamızda şişen bu işte!

Ama biz insan var ya biz insan

Bizim doğamız, doğamıza karşı koymak.

O halde evladın elindeki ölüm de neyin nesi?

Neden dudakları, âşık öpmekten kızıl değil de;

Yanlış kırmızı!

Kimin kanı o ellerindeki?

Ve kadın ölüm salamurasına yatırmaya bir ot mu bitirdi be içinde!

O kadın, barutta tütsülemek için bir et parçası mı sancıladı?

Bir bedenin şöleni bedende oluyordu da,

Yangınını aynı bedende nasıl soğutacaktı?

Patlarcasına çarparken yüreği yıkımların kor marşları ile.

Evlat dediğin can katkısı olmaktan can ağrısı olmaya ne vakit evrildin ya?

Etin altındaki hayat, hayatsızlığa nasıl vardı?

Nasıl kat etti, katilliğin patikasını?

Her sancıyı anlardı analar ama,

Bunu anlamaya dimağı varmazdı.

(*) Print work belongs to Littlefox

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Kar Tanesi

Şimdi senin üşüyen gözlerinle izliyorum dünyayı

Koyu bir bulut esniyor- seni uyumadan önce

Denizsiz kentin karanlık yollarında ışıyorsun

Kül yazıyor, sen bozuyorsun

Körpesin kar tanesi…

Ve hep öyle kalacaksın;

Daima genç ve masum…

Şimdi yangınsın,

Sen gibiler böyle alev alev yürür cennete…

Bir gecede uzar gümüş saçların,

İpekten daha ipek

Bahardan daha taze…

Görmediğim gözlerinle izliyorum dünyayı

Bu gece –nice sonra denizsiz kentin sokaklarında koşabileceksin

Ne bir ıstırap var kristal topuklarında

Ne de başucundakilerin gözyaşı ile yıkanıyor tenin.

Bu gece, kısa ve sancılı geçmişini aklıyorsun gride.

Sokak lambalarından topluyor kimisi gözyaşlarını

Ve artık kış onlara daima seni anımsatacak

Ama sen rüzgâr gibi hürsün bundan böyle;

Hürlüğün kimisine çok acı verecek.

Ben senin gözlerinle izliyorum dünyayı –görmediğim gözlerinle

Kar tanesi! Anne-sütü gibi helâl yağıyorsun bu gece.

Tanrının tahtında meleklerle yan yanasın

Biliyorum onlar gibi beyaz, pür-i nur;

Işık yapraklı bir ağaçsın artık,

Kanatlarında zamansızlık yüklü ak kuğu,

Zannederler ki, düşer kar taneleri;

Oysa uçuşur onlar;

Ve konarlar bir kuşun konduğu gibi.

Bari, mevsimden mevsime anneciğinin penceresine kon e mi?

(*)print work belongs to Lİttle FOx

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Meditasyon

Binlercesinin içinde kabaran ak köpüklü dalga olduğumu düşlüyorum şimdi: Serin, ferah ve saydam… Bulutsuz bir göğün altında yükselip alçalıyorum… Kendi şarkımla deviniyorum atlasın üzerinde. Balıkçı teknelerini sırtımdan kaydırıp bir diğer dalganın sırtına bırakıyorum. Mercan resiflerine deyecek gibi ayakucum. Kıyılarda uç veren kayalara, yosunların yanına uzanıyorum. Yerçekimsiz bir gezegen burası: Ha var ha yok ağırlığım. Saçlarım su çalıları gibi geziniyor tuzların arasında.

Dalları bükmeden yapraklar arasından akan rüzgâr olduğumu düşünüyorum şimdi: Ilık, çabasız ve özgür. Kızıl, kahve gövdelerine sarılıyorum onların. Köklerinden süzülerek toprağın damarlarına barışçıl tohumlar savuruyorum. Billurlaşan ciğerlerimde yeşil, körpe bir soluk yüklü… Sevapsız, günahsız, çıkarsız, umarsız bir dua ağzımdaki: Ha var ha yok sözleri. Tenimde ışık demetleri kırılıyor ve engelsizce bir uçtan diğerine ulaşıyor.

Gün bitimi, gün batımı olduğumu düşünüyorum şimdi: ılık sarı kuşak gibi sarmalıyorum göğün belini. Ve ne kadar yakınlaşırsam öyle ısınıyorum. Ne kadar ısınırsam o kadar koyuyum artık. Bronz perdeler çekiyorum bulutların arasından ve eflatun kumaşlar biçiyorum akşam için… Uykuya çekilmeden önce kubbe, usul usul zamanın yatağını kuruyorum. Yıldızlarla doldurulmuş yastığını kabartıyorum. An artık elle tutulabilir. Ellerim artık soyut çünkü…

Damar damar parçalanan, köpük köpük büyüyen lavım şimdi: Parçalanan grideki kor ve ateşim. O kadar devingen ve sıcağım ki, bütün eğimlerden denize doğru koşuyorum. Bölünerek artan, telaşsız bir sürat aslında bendeki… Kimi zaman yerin üzerinden kayıyorum, kimi zaman yer, altımdan kayıyor… Gözü yanıltan ve yormayan bir hareket bu…  Sadeleşen bir eriyiğim ben; içimde köz –Tanrı’nın ateşe atfettiği bütün kötücüllüklerden azat edilmiş har. Sadece sıcak ve her türlü üşümüşlüğü bir çırpıda silebilecek kudret yalnızca. Arı ve sıcak.

Tedirgin olmayan bir yüreğim ben… Kabullere de inkârlar kadar yer açmışım. Gövdedeki var oluşum, düzenli ve armonik. Soluğa ve kana geçit veren bir yüreğim. Aşkın ve inancın biçimlendirdiği; tuhaf tedrislerden geçtikten sonra rahat bırakılmış bir yüreğim. Beni taşıyan bedene erinç veren, bütün hesapları kapatmış, pencerelerini dalgalara, rüzgârlara, renklere ve sıcaklığa açmış bir yüreğim…

Mutluyum ben.

Şimdi mutluyum.

(*) This adorable printwork belongs to LittleFox

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Arabesk

Beni kendimle bırak…

Müslüm baba dinleyeceğim bu akşam,

Ağzımı bozacağım…

Bir elimde Don Perignon diğer elimde rokforla doğmadım ya…

Beni kendimle bırak,

Yoksa, söylemiş olayım -içimden başka biri çıkacak şaşıracaksın,

Tahmin bile edemeyeceğin şairlerin dizelerini

satır satır

ezberden

bağıra bağıra…

Fakaaaaaaat, okuyabilmem için şu bardağın tamamını doldur… Rica ederim (bu gece ettiğim son ricadır bu)

Ya da beni kendimle bırak…

Birkaç dakika sonra hıçkırarak ağlayacağım,

Gözyaşlarımın sesini duyacaksın gör bak…

Hafızamdan neler neler fışkıracak,

Orası kirli, kalabalık bir maden

Örtbas edilmiş suçların saklanma yeri

Kimlerin el-kiri var inanamayacaksın

Uçan balon gibi –ağırlıklarımı atarak yükseleceğim

Dinlemeyeceksen dinleme –bırak kendimle beni…

Yalnızlık senfonisini çalacağım ıslıkla

Müslüm söyleseydi onun ağzından dinlerdim, ne gam!

Klarnet, ney ve saba makamı giyindim sırtıma,

Aç gövdemi bak, ne kalabalık…

Kederin bini bir para…

Şimdi böyle tüm kent tepene geçmiş gibi bakma, gözünü seveyim…

Bakacaksan böyle, beni kendimle bırak…

Kahır topladı bu bulut ne zamandır,

Yağacak yağacak yağacak oğlum!

Bırak yağsın;

Ne var yani ıslanıver –kaçılmaz öyle her şeyden, Erkekliğin yüzde biri ol, hani farklısın ya!

Ya da gel karışalım; bizi kendimizle bırakıversin bu dünya!

Yok madem, beni bırak be!

Seni bile çekemeyeceğim aksi halde…

Bu gece uyuyanlar uyandı –gece oldu ya, işte onların zamanı!

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Gamsızlar Uykusu…

***Bu yazı www.kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Bu memlekette yorgunlardan önce gamsızlar kapatırlar gözlerini yatınca… Ve geri kalanlar tüm dünyanın dert yükünü sırtlanırlar. İşte onlar, -tastamam insandırlar ki- kendi kuyruklarına basılmasa da can ağrısını hissederler.  Gece vakti evladını eli kalbinde bekleyen bir annenin evhamı da onlara dert olur, sokakta aşağılanan bir delikanlının öfkesi de… İşyeri önünde vurulan bir adamın da, taşlanan güvercinin de… Kırılan kalemler, yalnız bir kişinin boynuna geçirmez ilmeği; öylesi insanoğluinsan herkesin ilmeğini giyinir, giyinir, giyinir… Continue reading

3 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Anlamsıza Övgüler…

Ola ki biri; saçıma başıma, boyuma posuma iltifat edecek olsa içimde garip bir yenilgi hissederim. Nedeni o ki, iltifatları alan şey, kendime kazandırdığım ya da edinmek için emek harcadığım bir haslet değil de, düpedüz benim dışımda bana verili olan şeyle ilgilidir. Tesadüfen öyle yaratıldığım ya da genlerim o biçimde kodlandığı için ortaya çıkan şeydir bu. Bu tip iltifatlar karşısında hissedilebilecek en sempatik duygu olsa olsa “şanstır…” ya da “şanssızlık…” Yani olabilirlik kadar olamazlığı da içinde barındıran matematik deryası… Continue reading

4 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Sokakların Şarkısı

Dünyanın devr-i daimi o kadar hızlıymış ki, döndüğünü –bildiğiniz üzere- göremezmişiz. O hızı görmek için duyum eşiğimiz yeterli değilmiş. Kalbimiz çarparken o kadar ses çıkarmış ki, bunu duymazmışız, duyum eşiğimiz bunu işitebilmek için de darmış. Saniyenin onda birinde alırmışız uyaranları dörtbiner dörtbiner ama bize kalakala bir tanecik hatırlanası unsur kalırmış: Varlık ya da yokluk… Continue reading

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

PUŞT…

“Geçmiş iyi ki var, yoksa ölülerimizi nereye gömerdik?”[1]

-1-

Cinsi ister erkek olsun ister kadın. Derisi güvercin beyaz ya da kömür karası… İster kırk ağızlı bir dilde konuşsun isterse elleriyle anlatsın meramını… Çatısında dursun dünyanın, ummanların dibini görsün ya da… Hepsi cisimdir, hepsi zahir. Değişebilir. Oysa hakikat içrek bir suret… O, cismin ardında gizlenir. Gel gelelim onu da görmek için ayna gerekir: Sırlanmış camdan, duru sudan, gözbebeğinden, belki kaskatı küflü duvardan. Ama yalnız ayna değil, bir de cesaret gerekir: Puştun, puştluğunu tabak gibi görmesi için. Continue reading

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Dile Gelmek V.s Dize Gelmek

***Bu yazı www.kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Yazılarımda, pek çok yazar ve düşünürden alıntılar yaptığımı, onların ortaya attığı sorunsallar üzerine tartıştığımaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bunda garip bir şey yok elbette. Çekmecemde, bilgisayarımda, dosyalarımda, defterlerimin arasında duran bu yazılarda ortak bir yön belirledim yalnızca. Ortalama beş yazıdan birinde Orwell’ın 1984’ünden alıntı yapmışım. Sahiden de, 1984’te beni vuran bir genişlik vardı. Yıllar içerisinde büyüyen kitaplığıma ve ters orantılı olarak daralan zamanıma rağmen 1984’ü defalarca okumakta beis görmedim. Bunun yanı sıra, kıymet verip de fikrimi soranlara öncelikle 1984’ü önerdim her nedense. Komplo teorisyenliğinin didaktik dayatıcılığına kaymayan bir öngörüler kitabı çünkü o. Edebiyat ve düşün çevreleri her ne kadar Orwell’ın bu kitabını ütopya ( ve hatta disütopya) olarak tanımlasalar da, – ütopyalara karşı “her şakanın altında gerçek yüklüdür” tarzı bakışımdan olacak- 1984’e öngörüler kitabı olarak baktım. Öyle ya, içerdiği metaforların kabukları kırıldığında altından çıkanlar güncel gerçeklerdir. Continue reading

5 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Jumanji Simba Ne Düşünmez?

Kulatoç enna Awnatawoç [1]

Kimi zaman, özellikle de yalnız ve korkmuş olduğumda kulaklarıma Müthiş Adilo’nun sesini çağırıyorum. Böylelikle boğazıma ellerini uzatan tedirginlik parmaklarını gevşetiyor. Müthiş Adilo’nun sesi benimleyken, ruhuma kadar yürüyen şey yalnızca sükûn değil aynı zamanda geçmiş. Hayatımın bana en uzak kıyısı… Çocukluğum, Müthiş Adilo’nun sesinin gölgesinde belirip kayboluyor… Bir şifa büyüsü söylerdi Adilo: şimdi, devrilmesi an meselesiymiş gibi yalpalayan oğlum Vukika için sözlerin tamamını anımsamaya çalışıyorum: Oysa yalnızca sözleri mırıldanmak yetmez. Ben yine de bir umut söylüyorum, oysa ummak bizlere yasaklanmıştır. Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Bağışık

Bir kadın tanırdım… Bana anlattığına göre tastamam yirmi koca sene burnundan hiç nefes almamış. Bununla o kadar uzun süre yaşamış ki, tıkanıp kaldığında bile bunun burnu yüzünden olduğunu anlamayacak hastalığına alışmış… Uyurken ağzını ardına kadar açık bırakmak zorunda kalırmış, boğulmamak için… Dudakları daima bir nebze aralık dururmuş, buna mecburmuş… Dişil bir tavır değilmiş hani, tıknefes olup da yığılmasın diye… Kadıncağız, yemeğin lezzetini anlamak için lokmayı dilinde ezer de ezermiş… Ama nafile, lezzetlerin her türlüsünden bihaber yirmi sene devirmiş… Yalnızca açlıktan bitap düşmemek için yemiş… Kendisine parfüm almaya niyet ettiğinde, burun kanatlarını elleri ile gererek genişletir; kokuyu öyle ya da böyle hissetmeye gayret edermiş. ‘Eh madem’ dermiş ‘siz hangi koku güzeldir diyorsanız o olsun…’ Parfümerilerdeki tezgâhtarlar, fikirlerine bunca kıymet veren kadını pek severlermiş de bilmezlermiş heybetli burnu küçücük kokuyu almaya yetmezmiş… Kulakları zırt pırt tıkanırmış bu kadının, yalnızca esanslar değil sesler de ona eksik ve arızalı gelirmiş. Ağzı mütemadiyen açık olduğundan midesi bira gibi mayalanırmış, bu yüzden daha on sekizinde gastrit illeti ile tanışmış… Ne doktor kapıları çalmış kadıncağız… Kimisi şekil şemal demiş de başka bir şey dememiş. Kimisi de ifadesini silip süpürecek kadar yamru yumru kırmaktan dökmekten söz etmiş… Velhasıl, bu kadın kendisini iyi edecek hekimi de bulamamış yıllar boyu. Ancak günün birinde, hiç beklemediği bir anda aradığı hekim onu buluvermiş. Yalnızca hastalığını iyi etmekten söz etmiş, başka bir şey söylememiş. Son duasını –ne olur ne olmaz diyerek- okuyup da girmiş ameliyathaneye… Oradan çıktığında hemşire, avcuna bir peçete bırakıvermiş… Peçetenin içinde tam üç kişiye burun edecek kemik varmış… Hayretle sormuş kadın: “Bunlar benden mi çıktı?”

“Öyle ya…” demiş hemşire, “Senden çıktı… Bunlar tam yirmi koca yıldır soluğunla senin arandaydı…” Ameliyatın ertesi günü burnundaki tıkaçları çıkartmışlar… Suratı adamakıllı dersini almış boksörlere benzemişse de, buna aldırış etmemiş… Yalnızca iyileşeceği günün hayali ile meşgulmüş çünkü… Evdeki ilk gecesinde, ağrıları hafifler hafiflemez almış onu bir uyku… Derin, sakin… Ancak burnundan içeri kaçıveren şey onu bu derin uykusundan etmiş. Sıçramış yerinden, etrafı kolaçan etmiş… Yoklamış sargılı, alçılı burnunu… Meğer burnundan içeri giriveren nefesten başka bir şey değilmiş…

Mutlulukla karşılaşma hikâyeme benzettim kadının kendi nefesiyle tanışma hikâyesini… Apansız gelip girdi kapımdan içeri… Hüznün kadrajında bir suret olmaya ne çok alışmıştım. Yerimden oynadım. Ürktüm… Sonra ağzım yukarı doğru kımıldadı… Nice sonra güldüm. Evet ya, güldüm…

Ayna bana yeni beni anlattı… ‘Korkma dedi, kadın nefes almayı öğrendi… Sen de mutlu olmayı öğreneceksin… Bu zaman ister… İnsan en çabuk acı çekmeyi anlar ama en çabuk acılarını unutur… Yoksa sancılarla kıvranan gebe kadınlar, nasıl olur da bir kardeş doğurmaya soyunur?”

Aynayı da sevdim, aynadaki beni de…

Printwork belongs to Littlefox

3 Yorum

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Yaşamak dediğin…

Yasmin Lévy- La alegria dinlerken

Silkele kederi hırkandan…

Çingene şarkılarında düşüşleri anımsarsın

Yerinden doğrul

Beklediğin buydu -değil mi ya

Yoksa sen öylece serilip

Bıkmaya mı alışmışsın?

Bırak uçacaksa uçsun

Ne var ya, çırpındı onca gövdende kalp dediğin

Üzüm gövdeni çepeçevre

Üzüm parmak uçlarını sarsın…

Bırak yapsın…

Hadi be kadın! Korkma artık…

Uçurum yaşamak dediğin

Acın senin kanatların-korkma!

Mutluluk rüzgarın olsun…

Işık yıksın bulutları

Devrilsin güneş altın kuruşlar gibi

Gözlerinde ak ve ılık halkalansın…

Mecbur değilsin kedere…

Silkele onu omuzlarından

İçinden geç karanlığın…

Yabancı ve yasak herşeye -herkese rağmen

Aşkını kabullen

Hatmetsin cemi cümle…

Kelimelerle tapın tanrıya

Kalemindir senin secden.

Aşk

Ve sevmenin her biçimi

işte öğrenmek üzere olduğun yeni dil…

Yeterki savrulsun şu meşum

şu ağır

şu nicedir kucakladığın keder!

Yeter be kadın yeter…

İnsansın sen krom değil, taş değil…

Nefes al artık…

Gül artık…

Hadi, korkma… Geçti!

3 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Forma ve Tohum

George Tooker, Devlet Dairesi 1956

Kapıda bekliyorum Zayhar’ı. Başka çaremiz kalmadığını söyledi dün gece.

İç savaş bitip, Özgürlükçüler kaybettikten sonra olabilecek en ağır yarayı aldığımızı düşünmüştüm. İdam mangaları, işkence tezgâhları ve en iyi ihtimalle hapis bizi bekliyor olacaktı.

Önümden kırmızı eşarbıyla Tektipçilerden bir parti üyesi geçiyor, zoraki gülümsemesiyle bıyıkları yeni terleyen delikanlıya, “Mehlamut asker!” diyerek selam veriyor. “Mehlamut asker! Günün iyi olsun!”

Mehlamut…” Hümhürcede öğrendiğim ilk sözcüktü. Çocukken, komşum Tembar Sekkan, yarı Hümhürce yarı Sumgince şarkılar söyler, bilmediğim sözcüklerin anlamlarını da bana öğretirdi: “Mehlamut: İyi günler demektir Balikal… Mehlafele: İyi geceler demektir. Muttefu güneş demektir Balikal… Hani şarkıda diyor ya, Muttefu ah Muttefu…”

Aklım Tembar’a takılıyor, acaba o da bu kapıdan girdi mi? Neden girsin ki, o bir Hümhür. Bense Sumginim. Aslında onlardan da bu kapıdan girenler oldu…

Belki de hemen burayı terk etmeliyim. Bir tane tavkuk tohumu yutup uyumalı ve bir daha asla uyanmamalıyım. Yutmak eylemini düşündüğümde gırtlağım acıyor. Duru sudan başka bir şey geçmedi boğazımdan otuz altı saattir. Ellerimi pantolonumun cebine götürüp, orada duran kâğıt parçasıyla oynuyorum. Özgürlükçülerin yazdığı savaş sonrası bildirilerinden birisi. Tektipçi inzibatlarının evlere girmesi halinde yapılacakların yazılı olduğu metni… Oysa asla kapılar kırılmadı. Asla Tektip Parti üniforması giyinmeyen bizler tutuklanmadık. Raleyli devrimcilerden uzun uzadıya dinlediğimiz işkenceleri de yaşamadık. İdamlar da olmadı. Hatta sivil parlamento kurulup, kâğıt üzerinde cunta şiddetle reddedilince ve kısa sürede demokrasi yönetim tavrı olarak seçilince hepimiz burunlarımızı saklandığımız yerlerden dışarı çıkarttık.

Sağlık, eğitim ve iş imkânlarından faydalanmak için yalnızca Tektip Partisinin üniformasını giyinmemiz şart koşulmuştu, hepsi bu… Yalnız, savaş esnasında olduğu gibi her köşe başında kurulmuş kooperatiflerde imzayı bastırana verilmiyordu artık bu formalar. Onları alabilmek için karşılığını ödememiz gerekiyordu. Beş koca sene boyunca bakışlarımızı kiralayacaktık hükümete… Yalnızca küçük, yuvarlak deliklerden dünyayı göreceğimiz kulübelerde oturmamızın karşılığı, girişte bizlere verdikleri formalar ve pardösülere tamamen sahip olabilecekti. Onlar, yalnızca kumaş, düğme, fermuar ve kauçuk nesneler değillerdi. Onlar görünmez kapıların anahtarlarıydı. Ama ilk başlarda ‘bedava verseler de giyinmeyiz…’ diyorduk.

Kapı açılıp kapanıyor… Göz ucuyla içeri bakıyorum. Bitimsiz bir koridor burası… Upuzun bir kuyruk var içeride. Kuyruktan çıkma kuyruğu bu. Girişte iki giyim kabini… İçeri girer girmez bize ait olan giysiler yakılmak üzere alınacak ve karşılığında ekmek, kitap ve ilaç alabileceğimiz formalarımız verilecek.

Önceleri yeniden birleşip örgütlenebilir ve hükümetle forma karşılığı hizmet fikrini yıkmak konusunda uzlaşabiliriz sanmıştık. Bu süre zarfında bahçelerimizde yetiştirdiklerimizi yiyecek, hastalarımızı kendi yöntemlerimizle tedavi edecek ve eğer temel ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda başarılı olabilirsek çocuklarımızı kendi imkânlarımızla eğitecektik. Oysa hükümet bunun tartışma dışı olduğunu söyleyerek konuyu kestirip attı. Ancak D.D’den forma edinebileceğimizi, bakışlarımızı kiralarsak bunun mümkün olduğunu söyledi. Beş yıl, doğru dürüst yaşamak için gözden çıkartılabilirdi. Bakışlar… Önce gözden çıkartmamızı istedikleri buydu.

Bahçelerimizde yetiştirdiklerimizle iyi idare ettik. Ancak bir süre sonra, bahçelerde sebze meyve yetiştirmenin yasak olmasa da meşru kılınabilmesi adına belgelendirilmesi gerektiği söylendi. Belgeler, forması olmayanlara verilmiyordu. Biz de aylarca çuvalların içine tıkıştırdığımız toprakta patates ve diğer kök bitkilerden büyüterek durumu kotardık. Bu defa da çocuklarda yetersiz beslenmekten ötürü Belebeş Humması baş gösterdi. Evlatlarının bu durumuna dayanamayan anneler, şimdi önünde beklediğim kapıdan ilk girenler oldu. Ancak içine düşürüldükleri tuzağın utancıyla tavkuk tohumu yutarak intihar edenler de azımsanamazdı.

Raley Şerte yanımdan geçiyor, bildiri metinlerini kaleme alan kişi… Tanımazdan geliyor beni. Üzerindeki boz pardösünün yakalarını siper ediyor yüzüne. D.D’nin kapısının hemen üzerine yerleştirilmiş hoparlörden patlarcasına mola vaktini imleyen marş yükseliyor: Sıçrıyor kaplan/ Alevler arasından/ Tektip cephesi/ Hümhür’ün yarısından… Marşı duyar duymaz yerine mıhlanıp, ağzını hareket ettiriyor. Belli ki, inzibatlara karşı söylermiş gibi yapıyor. Marş susunca içeri geçiyor.

Zayhar’ı sokağın başında görüyorum. Nerede kaldığını soruyorum. Kapı yeniden açılıp kapandığında molaya rağmen kalabalığından bir şey yitirmeyen koridora kayıyor gözümüz. Dudaklarımdan öpüyor. Ağzı kireç kesmiş. Kapıdan içeri girmeden önce tutuyor elimi, durmamı söylüyor. Pantolonunun cebine götürüyor diğer elini. İki küçük mor çekirdek çıkartıyor. Bunlar tavkuk tohumu… Açılıp kapanan kapının rüzgârında saçları savruluyor. Yeniden bakıyoruz içeri. Küçük cam oyuklardan görünen birörnek, ifadesiz suratlarda dolanıyor bakışlarımız. “Hadi” diyorum, “Evimize gidelim. Uyumaya… Mehlafele sevgilim, Mehlafele…

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Zor Olan- Dörtleme…

ZOR OLAN-1

Savaşmak mıdır sanıyorsun zor olan,

Yarışmak mıdır?

Koşmak mıdır?

Düşmek midir?

Üşümek midir?

Bunları zor mu sanıyorsun?

Zor olan kabul etmektir:

Sahip olunamayacağını

Asla galip olunamayacağını

Sana adanabileceğini ömrün

Ama asla senin olunamayacağını…

Bana uzanıp,

Sahiden dokunamayacağını

Beni görüp

Gördüğümü göremeyeceğini

Susacağını,

Kelamsız olacağını

En zoru kabul etmektir:

Aşka benzeyen her suretin

Aşk olmayacağını.

ZOR OLAN—-2

Elinin altında,

Nefes ötede,

Bir çırpıda

Tek hamlede,

Tereyağından kıl çekercesine

Su gibi

Pat diye

OLMAYAN…

ZOR OLAN…

ZOR OLAN—-3

Önce bilerek kanatmak

Kucaklaşmak tuzla peşi sıra…

Özlemi uzakla imtihan etmek,

Gözyaşı çalıp,

Ağlamaya niyetlenmek…

Üst üste yanlışlaşmak kendini

Ve bir de yanlışa alışmak

İçinde sen olan tüm yanlışlara başka muamele etmek

Senin ismini söylüyor diye

Bozuk ağızları kayırmak,

Küfrün var olmasına müsaade etmek-bir bakıma,

İzin vermek

Kuvvetlenmesine

Yaşamasına…

Bildiğin –zar zor öğrenebildiğin her şeye yol vermek-

Bile isteye –güle oynaya…

Vazgeçmek parçalar halinde kendinden

Yer açmak için senden geleceklere…

Ve sırt çevirmek her şeye (herkese) senden gayri beni dolduran

Hakikat biçimsiz kil kütlesi

Fail benim

Parmaklarıma hükmeder senin emrin

Yeniden yazılacak gerçeğin neliği-nasıllığı

Ve inanacak bu kadın –bile isteye güle oynaya

Yalnız

Hiçbiri süzülmeyecek ruhuna

Sürtünecek

Sıyıracak

Kıvrandıracak hatta

Velhasıl acıtacak

Güzeli bu-

Güzel olandır, zor olan

ZOR OLAN—4

Kapalı,

Silik,

Yarım,

Eksik,

Ruhsuz,

Tutkusuz,

Uykulu,

Huzursuz,

Heyecansız

Rahatsız

Her tümcedeki mutluluğu

-Varsa eğer diye sormayan

Ayıklayan,

Bulan

Yaratan

Uyduran

Keşfeden-

Ama vazgeçmeyen

Bir ruhtur kovalayan her birinin izini -sesini

Bırakmayan o ruhtur, zor olanın peşini…

(*) 2004, İzmir

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Var (değilmiş)

Plenty of Emptiness, Horacio Cardozo

Vazgeçtim.

Bıkmadım,

Yalnızca anladım.

Dükkânlar kapanacak ben onu bulmadan,

Tenin soğuyacak

Ağzın çekilecek ağzımdan

Ve hatta kaç tane haber bülteni göreceğim

Göz ucuyla kaç tane rüyayı…

Bu esnada devrim bile daha olası…

.

Vazgeçtim

Soğumadım

Hatta her çeşidinden

En telaşlısından ya da en tevekkül etmişinden

Kaç yangın yeri oldum

Ama anladım

İşte ondan durdum

.

Beyazın en yalnız renk olmadığını

Siyahın tabiatta bulunmadığını

Anladım

,

Anladım

Ve vazgeçtim aramaktan.

*

*

*

—————————————————————————————

(Şimdi bir soru peyda oldu zihnimde… Anlamak bulmak mıdır?

Anlamak kabul etmektir belki, bulduğun kadar bulamadıklarını da… Anlamak, belki de herşeyi göremediğini, herşeye uzanamadığını kabul etmektir. Her şeye yetişemeyeceğini, her şeye sahip olamayacağını kabul etmek… Ya da öyle değildir belki…

Zira anlamak kabul etmeye ikame eden fiil olsa idi, yitip giderdi sözcükler mezarında. Ama anlamak kabul etmeyi ihtiva eder çokça… Diğer muhteviyatının yanında…)

———————————————————————————————-

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Keşke… Şimdi…

Coffee Drinker

Özlediğim, görüşemediğim, yanı başımdayken zamanı yetiremediğim ya da henüz hiç tanımadığım dostlara…

VE EYLÜL ANNELERİNDEKİ CAN YOLDAŞLARIMA.

Bir dost olsa yanı başımda… Söyleşsek tatlı telaşsız… Anlatsa, dinlesem. Anlatsam, dinlese. Kahve kokusu sarsa avuçlarımızı. Türkü, keman, gırtlak sesi yağsa sandalyemizin üzerine… Fotoğraflar bir yandan, resimler bir yandan –yeni ve eski renklere batıp çıksak… Biz olduğumuz gibi, biz rengârenk, biz şeffaf…

Bir dost olsa yanı başımda… Hadi, diyiversek… Dediğimizde, hayatın çelmeleri üzerinden hoplaya zıplaya geçecek kuvvet bulsak topuklarımızda, kalbimizde, cebimizde…

Dünyanın herhangi bir yerini aynı anda düşleyebilsek… Bir ve aynı yerde başka şeyleri düşleyebilsek… O başka düşler iç içe geçse kelimelerde.

Aramasak uykuyu. Yastığa yeğ olsa kırılmış beli iki lafın. Ergen cesaretinde sahiplensek neşeyi… Gülerken kıpırdasa karnımız, gözlerimizi ufaltsa çevik gözkapaklarımız.

Susuversek apansız. Kahveye kanyak katsak… Keder kovalasak sükûtta… Eften püften sorular sorsak ya da sahiden merak edip, sormaya utandıklarımızı. Değil mi, bir vakitten sonra bilmemek de ayıptır artık. Bilmediğini belli etmek daha ayıp… Hani, ayıbını örtsek birbirimizin… Bir çocuğun arsızlığı ile sorsak da sorsak. Yanıtlar katsak kahveye… İçsek de içsek…

Üşenmesek yüksek raflardan kitaplar, fotoğraflar indirmeye… Yıllar yılı biriktiredurduğumuz gazete, dergi parçalarını üleştirsek; göstersek bu saklı kâğıtları birbirimize. Eski aşklardan kalan mektuplar çıkıverse zuladan, fısıltıyla okunuverse.

Şimdi şu koyu, katışıksız sessizliği bozan saat çarklarının tıkırtısı değil de, insan sesi olsa… Günün peşinden koşup yorulan ayaklarım yatağa doğru seyirmese. Ağzımda biriken cümleler rüyaya dökülüp zayi olmasa. Keşke… Bir dost olsa yanı başımda…

3 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Parçalar (Bölüm-1)

Elkins Maria, Redeeming Fragments

İyi ki:

İyi ki de okuyamıyorum aklını kimsenin. Böylelikle bir zırnık iyimserlik bulabiliyorum içimde. Kendimizi kandırma payımızın bizi hayatta tutan bir şey olduğunu bilmek ne tuhaf. Şu sözü defalarca dolaylı olarak söylediğime inanmak ne güç: “İyi ki de kendimi kandırıyorum!”

Sevişmek:

Türkçeyi, söz konusu cinsellik olduğunda daha bir seviyorum. Romantik ve ayrışımsız bir yanı var çünkü. Ayrışımsız yanı, fiiller, isimler ve zamirler diğer dillerdeki gibi cinsiyetlere göre çekimlenmiyor. Romantik yanı da “işteş” fiil tanımında yatıyor. Yapayalnız bir fiil, “ş” sayesinde iki kişiyi ilgilendirebiliyor. Sevmek, “ş” marifeti ile sevişmek oluyor. Sevişmek –Şebnem Ferah’ın da dediği gibi- sevmekten geliyor.

Sabah Siniri:

Yatağımdan ayrıldığımda soğuk tokat gibi çarpmasa, tortop olmuş çoraplarımı yastık yorgan içinde aramadan bir çırpıda bulsam, diş macunu fırçadan başka her yere dökülmese, haber programı ararken koca arayan on(larca) kadının kendilerini aşağılamaları gözüme değmese, haber programında görüp işittiğim yıkım, kıyım, yoksulluk gırla gitmese, evde zırt pırt kahvaltılık bitmese bende ne sabah siniri kalır ne bir şey!

Sürpriz:

Pencere önünde ütü yaparken, pervaza konan sarı gövdeli kuş… Buhara gömülmüş suratımın, kumaşa mecbur kollarımın, ıslıksız ağzımın, dağınık ve biçimsiz saçlarımın, mutlu geçmişimin, bulanık geleceğimin hesabını sorarken, gözümün sapsarı tüylerle ve pembe gagayla buluşuvermesi.

Hayret:

Beni bir türlü terk etmeyen refleks… Mutfağı temizlerken maşrapaya su doldurup içine buz koymama neden olan dürtü… Buzların büyük kısmının suyun dibinde kalışını gördüğümde kedimi Antarktika’ya gitmiş gibi hissetmemin müsebbibi.

Refleks:

En ilkel, en çabasız davranış… (Ben demiyorum, bir alay sözlük bunu söylüyor)

Küfür Kıyamet:

Televizyonu açıp, Amerikan yapımı dekorasyon programında durarak, insanların “eski” eşyalarını değiştirme sebeplerini söylemeleri ardından başlattığım durum.

“Küvetimiz o kadar büyük ki geçerken ayağımı kaç kez çarptım.”

“Hadi s.ktir oradan!”…

“Mutfağın arka bahçeye açılan kapısında bulunan cam buzlu olduğu için orayı seyredemiyorum, bu kapıdan nefret ediyorum…”

“O kapı münasip bir yerine…”

“Bu banyoyu değiştirmenin yalnızca yirmi beş bin dolar olduğunu bilseydim hiç durmazdım!”

“O yirmi beş bin dolar kadar kafana taş düşsün!”

“Ben salağın tekiyim ve bu programı yeniden ve yeniden izliyorum”

“Evet salağım!”

Kurallar:

Uyduğumda kendimden tiksindiğim, uymadığımda benden tiksindikleri ilkeler bütünü.

Özgürlük:

Kendimle getirdiğim hiçbir şey yüzünden hesap vermemek: Irkım, cinsiyetim, dilim… Ve kimseye hesap vermeye mecbur olmadığım seçimleri görebilmek. Seçebilmek, kendi yazdığım şıklar arasından birini. İtebilmek, -canım çektiğinde- diğerlerince yazılanları elimin tersiyle.

Ütopya:

Özgür olabilmek.

Devam edecek…

2 Yorum

Kategorisi Parçalar

Parçalar (Bölüm–2)

Jeanne Lynn Paske, Intentions

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan… :

Bu malum tartışma yıllar yılı felsefenin ana sorunsalıymış gibi gösterildi (Bilhassa felsefeyi bilmeyenlerce) . Sanki işler en nihayetinde gelip de bu uçsuz soruya dayanıyordu. Nerede bir kısır döngü peyda olsa pat yapıştırıverdiler: “Eeee üstadım, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan hesabı…” misalini. Açmaz mı var etrafta, inceden örneklendirdiler konuyu bu veciz kalıpla…  Ama beş dakika düşünmek kâfi, o kadar da sonuçsuz değil o kadar uçsuz değil bu tartışmanın yolu:  (İki çözümleme var, iki açıklama: Teist açıklama/ A-teist açıklama)

Teist açıklama: Tavuk: Hareket ettirici,

Yumurta: Eser

En başa dönelim… Yumurtanın yani eserin oluşması için tavuğa lüzum yoktur, Tanrı o eseri meydana getirmiştir. Ol demiştir, olmuştur. Bkz. “Yumurtaya can veren rabbim…”

A-teist açıklama: Tavuk: Aşama

Yumurta: Bir diğer aşama…

Evrim, basit olandan karmaşık olana doğru, aşamalar halinde gerçekleşiyorsa önce yumurta sonra tavuk oluşmuştur.

Yani her halükarda yumurta önce gelir. Sahanda da çok güzel olur -bu konu dışıdır-

Kitap dedin mi:

Nabakov- Lolita, Oruç Aruoba-Yakın, Ursula Le Guin-Yerdeniz serisi, Nazım Hikmet-Benerci Kendini Neden Öldürdü?, Jack London-Martine Eden, Albert Camus-Yabancı, Kafka-Dava, Dostoyevski-Suç ve Ceza, Sheakspeare-Romeo&Juliet, İhsan Oktay Anar- Suskunlar, Amat, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyyel, Efrisiyab’ın Hikayeleri, Michael Ende-Bitmeyecek Öykü, Aslı Erdoğan-Mucizevi Mandarin, Tom Robins-Parfümün Dansı, Murathan Mungan-Erkekler İçin Divan, Timsah Sokak Şiirleri, G.G.Marquez- Yüzyıllık Yalnızlık, Henry James- Yürek Burgusu, Yaşar Kemal-BirAda Hikayesi, Sabahattin Ali- Değirmen, L.Strauss- Politika Felsefesi Nedir?, Kierkegaard-Baştan Çıkarıcının Günlüğü, Elif Şafak- MedCezir Yazıları, Italio Calvino- Görünmez Kentler, Yılmaz Odabaşı-Her Ömür Kendi Gençliğinden Vurulur, Ömer Hayyam-Rubailer, Sadi-Gülistan, Orwell- Hayvan Çiftliği, 1984…

Dandik şarkılar ve anlamsız sözleri: (1)

Orgun tek tuşuna basınca, ufacık enstrümandan çoklu ritimler fırlayıverir. Ali Rıza Silahlıpoda bu işin erbabıydı: Dakikada beş tuşa basarak beş yüz nota verebilme kabiliyetine sahiptir kendisi. Gerçi bunların hepsi de aynı notadır, neyse… Doksanlı yılların başında bu metotla pek çok mıymıntı şarkı türetilmiştir. Çoğumuz böyle şarkılardan oluşan kasetleri alıp, dinlemişizdir de. Sonra da bu şarkı(cıklar) olduk olmadık zamanlarda ağzımıza yapışmışlar ve kusturana dek orada kalmışlardır. Çok şükür kurtulduk diye söylenirken, “uptıs cıptıs” sağanağı bastırmış, birlikte olduğu kadına ya da adama dümdüz gidip, yerin dibine geçiren şarkı sözleri uptıs cıptıs tarlalarında filizlenmiştir. Klipler de içler acısıdır bu arada. Kısa metrajlı film tadında çekilen videolar, görselin sözlerle örtüşmesi için abuk sabuk kurgularla örülür. Bazısı çareyi, müzik dinlemekten el etek çekmekte bulmuştur. Bazısı da, avcı gibi iyi şarkı kovalarken telef olmuş, müzikten hepten soğumuştur.

Rakı-Bira-Şarap:

İçki âleminin kutsal üçlüsü sayılan Rakı-Bira-Şarap; yer ve zamana göre form değiştiren tek bir arzunun üç ayrı tezahürüdür. Bu arzu en kaba tabirle: “Kafayı bulmak/güzel olmak” diye isimlendirilebilir. Maç izlerken, bira ile göbek salan içki eşrafı; rakıyı kallavi sofraların kafa buldurucusu olarak atamıştır. Şarap ise, sarhoşluğun lirizmidir. Ama gün olur kafayı bulmak için kadehe hacet kalmaz, şişede durduğu gibi durur hepsi akıl fikir yerinde durmaz.

Atalet:

Hareket deva olmaz kimine. Durmak, hareketi anlama anıdır. Bütün koşturmamalarınla senin aranda uzanan berzahtır. Eyleme bağımlı olduğunun idrakidir. Bir sonraki adımın resmedildiği boş, durağan bir kâğıttır atalet.

Fayda:

Güzelin bittiği yer.

Bu parçaların çıktığı nokta:

Faydanın bittiği yer.

Devam edecek…

1 Yorum

Kategorisi Parçalar

Parçalar 3

Current Thoughts Naguiat

Güzeli Yaratan: Beni vuran bir kaç satır okuduğumda, o satırları yazanların –muhtemelen- ölmüş olduklarını düşünüyorum. Evet, onların hayatta olmaları imkansız gibi geliyor. Dahası, çağdaşım olmaları imkansız geliyor. Güzeli yaratanı yaşama yakıştıramıyorum belki kim bilir, ne de olsa eli kalem tutanlar, nesneyi dönüştürenler ya da, ölüme daha yakın belki de ölümle tanışık, ölümün üzerine kafa yormuş, ölümü düşlemiş, yaşamış, anlamış… Ya da güzeli yaratan ve güzeli “bilen” çağa aykırı! Çağ, çirkinliğin, kaosun, batılın…  Güzel; kavramın eşya üzerinde billurlaşması. Apaçık görünür olması. Batın ve zahir arasındaki mesafenin kısalması, daralması. Güzeli “gören” göz, çağın genlerinden nasiplenmemiş gözdür. Onun görmek eylemi, bilmekle özdeştir. Belki de bundandır o kişilere takvimlerde yer bulamıyorum. Çünkü çağ, bilmenin değil görmenin çağıdır.

Kapı: Göreceliliğin –e hali… Nerey(e) göre? Kapı, nerenin kapısı? Dışarı nerenin dışarısı? Sokak kapısı kapandığında, kapının eşiğinde bekleyen mi dışarıdaki? Kapı, sokağa açılmakta ise –ki ismi sokak kapısıdır/ belki de ev kapısı- sokakta olan içeridedir. Evdeki de sokağın dışında.

A-sosyal: Asosyallik insan allerjisidir. İnsana allerjisi olan için diğer insan sadece fiziksel varoluşu ile ölümcül olabilir. Orada öylece durarak, yürüyerek, gülerek, homurdanarak, kahkaha atarak asosyali öldürebilir. Peki, asosyal sosyopat mıdır? Değilse bile, mütemayyildir. Ancak, onu sosyopat olmaktan kurtaracak şey, insanlardan korktuğu kadar ölümden de korkması olacaktır. Çünkü sosyopat korktuğunu öldürür. O, yaşamı kendi doğasını ve yaşamın doğasını yanlışlayarak gerçekleştirilir: yani yaşamaz.

Yanlış: Yapılması durumunda “yıkım” doğuran tavrın sıfatıdır. Kilidi açmayan anahtardır. Ancak bu, anahtarın “o” kilit için yanlış olduğunu gösterir hepsi bu! Anahtar –yine de- anahtardır. Kimse onun başka bir şey olduğunu iddia edemez. Yani o, tikel bir kapı olduğu için anahtarlığını yanlışlamaz.  (teferrruattır bunlar, çok yorulmayın)

Zaman Yıkımı: Uykudan önce bile –zaten hep uykuda olduğun hissinin ani idrakidir. Hiçten alıp, hiç yapıp, hiçe vermektir.

Ölümden önce bile –zaten hep ölümde olduğun hissinin ani idrakidir.

Ölümün şimdiki zaman çekimidir. “ÖLÜYORUM” zaman yıkımının nidası… Zaman, hareket ve uzayın üzerine kapanıp geriye yalnızca “hiç” bırakıyorsa biçimi yıkımdır.

Yorum yapın

Kategorisi Parçalar

Bir Oturuşta…

Artist:Littlefox

Gözüm dalıyor. Zamanla aramdaki kat yerinden yırtılıveriyorum… O kadar muntazam ki ayrılışım, fark edilmiyor dışarıdan… Aniden kendimi eşcinselliği bir hastalık olarak ilan eden kadınsı devlet bakanı Kavaf’a söverken yakalıyorum. Her nasılsa, aradan çok geçmeden ikinci kez zamanla aramdaki bağ çıtırtılı bir biçimde kopuyor ve bu kez de kendimi cümle depremleri düşünürken buluyorum. Şili’dekini, Elazığ’dakini, Haiti’dekini; ışıktan bile hızlı düşünmek –ışıktan ve zamandan- Gölcük depreminin izleri koşmaya başlıyor gözümün eteklerinde. Ak ve acı dolu binlerce prefabrik ev, kızıl çarpılarla işaretlenen camsız, pervazsız, pencerelikten çıkmış dikdörtgenler… Seçimler olur mu diyorum yakında, binlerce kılcal beni getirip de buraya bağlayıverdi. Sanki derdime yanıt, derdime derman olacakmış gibi… Olsa da olur, diyorum, olmasa da… Üstü başı karalı, küçük anlaşılmaz notlarla dolu, kişiye özgü kısaltmalarla bezeli bir not defteri gibiyim. Bir sayfanın diğeri ile şirazesinden başka bağı yok. Şiraze, hani şu kitabın/defterin sayfalarını bir arada tutan sırt… Şirazeye ilişmeden kat yerinden yırtılıyorum da yırtılıyorum. Sayfa sayfa dönüyor belleğimde içrek ve dışsal kuruntular. Unutulup gider mi, diye soruyorum, yetmiş beş koca gün süren direniş. Ekmeğin direnişi, bir magazin haberi gibi küp şekere dönüşüp çayda erir mi? Yapılır mı bu nankörlük? İki kaşım ortası yol yol oldu hissediyorum. O yol, bir yüze gelip giden öfkeyi taşır üzerinde. Kızdım. Aşk, diye mırıldanıyorum, sol elimin başparmağı aynı elimdeki altın halka üzerinde kayıyor. Biraz gülüyorum, azıcık tedirgin. Yitip gider miyiz-söner mi aniden, ölüverir mi uykusunda içimdeki adsız, kocaman akıldışı güç? Ne bileyim, aklımı aşıyor bu soru, kalpse soru cevaplamıyor… O habara debara vurup duruyor, aşk dedin mi daha hızlı daha hızlı. Kalbe doğru yuvarlanıyor bellek, gündelik kaygılar, yaşamsal kaygılar, kişisel kaygılar, anlamsız kaygılar… Kalbin kaygı hamalı olduğuna dair birkaç güzel cümle türüyor köpük gibi. Patlamadan köpükler, el kalemi arıyor. Kalemler bir köşeden çaresizliğimi izlerken belleğim zamanla birleştiği noktalar kopmayı sürdürüyor. Bu kez aradığını asla doğru zamanda bulamamanın yakınışı peyda oluyor. Hiç bulamam, diyorum, aradığımı asla tam zamanında bulamam. Bu sayfa da buruşup pişmanlığa düşüyor. Bir süre pişmanlıklarıma kafa yoruyorum. Ama yorulmuyor o, kalbi parçalarcasına devindiren, aklı koşturan türlü şeyler dışarıdan koca bir sessizlikle biçimleniyor. Özlemek üzerine binlerce ilgisiz veri üşüşüyor apansız. Neyi özlediğimi anlamam mümkün değil, karanlığı gösteren bir sinema perdesi özlem. O kadar kalabalık ki, üzerine yansıyan her parça iç içe geçerek siyah beneklere dönüşmüş. Siyah benekler büyük lekelere. Büyük lekeler de karanlığa… Artık tek bir şeyi özlemediğimi bilmekten öte yapılacak bir şey yok. Kardeşimin beni öfkelendiren bir sözünü anımsıyorum –haydiii!-. Kitapları okuma biçimi ile ilgili. Animist bir tavırla –onlara can atfederek- satır altlarının çizilmemesi gerektiğini söylemişti. Sırtı bükülmemeli, sevişse de bakire kalmalı… Sahtekârca! Düşüncelerim, duygularım –belleğim/anlağım ve kalbim- zamanla bağını tamamen yitirmek üzereyken, oda tastamam bir sessizliğe bürünmüşken, kopup giden sayfalardan biri –yeniden/okunmuş olmasına rağmen- kucağıma düşüveriyor. O kadar durağan bir haldeyim ki, hareket inkâr edilemezliğini dayatacak biçimde bir illüzyonla yaklaşıyor bana. Yer sarsılıyor sanıyorum. Avizeye bakıyorum gayriihtiyarî. Orada gördüğüm cam ve kablonun aydınlığı değil. Orada yeniden Şili’yi, Haiti’yi, Elazığ’ı ve Gölcük’ü görüyorum. On bin insan öldü dedilerdi de, diyorum, bir milyon ceset torbası istedilerdi. Aynını yaparlar mı bir daha? Bu insanların yaşayana saygısı yok ki, ölüye olsun, diye söyleniyorum. Yetmiş beş gün beklettiler insancıkları, soğuk demeden, kış demeden, ekmek demeden. Merhameti ne bilsin diyorum aşkı bilmeyen, aşk dediğin cisme, cinse değildir, aşk insanadır –insandan insana-. Oysa onlar aşkı da sokacaklar bilcisim kalıba. Hastalıklı ruhlarını görüyorum kalıpçıların, kovuyorum huzurdan. Bir sayfa –son sayfa- daha yırtılıyor içimde. Zamanla uzaklaşıyoruz bir kez daha birbirimizden. Çıplak bir şiraze kalıyor aklımın defterinden. Sayfalar buruşmuş. Her biri bir yerde… Kayıveriyor şirazesi düşüncenin, şirazesi kaymışlığı düşününce. Yeniden zamana tutunacağım da… Bir sayfa aralıyorum yeni defterimde. Aynı anda yapıyorum bunları, bir oturuşta, zamanın beni ilgilendirmediği bir yerde.

3 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Bedriye’nin Filmi

İçimdeki Yırtıklar/ Little Fox

Elleri ufak, parmakları ince, yüzüksüz… Tırnakları kısa hem de temiz. Cilasız. Derisi ak. Avuç içi pembe, gergin… Elleri boş, elleri hareketsiz… Elleri için dünya yerçekimsiz, sanki havada asılı. Manşetli empirme bluza dek, bileğe dek aydınlık elleri. Bedriye’nin elleri. Ekleminden kıvrılıyor, sehpaya uzanıyor. Gövdeden ayrı bir varlık ellerinki. Parmaklar minicik ayaklar misali sehpanın bereli yüzünü adımlıyor. Gri, tuşları oyuklara gömülmüş kumandayı bulup kavrıyor. En tepede duran kırmızı düğmeye basıyor (bastırıyor). Yapar yapmaz sessizlik odaya çarpıyor.

Kornişten kurtulmuş tül perde kımıldıyor. Işık Bedriye’nin yüzünde sağa sola bükülüyor. İkindi ışığı güzele vurur, Bedriye’nin yüzündeki ışık yanaklarını ısıtınca ilk bunu düşünüyor. Sık, el değmemiş kaşlarına değiyor uzun kirpikleri. Öyle uzun ve aslında öyle uzak gözleri ile kaşları birbirinden. Göz kapakları pürüzsüz, pamuklarla dolu bir ova. Bembeyaz eti. Mızrak mızrak kara kirpikleri gölgeliyor bu ovayı. Şebnemler durmuş mızraklar üzerinde sanki. Sırça gibi, renksiz… Bilye gibi yuvarlak mı yuvarlak. Ağlamış Bedriye. Ağlamış, televizyonda gördüğü kavuşması mahşere kalan iki güzel sevgiliye. İnce, narin parmakları silkeliyor göz pınarlarındaki tanecikleri. Pınarlar kızıla kesmiş ağlamaktan. Şekerli leblebiyi andıran burnu kayısı rengi, pembe oluvermiş. Islanmış. Başını sütten kaldırmış kedi gibi ıslak. Empirmenin ılık dokusunun arasında, Bedriye’nin körpe gövdesi titriyor. Gözyaşı dökmeyi kesmiş ancak, ağlamaklı halini bir türlü üzerinden atamıyor.

Kalkıyor yerinden, sahanlıktaki sabun kirine batmış aynanın önüne varıyor. Musluğun buz vurmuş tepesini iki kez yuvarlayıp, ip gibi akan suyu pembe avuçlarında biriktiriyor. Yüzüne çalıyor avuçlarını, su şakaklarındaki saç tellerine tutunuyor. Soğuk acıtınca elini, hissiz parmaklarıyla suyu kapatıp başını aynaya doğru kaldırıyor. Bunu yaparken, öyle ağır, öyle edalı… Başını odadan tarafa çevirip, bir gözüyle yangörünümüne bakıyor. Burnu küçük, ağzı çıkık, bakir kaşları biçimli… Ağzını yalnızca hava girecek kadar açıveriyor. Azıcık… Şakaklarında beliren saç telleri su ile hırçınlaşmış, kıvrılmış, lüle olmuş. Somyanın yayları gibi silindirik bir saç buklesi. Çekip bırakıyor. Televizyondaki hatunların, böyle bukleleri olsun diye türlü eziyetlere katlandığını düşünüp kendini şanslı sayıyor. Hepsinden daha güzel Bedriye! Saçları zahmetsizce en lütufkâr biçimi alıveriyor. Aynaya iyice yaklaşıyor. Böyle yaptığında, gözü beri duvardaki sıvanın çatlağını görmüyor-Bedriye ondan o Bedriye’den kaçıyor. Sırtında sanki mavi bir pelerin varmış kadar pürüzsüz olduğunu sanıyor gözün kadrajı. O vakit, Bedriye, makyaja hacetsiz suratına yerleştirdiği hülyalı bakışlarını kendi ekseninde gezdirdikçe gezdirebiliyor. Arızasız, çatlaksız, fasılasız bir hayranlıkla bakıyor kendine. O kadar ki, şimdi karşısında kara yağız jön olsa ona hayır demesi mümkün değil. Kendini buna ikna edinceye dek, bakıyor suretine. Pencere dışında kıvranan ikindi güneşi, uzun ve ılık bronzluğu ile aynaya kadar varınca, doğa Bedriye’nin güzelliğini rengiyle onaylıyor. Sanki ışık demetindeki her ışın, “Evet Bedriye o karayağız sana asla hayır diyemezdi!”  diye dökülüyor. Alnının üzerindeki bukleler arasından süzülen su damlacığı, kaşlarına çark edip ela gözlerinin önünde soluklanıyor.  Bedriye gözyaşı gibi düşünüyor onu, ağlama pozuyla yüzünü dramatikleştiriyor. Damlacık, yanakları üzerinden kayıp giderken ona sanki “Bu bakışlarına asla hayır diyemezdi!” diye fısıldıyor. Menteşeleri gevşek pencerenin dili, oyuktan kurtulunca aralanıveriyor. Akşam rüzgarı davetsizce giriyor eve. Odanın duvarlarına yaslanıyor, bir gayret koşusuna devam ederek sahanlığa ulaşıyor. Şimdi tastamam Bedriye’nin lüleleri arasında, koyu kahve saçlarını ikindi ışığına doğru havalandırıyor. Işığa ulaşan bukleler, bakır kızıl yanıp sönüyor. Bedriye hayran kendine, güzelliğine, ışığına… Cümle âlemin ona karşı koyamayacağını adı gibi biliyor. “Karayağız ona hayır diyemez!” Tıpkı esasoğlanın, esaskızla karşılaştığı o büyülü andaki gibi. Kendisine direnilemeyecek kadar güzel o an! Bedriye o karenin içinde buluyor kendisini, hafta içi  her akşamüzeri, aynı saatte bulduğu gibi.

Pencere rüzgârla beraber sesleri de buyur ediyor içeri. Sokağın sesi: Çocukların, satıcıların, çitlenen çekirdeğin ve annesinin sesi…

“Bedriye kıııııııııııııııııııız, çırptın mı sofra bezini?”

Işık çekiliyor teni üzerinden, bukleleri yemeninin altında sönüp eziliyor. Bedriye yüzünü aynadan geriye çeker çekmez duvardaki sıva çatlağı görünüyor.

“Çırpıyorum!” diye ünlüyor Bedriye. Narin, beyaz elleri sofra bezine uzanıyor.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Savcının Kızı…

Feride’nin günlük olağan ziyaretlerinden birisi… Üç kez kapı tıklatır, zili çalmaz. Bir elini kapının kolonuna yaslamış olur, başı önünde, nefes nefese… Oturmaya gelir bize, her gün sabahın on birinde. Bir saat ya geçer ya geçmez, kurtlar kaynar Feride’nin kıçında. Canı sıkılır. Değişik bir şeyler yapmak ister. Değişik bir şey, -pek de değişik değildir aslında- gidip orada burada para çarçur etmektir. Sanır ki, herkesin babası evden çıkarken asgari ücreti buzdolabının üzerine harcanması için bırakır. Yine geliyor Feride. Oturmaya… Ne oturmak ama! Çekirge gibi koltuktan koltuğa zıplıyor, odama gidiyor, deodorantımı kol altlarına, apışarasına, saçlarına ve odanın geri kalanına boşaltıyor. Kahvesini bitirmiyor. Çay içmeye yanaşmıyor. Çıkar gider diyorum. Tutturuyor ki, değişik bir şeyler yapalım. Benim elimde para namına üç kuruş var. O da bir paket Amerikan sigarası ya alır ya almaz. Öyle ısrarcı ki, hayır deme gücü bırakmıyor insanda. Bir de karşı koyamayacağımı bildiği bir yer var: Üsküdar Çarşısı. Sırf vitrin seyretmeye bile gidilir hani. Yola koyuluyoruz. İstikamet, Üsküdar Çarşısı… Continue reading

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Saçma!


Telefon çalıyor. Elim dolu, bakamam. En az on kez çaldıktan sonra susuyor. Sonra yeniden… Elimdeki işi bırakıyorum.  Akşama yetişmesi gereken doğum günü pastası… Ellerim şekerli, çiçek büküyordum. Parmağımın ucundaki, pembe taç yaprağı tezgâha yapıştırıp, telefona koşuyorum.  Acil bir şey olmalı. Ahizeyi kaldırıyorum. Arayan, Sündüs.

“Çok kötüyüm, gel” diyor ve kapatıyor. Sırtım ürperiyor. O nasıl bir sesti.  Fikrim uçup, gidiyor. Pastaydı, şekerlemeydi, çiçekti; hepsi bir dakika ötede kaldı. Şimdi belleğim, harı üzerinde bir kuruntu fırını.

Önlüğümü çıkartıp, kafamdaki boneyi fırlatıyorum. Elimi suya gösterip, kuruluyorum. Çantamı takıp, atölyeden ayrılıyorum. Kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi kontrol bile etmiyorum.

Kapının hemen önünde karşılaşıyorum Hayran ile. O, bir süre atölyenin temizliğini yapmıştı. Suratı bir karış. “Neyin var,” diye soruyorum “Ağbilerim, allem etti kallem etti, beni Şakir ile nişanlayacaklar… Tadım yok” diyor. “Haliyle” diyorum ona, “…Üzülme” Ne kadar içi boş bir teselli bu! Üzülmeymiş… Sündüs’ü düşünüyorum hemen, onun da ailesi çok yamandır. Hele babası ve ağbileri… Acaba, bilmemkimin oğluyla evleneceksin diye tutturdular da, Sündüs ona mı yıkıldı böyle… Sesi enkazdı zira. Lok diyip içine göçmüş gibiydi.

Durağa yürüyorum, taksi durağına. Bir tane taksi var yalnızca, günün civcivli saati tabii.  Oruç Ağbi orada, “Taksi lazım” diyorum. Kancadan anahtarı alırken sesleniyor: “Sen geç Yakut Hanım, ben geliyorum” diyor. Arka koltuğa kuruluyorum. Aklım çıfıt çarşısına döndü. Hayran’ın melül bakışları, Sündüs’ün yıkık sesine karışıyor. Oruç Ağbi direksiyona oturuyor. “Eski mahalleye…” diyorum önce. Dalgın suratıyla tamam diyor bana. “Nasılsın Oruç Ağbi?” diyorum. Göğüs geçiriyor. “Geride kalanların başı sağolsun” diyor. Koca adam ağladı, ağlayacak. Kardeşini yitirmiş iki gün önce. “Ekmek parası ne yapalım, ölüm, matem dinlemiyor” diyor. “Başın sağolsun!” diyorum. Çok gençti, diye anlatmaya başlıyor. Askerden yeni dönmüş. Talih gülmüş de, cam fabrikasında hemen işe girmiş. Sevdiği kızla nişan takmışlar. Yaza düğünü varmış. Her şey yolunda gidiyormuş. Kardeşi Silifke karayolunda gidiyormuş. Gidiyormuş… Gidiyormuş… Tır onu çiğneyip yamyassı edene kadar gidiyormuş. Göğsümün orta yerinde kıvılcım çakıyor, tutuşuyor. Sündüs’ün küçüğü, kıymetlisi, evden ayrıldıktan sonra bir tek onunla görüşmeyi sürdüren yirmi ikilik kız kardeşi çakıveriyor alevli yüreğimin içinde: Süsen’e bir şey oldu diyorum. Kesin Süsen’e bir şey oldu. Ablası da yandı kavruldu zaar, kimseciklere de bir şey diyemedi. Sesi yangın yeriydi öyle ya. Yalımlar fışkırdı cümlesinden.

Ön koltuğun sırtındaki lastikli cepten gazeteye uzanıyorum. Arabada okuyamam bir şey. Ama maksat yayık ayranı gibi bir o yana bir bu yana sallanıp köpüklenmiş zihnimi durultmak. Hangi sayfanın, neresinden bükülmüşse; değiştirmek için hiç çaba harcamadan, orayı okumaya koyuluyorum. On altılık genç kız, alıkonduğu depoda onlarca kez tecavüze uğramasının ardından… Gazetenin mürekkebi yüreğime dökülüyor. Kara damarlar halinde yol alıyor ve içim kapkara kesiyor. Sündüs’ü üç yıldır işten çıkınca takip eden o adam geliyor aklıma. Emeline nail olduysa ya, diyorum.  Kapkaranlık kapanıverdiyse Sündüs’ün üzerine… Gıkını çıkartamadıysa ya… Belki de ondan sesi simsiyah geldi kulağıma, kopkoyu…

“Dur Oruç Ağbi,” diyorum “Şuradan bir su alacağım…”

İniyorum, yürüyorum yol kenarındaki Büfe’ye… Eski mahallemize girmeden, okuduğumuz lisenin önündeki Delfin Büfe. Giritlilerdir. Neşeli, ak insanlar. Yüzlerini görürsem, aydınlanırım. Su içersem, yangını söndürürüm. Bir selam edersem toparlarım içimdeki göçüğü. Delfin Teyze, tanımıyor beni. Daha bir hafta önce görüştük oysa. Ama o nasıl dalgın, yüzüme –saydam bir cama bakar gibi- ardımı görürcesine bakıyor. “Delfin Teyze” diyorum, “İyi misin, nen var?” . “Muğdat Amcan…” diyor, hıçkırıyor… Bu kez ben onu tanımıyorum, yüzü soluyor. Kocasının ismini söylerken, ağzında kelimeler soluyor. Çorak kesiyor kelimeleri. Oğulları az önce aramış hastaneden, hırıl hırıl öksürdüğü için babalarını yatırdıkları hastaneden… Doktorların, teşhisini söylemişler. Fena hastalık demiş doktorlar, ciğerinden parça kopartmışlar çünkü Muğdat’ın. Delfin’in ciğerinden parça kopartır gibi kopartmışlar. “Su kalsın” diyorum. Sündüs, diyorum acaba geçen gittiğinde hastaneye, kendisini kontrol ettirmeye, onun da içinden parça mı koparttılar, ona da mı kuruyup, kuraklaşacağını söylediler. Öyle ya, güz gibi çıktı sesi telefonda. Kuru, çatır çutur, kavrulup dalından sökülmüş bir yaprağa basar gibi…

Taksiye dönünce yeniden, Oruç ağbi niye su almadığımı soruyor. Bir şey demiyorum. Ne diyeyim, sözcükler nereye saklanmışsa artık, bulup çıkartmam ne mümkün.

Sokağın başında bırakmasını söylüyorum. Pat diye dalmak istemiyorum evin içine. Biraz soluklanmam gerek. Zihnimde savrulup, saçılan kelimecikleri bir araya getirmem gerek.

Eski evimizin önünde duraklıyorum. Apartmanın sarmaşıklı çehresine dalıyor gözüm. Nemden, pas tutmuş trabzanları kucaklayan yeşil, ılık sarmaşıklar… Canfeda, zemin kattaki evinin balkon kapısını açıyor. Ağzının kenarında sigara… Çocukluk arkadaşım Canfeda… On altısından beri Uras ile yanıklar birbirlerine. Ha şimdi, ha sonra evlenecekler diye bekliyoruz. On iki yıldır eli kulağında beklenmiş bu haber. Beni görüyor; balkona yanaşıyorum. Selamsıca uzatıyor cebindeki paketi. Yakıyorum bir tane. Göz pınarlarından indiriyor yaşları.  “Ne oldu,” diye sormayacağım, o zaten başlıyor anlatmaya “Yıldırım nikâhıyla evlendi dün” diyor, “Patronunun kızıyla…” Sesi, taşların üzerinde sürüklenir gibi engelli, tutuk. Kanıyor sesi, sözcükleri sıyrıklarla dolu. Sündüs geliyor aklıma, o da böyle sakınımsız seviyor Tuna’yı. Onur, gurur namına her şeyi yara bere içinde. Yine de, yılmadan seviyor. Diyorum, böyle okkalı bir çelme yedi yüreğine. Çakılıverdi, duyduğu yere… Sesindeki yırtılış, sızı bu yüzden diyorum. Bana sığınacak da sığınmasına, aşk acısını örten yara bandı icat olunmadı henüz.

Sigara dibe varmadan atıyorum elimden. “Geçer” diyeceğim, demiyorum. Geçmez çünkü… Sözsüz sedasız ayrılıyorum Canfeda’nın yanından.

İçim titriyor, yalpalıyorum merdivenleri tırmanırken. Zile uzanan elim sıtma nöbetine tutulmuş gibi tir tir. Kapı aralanıyor. Sündüs’ün suratı savaş meydanı… Kucaklıyoruz birbirimizi evvela. Göğüs kafesinde çırpınan kuş, onu kucakladığımda benim gövdeme sıçrıyor. Ağzı kitli, nefese geçit vermiyor ağzı… Burun deliklerinde, bir boğanın öfkesi pofluyor.  Gözpınarları seğiriyor. Tek kelam yok ağzında. Parmakları, kafes biçiminde kapanmış avucunun içine. Elleri yumruk, savruldu savrulacak.

“Ne oldu?”

Bir şey söylemiyor. Hedefe kitlenmiş namlu gibi bakışları, bana dönmüyor. Boşluğa nişan almış, gözleriyle ateş ediyor.  Onun konuşmadığı her dakika kabarıyor içimdeki dalgalar. Hep beni dövüyor, gövdem bir dalga kıran… Dalgalar da, ruhum da gövdemin içinde kırılıp duruyor.

Başlıyorum sayıp dökmeye, “ Babanlar istemediğin biriyle mi evlendirecekler seni Sündüs, söylesene?”

Gık yok, başını çevirmiyor bile: “Süsen’e mi bir şey oldu?”

Iıh, kelam dökülmüyor ağzından: “O adam… Hani seni izleyen akşamları… Kötü bir şey mi yaptı, fenalık mı etti sana! Tecavüz mü?”

“Hasta mısın, dermansız bir hastalığın mı var yoksa?”

Yalnızca yeşil irislerinde ışıklar kımıldıyor: “Tuna ile ayrıldınız mı, sana bir şey mi yaptı?”

Başını benden yana çeviriyor nihayet. Dişlerini aralıyor. Parmaklarını gevşetiyor, yumruk biçimini bozuyor elinin. Gülüyor hatta.

“Sadece” diyor, “Sadece işle ilgili bir şey olmuştu… İş yerinde birisi demişti ki…”

Yerimden kalkıp, çantamı alıyorum. Kapının girişindeki aynada kendimle gözgöze geliyorum. Yüzüm kireç kesmiş.

“Ne oldu yahu!” diyor, “ Ne fırladın yerinden?”

“Çok saçma” diyorum. “Sen bir sokağa çıksana…”

Kapıyı vurup, gidiyorum. Yapılacak en iyi şey bu çünkü.

2 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Şaşkın

Bir nevrotiğin sabah saatleri

Saati çalınca, yerinden zıplıyor. Küçük, renkli, lastik bir top gibi oraya buraya çarparak giriyor tuvalete. Diş macunu kalmamış. Tarağın sırtı ile dipten uca, tüpün içini sıyırıp kapağını açıyor. Pıt. Nohut tanesi kadar macun fırçasının üzerine düşüyor. Gülmüyor. Hayır, başardığı için gülmüyor. Çünkü Feris ciddi olmaya çalışır. Yapılan iş önemsiz olsa da, yapan kişi kaşlarını çattığında, onu çok zor şeyler yapan çok kıymetli biri zannederiz. Kimse, Feris’i önemli mönemli zannetmiyor ama. Dişlerini fırçalıyor işte! Baştan söyleyeyim o, dişini fırçalarken bir sigara yakmadan duramaz. Dişini fırçalar, ağzı bembeyaz köpürmüşken fırt çeker sigarasından.  Yine kaşları çatık… Birisi onu görüp, önemli bir iş yaptığını sansın diye, ciddiyet mi taslıyor? Hayır, hayır… Kimsenin onu gördüğü yok. Klozetin üzerine oturacak çünkü… İnsanlar böyle durumlarda yalnız olmalıdır. Ve kapıyı kapatmalıdır. O kapıyı kapatmıyor. Onu işerken görmüyorsa kimse, bu şansın ondan yana olmasından kaynaklanıyor.

Annesi geçiyor banyonun önünden. İşemek için göbeğine kadar sıyırdığı geceliğini aşağı indiriyor. Toparlanırken yakalanıyor.

“Yine kapatmadın kapıyı, sen zaten hiç kapatma kapıyı! Hiç kapatma!” Aynada kendine sırıtıyor. İnsanlar bir işi başardıklarında sırıtır. Ya da hoşlarına giden bir şey olduğunda…  Komik şeylere sırıtmaz insanlar, komik şeyler insana kahkaha attırır çünkü. Şakaya sırıtan kişiler, o şakadan tiksinmiştir. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi, azar işitmek, Feris’in hiç hoşuna gitmiyor. Ancak o sırıtıyor otuz iki diş: biri çürük, ikisi dolgulu… Feris, annesinin dırdırını şaka olarak düşünüyor, bu şakadan tiksiniyor. Sırıtıyor. Uzun bir süre sayılır, beş dakika ayna karşısında böyle duruyor. Çenesi ağrıdığında, ağzını ciddiyetle kenetleyip tuvaleti terk ediyor.  Sabunluğun olduğu yerde duran sigarası ıslanmış: İnce, külden bir boru gibi uzanıyor.

Feris, hemen bir sigara daha yakıyor. Kahvaltı ederken, sigara içmeden duramaz. En sevdiği kahvaltı ekmek doğranmış mercimek çorbasıdır. Yaz kış bunu yer. Ve içine muhakkak bir konserve ton balığı da ekler. İhmal etmez. Bunu yiyince öyle enerji dolar ki, bütün gün canı başka şey yemek istemez. Tabii şunlar hariç: Soslu burger, dilli tost, kaşarlı kokoreç, su muhallebisi, kuru köfte, ızgara köfte, İzmir köfte, domatesli köfte, çiğ köfte, yanmış köfte… Ve hayır diyemedikleri arasında şunlar da vardır: Izgara kanat, enginarlı pizza, lahmacun, pide, tandır… Ama mercimek çorbası midesini öyle bir tutar ki, istese de yiyemez. Yazık!

Annesi, sofraya geceliği ile oturduğu için ona kızıyor. Sofrada sigara içip, çorbadan ıslanmış ekmeğin üzerinde söndürdüğü için kızıyor. Ağzında hem yemek, hem de sigara varken çiklet çıkartıp çiğnemesine kızıyor. Annesi Feris’e çok kızıyor. Kızım, çocuğum diyor hep –sabır gösterirmiş gibi- günahtır böyle şeyler… Nimete, yapmayasın, ayıptır! Feris, duymuyor annesini. Yerinden fişek gibi fırlayıp tuvalete gidiyor. Sifonu çekiyor. Unutmuştu demin. Sırf bunun için mi koştu yani? Güleyim de boşa gitmesin. Annesinin dırdırından koşarak kaçtı.

Saat onda işi var. Saat sekiz buçuk. Feris, normalde altı buçukta uyanır. Ama dün birisi ona dedi ki, “Bak, saatini sekize kur, çalınca da kalk tamam mı? Geç kalma ha!”  Bunu kendisine tembihleyen çocuktan hoşlandığı için, onun dediklerine harfiyen uydu. Saat altı buçukta ayılmış olmasına rağmen, saat sekize kadar gözlerini açmadan, uyuma taklidi yaptı. Bu jestini, delikanlı asla bilmeyecek. Ama Feris’e göre, bunlar bilinmeyecek şeyler değil. İnsanın kafasına öyle garip şeyler doğuyor ki, belki bu da onun kafasına doğar…

Feris üzerini giyinecek, annesinin ütüledikleri bozulmasın diye hiç dokunmuyor. Çünkü annesi, “Kıyafetlerinin ütüsünü bozma emi?” demişti. Hiç annesini kırmak istemez aslında.  Bir tane, eflatun ceketi var. Onu çantasında saklıyor ki, annesi bulup da ütülemesin. Onu da ütülerse giyecek bir şey bulamaz ve çıplak kalır.  Ama bu ceket de biraz –fazla- buruşuk. Olsun! Eğer gözüne yeşil çerçeveli kara gözlüklerini takarsa, buruşuk kırışık görmeden gideceği yere gidebilir.

Eline saç fırçasını alıp, aynanın karşısına geçiyor. Saçına biraz çekidüzen vermeli. O kadar uzun saçları var ki, çekiversen düzen veremiyorsun… Çok zamanını alıyor. Ön tarafları tam üç gündür çorba gibi, ne tarak giriyor, ne fırça, ne bir şey. Yıkandığında kremlenmesi gerek. Dahası banyodan çıktığında, saçının önünü babası gibi havlu ile kurulamamalı. Karışıklık bu yüzden oluyor. Ama o banyoda ne yapıyor? Suyun sesini dinliyor. O zaman başındaki şampuanı bile durulamayı unutuyor bazen. Şimdi dışarı çıkarken bu düğümlenmiş saçını halletmeli, bugün diğerleri gibi değil dedi beyaz sakal!

Ufluyor. O kadar sıkılıyor ki açamayınca saçını, eline makası alıyor. Gelişigüzel kesiyor. İşte şimdi kolayca taranıyor saçları. Evden çıkıyor. Çıkarken kapıyı kapatmıyor. Annesinin sesini en alt kata inip, sokak kapısına vardığında bile işitiyor: “Yine kapatmadın kapıyı, sen zaten hiç kapatma kapıyı! Hiç kapatma!” Bir koşu, sokağı gören ön balkona çıkıp kızına sesleniyor. “Gözünü seveyim, ara çocuğum… Başını derde sokma, aklımı sende bırakma…”

Yolu hesaplıyor Feris, annesi bunları söylerken. Gideceği yer, yürüyerek on dakika. Yirmi dakikası var hala. Acaba yoldaki çakmakçıya uğramalı mı? Belki de annesinden gizleyeceği yeni bir bluz alabilir. Ütüsüz giyilenlerden. At yarışı oynasın, tabii ya! KızılyıldızhanBasgazaaşkımbasgaza, Işınlabeni bu haftanın favorileri arasındaydı. Gidip, Işınlabeni’ye yatırıyor parasını. Feris, içeri girdiğinde bütün gözler üzerinde. Büyük olasılıkla, uzun ve yarısı çıplak olan bacaklarına bakıyorlardır. Belki de biçimsiz saç kesimine… Eflatun ceketin içine giyindiği turuncu pullu bluza da olabilir. Ya da yedi dakikadır, gözünün dalıp gittiği noktaya bakıyordur herkes. Hele de o noktada kıl, tüy, yün zengini suratına yerleştirdiği aç bakışıyla salya akıtan bir ağbimiz oturuyorsa, herkes muhakkak bir şansı olduğunu düşünüyordur.

Hiç heveslenmesinler. Feris’in dalgınlığı geçer geçmez, ganyancının elindeki kuponu alıp dışarı çıkıyor. Bir şey daha yapması gerekiyordu. Not almıştı defterine. Çantasından avuç içi büyüklüğündeki defterini çıkartıp bakıyor: “Yapılması gerekeni peçeteye yazdım!” Büyük çantasının ön gözünden,   peçeteyi çıkartıyor: “Sigara paketinin üzerinde ismi yazan kişiyle görüş.” İrisleri daralıyor, gözbebekleri büyüyor Feris’in. Hangi sigara paketi? Çantasından çıkarttığı dört sigara paketinin üzerinde de yazmıyor isim misim… Feris’i bir korkudur sarıyor, acaba kızgın birisi midir diye soruyor sigara paketinde adı ve numarası yazan şahıs. Ya da kırılgan mıdır, aramadım diye kırılır mı? Üzer mi birisini Feris hiç? Tuzak kurar mı Feris’e aramadı diye? Telefonunu çıkartıp A harfine geliyor. En baştan başlayacak. Arayıp bu konu hakkında bir şey bilip bilmediğini soracak herkese. Geç kalıyor öte yandan da. Belki de sonra. İşi bittikten sonra… Böyle zamanlarda dikkatini toplamak ne mümkün!

“Ne salağım, ne ahmağım, ne şapşal, dangalak, beceriksiz biriyim” diyor. Söylenerek yürüyor yolda. Bu kadar azar işitmesini de, işe yaramaz biri olmasına bağlıyor. Kendine çok kızgın şimdi… Varıyor gideceği yere. Beyaz Saçlı, yetiştiği için affediyor onu, gülümsüyor. Aramadın ama yetiştin. Oh, diyor Feris, beyaz saçlıyı arayacaktım doğru ya.

Herkes hazır mı, diye gürlüyor beyaz saçlı.

Hazır.

Ortalık bomboş…

Feris, sigara yakıyor. Bir fırt için sadece. Sonra hemen atıyor. Çantasını ortalığa bırakıp, dalıyor içeriye. İçeriyi tiz perdeden bir kadın sesi kaplıyor. O ses, bir kez arızalanmadan bir kez tökezlemeden en pes sese koşuyor. Eseri yorumluyor ses, eseri yeniden yaratıyor. O sesi çıkartan, dünyanın en yüksek oktavlı sesine sahip Opera Sanatçısı ve aynı zamanda en genç bestecisi yirmilik Feris Pamir, Koca Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Operası’na üzerindeki eflatun ceketiyle iştirak ediyor.

Sesin görkeminde kimse eflatun içinden yanıveren turuncu pulları, yeşil çerçeveli kara gözlükleri görmüyor.  Feris’in ağzı şarkıyla dolu olduğu için, gözlerinde kalan sırıtışı kara gözlükleri yüzünden kimse göremiyor. Etraftaki herkesin aşırı ciddiyeti ona şaka gibi geliyor. Ama o, bu şakayı hiç sevmiyor.

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Kalakala…

Beraber Yürümek, E.Ezgi Uzmansel

Aklın kaldı bende
Ve daha neler neler
Gidiş yolun doğrudur senin
Ve benim yanlış sonuçlarım
Yol kaldı bende
Dosdoğru gidip yanlışa düşmeye taahhütlü pusula
Aklın kaldı ve daha neler neler
İçrek, yanık, ilkyaz kokun
Yakalarımda
Bileklerimde
Ağzımın kenarında gülüşün
Uykun yastığımda
ve ağrın, ağrın
Gövdemin sokağında
Kahkahalar tabii-kilitli odaların penceresinde
Aynalarda su kiri gölgen
Zaman kaldı
Kıvrıla kıvrıla başa dönen
Ve giz -en yamanı da o-
Beli bükük gümüş dağlar gibi
Koca, kayalık soru imleri
Tabii adın
Kendime senin adınla sesleniyorum artık
Ela taraçasına uzanmışım gözlerinin
Bana kirpik olmak kaldı

Şimdi bana senden herşey
Ve bana ben olmaktan başka neler neler
Hepsi de sen…
Aşk yazgısının değiştiği görülmüş mü sanki!

Not: Şair değilim ben, şiirselim sadece her romantik gibi…

3 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Dil Oyunu

Steven Paul Jobs, Dylan Roscover

Duha Eğitim ve Yayıncılık kurulalı beri burada çalışırım. Yani takvim hesabı, buradaki geçmişim üç sene, iki ay ve dört gün. İşim, yeni basılan kitapların kapaklarını tek tek kontrol etmek. Bir çeşit, kalite kontrol görevlisi diyebilirsiniz bana. Matbaa, akademinin bodrum katında… Günümün yarısını matbaada yarısını da derslikler arasında, yukarıda geçiriyorum. Neşve Duha, buranın kurucusu. Kendisi bir dil bilimci. Söylenen o ki, yedi dili sular seller gibi konuşuyormuş. Yüzlerce öğrenci gelir buraya. Onlarca asistanı vardır Neşve Hanım’ın. Bir araba kitap yazdı. Hepsini burada, bu matbaada bastık. Onlarca baskı yaptı. Hele Bir Lisan Bir İnsan kitabı otuz baskıya vurdu. Hepsinin kapaklarını ben kontrol ettim, ellerimle kutulara yerleştiren yine bendim. Her dersliğe on beşerden, yüz elli nüshasını bırakırız kitapların. Öğrencilere okutulan kitaplar da bunlar aynı zamanda. Asistanları ise, henüz kitabın dizgisi yapılmadan kâğıtlardan okuyup, hatmederler…

İşe başlamadan önce, Neşve Hanım’ı televizyon programından tanırdım. Her gün akşam sekizde, Kanal R’de Dile Gelen Hayat’ı sunardı. Ben kendi lisanımı zor konuşurum aslında, o programı ne diye izlediğim ise başka bir konu. Neşve Hanım, programda kitaplarında yazdıklarına benzer şeylerden söz ederdi, insanlarla nazik konuşmak, doğru ve etkili konuşma sayesinde onları ikna etmek, kurduğumuz cümlelerle onları şaşırtmak gibi konulara değinirdi. Dil bilimcilerin yaptığı şeyin bu olduğu konusunda, üniversitede okuyan kızımın şüpheleri vardı. Programı takip ettiği zamanlar, homurdanır benim çok da kafamın basmadığı şeyler söyleyerek Neşve Duha’yı tenkit ederdi. Krizden sonra, yirmi senelik emeğimi hiçe sayarak ilk beni işten çıkartan matbaa patronu ile rüyalarımda uğraştığım zor zamanlardı. Karımın eline bakmak ağır geliyordu. Her gün iş arıyordum. Ama yolda para bulmak iş bulmaktan daha kolaydı. İşte öyle bir zamanda işe aldı beni Neşve Hanım. O saatten sonra, benim kız da sustu ekmeğe hürmeten.

Yayıncılık işine girdikten sonra, Neşve hanımın şöhreti arttı. Genç ve güzel bir kadın… Üstelik akıllı da. Envai çeşit dergiden geldiler onunla röportaj yapmaya. Röportaj günlerinde, asimetrik kesilmiş sarı saçlarını jilet gibi dümdüz taratırdı. Üzerinde daima beyaz, düğme yerleri fırfırlı gömleği ve benim boyuma erişen bacaklarını saran ütülü gri pantolonu olurdu. Bu röportajların ardından, matbaanın üstündeki katları satın aldı. Derslik yapacağını ve hoca olacağını söyledi. Matbaaya yeni çalışanların gelmesi de o günlere rastlar.

Bize nişanlı olduğunu söyledi Neşve Hanım, yüzüksüzdü parmakları oysa. Evde, hanıma anlattığımda bunu kızım dedi ki, bazı kadınlar ‘bu benim sevgilimdir’ diye tanıştıramadıklarından ‘nişanlım’ derler yanındaki adama. Söz gelmesin, diye söylemiştir dedi. Doğru, matbaadaki yeni yetmeler nişanlı olduğunu bile bile az atıp tutmadılardı kadının hakkında, neyse. Ama benim aklım, kızımda kaldı. Acaba, onun da ‘nişanlım’ diye tanıttığı bir sevgilisi mi var yoksa diyerek içim içimi yedi. Sonra, onun üniversiteye giden, cıvıl cıvıl genç bir kız olduğunu düşündüm. Hakkı var böyle şeyler yaşamaya, kızmayacağım, dedim. Eski iş yerimde, dizgide çalışırken, genç kızlara özgürlük verilmesini tembihleyen kitaplar dizmiştik. Aklıma oradan geldi.

Bir gün, öğrencilerden birisi yolu şaşırıp bodruma indi. Matbaa ilgisini çekmiş olacak, makinelerin arasında gezindi. Askere giden oğluma benzettim suratını. Yanına yanaştım. Evlat, dedim, neye bakmıştın?

“Bunlar dört renk mi?” diye sordu, “Yok” dedim, “dört renk makineler şu tarafta, gel de göstereyim.”

Başladım söyleşmeye. Sordum, “Hangi lisanı öğreniyorsun delikanlı, söyle bakalım…”

“Vallahi” dedi başını o yana bu yana bükerek, “Daha lisan öğrenmeye geçmedik, bu kitabı okuyoruz şimdilik…”

Kitabı hemen bildim, yukarıya ben bırakmıştım onu:  “Bir Lisan Bir İnsan”

Dört renklinin yanına geldiğimizde, bana üzerinde yazan CMYK nedir diye sordu. Onların dört rengi temsil eden harfler olduğunu anlattım. “Renk ayrımını nerede yapıyorsunuz?” dedi, içeriye işaret edip görmek isteyip istemediğini sordum. “Sonra belki” dedi.

Delikanlı, matbaaya aşinaydı. Bu tanışıklığın nereden geldiğini sorunca, gazeteciliği kazandığını söyledi. Aklıma yattı. Oradan ayrılmadan dedi ki, “Bu akşam SULUZIRTLAK programına çıkıyor Neşve Hanım, seyredecek misin?”

Bizim kız bazı geceler programa bakıyor ama ben dilim dışarıda, gözlerim yarı kapalı oluyorum o vakitlerde.

“Artık takip edemiyorum Neşve Hanım’ı” dedim, “O kadar çok çıkıyor ki programlara, hangi birine yetişeyim?”

“Bunu seyret bak,” dedi “Çok eğlencelidir…”

Sonra da geldiği yoldan geri döndü, ona çıkışı da tarif ettim. Artık yolunu bir daha kaybetmez.

O gün, bodrum katın misafiri çok oldu. Delikanlı gittikten belki beş, belki de on dakika sonra asistanlar indi aşağı. Yeni gelene binayı tanıtıyorlardı. Çaylak, kısa boylu, ışık gibi bir çocuktu. Sürekli konuşuyor, soruyor, kıdemli asistanları kahkahalara boğuyordu. Çok geçmeden yanıma yaklaştılar. Benle tanıştırdılar. Genç, saygıyla kâğıt çiziği dolu ellerimi toka etti. Sevdim çocuğu. Ama saate bakınca, orada fazla kalamayacağımı anladım. Yukarı çıkıp, günlük bülten dağıtmam gerekiyordu. Günlük bülten, asistanların ve öğrencilerin yazdığı, çizdiği şeyleri bastığımız bir çarşaf kâğıt. Dörde katladım yüz ellisini, sonra tekerlekli rafıma yerleştirip asansöre bindim.

Asansör sürekli tangır tungur, sonradan yapılan şeyler hep eğreti durur böyle. Gözümün kenarıyla okuduğum bülten içimi bulandırdı, kata vardığımda kendimi nasıl dışarı attım, Allah bilir.

O akşam eve gittiğimde, asansörde üzerime yapışan bulantıyla hâlâ boğuşuyordum. Tek lokma yemeden kendimi koltuğa attım, uyumuşum. Gözlerimi açtığımda, gece yarısıydı. Karanlık oturma odasında, televizyonun mavi ışığı titriyordu. Benim kız, dibine sokulmuş, sesini kıstığı programı takip ediyor,  beni uyandırmamak için kahkaha atacağı yerde kıh kıh gülüyordu.

“Sesini açıver” diyince yerinden hopladı garibim, korkuttum istemeden.

Sesini açtığında reklâma girdi, “Annen nerede?” diye sordum, “Yattı” dedi. Yemek yemediğim için ekmek arası yaptım kendime, kız yarısını istedi. Reklâmlar dönerken, afiyetle yedik. Arkadaş gibi olduk, dedim içimden. Hoşuma gitti.

Reklâm bitince, programın gümbürtüsü sardı odayı. “Aha” dedim, “Neşve Hanım…” Gündüzün, delikanlının dediği program buydu demek.

“Evet…” dedi kızım, “Şimdi sıra onda…”

Ne sırası diye sormaya kalmadan, sunucu Neşve Hanım’a bir şeyler soracağını söyledi. Neşve Hanım, her zamanki gibi gıdısını, gömleğinin fırfırlarına gömerek gülümsedi. “Sorun bakalım,”  dedi neredeyse muzipçe.

“Yedi dil biliyorsunuz doğru mudur?”

Sunucu bunu söyleyince, stüdyoda alkış koptu. Ben de alkışladım.

“Evet, efendim,” dedi Neşve Hanım, “Doğrudur…”

“İngilizce, Fransızca, Rusça, İtalyanca, Almanca, İspanyolca… Başka?”

“Arapça…”

Başımı kızıma çevirip, görüyorsun ya, dedim. Kızım, şşşş, dedi.

“Peki, efendim, lütfen bize şu cümlenin Fransızcasını söyler misiniz?”

“Pardon?”

“Ben zengin değilim…”

Seyirciler, kahkahaya boğuldu. Neşve Hanım’ın yüzündeki gülüş sallanır gibi oldu, yutkundu.

“Bak,” dedim kızıma, “Şimdi gör sen!”

Stüdyoda kısa bir sessizlik oldu, sonra mırıltılar başladı “Bir saniye millet!” diyerek bastırdı uğultuyu sunucu.

Neşve Hanım, iyiden iyiye terlemeye başlamıştı: “Jö… Jöööö…”

“jöööööö!” diye inledi sunucu! Neşve Hanım, “Ay em nat riç” dedi,

“İyi de Neşve Hanım, bu İngilizce!” diye aksilendi sunucu.

Kızıma dönüp baktım, “Jö nösvi pa riş” dedi, “Fransızcası budur!”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum, “Okulda bir yıl gördük baba” dedi, “Azıcık Fransızca bilen bu soruyu yanıtlar, azıcık…”

Midem kaynadı, elimi gövdeme bastırdım. Ama kızımın bilmesi de hoşuma gitmişti. Onun yüzü televizyona dönükken, ufak, esmer suratına baktım. İçimden aferin kızım dedim. İçimden…

Sunucu, “bir saniye yahu!” diye inledi. Uzatmadan, yanındaki şarkıcıyla konuşmaya başladı. Sonra, ortalığı bir kahkaha aldı. Neşve Hanım da, gülümsedi, edalı edalı şarkı söyleyenleri alkışladı.

Program bittiğinde, kızım bana dönüp, kadınla ilgili daima kuşkuları olduğunu söylediğini söyledi. O gün de birinci elden şahit olmuşuz, bunu dedi. Ama benim içim daralmıştı, o gün sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün tatildim. Yerimden kıpırdamadan, pencereden dışarıyı izledim.

Pazartesi günü, matbaa çalkalanıyordu. Yukarıyı düşünemiyordum bile. Kim bilir, neler söyleniyordu Neşve Hanım hakkında. Herhalde, diye düşündüm, birkaç gün buralarda gözükmez… Öğlene doğru, binanın önünde yarış arabalarınınkine benzer bir motor sesi hırladı. Cümleten dışarı çıkıp baktık, Neşve Hanım’ın altında lacivert, pırıl pırıl bir spor araba, yüzünde kocaman gülümseme… Aracı park etmesi için güvenlikten Nedim’e anahtarı attı. Topuklarını tıklata tıklata binaya girdi. Herkes suspus birbirine bakıyordu.

Basılmış bültenleri alıp, dörde katlamadan yukarı çıktım. Hakikaten merak ediyordum. Asistanlar, her zamankinin aksine suskun ve başları öne eğikti. Hepsi, işlerinden olmamak için Neşve Hanım’ın peşi sıra sormadan yürüyorlardı. Yanımdan geçmelerinden birkaç saniye sonra, Neşve Hanım durdu. El arabasının tutacaklarına sıkı sıkı sarıldım. Düşmekten korkar gibi… Sarı, düz perçemini kulağının ardına attı. Ve konuşmasına başladı:

“Kaç kişi aradı sabahtan beri?”

“Yü…Yüü.. Yüz yirmi!” dedi asistan kızlardan biri.

“Ne soruyorlar?” dedi, herkes sustu. “Biliyorum, herkes benim yedi dil bilmeyen bir dilbilimci olduğumu konuşuyor değil mi?” dedi, “ Ama yanılıyorlar” Asistanlar başlarını düşürdükleri yerden kaldırdılar. Hani, aynı anda yapmak için anlaşsalar o kadar olmazdı. Onunun birden başı Neşve’ye döndü. Çaylak, neredeyse sevinçle gülümsedi. Olanlara inanmak istememişti hiçbiri zira. “O arabayı nasıl aldım sanıyorsunuz? İyi bir anlaşma gibisi yoktur!” diye ünledi.

O vakit, program yapımcıları ile nasıl bir anlaşma yaptığının izahına koyuldu. Araba çok güzeldi ama ona yakıştıramadım bu davranışı. Hem, iki uykusuz gece geçirmiştim utancımdan. Ama baktım ki, onun utandığı yoktu. Gıcır arabasından ve yeni, kötü şöhretinden memnun gibiydi. Neyse, dedim, buradakilere işin doğrusunu anlatıyor hiç değilse.

Arayanlara ne diyeyim, diye sordu asistan kız. “Bunun bilerek yapılan bir şov olduğunu söyle, onun ciddi bir program olmadığını, işin içine biraz eğlence kattığımızı söyle… Herkes bir de eğlenceli yüzümü görsün diye yaptım, diyor Neşve Hanım, de…”  Asistan kız, hemen ikna olup oradan ayrıldı.

“Hadi dağılın siz de,” dedi, derin bir oh çeken asistanlarına, “Hadi…”

Tam bu esnada olan oldu. Çaylak Neşve Hanım’ın arkasından seslendi: “Peki patron!” dedi muzip bir sesle “ Fransızcada Ben zengin değilim, ne demek?”

“Hah” dedi Neşve Hanım, yutkunduğunu gördüm yalnız, “Hadi işinin başına!” Asistan gülüp, gitti.

“ Jö nösvi pa  riş” dedim mırıltıyla “azıcık Fransızca bilen bunu da bilir…”

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Aşk Nerede? – ilk bölüm-

Kalp Ağacı


Avuçlarımın içi yaralı kadınlarla dolu… Sanki kıyıya vurmuş, sedefli kabuklar gibi birikmişler gövdeme, pırıl pırıl. Her yerde onlar, her yerimde: Ergenliğimde, ilk gençliğimde, çarşafımda, yastığımda, gözbebeğimde, gevezeliğimde, sessizliğimde, geç kalmışlığımda, kandırılmışlığımda, şikâyetlerimde. O kadınlardan biri annem, diğeri dostum, ötekisi arkadaşım, komşum, yakınım, yabancım… O kadınların isimleri, benim dört harfli ilk ismimde.

Hepsi işgal edilmiş bir kere! İşgal edilmişler, bir kadının etine dokunmakla yüreğine dokunmanın aynı şey olduğu sanrısını gören erkeklerce. Yarabbi o nasıl bir yanılgıdır! Bir kadının yatağına girmek, onun hayatına girmenin kendisidir diye kim öğretti onlara? Sırf bu yüzden, kadının teninden ellerini çekince kalplerinden de çekip gittiklerini sanırlar ya, ne zalimce!

Dört mevsime aynı anda yurtluk eder kadının belleği. Arzuyu, akılsallığı, şefkati ve bilgeliği dört elementin kucağı gibi içinde taşır. Ona ulaşmak için, dört kapının dördünü de çalmak gerekir. “Kadınlar ne ister?” gevezeliği, onları tek bir ilke ile anlamaya çalışan erkek aklının budalalığıdır. Ama ille de tek yanıt için yalvaranlara hepsi, birçok dilde aynı şeyi söyleyecektir: “ANLAŞILMAK!”

Onu anlamak, bacaklarının arasındaki küçük, sıcak karanlığı anlamak değildir. Onu anlamak, hayallerini anlamaktır, saçını neden öyle taradığını anlamaktır, sevişirken gözlerini neden kapattığını anlamaktır, dünyaya bakışının yanı sıra pencereden dışarı bakışını anlamaktır, milyonlarca gizemli ayrıntısını… Oysa doğal hedeflerinden sapmayan erkekler için bunların alayı teferruattır.  ‘Bilmezler mi, oysa insan kendi doğasına karşı çıkarak doğallaşan tek canlıdır.’(*) Şu halde, et arzusundan sapmayan adam, insanlığın değil, hayvansallığın doğasına mıhlanmıştır.

Avucumda yarım kadınlar, yalnız, yaralı… Bu “y” o kadar dikenli bir “y” ki… Bir kötücülleme arması adeta: “yalnız, yaralı, yorgun, yanılmış, yanmış, yıkılmış, yılmış…” Ve bu öyle bir “y” ki, çölde su arayan birinin sıkıca kavradığı ağaç parçasına benziyor. O “y”ler kadınların peşinde, bulana kadar iz sürüyor. İşte “yalan” da onlardan biri…

Yalanın ozanı kadınlardır değil mi ya aslında, hayatları bir saklanma, kaçma, laf çevirme dilimidir. Oysa ben, bir ağız dolusu sevdiğini söylemekten kaçmayan, aşkı için gözyaşını sakınmayan, lafı dolandırmadan sevdiği kişinin peşinde koşan çok sayıda kadın gördüm. Hatta bunları bir ve aynı anda yapanların yalnızca kadınlar olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Eğer hâlâ onlar yalanın ozanıysa, sazlarından işittiğim mertliğin türküsüdür, ne garip!

Kadınların âşık olma biçimine güzelleme yapmaya ne kelimelerim yetiyor, ne de dimağım. Ama bir mesele var ki, söylemezsem kalem darılır bana: “Kadınlar ne ister?”, değildir asıl soru… Bu bir saptırma! Kadınlar bir talep süngeri değildir. Bir erkeğin onlara asla veremeyeceğiniz şeyleri soğurmak için gözenek gözenek açılan bir yapı değildir onlar.

Kadınlar iz sürücüdürler. Bir erkeğin, şişirilmiş, kolaylaştırılmış, hamlamış kalabalığında azalan ve yitmek üzere bastırılan cevheri bulmak için her taşın altına ellerini uzatırlar. Onlar iz sürücüdürler, kulakları, ağızdan çıkacak sahici bir güzel söz için onlarca boş, ruhsuz cümle çöplüğünü işitir. Onlar iz sürücüdürler, densizliklerin içindeki nezaketi, sönmüş gözdeki ışığı, menfaatin içindeki çocuksuluğu, becermenin içindeki sevişmeyi nerede olsa arayıp bulur; çekip çıkartılar. Ama onlar, avuçlarımın içinde bütün kötücül “y” harfi ile başlayan sıfatları sırtlarına alan kadınlar, işte onlar böyle bir emeğin ardından, dev yalnızlık çukurundan başlarını çıkartıp sorarlar en nihayetinde: “her şeyi buldum iyi de, aşk nerede?”

Kadınlar, iz sürücü kadınlarım –dedim ya-, anlamsızlar evrenindeki anlamları çekip bulan da ve onları erkeklerin derinliksizliğine yükleyenler de kendileridir. Sonra da adına aşk derler! Oysa aşk, bizzat onlardır: Aşkı ararken, aşklaşmışlardır. İşte bu yüzden, avucumdaki kadınlar, bütün “y”lere rağmen pırıl pırıldır.

(*) Alıntı, Tom Robins, Parfümün Dansı

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Anı Eşiği

Ağır ağır adımlıyorum koltuğuma doğru. Henüz gün sökmedi. Bu oda seksen dört nisandır, sabahın beş buçuğunda nasıl ise şimdi de öyle. Yüksek beyaz tavandaki bezemeler, ışıksızlıkta tek parça halinde görünüyor: Sanki aralarındaki kıvrımlar, bükümler, desenler alacakaranlık tarafından yutulmuş. Koltuğumun, kızıl kadife sırtı günün bu ham saatinde daha da esmer. Halısız zemin, terliğimin aksak tapırtısını yankılıyor. Günbegün ufalan topuklarımın altından çıkan sesler, uğultuya dönüşüyor kulağımın çevresinde. Yüzü, kapılara dönük koltuğuma nihayet vardığımda, ilk işim kolçakta duran uzak gözlüğümü takmak oluyor. Kataraktlı gözlerim, hafızama tutunarak iş görüyorlar nicedir aslında. Bu gözlük ise, başka bir alışkanlık: Şimdilerde mora kesmiş bir topan patlıcanını andıran burnumun alışkanlığı…

Hâlâ harfleri seçebilirken, bu saatlerde yapmayı en sevdiğim şey, açıp iki kelime şiir okumaktı. Yeats’ın ellisinden sonra yazdığı olgunluk dizeleri beni ayıltan bir fincan kahve gibiydi. Pikabın iğnesi, Debussy’nin plağı üzerinde çıtırdarken, İngiliz dilinin en oyunbaz sözcükleri sabahın içinden akıp geçerdi.

Şimdi, şarabî kolçaklara uzattığım benekli, saydam ellerim bir kafadanbacaklı gibi yalnızca ilaçlarıma doğru hareket ediyor. Onları yanı başımdaki sehpadan alıyor, yüzümde gezinip, ağzımın içine bırakıyor. Tablet, afiyetini yitirmiş dilimin üzerine kekremsi tadını yayarken acelesizce suya doğru gidiyor kafadanbacaklı. Bardak, içsiz dudaklarıma yaslanıncaya dek, su bile eskiyor.  Ve o andan sonra, birbirine benzeyen dakikalar başlıyor benim için. Müziksiz, mısrasız ve sadece Asya Hanım’ın mırıltıları ile akıp giden ve diğerine tıpatıp benzeyen bir başka gün işte… Asya yemeğimi getirdiğinde öğlen biri vuruyor duvar saati. Koridorlardan deterjan kokusu yükseldiğinde, öğleden sonra dörde varıyor kadran. Dördü on geçe, ‘Allah’a emanet ol büyükhanım’ diyip, kapıyı çekiyor. Dördü on iki geçtikten sonra som sessizlik zamanı artık. O an, gözlerimi koridordaki kapıdan ayırmadan; kokulardan, sükûttan ve bulanıklaşan görüntülerin hafızamda kanırttıklarından geçmişi yontmaya başlıyorum. Hepsini burada, bu kızıl koltuğun üzerinde, kıpırdamadan yapıyorum.

Önce, rüzgâr fırfırlandırıyor kapıyı. Ahkâf giriyor içeri, otuz üçünde, tıpkı onu gördüğüm ilk gün gibi. Üzerinde kahve, fitilli redingotu; fildişi yünlü boyunbağı uçuşuyor. Özlediğimi söylüyorum onu, en çok onu… Bir kadının en çok özlediği şey aslında, yatakta beline sarılan sıcak, yakın bir eldir, bunu anlatıyorum. Zihnime mıh gibi gömülmüş gencecik görüntüsü yitiyor. Gözkapaklarım, ilk sahnenin sona erdiğini anımsatan kalın perdeler gibi iniyor. Yeniden açıldığında Ahkâf orada değil.

Deyrace’nin kendine özgü, bergamotlu kokusunu duyumsuyorum. Ablamın, pudralı, ak suratı zihnimin perdesinde kımıldıyor. Kapıdan başını uzatıyor, o şen kahkahasını atacak gibi aralanıyor etli ağzı. Hani neredeyse gülerek dertleşecek gibi. Bir dostun yokluğu, kardeşin yokluğundan daha kötüdür, diye düşünüyorum. Ama ikisinin aynı anda olmayışı, yoksulluğun kendisidir. Düşüncelerim ne kadar kararırsa, o da kararıyor ve nihayetinde iyice azalıp, yitiyor. Tastamam bir düş bulutuna dönüşmeden hemen önce, anlağımın hıçkırığı çınlıyor: “Bana ilk ismimle seslenmeni özledim!”

O an sanki derinlerden, uzaklardan, içerinin daha da içinden bir sesin bana seslendiğini duyuyorum; “Selma!” diyor… Tanıyacak gibi oluyorum ama hayır. Adeta, bana ilk ismimle hitap eden bütün insanların, -kocamın, ablamın, annemin, babamın- sesleri birbiri içine geçmiş. İrkiliyorum. Kapının kanadı, boşlukta öne arkaya titriyor sadece.

Günün birinde, sana ilk isminle hitap eden kimse kalmadığında, tamamen yalnızsındır diyorum kendime. Bu tıpkı, ayakkabını hiç çıkartmadan yaşamaya benziyor. Öylesine rahatsızlık veren bir duygu… İsmin artık, dolayımların kucağında. Sen artık, Selma Hanımsın, büyükhanımsın,  Selma abla, Selma Teyze, Selma yenge, hala, hoca, anne, nine… Nice sonra, insanlar bir isme sahip olduğunu bile unutuyorlar. O ayakkabılar o kadar çok kalıyor ki ayağında, ayağın olduğunu unutuyor insanlar. O vakit, soğuk mezar taşını delicesine arzu ediyorsun, diyorum. O taşın üzerinde yalnızca kadimleşen soyadın ile yan yana yazılacak çıplak ismin… Aslında demiyorum, oturduğum şu koltukta yaptığım şey sadece mırıl mırıl sallanmak…

“Hı hı” diyor kapının ağzındaki, “hı hı…” Saçsız başını örten uyku kukuletasının ucu, babamın yanağına dokunuyor. Üzerinde, beyaz gecelik entarisi… Ak bıyıkları altında kalan dudakları yay biçimini alıp, gülümsüyor bana. Babamın hayali, adeta kapı eşiğine iz düşen aydınlık bir saçakbulut. Ömrübillah yaptığı üzere, yine onaylıyor beni oracıkta. “Hı hı” Ona çok erken gittiğini söylüyorum, kızdığımı söylüyorum ona… Sonra, hiçbir ölüm için ‘işte tam zamanında!’ denmez diye düşünüyorum. O sadece, pamuk topağı gibi “hı hı” diyor… Sureti, kafamın içindeki perdeden kalkmadan söylediği son şey bu…

Ziyaretler sona erdiğinde, sokağa kulak kabartıyorum. Arnavut kaldırımlarını çiğneyen lastiklerin hışırtısı, ökçelerin aceleci tıkırtısı, overlokçunun kendini yineleyen sevimsiz anonsu, bakkalın çırağına seslenişi ve yeniden başa dönen velvele…  Kulağımdaki cihazı yokluyorum. Sesini iyice kısıyorum. Ama gök öyle bir haykırıyor ki, eskimiş kulak zarlarıma kudüm tokmağı gibi çarpıyor. Aralık kapının üzerinde ışıyor şimşekler.  Tek isteğim, başımı çevirip göğe bakmak. Pencereye sokulan yağmur damlalarını izlemek… Ancak kesif bir güçsüzlük bedenimdeki… Ne ayağa kalkıp, pencerenin kenarına gidebilirim ne de başımı o yana çevirebilirim. Koyu, kopkoyu bir uyku ürperiyor üzerimde. İşte tam bu esnada görüyorum onu kapının eşiğinde. Selma, diyorum, Selma… Bütün şaşkınlığı, sözsüzlüğü ve tazeliği ile pencerenin berisinde olup bitene dalmış. Kapının kanadına tutunmuş, biraz korkarak çokça hayran vaziyette gözlüyor dışarıyı.  O da, dudaklarını kıpırdatmadan anlatıyor. Yanına çağırıyor beni, koşabileceğimi söylüyor. Dışarıda olup bitenlere bakabileceğimi… Gözümün seçmediğini anlatıyorum, sadece gel Selma diyor. Yerimden kalkarken kuş gibiyim: Tüyden ve telekten yaratılmışım sanki. Yanına yaklaşıyorum, engelsizce görüyorum göğün yarılışını o vakit. Hadi, diyor… Tutuyorum ufacık ellerini, çıkacağız kapının eşiğinden beraber. Dur, diyorum, bir şey unutmanın tedirginliği üşüşüyor aniden. Başımı çevirip bakıyorum koltuğuma, eskimiş bir et yığını gibi duran bedenimden başka hiçbir şey kalmamış geride.  Tamam diyorum, artık gidebiliriz.

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

İmkansız Aşk!

by: Julia Grigorieva

Ciddiyetsiz kravat gibiyim,
Mutsuz bir kahkaha,
Yürüyen tezadım ben,
Hem de tutarlılığı bu kadar severken.

-
***

-

Ama söyle bana
Dünya hakkında hakikati konuşan her ağız pislenmiyor mu?
Zira çirkeftir her köşe başı,
Ölmeye koşmuyor muyuz yaşadığımız her dakika?
Uyumak üzere uyanmıyor muyuz güne,
Ve acıkana dek doyurmuyor muyuz karnımızı?
Ve şimdi, şu dakika gecikmiş değil miyiz düne?
Barışı yaşatmanın savaşına tutuşan bizdik hani!
Konuşmak için susması gerekiyordu birilerinin…

-
***

-

Hal bu iken,
Yürüyen tezadım ben…
Üstelik tutarlılığı bu kadar seviyorum -laf aramızda-!
İşte al sana imkânsız aşk!

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Savaş Ganimeti


“Tüm baskıcı rejimler, toplumun belleksizliğine güvenirler.”[1]

-1-

Işıkla yıkanıyor Terry’nin odası. Gözlerini aralıyor. Tavanda, sekiz yaşından beri orada duran Woddywood Pecker’ın tasviri. Ergenliğinde, babası ile çizdikleri bu tavan resmine bir de KISS yazısı eklemişti. S’lerin kavisleri şimşek şimşek kırılıyordu. Şimdi yazı orada değil, silinmiş. Küf yeşili parlak boyanın üzerinde kırmızı, turuncu gagası ve lacivert gövdesi ile gülümseyen ağaçkakan… Odanın kapısı aralanıyor. Annesi elinde tepsiyle giriyor içeri. Kremalı çörekten gelen tereyağı kokusu, kahvenin doygun, acı dumanına karışıyor. Bu kahvaltı –özellikle de kremalı çörek- doğumgünü mönüsü. Yerinden kalkmadan midesine bastırıyor. Acıkmış. Doğumgünüm, diye mırıldanıyor Terry, bugün benim doğumgünüm. Başucundaki paketi görüyor hemen sonra. Kırlangıç desenli, mavi bir kâğıtla sarmalanmış. Açmadan, içindekini biliyor: Muhteşem Gastby. Babası ona, Tenessee’deki en eski kitapçıdan Muhteşem Gastby’i aldı. Kırlangıçlı jelatin, Rob&Willson’ın arması gibidir. Ancak, bunun imkansızlığını kavrıyor aniden. Babasının öldüğü gerçeği, Rob&Willson’un kapandığı gerçeğine giriveriyor. Ama paket öylece duruyor. Beş duyu ile algılanabilirliğinden endişe ediyor önce. Elini uzatıyor. Ama ulaşabildiği, kırlangıcın saks mavisi kuyruğundan kalan mürekkepsi bir buhar. Continue reading

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Bugün Herkes Ölmeyecek

Mike Egan, Day of the Death

Vahit, Efrahim’i gönderiyor. Saat altı. “Tamam, sen git uyu artık. Öğlen gelirsin.” Efrahim, rüzgârlığını hışırdatarak giyiniyor. Damağında sasıyan çayın tadı, uykusuz yüzünde kızışıyor. Damağını şaklatıyor. Bir şey demeden çıkıp gidiyor. Kapı sesi…

Altıyı on geçe, boz renkli telefon zırlıyor. Vahit, kıllı parmaklarını uzatıyor ahizeye. Alo, diyor sadece. Konuştuğu tek sözcük bu… Sonra, dinliyor sırf. Önündeki Asprin antetli not defterine yazıyor: Öğle namazından önce tıp fakültesi morgundan alınıyor, Fethi Günaşar. Muğdat Camii’ne getiriliyor. Oradan da Tarsus’taki aile mezarlığına… Hoca yok.

“Niye?”

“İntihar etmiştir…”

Dillendirmeden, şıp diye tahmin ediyor. Sağ elinin kıllı serçe parmağı bükülmüş, kulağına uzatıp çık çık kaşıyor.

Saat sekize kadar, çıt yok. Beş bardak çay, kara fiberglas kül tablasında ezilmiş beş sigara izmariti. Bu iki saat boyunca, çay ve sigara içmekten başka bir de gözlerini ayaları ile ovuşturup durdu. Uykusunu alamıyor nicedir. Karısı… Nimet fena. Nimet’i düşününce içi daralıyor. Artık çaydanlıkta kararan çaydan bir bardak daha almayacak. Ama bir sigara daha, işte sararmış parmakları bu tütün silindirine alışık. Hele de bu sabah Nimetle öpüşmediğince öpüştü sigaranın turuncu filtresi ile .

“Ah, neyse” diyerek savıyor başından Nimet’in sıkıntılı yüzünü.  Zaten o esnada, boz makine bir kez daha zırıldıyor. Vahit’in kalınca bir yaprak sarmasını andıran başparmağı tükenmez kalemin tepesini ezip duruyor: Çık çık çık çık…

“Ben kırkbeş metre dediydim, elli değil” diyor. Yazıyor hemen sonra, Kefenci Salih’i ara. İçerideki odada gürültü kopuyor. Efrahim’e sövüyor, yine suntaları, ağaçları dikey dizdi diye. Yatır demişti oysa Vahit. Aylak herif, duvara yasladı. Hızar mı burası? Cık cık cık…

Yerinden güç bela kalkıyor. Kıçı, artık vilneks kaplı iki kolçaklı koltuğun arasına sığmıyor. Sanki kabası ile koltuğu da alıp götürecek. Ter basıyor.

Bu esnada, zırlıyor yeniden telefon. Aynı anda kapı. Bir telsizli telefon almadı diye hayıflanacak, zamanı değil! Önce kapıyı açıyor sonra telefonu… İçeri giren yabancıları yatıştırır gibi oturtuyor taburelere, beklemelerini işaret ediyor. Bu esnada, ahizenin içinden fışkırıyor ses. Büronun rutubetli duvarlarında çınlıyor.

“Neresi? Orası neresi?”

Genzini temizliyor Vahit telaşsız, yanıtlıyor: “Vahit Cenaze Levazımatçısı. Her türlü cenaze işiniz yapılır… Öhö hö harkkk!”

Ahizedeki ses ilk hırçınlığını kaybedince, odadakiler için karşı tarafta konuşanın bilindik gizi başlıyor. Vahit yine önündeki kâğıda yazıyor da yazıyor: “Dört tabut, biri bebe…” Ağlama, diyor adama, anlamıyorum dediğini… Başınız sağolsun, herkese ehliyet veriyorlar, diyor. Sanki karşıdakini teselli etmekten duyduğu usanç, sesindeki kımıltıyı yutmuş. İkindiden önce kalksın, öğle namazı o vakit… Bir anda düşündüğü her şeyi yazdığını anlayınca, kalemi kâğıt üzerinden kaldırıyor. Dinliyor safi. Ama iş adres almaya gelince yeniden eli kâğıt üzerinde işliyor.

Telefonu kapattığında karşısında oturanlara bakıyor nihayet. Bir adam, yüzünü yitirmiş gibi saydam ve alık bakıyor Vahit’e. Ağlarken gözleri yok olmuş, akarken burnu ve ağzı devrik bir parantez gibi aşağı düşmüş ve adam onu düştüğü yerden almamış. Yanındaki erkek çocuk sekiz yaşlarında. Adamın oğlu. Hiçbir çocuk, başka bir erkeğin elini öyle can havliyle kavrayamaz sanki. Sadece baba olmalı o kişi.

Yüzü olmayan adamın sadece sesi işitiliyor. Tuvaleti sordu. Kendinden geri kalanları da orada bırakacak. Bu esnada çocuk, Vahit’e yanaşıyor.

“Kaç yaşındasın?”

“Yedi buçuk

“Buçuk mu?”

“Hı. Evet.” Çocuk teklifsiz konuşmayı sürdürüyor , “Annemden önce köpeğimiz öldüydü bizim. Kirli. Sen bilirsin, söylesene köpeklere cennet var mı?”

“Köpeklere cennet mi?”

“Cennet ya. Kirli, çok iyiydi. Korurdu bizi. Kinsizdi. Hani yanağı olsa gülecek derdi annem, hiç durmadan severdi. Sevilmekten ve doymaktan başka kaygı gütmez derdi annem.”

Bilgelikle hiç de işi olmayan Vahit, çocuğun haline içleniyor. Ona verecek bir yanıt bulmalı: “İnsan kötü” dedi “İnsan, kötülüğün membağı.”

“Membağ ne.”

“Yeri, yurdu, kaynağı… İnsana cennet yoktur zaar. Olsa olsa cennet, köpekleredir. Onlar kadar iyi huylu insan gördün mü?”

“Annem, ya o?”

“Anneler başka… Onlar melek.”

Çocuğun kara çakıl gözleri yanıyor. Teni petek gibi. Vahit içlendi. Böyle bir evlat istemişti. İçi daraldı. Nimet geliyor gözünün önüne saatine bakıyor. Nimet çok fena, çok sıkıntılı, diye düşündü. Yüzü olmayan adam çıkıyor içeriden. Sevdiği kadını yitiren her erkek, hayatla yüzleşme biçimini de yitirir. Ağzında birşeyler geveliyor. Vahit, hiç kimsenin bilmediği o ülkenin gidiş yolunu anlatıyor alışıldık biçimde. Adam, ağlamıyor. Tek bir his kımıldamıyor etrafında. Ölümle de yüzleşemeyecekti, öyle ya.

Efrahim’i arıyor, saat on bile değil. İkiye üçe bölünecekler o gün. Ekmek bu. Herkesin öleceği tutmuş o gün. Karısının habire terleyen alnı, bez gibi gergin suratı geliyor gözüne.

Gün uzun…

Kimsenin yıkamadığı ölüyü yıkaması düşüyor Vahit’e. Kurşun deliği şakağında pıhtılaşan kanı çıkarması uzun sürüyor. Kefenliyor. Bezin beyazının baş kısmında halka biçiminde mürdüm moru kan beliriyor. Mevtanın ıslak saçları, bezin ardından gri birer damar gibi beliriyor. Kolları arasında ağırlaşan ufak adamı, bin zahmetle toprağın içine uzatıyor. Terleyen ensesini karayel dövüyor. Kimseye belli etmeden, bir Fatiha düşürüyor mevtanın üzerine. Yaş toprak, duayı ve dünyadan bıkmış adamın soğuk etini örtüyor.

Yetişiyor Vahit. Hepsine. Bütün ölümlere, ölülere… Onları nasıl yolcu edeceğini biliyor. Tabutların içindeki bezi, bezin içindeki soğuk teni ve tenin içinden çekilmiş ruhu. Hiç isimlendirmese de bunları hepsine yetişiyor. Kazandığı paranın üzerinde ne kadar alın teri var ise, o kadar da keder var. Vahit, keder fabrikasının apansız vardiyalarını kovalıyor. Eli ne vakit toprağa ve maviye kesmiş insan etine değse o gün, aklına Nimet geliyor. O yüzden hızı kesilecekse de kesilmiyor, yetişememe korkusu bastırıyor yorgunluğunu.

Saat altıda olmalı orada. Hastanede. Yetişememekten ödü patlıyor. Beklemez ki. Bazı şeyler beklemez. Bunu biliyor. Bunu her gün yeniden ve yeniden öğreniyor. Gecikmemeli. Saf tutan erkeklerin, eli mendilli, başı bağlı, gözü yaşlı kadınların yüzünde hep o geç kalmışlık, hep o zamansızlık izi…

Saat beşbuçuk. Kapıyı çekip çıkacak. Efrahim, git diyor. Ben bakarım.

Yokluyor cebini. Taksi çeviriyor.

Acele etsin diye homurdanıyor şoföre. Geç kalma korkusu benzemez hiç bir şeye. Nimet’in kıvranışı belleğine iz düşüyor. O kapıdan nasıl girdiğini, formoldehit kokusunun yüzüne nasıl çarptığını anlamadan hemşirelerin ardına doluştuğu masaya yaslanıyor: “Ni..Nimet Bahtıbağlı” Üç yüz beşteydi ama az önce…

Ah, yetişemedi. Ne olur yanılsa… Üç katı, bu arzu ile çıkıyor. Asansör her zamankinden daha ağır… Bedeni hantal her zamankinden…

Nimet’in anası kapı önünde… Ne ketum bir surat… Duvarsı bakışlarla kendisine çarpılıp yere düşülen.

“Yetiştim mi?”

Cıklıyor kadın. Hemşire beliriyor kapı eşiğinde. O, hemşirenin elinde. Gözleri kapalı –Henüz!

Uzatıyor Vahit’e. Yaş gözüne deveran ediyor, elinde değil.

“Yetiştim oğlum” diyor elindekine “yetiştim…” Nimet, baygın. Sedyede uyuyor.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Korku(suz)


Hafifledim. Hani, uyuyup uyanmış gibi, sevdiğimin teninde soluklanmış gibi, ılık sularda yunmuş yıkanmış gibi hafifledim. Korkunun ele yüze bulaşan o meşum varlığına s*ktiri çekip, kapıyı gösterince hanem genişledi, ruhum aydınlandı. Ağzım bozuldu değil mi, -ama hakkında güzel cümleler kurmak istemiyorum onun.

Bu!

Korkuya biçtiğim bu kadar.

Görüyorum şimdi hepsini… Görmek marifet değil, söylüyorum, isimlendiriyorum.

Kovun hayatınızdan! Sizi karartan, mutluluğunuzdan nefret edenleri kovun… Benden söylemesi. İkinci şanslarla, değiştirme umutlarıyla, yeniden denemelerle, hep başa sarmalarla olacak iş değil. Değişmiyor! Mermer aşınıyor, değişiyor… Dağ yarılıyor, fay kırılıyor ama hayır insan değişmiyor! Sakız çarşaf gibi açıyorsunuz yeni günü önünüze ve zaten dünya eyvallahsız, siz koca karanlık bir geceden ak pak bir gün yontmayı başarmışsınız ne hikmetse; şimdi katran karalar gelip de pisleyecek çarşafın orta yerine öyle mi? Yok ya!

Elmas nadir bir kütle değil mi?

Soyu tükenenler mavi balinalardır ya da…

Piyango kırk yılda bir vurur ya da vurmaz…

Lagünler az bulunur doğada…

Ender olan bunlar mı sanıyorsunuz! Hiç de değil, ender olan sevgidir, merhamettir, emektir… Ender olan, kadir kıymet bilmektir. Hadi siz, bunları cömertçe, umarsızca sundunuz, ha bir de saçtınız. Ahmaklığınız bununla da kalmadı bir de kendi yaptığınızı önce siz unuttunuz… Hatırlayın o zaman! Kendi kıymetinizi hatırlayın. Aksi halde, hafızanızın alçakgönüllülüğü sizdeki cevheri sömürenlerin işine gelecektir. Kendinize yazık ettiniz madem, cevherinize etmeyin. A, yoksa siz cevherin ta kendisi miydiniz? Durun söylemeyin, bunun gerçek cevabını onların yanında asla söylemeyin. Onlar, ben ile başlayan cümlelere küfreden bencillerdir. Aldanmayın. Sizde bir tane siz var, azaltmayın ne olur… Biliyorum, kimseden önemli olmadığınızı haykırıyor içinizdeki erdem ağızları. Sorun o erdem ağızlarına, size doğruyu söyleyecekler –dürüstlük de erdemdir zira- kimseden önemli değilseniz madem, kim sizden daha önemlidir o zaman? Kim sizi daha değersiz kılmıştır ya da?

Başlı başına daha üretken, daha insancıl, daha farkında olarak yaşamak hayatı –suçu kimseye atmadan- tam da böyle yapmak isterken, kim sizi parçalara ayırarak eksiltmiştir? Hala eksik parçalarınızı mı arıyorsunuz? Hala parçalanmışlıklarınızı mı tamir etmeye çalışıyorsunuz? Onların boşluklarına bakın, sizden koparttıklarını yamamışlardır sağlarına sollarına! Sizden çaldıkları ve sizde yoksun bıraktıkları ile avlamışlardır sizi. Onlar avcıdır zira. Avcı toplayıcıdırlar. Üretmezler,  üreteni de sevmezler. Kendilerini sevmezler dahası, belki de sevmeyi bilmezler. Üstelik sizin bunları fark etmeden yaşadığınızı zannedecek kadar kıttır akılları. Ama gıcır kurnazlıkları vardır, siz onların ne bok olduğunu fark etseniz de incitme korkusu ile ağzınızı açıp da tek kelam konuşmayacaksınızdır… İçinizdeki erdem ağızları onlardan yana haykırdıkça susacaksınızdır. Bunu dibine kadar kullanacaklar, görün bak! Ta ki, incitme korkusunda sözü geçen korkuyu savıp, defedene kadar.

Sahtekârlıkları, kibirleri, yapay ve aşüfte(hem eril/hem dişil) masumiyetleri,  dahası yağmacılıkları, mıymıntılıkları ile sizden ve kendileri dışında dünyanın geri kalanından şikâyet ederken; pat diye atıverir şalteriniz. Aaa, ne garip; o şalter meğer sizin korkularınıza da bağlıymış. Saçmalıklara kapanan ruhunuz, aynı anda korku ve endişelere de kapanmış! Ve o an, garip bir erinç yürür zihninizden dilinize. Öfkeniz, taptaze bir ışık gibi ruhunuzu parlatır. Uyuşukluğunuzu silkeler hani… Mıymıntı ve kahpe tavrınızı üstünüzden alır. Çırılçıplak görürsünüz onların ne boktan, ne aşağılık olduklarını; bir çırpıda. Korkusuz ve kırbaç gibisinizdir. Kovarsınız cümlesini hayatınızdan. Böylesi, size iyi gelir. Zira onlar değişmeyecekler, beklemeyin boşa… Su buhara, lav kayaya, kum inciye dönüşür de onlar dönüşmez insana…

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Ninni

by: Julia Grigorieva

Hiç uyanmadan yaşayabiliyordu

Dünya koca bir yatak

Kuvvetle muhtemel başını toplu mezarlara yaslıyordu

Hiç görmedi,

Canı yanmadı hiç

-

Kan oturur yer yer seğiren göz akına

Oturur –etli butlu kalça gibi-

Kızıl kahve tuğlalar üst üste biner;

Bilmekten anladığı bu;

Duvar – duvar – var

Ve ardı yoktur oranın, zamanla daha da eksilir hiç

İnkârdan anladığı bu!

-

Ha bu arada

Şiir de kahpenin teki

Süs, püs, çarpık bacak.

Bana son hakikati Nazım söylediydi

Benimkisi ahkamdır oldu olacak…

Kalkıp kendime çay yaparım bu kederin üstüne

El etek çekmek gerek oysa,

Tutarlı olmanın başka yolu yok.

Ama işte oturmuş mısralıyorum öfkeyi, iyi mi?

-

Ne diyordum;

İntihara gitmiş olabilir;

Yeryüzünde kalmış son âşık şu an

Az sonra nesli tükenebilir.

Az sonra –ince/sızılı bir çizgi

Yaşam ve ölüm arasında

El ve bilek arasında

-

Ama bazısı hiç uyanmadan yaşayabiliyordu

Okyanus, atlas yorgan kimine

Rüya-kabus-sıçrama

Katili REM uykusu sanıyordu.

Canı yanmadı hiç, inanılır gibi değil

Çağ yangınını, ten sıcağı sanıyordu

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Bazen Herşey Gitmekle İlgilidir.

E.Ezgi/ Gidekal

Yol yakınken, dedi, dön… Yol uzaklık anlatır dedim, bana maval okuma!

-Sonra kimin kiminle konuştuğu anlaşılmaz oldu
Pek bir mahirdik yol üzerine söz etmekte…

Kentler seni kovar, kovar -ki kucaklayabilsin.

Yanına alman gereken herşeyi gövdenin orta yerinde taşırsın, elindeki çul-çaput… Elindeki ifadesiz bir kütle

Sen burnunu şimale çevirdiğinde bazı ayaklar cenupa adımlar, gitmek o vakit karmaşıklaşır işte

Ayrılmak için gidemezsin -yuvarlaktır ki dünya hem tekerlek… Başladığın yerde bitireceksin.

Gitmek, bir gelişi tavaf etmek…

Kalmak dediğin tek şey -hayatta kalmak; gerisi gergef -öne arda/ sağa sola dokumak/ günden gece örmek
Vaat etmektedir duran-hareketi

-varmak- uzaklaşmakla sağlamasını yapar

Ataletin sırtından anlatır hareketi

Yer ve zaman -söz hep yanyana anar isimlerini ve onlar köz üzerinde uyuyan su kadar imkansızdır birbirlerine.
Adımlar küçülür- rayların alnında

k ü ç ü l ü r adımlar, dağılır kumullar gibi mahrekin üzerine

Yanına alman gereken herşeyi gövdenin orta yerinde taşırsın, elindeki çul-çaput… Elindeki ifadesiz bir kütle

/ bazen de bir saksı koyarsın kucağına; köklerin gittiğin yerde -bu kadar basit ve anlatıcı gibi gelir ama -hah!-
Kavuşurken ensende durur yeni özlem belagatleri
Yeterince kavuşamazsın hiç bir zaman
yeterince göremezsin; olup biteni

Makarasından boşalan zincir gibi, halkası halkasına tutmayan zaman – ve A noktasından B noktasına- büyük bir problemin kucağına tutsak eder seni .

Birbirine tıpatıp benzeyen kaçmaktır, ve bir kenti diğeriyle küstahça kıyaslamaktır bu yüzden.

Bir gitmeni diğeriyle kıyaslamaktır; ayaklarını kanatlarınla
Bir kapı çıkılası
Kuşetlide bir delikli bilet
Ve koca metalin çakıllı ıslığı
çıkı tık çık tık
Kalanlarda -(kala)kalmayacaklardır-
Öylece ardından baka-kalmayacaklardır

Tüm eşyalar haritaların ölçekli, kızıl hatlar bezeli yüzlerini anlatacaktır onlara
Bir gayret varabilmeyi yan duraklara

Ama gerisingerilere mecbur olmaktır yiğitliğe bok sürdüren; dar alanda bir tekerrür cihazı oluvermektir -bir cihaz mecburiyetinde.
Durmanı emrederken -gidenlere imrenmektir

Hareketin evine ve sürekli kımıldayan odalarına;

lokanta camekanından bakan aç adamın gözleri ile bakmaktır bir anlamda

Hareketi, eli titremiş bir fotoğrafçının karesinde tahayyül etmektir.
Küçük bir delikle gittiğini ispat etmektir

Seyyahçılık oynamaktır, evinin anahtarını cebinde şangırdatarak

Rayların kızmış damarlarında yüreğin için azıcık ateş arama kaygısı için kısa mesafe rekor koşuları
Hem kalıp
Hem de kalmama arzusu
Aynı anda
Ama daha çok
Bazen
Daha çok bazen herşey
Gitmekle ilgilidir.
Gitmekle!

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Talih Kuşu Yemi…

Ben Powis, The Unlucky Blanket

Cam sildiğinde o kadınlar, yağmur bulutları toplaşır; yağmak için gerinir, gürler… Bu tabiatın kadınlara yaptığı en tuhaf eşek şakalarındandır… Hani gündüzün bir cömertlikle ışığını savuran güneşin halet-i ruhiyesinin çark ediş anıdır. Filmin en heyecanlı yerinde, gücünden sıkılan elektrik gibi –apansız terk eder talih, adamı. Ve sonra, sırf üzgün suratları aydınlatabilmek için jenerik akarken poflar bütün aletler ve karanlıkta el yordamı ile bulduğun bütün mumların ışığı hükmünü yitirir.

Trafikte akmayan şeritler hep onun şerididir. Şansı çıplak gözle görmek böyle bir şey… Onun yokluğundan boşalan yeri görmek, bir karanlık, bir yağmur anı, uzadıkça uzayan bir bekleyiş…

Dünyanın dört yanından kör talihe mikrolazer tedavisi yapılsın diye sökün eden Bahtsız Bedeviler (BB), tevekkülden de el etek çeker bir süre sonra. Eğer talihteki otomatik ayar sürekli arıza çıkartıyorsa, zaman “manuel müdahale” zamanıdır. Yani yaygın tabirle “Şansını kendin yarat!” düğmesine basılmak için acil durum yeterince olgunlaşmıştır. BB, camı kırar ve acil durumlarda kendi şansını kendin yarat düğmesine (ADKŞKYD) basar…

Talih ve tembelliği yakından ilişkilendiren etikyazıcıları, talihin doğasını anlamaktan uzak gibidirler aslında. Bu anlamda en acımasızları varoluşçulardır. Onlara göre, talih diye bir şey yoktur: Her şey –doğmuş olmaktan başka her şey- kişinin bir seçimdir ya da bir seçiminin ürünüdür.

Diyelim ki, başınıza pat diye meteor düştü. Ve gariplik bu ya, hala yaşıyor ve şu biçimde isyan edebiliyorsunuz: “Yarabbi niye ben! Şansımın içine …”

Oradan bir varoluşçu çıkageliyor, adı da Jean Paul, size diyor ki; “Eh! O meteorun düşeceği konusunda bilgi sahibi olmamak, bunu merak etmemek senin tercihindi. Eğer bu konuyla ilgili yeterince gerilseydin o zaman koordinatları hesaplar ve o gün orada olmazdın!” evet ya, bu söylem yeri gelince bu kadar ileri götürülebilir. Her neyse. Kimsenin başına meteor düşmedi, Jean Paul ismindeki varoluşçumuz da bu dayağaşayan cümleleri kurmadı.

Öte yandan, bu anti-talihçi bakış açıları da kıçını kıpırdatmadan dünyadan şikayet eden gruba iyi bir ders vermek üzere geliştirildi. Neymiş efendim, bütün dünya onun üzerine geliyormuş. Sen kendini niye bu kadar önemli sanıyorsun ki? Başına öyle ya da böyle bir şey geliyor olması bile, dünyanın seni fazlasıyla umursadığını gösteriyor… Oysa sen kılını kıpırdatmadan, her şeye sövüyor, her şeyden yakınıyorsun… Fikir beyan etmiyor, beyan edilmişleri bilmiyorsun; belki de biliyor ama sallamıyorsun… Eylemiyorsun dahası, bir bardak su almaya erinen gövden yağ bağlamış; -vicdanın ve ruhunla berabere- televizyonu açıyor, haberleri izliyor ve sanki radyodan şarkı tutar gibi kendine haber falı bakıyorsun. O yıkımlar, acılar, tedirginlikler, bıçak sırtları sana dokunmuyor. Bunun için bir şey yapmak şöyle dursun, “etmek, eylemek, yapmak” ile ilgili tek düşünce aklının sokağına uğramıyor. Sonra da tutup, dünyanın sana yontulmayan matematiğini sorguluyorsun. “Elde var sıfır” değil mi, çünkü sen her şeyi kendinle çarpınca, sıfırlaştırıyorsun. Sen kötü talihli değilsin zira, sen talih-siz-sin. Sen yoksunsun pek çok şeyden, bak şimdi seni konu dışı bırakıyorum. İşte, oldu!

İşte ifrat ve tefritin ortasında kalanlar, B.B’ler, kötü talihtarlar, bir işe kalkışıp kalkışacaklarına pişman olanlar, olaylar silsilesinde yağan bulutun altında duranlar… Ne diyebilirim ki; müzminleşmiş durumlar için “aynı şeyleri yapıp başka sonuçlar bekleyemezsin” demiş Aristoteles. Ama sanırım, talihsizliğin size olan aşkı çok tutkulu… (Günlük fal metni gibi oldu, yapacak bir şey yok) Ve üstelik bu öyle apansız bir vaziyet ki; iradenin kendisini yanlışladığı anlar karşısındaki çaresizlik… “Siz” diye yazıp çizdiğime ne bakıyorsunuz, o an gelir ki, kendimi yağan bulutun altında bulurum işte. Bakarsınız siz, “biz” oluvermiş… Nasıl bilmiyorum, zaten aşk ve şansın üzerine atıp tutarken bu kadar şaşkın ve haliyle gevezeyim.

3 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Parçalar-4

Yoko Tanji- Fragments

Acının Mutluluğu: Acı bana bir keresinde öyle büyük bir mutluluk vermişti ki, bunun hastalıklı bir alışkanlık olmasından korktum. Eğer böylesine acı çekerken aynı zamanda, bu denli şiddetli bir erinci de yanıbaşımda hissediyorsam; tattığım şeyin; olgunlaşma ağrısı olduğunu söylemeliydim. Ama sürecin içinde dururken, sürecinizi isimlendiremiyorsunuz.

Tehlikesiz: Düş kurmanın beni nasıl hareket ettirdiğine inanamazsınız. Ok yağmuruna tutulmuş bir antik kentin içinden geçmek gibi; üzerinizde zede geçirmez bir zırh, tepenizde vurulmanızı engelleyen bir miğfer; elinizde de devasal ve hafifcecik bir kalkan tutuyorsunuz adeta. Herşeyi görüyorsunuz, tüm olan biteni… Gelgelim ufacık bir zararı yok gördüklerinizin, tabii yararı da. Aslında, o sizi hareket ettiriyor olabilir ama önemli olan sizin onu hareket ettirmeniz; bu nasıl bir tanrısal yanılsama!

Niyet/Süreç/Sonuç: “Önemli olan sonuçtur” önermesini kuramlarının göbeğine koyan, modern zaman düşünürlerine bir an olsun hak vermem mümkün olmuyor. Hani, bu sözün cazibesine bir kereye mahsus kapılacak olsam; önemli olan şeylerin mutluluk vermediğini düşüneceğim… Eh, sürecin içindeyken bu kadar mutlu olunca; “sonuç” mutluluğun bitimi gibi… Bu da niyeti ve süreci küçümseyen bütün düşünce ve teorilere olanca kişiselliğimle yaklaşma yolumdur, bir kere de böyle olsun varsın.

Şaka: Şakalar, gülünç yalanlardır. Şakacılar da, dürüst yalancılar. Kötü bir yalan bizi ne kadar öfkelendiriyorsa, iyi bir şakaya o kadar güleriz. Ama nihayetinde, hepimizin yalanı sevdiği bir gerçek… Önemli olan bize söylenmiyor olması…

Ev/Lisan: Evlerin içi, kentin dilini konuşur: Bir kentte ne kadar ev varsa o kadar çok da dili vardır oranın. “Derdinizi anlatacak kadar” biliyorsanız ne ala… Bilmiyorsanız, öğrenin… Evin kendisi kiralanabilir ama dil kiralanmaz… Bu iyi bir şey. Başınızı sokacak bir “diliniz” olsa yeter…

Sözün tam anlamı: Gözü açık uyumak: Mecazsız olarak hem de… Geceyi üzerinizde taşımaktır bu. Hani akşamdan kalırsınız ya bazen, akşam da sizde kalır: hiç de tek taraflı değildir durum. Bu rezillik, adil bir rezilliktir. Bu iyi, hiç değilse…

Sigarasızlık…. Boş pakete bakarken, dolu olduğunda hissetmediğiniz varlığını hissetmenizdir. O an size çok şey anlatır; dinleyin. Varlığın sağlamasını, yokluk anında anımsama anlarının hepsi için geçerlidir bu. Boş yastıklar, bitmiş bardaklar, geride kalan yollar; içinde olmadığınız, elinizde olmayan şeyler içinde olduğunuz ve elinizde olan şeylerin geçmiş zaman çekimidir. Bu kadir kıymet bilme eğitimidir bir anlamda; öğrenmek isteyene öğretir.

Yorum yapın

Kategorisi Parçalar

Roman Havası…

Renkten renge, Ezgi Uzmansel

Eveeeeeettt… Bundan üç ay önce, romanımın kurgu kısımlarının bütün determinist, materyalist açıklamalara kafa tutar biçimde gerçekleştiğini yazmıştım.(Kendini Otobiyografikleştiren Roman: Okyanus Odalar)

Bu garip kehanet oyunundaki, mutlu son öncesi sıkıntı safhası içinden geçmekte olduğumu… Eğer, demiştim, hakikaten bu hikayenin kurgusal parçaları bir bir gerçeğe dönüyorsa, Ey mutlu son! Sana sesleniyorum… Ol artık.

Bilin bakalım ne oldu, arzu ettiğim mutlu son gerçekleşti. Amma…

O yazımda bir hususa daha dikkat çekmiştim, demiştim ki, bu mutlu son gerçekleşse bile kolay olmayacak; çünkü gerçek de kurgu da çetrefil!

Vee bilin bakalım ne oldu, şimdi o çetrefilin içinden geçiyoruz yeniden. Sabır ise en büyük yoldaşım. Romanın son bölümlerinde, insana “olacak mı olmayacak mı?” sorusuyla kalp krizi geçirten bölümler var…

Hah, şimdi üzerinde bulunduğum safha bu… Yüzdük yüzdük kuruğuna geldik, olacak mı olmayacak mı?

Cevabı söyleyemem, olmaz :)

Ama yakın zamanda başımdan geçen durumu paylaşmak isterim:

Yayınevim, kitabı basmayı kabul ettikten sonra bana hazırlık için (3 ay önce) 1,5 ay süre verdi. Ancak bu işlerin, alengirli yapısı verilen tarihi sarkıtır, bunu biliyordum. Daha sonra, dizginin hangi aşamada olduğunu öğrenmek için yazışmalar sıklaştı, grafiker arkadaşlarım dizginin yarısını tamamlamışlardı. İç rahatlatan bir aşama bu… Sabırsızlığınızı terbiye ediyor, bastırıyor.

Sonra, üç yıl çok büyük bir emekle hazırlanan bir kitap da dahil, daha büyük projelere öncelik verildi. Uzun zahmetlerle hazırlanmış, Saffet Emre Tonguç’un İstanbul Hakkında Her Şey kitabı. Nasıl bir emek, nasıl bir zarafet… Eh, bu durum karşısında susup üstadlara saygı ile sıranızı bekleyeceksiniz. Bir çömez olarak üzerime düşeni yapmaya hazırdım. (Aramızda kalsın, Saffet Emre Tonguç’un bu çalışmasını ben de sabırsızlıkla bekliyordum, o yüzden tamamlanması bir okur olarak benim için de çok önemliydi…)  Şimdi bu yılların deneyimini derleyen dev eserle tanışmak için sabırsızlanıyorum.

Verilen bu mola, beni harekete geçirdi. Hazır, yayınevim İstanbul Hakkında Her Şey çalışmasını yapıyordu, ben de gidip kitabımın tamamlandığı kadarını görmek için yola çıktım. İyiki de gitmişim… Sevgili ekibimizle tanıştım -fırsat bu fırsat- Sonra, bana çıktılar verildi, kitabevinden ayrıldım. Henüz, binanın alt katına gelmiştim ki, sabırsızlık işte, çıkarttım kopyayı zarftan ilk sayfayı elime aldım, o da ne?

Editörlerimiz, redaktörlerimiz benim onlara ilk gönderdiğim metni bin bir uğraş düzeltip, gözden geçirmişler ve dizgiye göndermişler. Ben yirmialtı katı gerisin geriye çıkıp, dosyamdan sorumlu Mısra Hanım’ın yanında soluğu aldım…

“eee şey, sanıyorum bu eski metin…”

Klasörler açıldı. Eski ve yeni metin alt alta… İsimler, boyutlar birebir aynı… Olan, beşeri bir hata… Küçücük bir mouse sıçraması. 176 sayfa, çöpe gitti.Editörlerimiz yeniden son ve yeni metni okumaya başladılar. Tek tepkim şu oldu:

“Aşağı en kısa yoldan inmek istiyorum, pencere müsait mi?”

Yirmialtı katı uçarak inmek arzusuna kapılmamak elde değil. Romanın geçmişi 2 yıllık neredeyse. Bu esnada, anlatım dilim gelişti, üslubum evrildi. Bugün Okyanus Odalar, türünün tek örneği olacak gibi. Benim güzel bebeğim.

Gelelim, kurgu ve gerçek geçirgenliğine…

Kurguda ne oluyordu, “olacak mı olmayacak mı?” sorusu nasıl yanıtlanıyordu?

Bilmem…

Bilsem de söylemem… Ama bana sabır dileyiniz, buna ihtiyacım var :)

Minik not: Saffet Emre Tonguç’un  İstanbul Hakkında Her Şey isimli eserini tavsiye ediyorum… İstanbul’dan gelirken, yazılış öyküsünü uçakta okuma fırsatı buldum. Merakım bine katlandı. Söylemiş olayım…

3 Yorum

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

Yama

Kelly Rae Roberts

Yap bana bir iyilik… Tek parçada, tek sözcükte anlat beni. İyi de, kötü de, değişik de, evhamlı de, kafası karışık de… Bilmiyorum, deme… Bir şey söyle. Bana beni, bir sözcük ile anlat. Parçalandığımı biliyorum, ama parçalarımı tek başınayken tanıyamıyorum. Onları toplamam gerek; dağınıklığımı, yangınımın ardını, küllerimi yani… Bir boyama figürü gibi, cansız, renksiz, sabitim.

Hattım belli. Sınırım, yerim ama içim… İçim ardını gösterecek kadar saydam: yokun rengi. Savrulanları bir araya getirmem gerekiyor. Kendimi anlamam gerekiyor. Karaborsaya düşmüş zerrelerimi görürsen haber ver. Yap bana bir iyilik, bir sözcüğe ucundan hakkını vermişsem; bana hakkımı geri ver.

Kendine hafızasızım ben…

Hafızam ol.

Hayat içini kürüyor insanın. Hafifleyip, yola devam edebilme olanağı da belki bu yok edişte. Ölüm denilen şeyin, geniş zaman çekimi hayatın ta kendisidir

belki.

Ölürüm

Ölürsün

Ölür

Ölürüz

Ölürsünüz

Ölürler

Yeterince azaldığımızda da, Azrail –el mecbur- kapı önünde… Ama azalmak için çok erken. Bu yitim çok acımasız. Gözlerim kendime kör. Aynam ol, gözüm ol… Bir sözcük boyu olsa da ben ol. Yap bana bir iyilik be!


Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar..., Parçalar

Yüksek


I

Ani kararlar konusunda hiç birimiz iyi değiliz. Bazı sakız vardır, çiğnemesi pek bir güzeldir. Kurtulmanın yolu yoktur ondan. Ağız, ona tutulmuştur. Onunla flörtleşir. Dilin üzerinde gerersin, dişlerinin arasında ezersin, çıtlatırsın arka arkaya… Ona eziyet etmekten hoşlanırsın. Sasır damağın sonra, durmak istersin. Lastiğe dönüşür o kıvrak, beyaz parça, atmak istersin. Yapamazsın. Ön dişlerinde küçültürsün, çıkartıp sağa sola yapıştırırsın. Güya, ertelersin. Başaramazsın, gerisin geriye alıp ağzına atar, sanki ilk kez sakız çiğner gibi oyalarsın kendini. Ama artık ondan nefret ediyorsundur. Kurtulmanın tek yolu, bir an bile düşünmeden alıp fırlatmaktır. Toprağın, kültablasının üzerine atmaktır. Sonra, tutkuyla istesen bile geri alamayacaksındır artık. Alsan bile, sana aynı tadı vermeyecektir. Vazgeçmeye mecbur olmak, ani bir karar ister. Ama hiçbir karar yeterince ani değildir. Gövdenle çok savaşırsın önce.

II

Kapının arkasına dört tane çivi çaktık. Dört ceketimiz var toplamda. İkisi senin, ikisi benim. Dördü de yerinde ise ya yaz gelmiştir, ya da ikimiz de evdeyiz demektir. İkimiz de evdeysek –yani burada- asla o ani kararı verememişiz demektir.

III

Artık içerken daha suskunsun. Daha suskunum artık içerken. Ağlamıyorum, gülmüyorum, öpmüyorum, aşık olmuyorum. Ağlamıyorsun, gülmüyorsun, öpmüyorsun, aşık olmuyorsun (muhtemelen).

Ne kadar susuyorsak, başımızın içi öyle bulanık; öyle tek kişilik ağızların ahenksiz gürültüsüne batmışız. Yüzüme bakarken, gözlerinin orta siyahında bir keşke kımıldıyor. Küçücük. Hep siyah, hep bir tasarı halinde. “Keşke”,  başlı başına gecikmiş bir tasarıdır. Ani kararlar vermek için gecikmişiz. Yine de içimizden birinin bu geç kalmışlığa meydan okuyacağını biliyoruz. Niyeyse, bu hep sen olacakmışsın gibi gelirdi bana. İnsan nasıl da yanıltıyor kendisini.

IV

-Fotoğraf- Geçmişin, donuk ve yapay teşhiri. Albümlerin, hışırdayan jelatinleri arasında başkasının hatırasını anlamaya çalışıyoruz. Arka plan daha çok şey söylüyor her zamanki gibi: yapmacıksız. Gerçekten o anın zerresi. Yalansız olan arka planda. Başkasının hakikati. Alabildiğine ağaç lığı gören bir pencere… Şimdi pencerenin kendisi bile, bu fotoğraf kağıdındaki suretinden daha fazla yalan söyleyecek. Uzun, parlak renklere boyanmış binalar. (Sanki hep oradalardı.)

V

Haydarpaşa’dan gitmek, gitmek eylemindeki apansız parçayı aklıyor. Suyun kaldırma kuvvetinden faydalanarak, ağırlığını küçümseyen bir kayık gibi; yüzlerce gidici arasında kendi gidişimi küçümseyebiliyorum. Valizim, diğerlerinden daha küçük. Sırtımda bir, çantamda bir ceket. İki çivi boş şimdi. Ap-an-sız.

VI

Raylar çakıllı bir ıslık tutturmuş. Yataklıdan otuz lira elli kuruşa aldım biletimi; bu ıslığın iki bin kilometrelik sesi; o t u z , e l l i. Pencere kenarına yanaşıyorum. Çantamı sırt oyuğuma yerleştiriyorum. İzmit’e kadar yapraksız, zemheri çarpmış erikler, kirazlar, iğdeler…

İki çivi dolu-ikisi boş çünkü-; onun ceketi, onun odası, benim gidişim, benim yokluğum… Hem sonra bizim odamız, bizim yasağımız.

VII

Kendine rağmen sırtında bırakabilir misin gerçeği? Ceket kadar mecbursun, ceketten daha çok; seni ısıtan ve acıtan şeyin ta kendisi; gövdende taşıdığın. Sen tepeden tırnağa yalanlarla dolu olduğunda bile, kendi yalanını yalanlarcasına var olacak kadar hakikisin. Kendi doğanı kovalarken hep geride kalmaya mecbur. Onu inkar etmek için (bile) yakalamak isteyeceksin: “Ey sen! Olduğun yerde kal… Sen yakaladığım, sen benim doğam olamazsın…” Ama öyle.

Yazgının kalemi, satır atlar ve senin gözün okumak için o atlanmış satırda takılıverir.

Senin satırın atlanmıştır, yasaklar uluorta yazılmaz çünkü. Senin doğan yasaklardır. Bu kovalamaca sana daha çetin -hiç değilse buradan anlamalıydın-.

VIII

Yeryüzünün mıhı. Altımda akıp giden yolda düşürdüm seni. Şimdi geri bakarak bulmaya çalışıyorum. Eskişehir’de, sarı sokak lambasının altında donmak üzere biriken bir avuç önemsiz suya karışmış olabilirsin… Az sonra, serin akşamın içinden akıp geçtiğimizde seni de ardımızda bırakmış olabiliriz. Çünkü aradıklarımız, hiç ummadığımız yerde karşımıza çıkıverir. Benim için sadece yol üstüdür bu kent. Sadece yataklının penceresinden gördüğüm kadar. Bir istasyonun, göze görünen sarı iddiasız binası kadar. Üşüyen makinistin maviye dönmüş suratı kadar. Belki de uzun bir bekleyişten başka hiçbir şey yok sende. Çamurlaşarak eskiyen içanadolu karlarına saklanmış olabilirsin… Bozkarlara.

(Seni neden burada arayım ki?) İz süreceğim bir yolum yok burada… Koltuğumun karşısındaki aynadan yansıyan karanlıksın. Geride bırakılmış karanlık…

Karanlık geçmiş, şimdi kendisine koştuğum bu. Rayların üzerinden koştuğumuz bu. İleri giderken, geçmişe gömülmek ancak bu raylarla olası.

IX

Çocuk. Varoluşunu sesle anlatan. Buradasın çocuk; gözlerimi açmadan görebilirim seni… Sesin seni görünebilir kılıyor… Kısa yumuk parmakların sesinle uzayabilir, ufak gövden sesle genişleyebilir, ses çıkarttıkça her yere uzanabilecek kadar yükselirsin. Senin sesin buna kadir, çünkü kötek yiyeceğin güne kadar, şiddetle bastırılıncaya kadar hakikatin sadece içinden geçenleri haykıracaksın. Tanrının sana bahşettiği ilk lütuf bu. Ama biz lütufları katletmeyi pek iyi beceririz.

Annen cömert kadın: bak sana hayat vermiş. İçinden, etinden, damarından. Sonra, babana da öncesini ve sonrasını… Eliyle yuğurup pişirdiği ekmeğinden bana da pay biçiyor. Ne kadar anne olabilirse bir kadın o kadar. Kaç kişiye anne olabilirse o kadar. Ekmek paylaşmaya başladıysak eğer, Şarkışlayı geçeli çok oldu. Şimdi ortalık, beyazoğlubeyazdır.

Gözlerimi açmadan bilebilirim, kar da sen gibi çocuktur. O da kendini duyurur.

XI

Ölmek için bu kadar uzaklaşmam gerekiyor mu? Kendime sorduklarım arasında beni acıtan tek soru bu. Ölmek ya da gereksinimler değil; uzaklaşmanın yakıcı ve uzun süren bir yanı var. Diğerleri an kolluyor.

Eğer yükseklik korkumu yenersem, bir daha hiçbir şeyden eskisi gibi korkmayacağıma inanırdım. Yerin, tabanlarım altında derinleşmesi niye beni bu kadar ürkütür hiç bilemedim. Belleğimin bir yanı, bu soru için en az korkunun kendisi kadar derin çukurlar kazıyor. Belki de yanıtsızlığın içine düşmek beni bu kadar acıttığından olsa gerek, gerçek bir derinliğin içine yuvarlanmaktan korkuyorum.

Kendimi azaltarak, küçülterek dizlerimin üzerine çöküp, yere biraz daha yaklaşmaya çalışır mıyım? Sürünür müyüm? Can havli, bayağılaşan tasarıları görünmez kılıyor.

XII

Kemah’ta iniyorum. Ateş vurmuş gibi kıpkızıl kayaların arasına gerilen köprüye kadar yolum uzun. Korkulukları olmayan taş köprüden başımı sarkıtıp, cansız bedenimi ve katılaşan su üzerine çarpıp dağılacak  zerrelerimi hayal edeceğim.

Tren hareket ediyor. Ayaza kavuşan sıcak nefes gibi buharını, geçide bırakarak uzaklaşıyor. Gözden yitene dek bakışımı ayırmıyorum.

Beni öleceğim yere kadar bırakan bu trenin peşinden minnetle bakıyorum.

Dağ eteklerine, kayalıklara inatçı, sert bir kar örtüsü yaslanmış.

–eğer beni orada karşılayıp da, neden geldiğimi soran olursa onlara iki şey söyleyebilirim: Korkarak ölmedim.

Üzerine kapaklandığım, bir ırmağın mavi buzu, mor gölgesi değil, üzerinden atladığım eski bir köprü değil… Korkumun üzerinden atlayıp, zorbalığının üstüne kapaklandım. Ve bunu siz beni itmeye karar verdiğiniz için değil; kaslarıma na şu başımın içinden sarmal sarmal emir kipleri göndererek yaptım.

Hem burada öldüm; yaşamak onun yanında, o kentte yaşamaktı… Onlara da cansız, içi (öte yana) göçmüş; kemiği kırılıp yeninden fışkırmış etimi bıraktım. Yücelttikleri de yerdikleri de bedenimdi çünkü. Erkek olduğu için, bir uzuv farkı baş köşeye koydukları, gövdemin orta yerinde çarpan uzvumu daha önemsediğim için fırlatıp attıkları ben(im) bedenim.

Bana ait olan ve hissettiklerimi haksızçıkaran bedenim. Onlara bunu verdim. Onların ruhuma yaptıklarını ben de bedenime yaptım –derim.

Eğer öte yanda sormak için bekleyen varsa söyleyeceklerim bunlar.

XII

Bir erkeğin diğer erkeğe duyduğu aşk kadar, tehlikelisi yoktur: Böyle doğrudan, böyle yapmacıksız, amansız, cisimsiz hissetmek çağın maskesini düşürür çünkü. Bu tehlike değil de nedir? Durian meyvesi gibi, kabuğu kesilip de içindeki yemiş çıkartılıncaya dek; kokusundan da, görüntüsünden de kuşku duyulur. Yasaklanır! Oysa içinden çıkartılan her ne ise; Tanrı onu korumak, sakınmak için öyle bir kabuk altına yerleştirmiş dersiniz. Doğanın böyle nazik jestleri yoktur; insanın hele hiç! Bu daha tanrısaldır; bu sınav bizlere daha zordur.

XII

Şaşırtmaca olacak. Hala yanıt bekleyenler, bedenin hesabını isteyenler; ona sorsunlar. Onlara sadece bedenimi bırakıyorum. Bakalım yanıt alabiliyorlar mı? Et cevapsızdır.

Ben, kendimi alıp gidiyorum. Apansız!

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

İlk Röportaj (Okyanus Odalar)


Sevgili Arkadaşım, Bircan Yıldız’a Mart 2010’da Okyanus Odalar’ın bir kopyasını göndermiş; fikirlerini istemiştim… Kopyanın eline geçmesinden yaklaşık on beş yirmi gün sonra beni aradığında, uzun uzadıya konuşma fırsatı bulduk. Sohbetimiz gerçekten çok güzeldi. Bu genç kadın, romanıma bir okurun verebileceği en güzel tepkiyi vermişti… Onu merak ediyordu. Dahası, beni tanıdığı, diğer kısa öykülerimi ve makalelerimi de okuduğu için değerlendirme unsurları farklıydı.

Aradan iki ay geçti. Geçenlerde üç ayda bir çıkartılacak olan Vera isimli dil-düşünce-yazın dergisi için benimle röportaj yapmayı teklif etti. Az önce röpotaj metni elime geçti. Bu röportajı Vera okurlarından önce, blog okurlarımla paylaşıyorum. Kendisine bu güzel soruları için teşekkür ederim.Ayrıca bunun yaptığım ilk söyleşi olduğunu da belirtmeliyim.

Okyanus Odalar ismi, fikri nereden çıktı?

Bu birden bire ağzımdan dökülüvermiş bir isimdi. O esnada, zihnimde ve yüreğimde kendisini direten major durum sıkışmışlıktı. Diğer bütün durumlar, kendisini sıkışmışlık altında açımlıyordu. Öte yandan bunun geçici olduğunu biliyordum. Geçici bir duruma göre oldukça şiddetliydi yalnız. Ben de onun karşısına aynı şiddette bir anti tez koymalıydım. Özgürleşmek, gidebilmek, kabukları kırabilmek… Okyanus Odalar, bu iki ruhsal figürün isimlendirilmesiydi.

Blogunuzda takip ettiğimiz metinlerin yazı dilinden çok farklı bir anlatımı var Okyanus Odaların…

Öncelikle, Okyanus Odalar, erken bir ürün. Hazırlanması, kabul edilmesi, baskı süreci uzun sürdü. Bu, genç bir yazar için yazınsal evrim geçirebileceği bir süreç. Yeni şeyler deniyor, derdimi anlatabileceğim en samimi yolu keşfetmeye çalışıyorum. Okyanus Odalar için, o an üzerinde ilerleyebileceğim en samimi anlatım buydu. Dahası, o üçüncü tekil şahıslara mal edilmiş bir kişisel anlatı. Hani, söylemeye çekindiklerimizi “Bir arkadaşım diyor ki” şeklinde anlatırız… Benim anlatım da öyle bir ruh halinin eseriydi.

Kitabın önsözünde, “hikayeler kehanetcilleşti” diyorsunuz. Kehanetcilleşmek ne demek?

Garip bir kavramsallaştırma olmuş hakikaten. Ama tam olarak durumu izah ediyor. Bu hikayelerin bir kısmı gerçekten başımdan geçen öykülerden oluşuyordu, öte taraftan bu gerçekleri bir çeşit kurgunun yani yalanın içinde anlatıyordum. Kitabı noktaladığım andan sonra, uydurulmuş öğeler birer birer olmaya, gerçekleşmeye başladı. Hani artık o cümleler, bir öykünün değil bir kehanetin cümlesi gibi çalınıyordu kulağıma. Neyse ki, tamamen hayal ürünü olan ve gerçekte karşılığını asla bulamayacak noktalar var… Ben de aklı selimi korumak için onların varlığına sığınıyorum.

Felsefe okuduğunuzu biliyoruz, Okyanus Odalarda felsefeyi hissedebileceğimiz noktalar nerelerdir?

Felsefeyi hissedeceğinizden eminsiniz demek? Eh, bu doğru. Felsefenin hayatımdaki yer alış öyküsü, onunla aramdaki akılsal değil ama duygusal ilişkinin hikayesi yer alıyor burada. Bir ekol, bütüncül bir felsefi akım değil ama pratik yaklaşımlar halinde, hani neredeyse gündelik felsefe diyebileceğimiz öğeler var.  O hep var artık. Hep!

Anlatınıza güç veren neydi? Neyi anlattınız diye sormayacağım, niye anlattınız?

O esnalarda, ekmek ve kalem kaygısı arasında büyük bir savaş sürüyordu hayatımda. Eh, insan ekmek diyor. Ama kitaplarınıza, defterlerinize, kalemlerinize, daktilonuza, bilgisayarınıza kıskanarak bakıyorsunuz. Bu çok acı bir deneyim. Lezzetini bildiğiniz bir yemeği görüp, dokunamamak; kokusunu alıp, iştahlanıp bir parça koparamamak gibi… Sonra, direnciniz kırılıyor. Kaleme koşuyorsunuz. İyi ya da kötü anlatmak değil, sadece anlatmak kaygısı güdüyorsunuz. Anlatma kaygım yüzünden anlattım… Hep bunun için anlattım. Öyle mutlu oluyorum. Kelimelerle.

Şebnem Ferah’tan ve Sezen Aksu’dan alıntılamalar yapıyorsunuz.

Onlar benim “kadından” anladığım. Onlar benim “duygudan, zekadan, direnmekten” anladığım… Sadece müzik değil onlar, onlar benim samimiyetim. Hem Yıldız Usmanova’dan, Hümeyra’dan, Bob Marley ve Sagopa Kajmer’den de alıntılar yaptım. Onlar sayesinde gürültüyü susturup, kendimi işitebildim.

Finalde de…

Sürprizi bozacaksın!

Peki… Filiz ve Derin karakterlerine gelelim… Bu karakterlerin ne kadarı siz?

Hikayenin ne kadarı bensem o kadar. Bu romanı, diğer yazılarımdan ayıracak olan dinamik de bu. Diğer yazılarımda, ben bir karakterim. Bu romanda, karakterler ben. Bu yüzden hatalarla dolu. Bu yüzden kusurlu. Bu yüzden basit ve anlaşılır.

Uzun süreden sonra kalemi elinize alıp bir roman yazıyorsunuz, korkmadınız mı? Başaramamaktan?

Birincil kaygım başarmak olsaydı korkardım. Kazanmak, bitirmek olsaydı korkardım. Birincil kaygım anlatmak olduğu için korkmadım. Kağıt çok iyi bir dinleyici. Ben de gevezeydim. Pek iyi anlaşmışken niye korkayım? Ama sonra, iş bu anlatıyı dışlaştırmak fikrine gelince, korktum. Korkuyorum.

Beğenilmemekten mi?

Hayır. Hiç. Yanlış anlaşılmaktan. Evet. Çok.

Bu kitapta yanlış anlaşılacak olan nedir?

Gerçekler tabii… Gerçek olamayacak kadar acı ya da güzel olan gerçekler. Aslında bu okuyucunun belleğini ele geçirme arzusu. Ne kadar kötü! Ne kadar patolojik bir istek değil mi? Ama yalan söyleyemem… Diliyorum ki, benim sesimle okuyabilsinler hikayeyi.

Bu kitabı en çok kimin okumasını isterdiniz?

Birilerinin… İki ya da üç kişi de olur, bin kişi de. Yahu, bir çığlık atıyorsunuz ve duyuluyor. Yakarıyorsunuz duyuluyor. Seviniyorsunuz duyuluyor.

Teşhir mi bu?

Yalnızlık tutkusu anti-teşhircilik mi? Eğer yalnızlığın kötücül yüzünden kaçmayı istemek teşhirse, tabii ki teşhir. Bir ressamın teşhiri kadar, bir yönetmenin teşhiri kadar. Her teşhir aşağılanmayı hak etmez.

Heyecanlanacak mıyız?

Ben yazarken heyecanlandım. İlk okuyanlardan biri sensin, sen söyle…

Bir ara kalbime iniyor, dediğim bölümler oldu.

Sıkıldın mı?

Hayır! Burada soruları ben soruyordum…

Peki…

Yeniden soruyorum, kitabı gerçekten de “şu kişi” okumalı diyor musunuz?

Buna yanıt vermek de hastalıklı bir işaret olurdu. Özellikle bu kitap için. Kimseye hitaben yazmadım. Herkese okumakta özgür. Herkes kendi üzerine alınmakta özgür. Herkes bir parça bulmakta özgür. Herkes oradaki duyguya katılmakta ve nefret etmekte özgür. Kimseye bir mesajım yok.

Kitabın kırılma duygusu nedir?

“Kabulleniyor musun, direniyor musun?” bu soru onun temel eksenidir.

Kitabın bir kısmının kurgu olduğunu söylediniz, aşk da bu kurgunun bir parçası mı?

Hayır. Belki de hikayenin en kurgusuz parçalarından biri.

Bu kitaptan ne bekliyorsunuz?

Ben, öyküden alacağımı aldım. Onun kitaplaşmasına gelince, henüz ne beklemem gerektiğini bilmiyorum. Sadece yazabilmek, anlatmaya devam etmek istiyorum. Tek kaygım, tek hayalim bu.

Nereye kadar anlatacaksınız?

Ne zaman öleceğimizi ne kadar biliyorsam, bu sorunun yanıtını da o kadar biliyorum.

Yeni bir şeyler yazıyor musunuz?

Jey ve Bahir isimli, fantastik kurgumu yazıyorum. Bir çok öykü yazma şansım oldu. Bu arada Yer isimli, öykü kitabım bitmek üzere. Bu fotoğraflı bir çalışma olacak. Hemen ardından bir öykü kitabı daha hazırlayacağım. Erken öykülerimin yer aldığı… İsmini sana söyleyebilirim. Ama burada ve şimdi olmaz.

Bu röportajın fotoğraflarını dergide görebileceksiniz. Satışa sunulduğunda sizleri de haberdar edeceğim.

Sevgiler.

Tasarım: Ahu Özgen

Yorum yapın

Kategorisi o k y a n u s o d a l a r

“Yer” (Bu öyküler neyi anlatır?)

Yer- Öyküler

Önce sadece ve sürekli seyahat ettiğinizi sanırsınız. İçinde soluk alıp verdiğiniz coğrafyayı değiştirmek, serüven gibi gelir. Farklı yerler görmek, yeni insanlar tanımak, bilmediğiniz geleneklere şahit olmak heyecan verir.

Sonra, elinizdeki izi fark edersiniz. O iz, bir valize aittir.

Valiz kadar belirgin bir “gidiş” metaforu daha yoktur.

İçinde taşıdığınız, gittikçe ağırlaşan bir aidiyet arayışıdır.

Coğrafya size bütünlüğünüzü değil, parçalanmışlığınızı anlatmaya başlar. Serüven, sürüklenmelere dönüşür, terk etmek içinize işler, her şey “gitmekle” ilgilidir, hiç olmadığı kadar. Varmak, geride bırakmak, özlemek gibi hareket eden fiiller sizin fiillerinizdir bundan böyle.

İklimler şekillendirebilir bir duyguyu. Kentlerin zerrelerine dek nüfuz eden şifreler, üzerinize yağar, etinizde, ruhunuzda erir.

Binalardan, sokaklardan, sofralardan geçmek; bir kentten geçmenin sadece küçük kısmıdır. Orada kalmak –öylece kalmak gerekir bazen ait olabilmek için… Sizin kente kattığınız o hareketin dışında, onun size getireceklerini ancak kalarak bekleyebilir, kalarak bilebilirsiniz.

Bir göçebeye nasip olmayan işte budur. Göçebe, kent ile ayaküstü söyleşir… Oysa, kente dair hakikatler bir anda dökülüvermez ağızdan. Zaman gerekir…

Yer, kalanların öykülerini hiç “kalamamış” olanlar için anlatmaktadır. Ait olma öykülerini, ait olamayanlar için…

Bir kentten umulandır, Yer.

İnsanın kente koşması değil, kentin insana varmasıdır,

Kişinin mekân ile hasbıhalidir…

***

Yer ile ilgili kısa notlar…

1. Kitapta yer alacak  her öyküye, Zehra Pektaş Böge’nin fotoğrafları eşlik edecek

2. Yer’in yeniden-okuması, değerlendirilmesi, düzeltisi Emre Dursun tarafından yapıldı.

3. Değişik anlatım usülleri kullanılan on altı öykü, altı bölümde sunuluyor.

4. Kapak tasarımı Ahu Özgen’e ait.

1 Yorum

Kategorisi Yer

Özürsüz

Enrique Moreiro

Beni çıkartın buradan! Boşuna bekliyorsunuz. Zamanın, atalete mâhkum yapışkan kolları kafamın içinde kımıldayan o şeyi yakalamaya kadir değil… Beni saatlerle yıldıramazsınız.

Ne o! Bir sonraki sefere; Viktorya gülleri ile bezeli porselen bardaklarda baldıran mı getireceksiniz? Hepsini reddedersem eğer, ağılı bakışlarınızla mı son vereceksiniz yaşamıma? Yöntemleriniz bile sinsi. Utanın kendinizden!

Bu boş kağıtlar, sizden çok beni kızdırıyor bilesiniz. Siz ne kadar istediğinize ulaşma derdiyle kavga ediyorsanız, ben de istediklerimi o kavgadan sağ çıkarma derdiyle uğraşıyorum. Alın şunları gözümün önünden… Özür dilemeyeceğim. Niye dileyecekmişim?

Diyelim ki, siyah atkılılar boyun bağlarını savurarak geçebiliyorlar Madrid’in sokaklarından… Ne olmuş? Katalanlarla şarkı söylemişim mısralarımda, ne olmuş? Bir atkı savruldu diye, bir şarkı söylendi diye özür mü dilenir?

“Geçit yok” yazan duvarların önünde, bir kızıl karanfil için sevişmişim fena mı? Elimi tetiğe sürmemişim ya, belime altıpatlar sarmamışım ya!

Galiz bir küfür değilse trot benim lügatimde, uğruna dizeler döktüğüm taht değil de avlumda uzanabileceğim aksak, eflatun bir döşekse? Özür dilenir mi bunun için, dilenir mi?

Gövdesinde yüreğinden, iç cebinde de -biri kendine diğeri  falanjiste saplanacak- iki mermiden gayrı yükü olmayan adamı sevdalım gibi bellemişim diye, pişmanlık duyulur mu?

Ben size ne söyleyeyim? Ne yazayım şu boş kağıda sizi memnun edecek?

İdam mangasının karşısına ıslık ıslık çıkan gerillanın, kibirli olmayan kibrine selam etmişim. Verilen selam geri alınmaz… Alamam…

Nikahlamadan koynuna aldığı sevgilisini kucaklar gibi ölümü kucaklayanların, altın madenlerini peşinden sürükleyerek mihraba çıkan porselen karılara metelik vermediğini söyledim. Yalan değil!

Şimdi buraya aksini yazmamı istiyorsunuz? Vicdanınızı, sevme becerilerinizi ıskartaya çıkartmışsınız anladık, ama aklınızı da mı verdiniz bir hiç karşılığında? Verdiniz… Tabii ya! Üstündür itibar bunların alayından. İtibar dediğiniz, sırmalı bir apolettir lacivert redingotlarınızın omzunda.

Olası… Yarın, taralı saçlarımı dağıtacak ve beyaz gömleğimin bağrını parçalayacaksınız. Kulağımdan, küpelerimi çekiştirecek ve başımı şu mermer masaya çarpacaksınız.

Olası… Hakaret edeceksiniz yarın. Bedenime, müsaadesiz el süreceksiniz, kanlı parmaklarım arasına sıkıştıracaksınız kalemi, bana can ağrısı ile söylemek istemediklerimi söyleteceksiniz.

Özür dilerim… Hiç söylenmemiş sayın bunları.. Bütün mısralarım aptallığımın ve sarhoşluğumun ürünüydü. Hiç sevmedim bağımsızlığı… Hiç özlemle ve ihtirasla devrimi ummadım. Hepsi yalandı… Yüreklerinize sızdığım, size umut verdiğim, gözlerinizi açıp, asırlık uykunuzu üzerinizden yirmi sekiz dize ile silkelediğim için özür dilerim… Hiç yazılmamış sayın onları… Hiç düşünülmemiş… Hiç hissedilmemiş…

Dünyanın her yanından Madrid’e, Granada’ya akan ırmaklar gibi çağladı özgürlükçüler. Ben o ırmağın suyundan içtim; her zerremde şimdi direniş; gırtlağımda, yüreğimde, damarlarımda… Beni parçalara ayırsanız da bendedir o hakikat!  Alamazsınız!

Karartma akşamlarında, bariyerlerin ardında, tepemizde kraliyet armalı mermiler vızıldarken söyleştim bıyıkları altından gülümseyen yakut ağızlarla. İşittim onları. Kulağımdan seslerini sökemezsiniz.

Günah çıkartma odalarında sabahladınız… Damağınıza yapıştı diliniz; gücünüz tükendi anlatmaktan ama günahlarınızın çetelesi karanlık bir çarşaf gibi batı Akdeniz’e uzanıyor şimdi… Masumiyetinizi, akıttığınız kanı görmezden gelip, sırtınızı sıvazlayan Katolik rahiplerinden alamazsınız. Tanrı’dan evvel sizi affetmesi gerekenler, dar sokaklarda sırt sırta vermedeler şimdi. Sizi affetmesi gerekenler, ben gibi, mermer bir masanın başında oturmuş geçmişi yeniden ve yeniden gözden geçiriyor. O affı benden alamazsınız!

Bir de üstelik özür bekleyecek kadar inkâra kesmiş içiniz! Bir kağıttan fışkıran yirmi sekiz mısraın yirmi sekizinden de özür bekliyorsunuz. Mısraın ruhundan özür bekliyorsunuz. Ruhumdan özür bekliyorsunuz…

Alamayacaksınız… İçim ateşle dolduğunca boş duracak bu kağıtlar. Özür dilemeyeceğim! Beni çıkartın buradan!

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Kayıp (Aşkın ilkesizliği…)

Mantığın Romansı

Neyi yitirirsen, eksilirsin?

Neyi yitirirsen yok olursun?

Aşktan daha parçalayıcı bir şey yoksa eğer, onun kadar bütünleştirici bir şey daha yok demektir. Yüreğini tastamam anlamanın tek yoludur belki aşk, onu tastamam son görüşün de olabilir pekâlâ… Ne kadar eksik, kusurlu ve hatalarla dolu olduğunu da bu sayede anlayacaksındır. İşte ilk kahırlanışın.

Hep ne yapmışsan var olabilmek için, şimdi başka yol bulmak zorundasındır. Sende olanı, sen olmayan birine adamak böyle bir şey… Yok olmadan sıfırlanabilmek… Mantık, üçüncü halin olmazlığı ilkesini sana saplayamaz… Sen hem varken hem yok olabilmektesindir. Bu yüzden aşk, mantığı aşkındır.

3. Hal, Elif Ezgi

Gece üzerinde daralır, kalbin gövdende genişler…

Ne kadar şiddetle ağlayabilirsen, o kadar içten gülebileceksindir. Ne kadar hızlı çakılırsan yere, o kadar hızlı sıçrayabilirsin göğe. Aşk tanrısaldır… Tanrıya bunca yaklaştığını, başka hiçbir koşulda hissetmeyeceksindir. Onun sana üflediği parçasını, aşktan gayrı hiçbir yerde böyle tastamam görmeyeceksindir. İşte bundandır, aşk senden çekilince, kalıbından ayrılan kumaş gibi dökülüverirsin… Boyutlarından birini bulamaz, derinliğini kaybedersin… Yamyassı olursun!

Aşk senden çekildiğinde, hiç olmadığı kadar eksilirsin… Ama yok olmazsın. Bu cezalı bir var oluş biçimidir. Artık neyin eksik olduğunu bileceksindir. Bununla yaşayacaksındır. Burada kötü olan yaşamak mıdır, eksilmek midir? Ayırdına varmak güç. Var oluşunu yoklukla imtihan edeceksin işte… Sana aşktan kalan bu. Ha’bire çelişivermek kendinle… Mantık çelişmezlik ilkesini de saplayamaz sana…Ah keşke saplasa dersin, tepeden tırnağa mantık kesmek istersin. Hayır, o yokken –yine de- sen varsındır. Bunu kendine izah edemezsin…

Çelişken, Elif Ezgi

Pek çok ayrıntı ile boğuşacaksındır. Ne yarayışlı, ne de güzel… Yer yer aklına bir gülümseme gelecektir, bir ambalaj kağıdına bakarken bunu anımsayabilirsin… Birbiriyle bağlantısı olmayan parçalar, nasıl iç içe geçiverecek zihninde kendine izah edemeyeceksin. Hiçbir sonuç, gerçek bir nedenden doğmayacak… Her neden, rastlantısal; her sonuç onunla ilgili olacak… İşaret okur gibi, eşyaların, doğanın kımıldayıp, eşyanın dalgalandığı her an -kaçarı yok-, onun kıyısına vuracaksın… Hangi rüzgarın seni oraya attığını sormak ise, aklına hiç gelmeyecek… Sorsan bile gerçek bir yanıt alamayacaksın.

Yetersiz/Sebepsiz, Elif Ezgi

Yerken sana lezzet veren yemişleri yadsıyacak damağın, başını koyduğunda seni uykuya uzatan yastık bir mahkeme odası oluverecek, göz pınarlarının bitiminde kederli, olup-bitmiş çizgiler uzanacak, omuzların hiç bilmediğince düşüverecek yanlarına, iç-geçirmelerin tufanlardan kalma rüzgarları anımsatacak, ayna ile bakışacaksınız ve ikiniz de anlamayacaksınız gördüklerinizden… Bir saç nasıl yitirir renginden böyle, gözdeki ışık ne kadar sönebilir, ne kadar susabilir bir ağız, kaşlar ne kadar yere yaklaşabilir üzülürken? Sen, aynanın karşısında kendi terk edişini seyredeceksin kendinden… Özdeşlik ilkesini saplayamayacak mantık… Sen, sen değilsin artık.

Öz(deş), Elif Ezgi

Yorum yapın

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Geç-Git

kapılar, Elif Ezgi

Gitmeyi ne kadar çok düşünürseniz bir kapının çift-taraflı varlığını o kadar iyi anlarsınız. Her zaman açılası değildir kapı çünkü, aşılasıdır kimi zaman… İçeri kabul edebildiğince, dışarıda bırakabilmeye kadirdir.

Bir başına anlatabilir de çok şeyi… Sadece sessiz ve geçitvermez duvarların ortasında uzanışıyla söyleyebilir:  Bekledim diyebilir; beni sırtında bırakmanı, bir kez bile dönüp bakmadan eşiğimden adımlayıp, terk etmeni…

Bekledim diyebilir, elimden sıkıca tutup kavuşmanın sırrını bana vermeni…

Öldürücü sessizliği ile kaçışa tanıklık edebilir; sırdaş kapı…

Ve öfkenin yelkeni olabilir pekala… Bir esintide patlayıverir gürültüsü duvarlarda…

Kalmayı ne kadar çok düşünürseniz, kapı o kadar açılır; içinizdeki terki kanırtır, kışkırtır yüreğinizde uzanan yolu… Öylece durarak –durabilerek sımsıkı- harekete teşvik edebilir… Olmamış şey değil!

Ve ölüm kadar katı, aşılmaz olabilir; ne yapsanız da giremediğiniz. Ne yapsanız da çıkamadığınız…

Kovabilir unutkanları. Bir anahtar boyudur içerisi; hiç düşünmediği kadar içeriyi düşünür dışarıda olan… Kendinde olmayanı, sahip olamadığını arzu etmektedir; suskun telefonlar o vakit daha çok çalar, içeriden  gelen sesler daha kıymetlidir artık…

Evin yalnızlığı, kapının hükmüdür.

Hırsızın, işgal edip, teslim aldığı tendir. Kapı, o vakitlerde tecavüzün başladığı yerdir.

Çok şeydir o kapı… Delilik, kapıyı kaldırıp hâlâ kapıyı düşleyebilmektir.

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Şüphe(siz)ler

İçini Aç, Elif Ezgi

Bu soruyu sormaya devam edeceğim! Çünkü biliyorum ki, bütün kangrenler şüphe damarının tıkanmasıyla başladı.

Size suçlu olduğu öğretilen birinin suçsuz olabilme ihtimali üzerine en son ne zaman düşündünüz?

Herkesin yerdiği bir insanın, aslında haklı olabileceğini; doğru söylediği için ve/veya birilerinin kumpasını ifşa ettiği için ayağının kaydırıldığını aklınıza getirdiniz mi?

Çoğunluğun bir parçası olmak, çoğunluğun sesini işitmek, demokrasinin bize öğrettiği bir şeydir. Demokrasi dedikleri, öylesine yüceltilir ve şüphe edilmeksizin öyle tepede bir noktaya yerleştirilir ki; eleştirmek için elinizi uzatamaz, bir türlü dokunamazsınız… Çoğunluk, tek bir kişinin fikrini aynı anda okuyan korodan farksız olabilir bazen… O vakit, yargıç vicdanınızdır; mahkeme yargı gücünüzdür. Tek başına durmak, işte böyle zamanlarda kıymetlidir.

Ama siz öyle yoğun bir biçimde, veri sağanağına tutulursunuz ki, kaçınılmaz olarak ağzınızdan, burnunuzdan, gözeneğinizden içinize işler. Artık, önyargılar ve tabulardan oluşan birisinizdir. Haklı olanı aramak, kendinizi acıtacak, şaşırtacak, sarsacak bir yola sapmak korkunç gelir. Oysa korkunç olan, birilerinin verdiği tuğlalarla insanlığınız ve kendiniz arasına o duvarı örmektir.

Kendi cümlelerini seslendiremeyen bir ağza dönüşürken sizin ağzınız, söylediklerinizin ne kadar sıradan, ne kadar hareket ettiricilikten yoksun, ne kadar koyunlaşmış olduğunu da anlayamazsınız?

Şu soruyu yanıtlar mısınız?

“Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu niye yenilmiştir?”

Durun, hiç uğraşmayın… Ben sizin vereceğiniz yanıtı kelimesi kelimesine söyleyeyim: Almanlar yenildiği için biz de yenik sayıldık… Hiç kimse, bir insanın kaleminden çıkan bu tarihsel veriyi şüphe ederek eleştirmedi. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu denilen devletin Birinci Dünya savaşında ne işi var, diye soran olmadı. Bir dünya savaşı, “yendik-yenildik” şeklinde anlatılabilecek kadar iyelik zarfları ile sahiplenildi. Oysa, savaş dediğin kıyımdır. Savaşta herkes yenilir… Bunu kimse böyle konuşmadı. Niye? Öyle öğretilmedik de ondan…

Hayatınızda, böyle ezberden yanıtladığınız kaç tane ölümcül ve yaşamsal soru var? Bu ezberler, insanlığınızla sizin aranızdaki duvarı daha ne kadar besleyecek?

Örneğin, akşam haber bültenini izlerken, hiç gündemde olmamasına rağmen, “Tekel işçilerine ne oldu yahu?” diye sorabilecek misiniz? Niye artık haklarında haber yapılmıyor?

Diyelim ki, bakımevlerinde kötü muamele gören çocukları kaçınız anımsadı bugün?

Kanser gibi çağın vebası olarak değerlendirilen bir hastalık, bunca gelişmiş tıp ve teknolojiye rağmen niye hala kesin bir biçimde tedavi edilemiyor? Hangi ilaç şirketi bundan rant sağlıyor olabilir? Yine şu an sormadığınız sorular arasında…

F Tipi cezaevi ne demektir, bir grup insan neden buna karşı çıkıyor, diye soracak mısınız? Yoksa sorularınızın sorulması için gündem oluşmasını mı bekleyeceksiniz? Sahi, sorularınızı da siz sormuyorsunuz belki kim bilir? Gündem-ana sizin kulağınıza fısıldıyor, hem soruları hem de sizi gece yatağınızda rahatsız etmeyecek yanıtları… Ve siz, asla o yanıtlardan şüphe etmiyorsunuz? Değil mi?

Ama biliyor musunuz? Ailenizde bir tekel işçisi olsa, yakınlarınızdan birisi kansere yakalanmışsa, bir tanıdığınız içeri girmiş ve F tipi bir cezaevine gönderilmişse o vakit; içinizde kazanlar kaynamaya başlıyor… Merak ediyorsunuz, insanların niye sesinizi duymadığını? Niye duyurmuyor kimse çığlığınızı? Birilerinin aldığı jetler haber bültenlerine konu oluyor da, sizin sahici, etinizi, ruhunuzu, belleğinizi sömüren acılar konu olamıyor? Siz bu kadar mı önemseniyorsunuz?

Kuyruğuna basıldığında cıyaklamak, diye bir söz vardır. Musibet, başa geldikten sonra dank eder… İşin içine girince, acının bıçağı sizin kemiğinize dayanınca haykırırsınız… Çünkü insansınız, çünkü içinizde diğerinden daha korunaklı olduğunuza dair de bir önyargınız vardı, değil mi? Ama bu da her önyargı gibi sizi yanılttı. Üstelik artık samimiyetinizi de yitirdiniz. Çünkü, başınıza gelmeden o musibet, sorabilirdiniz! Sormadınız. Haykıranları işitebilirdiniz. İşitmediniz. Bizlere-sizlere (hepimize) öğretilen yanıtların ne kadar naylon olduğunu fark etmek için, kuyruğumuza basılması gerekmiyor işte. Şuan, hiçbir geçerli nedeni yok-muş gibi görünürken sormaktır makbul olan. Hakikatin keskin ve hiç de filmlere benzemeyen-hiç de kurgusal olmayan gövdesi; gündemlerin arkasında uyur… Onu görebilmek için, gündemi parçalamanız gerekir.

Yerin yedi kat dibine sokulan bir adamın haklı olma olasılığını düşünmeniz gerekir…

Gazetenin 6., 7. Sayfasında çeyrek sütun yazılan bir haberin manşette verilen bir haberden daha kritik olduğunu düşünebilmeniz gerekir.

Sokaklarda bağıran, slogan atan insanlara küçümseyen gülümsemelerle bakmak yerine kulak kabartmak ve söylediklerini-dertlerini anlamaya çalışmak gerekir.

O insanların –az oldukları için cılız çıkan sesleri- aslında çoğunluğun kişiliksiz korosunda boğulan dev gerçekleri seslendiriyor olabilir…

Duymak gerekir, şüpheyi içinizde duymak… Çünkü yarın aynı şeyler sizin de kapınızı çalabilir. O gün  yakındığınızda sizin  samimiyetinizden şüphe edilebilir…

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Çul Çaput

ah, Elif Ezgi

Bizim mahallenin “gerçek” insanları:

Onların hikayesi her akşam sıcak sofraya oturan, her yaz tatile giden, dershaneye gönderilip, oyuncaklarla ödüllendirilen Sudenazınkine, Berkinkine, Armağanınkine benzemiyor…

Ömer’in anası gündeliğe gider. Hepimiz sıcak yorgan, serin pike altında taze rüyalarımızı görürken, Gülizar yollardadır.

Ümran’ın babası tarlaya gider. Pervaneler karşısında sıcakla boğuşurken biz, güneş altında arabasında satacağı birkaç kilo marulu, mısırı, fasulyeyi toplar… Gün sökmeden çıkar evinden. Gün sökünce, çığlığını gırtlağından söker: “Üç kilo bir lira!”

Suat’ın babası işsiz. Olur da kahveye birileri gelip, hamal sordu: sırtını elli altmış kiloluk yüklere yaslayıp, on somun ekmeği evine götürdü götürdü… Götüremezse eğer, açlar o akşam… Çünkü Suat’ın babası, Fadile’nin, Yakup’un, Efrahim’in, Emin’in, Sıla’nın ve Zeliş’in de babası…

Mahir’in anası üvey, onu sabahtan dışarı kor. Aç mı tok mu, pis mi, temiz mi sormaz. Mahir’in üvey anasının yüreği üvey, kendi doğurduklarına kolalı yakalar takar, Mahir’in söküğünü dikmez.

Serkan’ın güldüğünü gören olmadı. Onun anası da kanserli. Babası, çöp toplar. Serkan, sosyal bilgiler kitabındaki şu üç soruyu “babam” diye yanıtlar: 1) Kahvaltınızı, yemeklerinizi kim hazırlar? 2)Evi kim temizler? 3)Gece yatmadan önce lambaları kim söndürür?

Kadriye ve Fatma, bir evin iki gelini… Kış gelmeye yakın mahallenin yöresinde çalı çırpı toplamak için dolanırlar… Diyelim ki, birisinin sediri eskimiş de kapının önüne koymuş; aldırmazlar narin bileklerine, ince boyunlarına; köhne koltuğu yakabilmek için parçalarlar… Kansızdır çünkü küçük Ali, Cem de pek üşür çelimsizdir gövdesi.

Solmaz’a öfkelidir mahallenin kadınları, bileğinden dirseğine altın bilezik dizmek için; çocuğunun rızkından keser… Bağır çağır kadın programı seyretmek için, oğlanı bir tas çorbadan mahrum bırakır. Gün gezmelerinin hatırına Hasan, anacığını kapının önünde, komşunun evinde az beklememiştir okul sonrası.

Yan komşusu Makbule, Solmaz’ın tam tersi. Büyük kızı, küçük kızı ve ikizleri ile dört boğaza yetişen tek dal bir kadın… Kimi kocası gelmez eve, geldiğinde küfür kıyamet… Silleyi, Makbule’nin yorgun bedeninde paralar. Beş alır, bir verir; diğer dördünü de dört alemde dört kadınla eritir. Geçen kızı gördüm, koltuğunun altına sıkıştırmış kitabını terziye yürümede… Oradan haftalık yirmi kağıt alıp, evine götürecek, ne yapsın?

Kimisi yokluk, kimisi ilgisizlik, kimisi açlık, kimisi soğuk giyinir bu çocuklar okula giderken… Öyle örtülmüştür ki bedenleri kederle… Şimdi deseniz ki, her kıyafete müsaade edilecekmiş okulda; giyecek yerleri yok; öyle dolu ki elleri sıkıntıyla. Ezemezsiniz artık onları çulla çaputla; bir katre daha ezilemeyecek kadar ezilmişlerdir zira. Kaban durmaz düşük omuzlarının üzerinde, sıcak potinlere sığmaz küçük, üşümüş ayakları, bir kez daha kederle sınamaya kalkmayın onları!

Eşitmiş insan! Öyle olsun diledik nicedir. Doğru!

Ömer = Armağan yazarsam, şu koşullar altında kıçıkırık “=” işareti bile utanır…

Ben utanırım, nicesi utanır… Sen utanma Ömer, sen de Armağan –henüz bir kabahatin yok… Sizin aranızdaki eşittir işaretine çizgi çekenlerin hicap sırası çünkü…

Bir çizgi, insanlığımızda ne büyük bir yarık açar inanamazsınız…

İnsanlığı çulçaputla sınayamazsınız!

1 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Telaş

oyuk, elif ezgi

Üst üste içildiğinde bu sigaralar

Daha hızlı koşuyormuş hissiyle- üst üste içildiğinde…

Bir yere varılmadığında –hem üstelik,

Tabla ve izmarit için öpüşme zamanıdır.

Na’palım?

Kendi meşrebinde görür kişi telaşı

Yumruk yumruğa döver gövde kapılarını yürek

Yahut

İncecikten bir çığlık kopup, koşuverir odanın içinde

Diş daha yakındır dudağa;

İçini böyle yer-böyle yiyipbitirirsin.

Sessizlik genişler tepende;

Parmağın masayı dövme tıpırtılarını işitirsin.

-çek elini oradan! Yazıktır parmaklarına…

Küfre girmez pek çok söz;

Kadehi görmeden yalpalar ayakların çünkü,

Dünden razı

Dünden sarhoş…

-otur! Yazıktır ayaklarına…

Daralır odan içinde…

İki duvar arası her zamankinden yakın;

Adımların her zamankinden enli

Gövden süratlidir…

Telaş bitimsiz, yer bitimli…

Çık dışarı… Yazıktır!

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Etbeni…

Comfort In Nature, Hun Thomas

Diğer bütün düşkırıklıklarımdan ayrısın sen

Diğer bütün düşkırıklıklarım- üst üste

Yan yana

Dip dibe

Peş peşe

Sen tek başına hepsinden

Daha yıkıcı ve daha geri dönülmez…

Sen tek başına derin bir vadisin yüreğimde

Böyle yakın ve usul parçaladın  iki yakamı

Yıktığınca yıkıl!

Yüzünde geçmişime bakıyorum,

Şimdi güzel, şavkı üzerinde bir yalansın sen…

Seni çeksem -peki öyleyse- geçmişin içinden

Hiç işte…

Yalan olsun varsın,

Hiç sana… Hiç sen… Sen hiç?

Hem kırık, hem tarihinden yoksun –her tarih bir yalan değil mi zaten?

Hiçten ziyade yalan olsun varsın…

Nereden bakarsan bak,

Yukarı yekpare uzayan dal gibi-yalnız bıraktığını

Belki bu sayede daha hızlı ama bir başına kaldığımı

Ne kadar yüreğine yaslanmışsam o kadar sakındığını kendini-

Belki böylelikle kıymetsizliğini anladığımı

Ama yine de

Ve –ama- keşke-yine-de (diyerek hep)

Neyse yahu!

Bellek bile kapılarını artık sımsıkı kapatmış bu yüke.

Taze bir hücre gibi çoğalan

Işığın yeryüzüne düşme süratinde kapanan yara gibi

Yarın!

Geleceğim tenimdir.

Sen onların arasında

Varlığı belli belirsiz bir etbeni kadar..

Olduğunca ol… Küçücük artık. Küçücük…

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yine gel olmaz mı?

söz/ eeu

Başka dilleri konuşuyorduk

Ama ne çok konuşuyorduk

Tek kelam anlamıyordum ağzından

Ne güzel söylüyordun yalnız, şiirli şiirli

Diyeceğini şarkısından biliyordum.

En küçük yalanın yoktu

Gözünün ferinden görüyordum

Tenin gergin, ağzın yukarı bakan yay gibi

Güldüğünü bilmek için söze ne gerek.

Sırtın titriyor

Omzun iki yana iniyor

Ağladığını bilmek için söze ne gerek…

Beni sevdin sen…

Ben de seni

Uzanıp saçıma sürdün elini

Yumdun gözünü

Büktün başını

Söze ne gerek…

Daha hoş sohbete oturmamıştım ömrü hayatımda

Yine gel olmaz mı?

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

insomnia sokağı (2)

gözaltı-eeu

Gece parçalanıyor ellerim üzerinde

Gözkapağıma bir durak

Yılgın ve incir içinden mor bir perde…

Tam bakışın pınarında.

Seslenme bana karanlık gövdelerden

Ürkerim şimdi.

Kahve çekirdekleri yastığım

Acı… hem kekre…

Kavuştuğunu görene dek tan yerinin

Yanağıma değeceği yok kirpiğimin.

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yedi Ağaç


Öznur Ablam’a…

Aldığınca vereceksin dünyaya…

Neyi kaldırmışsan yerinden

Oraya daha güzelini bırakacaksın.

-

***

-

Söğüt vereceksin,

Eğer ki gölge almışsan Temmuz’un çıplak ensesinden…

Alevin sesini duyurana kadar haykırmışsa mevsim,

Ve sen gövdeni serin ,ışıksız bir dalın altında yatıştırmışsan…

Bir söğüt vereceksin…

-

***

-

Portakal fidesi yahut,

Diyelim ki, doymuşsun rayihasına yosunun…

Kahvenin,

Yağmur deymiş toprağın,

Suda altın sarısı fokurdayan mısırın…

Portakal fidesi vereceksin…

-

***

-

Sakız da olabilir,

Yüreğinden ağlar o,

Sen kahır almışsan türlü kederin cebinden,

Gözyaşı bırakacaksın,

Sakız bırakacaksın…

-

***

-

Belki de akçaağaç,

Mercan yaprakları başında kızıl rüzgar,

O da yüreğinden güler,

Kekre, şekerli, şerbetli

Diyelim ki neşe almışsan ılığından gecenin

Avuçlarınla aralayıp toprağın kapısını

İçeri akçaağaç bırakacaksın…

-

***

-

Çam istiyor belki toprak,

Önce toprağa soracaksın…

Derse eğer sana

Kalem, kelâm, satır aldın benden

Dert yakacak bir iğne yaprak

Bir kayanın ucuna

Ya da pencerenin alnına bırak….

Mavi çam bırak…

-

***

-

En güzeli bir meşe ekmektir

Palamudundan geleceği sezer,

Yaprağında geçmişi seyredersin

Yaşamışsan yiyip, içip, sevişip…

Felaketinden tut

Panayıra varıncaya kadar

Yedi renkte kuşaklanmışsa ömür tastamam

Hayat almışsan hayat vereceksin…

Geçmişi almışsan gelecek

Fiili almışsan kuvveyi vereceksin

Bir palamudu ıslak, karanlık

Bir palamudu vaat dolu toprağa vereceksin

Aldığınca vereceksin…

Yedi ağaç kadar kıymetli

Böyle içten, armağan gibi armağan vereceksin…

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Sen,ben ve sessizliğimiz…

-Sen-

Yüzünü ateşe çevirmişsin… Magma, senin yüzünde yeniden ve yeniden dairesel bir eriyik halini alıyor sanki.  Sözü ve sesi ismini hiç duymadığım bir ülkede terk edip, öyle gelmişsin yanıma. Artık bakarak – sadece bakarak anlatıyorsun. İlk gençliğinde sahip olduğun her şey alınmış senden: şiir, öfke, aşk… Şimdilerde başka birini hayal ederek sevişiyorsun yatağındakiyle, şarkısız anlatıyorsun içindekini ve hiçbir şey kızmaya değmiyor. Çünkü kötülüğün arsızlığı, değişmezliği, kendini üst üste haklı çıkartan o aşınmış suratı seni çoktan caydırmış. Şimdi sadece yüzünü ateşe çevirmiş, ateşin birbirinden kopan ve yeniden birleşen yalımından çalıyorsun. Hani alevin göbeğinde, mavi bir ışık vardır; sanki serin, sanki üşümüş… Sen öylesin… Olasılıksızı biliyorsun. Onun bile bir olanak olduğunu… Yine de uzaksın ondan… Üstüste devrilen ağaçların yerine dikilen yenileri yeşerdiğinde, sen yaşıyor olmayacaksın. Şimdilerde uluorta yenilen haltlardan çoğunun birer insanlık suçu olarak kabul edildiğinde , sen yaşıyor olmayacaksın. Ama hepsinden önemlisi, dünya -artık-  yaşanır bir yer olmayacak… Sana geç kalmış olacak her şey, insanlar insanlığa çok geç kalmış olacaklar… Kaçarı yok… Sus tabii… En iyisi…

-Ben-

Susuyorum. Başında onlarca bulutun dolaştığı, evsiz, ağaçsız ve alabildiğine kumul bir adanın üzerinde rüzgâr içiyorum sanki. Sessizliğe böyle bir tapınma bendeki. Söylenecek tek bir söz yok! Gövdemin ağırlığı, ılık kumları ezmeyecek kadar. Yerçekimsizim…

Yürümek, bir yere varmak değil artık. Çok şiddetli bir durağanlık, yorgunluğu anlamayacak kadar yorgunum; her günün çekmecesinden artarda çıkarttığım bin yıllık bir tükeniş bu.  Neyi ertelemişsem, şimdi yapmanın telaşı sarmıştı önce. Şimdi, dedim. Sonra hafızama dönüp baktığımda, birkaç miyadı dolmuş heves ve çoktan gitmiş hayal odaları gördüm. İçimi gecikerek bomboş kılmıştım. Hafızam bile, ne olmak istediğimi barındırmıyordu… Sustum… Susuyorum. Yerçekimsizim…

-yazgı-

Ah yazgı ah! Çıkacağı varsa yolun sana, zamanı çalıyor sadece kaçışlarımız.  Ve bir de bütün pişmanlıklar yetmez gibi, kıskıvrak yakalanmışlığımız yetmez gibi, ağır bir gecikmişlik…

-biliyorsun-

Burada her şeye rağmen, bulanlar var aradığını…  Ne kadar az sormuşlarsa, o kadar çok yaklaşmışlar… Biz ise seninle yan yana geldiğimizde soru çengelleri solumaya başlamıştık… Her doğru, diğerini götürüyor… Biz birbirimizi böyle sadeleştiriyor, böyle tanımsız hale getiriyorduk.

Yaptık bunu!

-Şimdi­-

Susuyoruz. Hakkını vermeden ağzımıza aldığımız, yüreğimize yerleştirdiğimiz her sözcüğün hatırı için t e k e r t e k e r susuyoruz.

Bu iyi. İyi…

3 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Anladı da…

élena Nazzaro, ağaç-kuş-kalp

Kuşun kanadında şarkı vardı.

Duydum,

Seslendim:

“Rüzgara el çırp, çırp…”

Yaptı.

Saka yahut Arap Bülbülü…

Ağız şarkısını işitmedim.

Kondu teller üzerine

Söyleştik.

Baktı ki yüzüm ağlamak için yola çıkacak,

Bendeki gurbetliği sezdi…

Boynumu büktüm

“Yeri belli” dedi, “hep büker misin sen boynunu?”

Anlatacaktım, pek de emin değilim hani anlayacağından-

Manidar manidar uçtu…

Arkasından söyledim:

Beklersin ki patlasın tomurcuk…

Mevsimler döner, günler döner…

Sonra katmer katmer açılıverir…

İçin yanar için yanar…

Dersin ki bu nasıl ikircik…

Hüznü katlar, kenti böler…

Dönmedi- yemin billah o da dönmedi.

Duymadı, -yemin billah o da duymadı.

5 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Kâğıtta Kent.

Created by: little fox

Saçım taranıyor sonbaharın rüzgarıyla

Daha mı kızıl peki?

Aralarda serin, safran bir pencere kalmış mı?

Ölüm döşeğinden uzatıyor güneş elini,

Kederin senfonisi ıslığında İstanbul’un

Bir vapur götürüp, diğeri getiriyor gün batımlarını

Ben onların ayakaltına seriliyorum.

Martılar çiğniyor, vapurlar ve yağmurlar

Ama iş değil, ufacık bir kiremit oluyorum.

Buranın koca bir çatı olduğunu ne zaman anlasam.

İş değil… olacak iş değil:

Kalem kürek,

Koca kenti bir kağıda gömmeye çalışıyorum.

Kadıköy, Eylül 2- 1997

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

altın tül ölüm

Hülya Anbarlı'nın Fotoğrafından...


Yüzük biçimli ölümün,

Altın, sırma idam ipin parmağından boynuna…

Başın üzerinde tülden kefen,

Sarılmış sarmalanmışsın ince, ipek sonsuzluğa

Koluna taktığın yarınsızlığın

Yanına yattığın çaresizliğin

Tanış…

Annen ağlarken tanış onunla.

Her şey uçabilir kötek yemiş başından…

Unutabilirsin adını bile korkudan.

Ama bundan böyle ezbere bileceksin ne demektir “satılık”

Yüzük biçimli ölümün

Sol elinde, serçe parmağın dibinde

Altın, sırma, idam ipin.

Kızıl kuşağın belinde

O senin namusun

Ve namussuzluğu diğerlerinin

Gidiyorsun –bez bebektir mezar taşın.

10.12.97/ Ankara

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

bebek

illust: Lala

Ben sarhoş olmadım hiç

Öyle geliyor ki bana, akşamdır sarhoş eden

Ilıktır

Söyleşmektir ses yükseltmeden

Gündüz vakti gözbebeğine yuvalanan ifadeler

Eriyen kar gibi silkelenir, dökülür.

Ölümsüzlük, ruhunun hafifliğinde kendisini dener

Bahçelerden geçer, en gizli bahçelerden ortada kalmışlığım

Hainliğidir kanıma karışan akşamın

O anı bildin mi?

İşte ben tam o anda, bana söylediğin ninniyi özlüyorum.

Kasım 96/ Ankara

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

İki de bir


Kadın ve adamdan mütevellit

İki kişi kırdılar kapısını içimin

Şimdi –daha az önce

Yaslandılar yüreğimin iki iskemlesine

Kadın Ferit’e bakar gibi baktı gözüme

Adam Max’a bakar gibi.

Ben ikisinde bir kişiyi gördüm

Hepsinden fazla ve zordu.

O bende ikisini gördü

Bir anda azalıvermiştim.

Bir anda sırtımda paslı bir pelerin

Başka halini biliyordum yalnız

Sırım gibi

Hem de göz ayalarında tarihin her gamından en büyük pay taşıyordu.

Az gördüm suratını

Görüneceğine dair fazlasına söz vermiyordu.

İçim şekil verilmez

İçi elle tutulmaz

Akkor bir eriyik.

Yorum yapın

Kategorisi Asıl mesele...

Gece Evi

gece evi

Sarı ılık diktörgenlerdir yuva dediğin,

Karanlık uzantıların dört yanında

İmkânsız bir menzil

Kalabalık gölgeler pencere pervazlarında

Aysız gecenin sıcak zarından

Oradan seyrediyorum

Dindirilmez ve telafi edilmez bir kıskançlıkla

Sakın beni geri göndereceğiniz kapıları açmayın

Bütün tehlikeleri

Ve içre sıkıntıları ile mahpusluğa razıyım.

Büyüyemiyor bir yanım sırf bu yüzden

Geçmişin biti yumurtluyor –kin sandığınız kir çünkü.

Sizin kiriniz

Benim kanımı emiyor.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

zamansızısı

sana bir saat aldım.

zamanı oradan seyredersin.

zamansızlığı bizden.

yüreğime eğilir, tiktakları dinlersin.

Biliyorum ritimsiz

Şiddetli

Tutarsız

…arsız ve de seni isterken

Eğilirsin yüreğime, tiktakları dinlersin

Ve sol memem -Hemen yüreğimin üzerindeki-

Buruşuk bir naylon poşete benzediğinde bile

Kulağını hemen üzerinde bulmak istiyorum.

Seni zamansız, yaşsız, sonsuz

Seviyorum seviyorum seviyorum.

-

gelgelelim bu şiir böyle biterse eğer

klişeler külliyatına bile gidemez

yine de biliyorsun

söyleyecek bir fazla sözün daha yoksa susmalısın.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

... , by Edgar

Bana kitaplarını ve

Ömrümün sonuna dek,

Asıl cevabını asla bilemeyeceğim sorular bırakıyorsun

Bütün cümleleri alıyorsun benden ve

Susmam için incecik bir şart.

Tüm bunlar koca bir yalan olsa

Keşke beni dünyanın en büyük budalası yerine koymuş olsan

Sana yemin ederim, daha çok severdim seni.

Aklımın itibarından daha mühim yaşayabilmen

Ama “dilediğince yaşamak” kadar “dilediğince ölebilmeyi” de saydırdılar,

Başka türlüsü için artık çok geç.

Saygı duyabilmenin mesuliyeti

Diğer hepsinden daha yeniymiş

Bunu şimdi, bu suskunluğun acemiliğinden çıkarsıyorum.

İçimde başka türlü ve aramızdaki bütün sözlere ihanet eden

Seni ölümden ve “mutluluktan” alıkoyabilecek bildik cümleler, şeyler, fiiller.

Allah beni kahrediyor.

Suskunluk ise ondan rol çalıyor.

Beni kahır kere kahır.

Şimdi ben az gördüğüm suratının o haliyle ne yapacağım?

Aradaki bu karanlık zamanı ne sonlandıracak örneğin?

Başka bir karanlığın bilgisi mi?

Yalnız mısın?

Hep yalnız mıydın?

Şimdi sen ne yapacaksın?

İkimiz de bu haritayı ilk kez görüyoruz.

bu pusulayı ilk kez.

Kaçarı yok, kaybolacağız.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

ölücü.

ÖlücülerÖlü satıyor.

Meydanda, avluda

Ölü seviyor

Dirisine selam vermez, o kadar…

…Bilmiyorlar “bir” soluk ne anlatır

…Ne anlatır gövdenin sıcağı

Kulakları yoktur duyamazlar

Ve keçeleşmiştir parmak uçları

Ölücüler Ölü yıkıyor

onlar Suyla paklıyorlar kan satırlarını

azalta

azalta

Seyrek yaşıyorlar çokça ölüp

Ölücüler ölü(m) seviyorlar.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Giusseppina Hapishanesi

Hey ben, gidelim mi? / e.e.u

“Tizaro, eşek herif hemen buraya gel!”

Tizaro, çıkışa birkaç basamak kala oturmuş, eroin bağımlılarının kendilerinden bıktıkları o anlara özgü sözlerden birini veriyor kendisine: “Kocakarının yanına dönmeyece…”

Giusseppina karısı, Tizaro’nun kendisine tutamayacağı sözler vermesine bile müsaade etmiyor. Sigaranın ve ev yapımı boğma içkilerin kalınlaştırıp, son raddesine kadar har vurup harman savrulmuş elli bir yılın eskittiği sesi yatak odasından taşıp, sahanlığa akıyor.

“Tizaro, diyorum! Sülalesi geberesice hemen yanıma gel.”

Tizaro, ta en başında bu yaşlı cadıya neden yüz verdiğini anımsamaya çalışıyor. Hafızası kötü. Üstelik birkaç şişe şarabın ona yaptırabileceği saçmalıkları hiçbir kocakarı büyüsü yaptıramaz. Kocakarılar… Tizaro’nun püsküllü derdi. Ama bu işi başına kendisi açtı. Altı yıldır –ilk gecenin ardından her gün- onu bırakıp gideceğine yemin ediyor, ama kalması için hep uyduruk bir neden bulunuyor. Söz gelimi, uykulu olabiliyor, o gün evden çıkmak istemeyebiliyor, eti üşüyor kıvrılacak bir kucak arıyor yahut. Bazen de kocakarı düz duvara tırmanan mart kedileri gibi kızışıyor; eğer Tizaro onun istediğini vermezse, adamı çok feci pataklıyor. Giu’nun bir sillesiyle, denizanasının duyargaları üzerinde uyumuş gibi yüzü kızarıp, alev alıyor.

“Elalem mermerden yontulmuş gibi yuvarlanan kıçlardan bile sıkılıyor, ben bu kocakarının buruş kırış, hem de yere yakın kıçının etrafında demeye geziniyorum ki?” diye içinden soruyor. Eğer içseslerini duyulabilse, bu yakarısı içkulaklarının içzarlarını yırtacak, ne var ki Tizaro sadece usanmış büyük gözlerini karşı pencereden görünen Cenova Rıhtımına dikmiş ve bir ozan edası ile beyaz fiberglas gövdeli katamaranları, motor yatları, tirhandilleri, alamataları, yavları ve hepsi birer ak leke gibi sağa sola kımıldayan kayıkları izliyor. Kentin dalga gibi yükselen yamaçlarından birine kondurulmuş yeşil binanın en üst iki katından rıhtımı seyretmek, yere yaklaşan bir uçağın penceresinden bakmaya benziyor olmalı. Ama Tizaro hayatında hiç uçağa binmedi.

Giu’nun ciğerlerindeki nemli bilyeler yuvarlanıyor. Kocakarının soluk alışverişi öyle gürültü kopartıyor ki, bir perde daha tiz olsa yıllanmış duvarlarda yeni sıva çatlakları damarlanacak. Tizaro yüzünü Giu’ya çevirir gibi, yukarı doğru tiksinerek bakıyor ve başını ağır ağır, tekrar pencereye yöneltiyor. Göz ucuyla kapıya bakıyor hemen sonra. Kapı, gözünün ucunda bile imkânsızlaşıyor. Kapıdan gitmek mi? Hah…

Kapıdan kovulduğunda pencereden sıvışanlar gibi olmalı belki, diye düşünüyor. Yüzü gülüyor. Sol omzu ile pencereye süratle abansa, tuz buz olan cam kırıkları ile beraber toprak zemine doğru yağsa. Belki sivri birer boynuza dönüşen cam parçaları, Tizaro aşağı varmadan şah damarına saplanır ve onu hemencecik öldürür. Ölüm mü yerçekimi mi daha süratli bir an için kestiremiyor. Yine de tamamen gidebilmek yüreğini yazın esen serin rüzgârlar gibi ferahlatıyor.

Bunu yapabilse kurtuldu demektir. Perdeler arasında saydam bir ihtişamla uzanan cama alıcı gözle bakıyor şimdi. Ardındaki rıhtım manzarası bulanıklaşıyor. Camdaki yılgın yansısı bile fikrin dirilticiliğini gölgelemiyor. Kurtulmak… Giu’nun küflenmiş hapishanesinden kurtulmak… Kocakarının elle tutulur bir yanı olsa bari, diyerek düşüncesini bir kademe geri götürüyor. İçki sofralarına otururken kocakarıya üşüşen neşeyi düşünüyor biran. Sonra ikinci kadehin ardından ağzı bir tarafa, gözü bir tarafa gidince acayipleşen suratını ve hiç şahit olmadığı savaş hatıralarını anlatmak için seçtiği yalan yanlış cümlelerini anımsayınca çılgınca tiksiniyor ondan. Yaptığı yemeklerin –içine ne katarsa katsın aynı renk, aynı koku ve aynı tatta oluşu da kaçması için bir sebep veriyor Tizaro’ya. Ama kaçamıyor işte.

Ayağa kalkıyor, bir atletin ileri fırlayabilmek için vücudunu arkaya doğru germesi gibi geriniyor, gözleri ile pencereyi nişanlıyor, son olmasını dileyerek ciğerlerini havayla dolduruyor. Yüzünde zafer ışıkları ile yanan bir gülüş var.

“Tizaro gel buraya yoksa çükünü keserim, beni duydun mu?”

Giusseppina’nın bağırtısı merdivenlerin tahta tırabzanlarına mukoza rengi branda gibi dolanıyor. Tizaro’nun omuzları düşüyor. Vücudunun yay gerginliği gevşiyor. Bağımlının yanılgı dolu mecburiyetiyle yukarı çıkıyor.

1 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Yeter ki…

maviderin/ eeu

Saçlarım arasında engin, beyaz bir lagun
O halde kaybolduk sayılır.
O halde öldük
O halde cennetteyiz sayılır.
Ellerini çekme yeter ki üzerimden.

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yaz(ı) Mevsimi

Yaz mevsimi benim yöremde bir sınavdır. Tahammülü sınar ilkin. Geceyi yanıltmadan uyuyamazsınız. Bir pervanenin çevirdiği havayı yüzünüze tutarak hayatta kalmaya çabalar, gürültücü bir makineden çıkan serin soluğun odaları doldurmasını beklersiniz. Gırtlağınızdan geçen üç lokmadan sonra tıkanır, terlemeyi ezberleyen vücudunuzu serin deniz suyunda salamuraya yatırırsınız. İster bir balkon gölgesine sığınmış olun, isterseniz bir şemsiyenin altına güneşten kaçamazsınız. Sarışın ve kalleş ışıkları üzerinize bir kova zift gibi dökülecek ve muhakkak sizi karartacaktır. Suya acıkır bütün doğa: Toprak kuru bir ağız gibi yol yol çatlar, bitkiler altın rengine evrilir ve sivrisinekler hiç olmadığı kadar hararetlidir. Evcil hayvanlardan bile yakındır artık. Etinizin üzerinde bir ev tutmuştur. Pembe uçlar veren kaşıntılı tepeler yükselir sivrisinek yurtlarında. Uykudan sıktınız sıyrılır. Göz çukurlarınız karanlık eflatunlar biçiminde genişler, gündüzleri küçük bir esinti sizi olduğunuz yere devirecektir ama nerede? Söz gelimi sokaklar, cehennemi prova ettirir. Yapar bunu. İşte o an bir yaylanın serinine iman edersiniz. Yaparsınız bunu.

Derken kendinizi doğadaki herhangi bir canlıyla eş tutacak olursunuz: Bir serçeyle, köpekle, salyangozla. Onlarla aranızda çok güçlü bir ortak nokta sezersiniz. Çünkü sıcak, içinizdeki insansal eğilimlerinizi kaynatıp buharlaştırmıştır. Ve siz de tıpkı onlar gibi sadece hayatta kalmaya çalışıyorsunuzdur. Bu mücadelenin ismi, Mersin’de Temmuzdur.

Akşam esintilerinden yoksun, aysız ve yıldızlı gökyüzü mahvınıza sebep olur. Nem, katı bir cisim gibi, eli kolu olan bir adam biçiminde aranızda dolaşmaya başlar. Pencerelere buharsı sırtını yaslar, teninize saydam bir ağda gibi uzanır. Ağzı büyüktür ve sizi yutması an meselesidir, böyle gelir insana… Her an maddenin diğer haline dönüşecek denli ısı eşiğiniz yükselmektedir. Bu önlenemez yükselişe Mersin’de Ağustos denir.

Derken güneş terbiyesini takınacak olur. Hırçın bir hayvan gibi sağa sola pençe savurmaktan yorgundur. Eteğindeki son taşlar dökülmekte, har bir tik gibi kentin üzerinde seyirmektedir. Pencerenin gırtlağında duran eli çekilir, rüzgar perdelerin arasından kısa kesik sızıntılar halinde odalara adım atmaya başlar. Bir Mevlevi direngenliğinde dönüp duran pervaneler hız keser, iyice ağırlaşır ve nihayetinde durur. Sabaha karşı ten ürpermeye, gövdeler birbirine sokulmaya başlar. Yüze düşen perçemler sığır derisi kırbaçlar gibi alnı acıtmaz. Eylül, kentin nekahet dönemidir.

Sofralar ne vakit içeri taşınsa ve ne vakit incecik bir hırka örtse omuzları, odanın serinliği suyu ne vakit üşütse insan kendine dönüşünü –tam anlamıyla- işte o vakit yaşar. Eli, sıcağın önünde bir siper değildir. Eli, rüzgarsız geceden rüzgar devşiren bir yelpaze değildir… El, üretecek eldir. Şimdi tastamam insan elidir.

İşte o vakit kaleme uzanmak caizdir.

Hayatta kalmaktan başka derdimiz yokmuşçasına uydurabildiğimizde, kalem helaldir sanki.

Aslında değişen bir şey de yoktur. Sözün konusu yine hayatta kalmaktır. Ancak değişen sözün, buhardan suya dönüşmesidir. Artık kalemin kalıbına girebilecek ve anlatılır hale gelebilecektir.

İşte o vakit yaz bitmiş, yazı mevsimi başlamıştır…

Herkese yazı mevsiminden selam olsun!

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

İstanbulî

Muhsin Bilyap

Kaçınmak gerek İstanbul sonbaharından… Yoksa kazara oraya bırakılmış bir kelebek görür ve onun karşısında çaresiz kalırsın. Bahara yürümek ve o kelebeği ait olduğu yere bırakabilmek için fazla gecikmiş bir yerdesindir. Eli kolu bağlanan herkes başka türlü isimlendirir gövdesinde daralıp küçülen hava boşluğunu… Eğer İstanbul’un orta yerinde, bir Pazar günü bu sendelemeyi isimlendireceksen hiç çekinmeden “hüzün” dersin. Daha fazlasını söylemene müsaade etmez kent. İçinden sökülmeye yeltenen çığlığını bir vapura havale eder, çömelip kaldığın yerde göğüs geçirirsin. Gölgeler birbiri içine girerek kentin saçlarında gezinir. Yüreğindeki esmerliğin aheste aheste bir kuzgun kanadına dönüşeceğini de bilirsin. Ferahlıktan yoksun göğsünün tam orta yerinde hareketli ve karanlık leke… Günler böyle kısalmaya başlar sende.

Yeşil bir yer burası. Yüksekten bakıldığında çelik çubuklara inatla sarılmış sarmaşıkların şehri derim hep. Modern ellerin ürünü olan yapılar, tarihin ve doğanın zümrüdî marşına seyirci kalır. Yan yana durduklarında birbirlerini sevmeseler de geçinmek zorunda olan iki insanı andırırlar.

Güz diyordum, İstanbul’da güz… Rüzgar sokakları ve dik yokuşları koşarak çıkar, seni bulur ve tenine –orada ve teklifsizce sahip olur. Bunu her zerrendeki kısa ve uğultulu soluk alışverişinden anlayacaksın.

Boğazın suları benim göze alamadığımdır. “Gri sularla boğuşmayalım” derim usul usul. Çok batar çıkarız, bilirim. Ve akşama yatkın olur her sabah, eskidikçe kararan gümüş bir kelepçeye bileklerimi uzatır gibi boğazın sularına bakışlarımı öyle uzatırım. Ama bunu hiç istemem. Allah biliyor ya, korkarım.

Ne vardı yorganın altından çıkacak sanki? Ne vardır sahi? Her yorganın altı aynı kenttir, -yalnızlık varsa işin içinde- bir de aynı iklim… Uykudan caydıracak ne vardır, ekmek kavgasından başka? Çoğu Pazar, ateşkestir ekmekle insan arasında… İşte yine de Konstantiniye’nin yaşlı türküsünü duyan ne içeride durabilir ne de dışarıda…

İstanbul’un güzünden kaçınacaksın… İki başka yolun yolcusu şiir gelir aklına yetişemezsin. Bu mevsimin çekirdeğinde mısralar dolanır. Yağmur redif sesiyle yağar ve uyaktan kaçındıkça başka özgür bir mısra…

Hep yamacın kıyısında durur gibi, düşmek üzere ve kalmak üzere… Hep muğlak ve hep tasarı halinde… İçinde belirsiz yaslar uç vermiş. Hafıza ilk önce gülümseyişi defterden silmiş… İstanbul güzü seni karanlığa uyandırır… Ve seninle beraber içinde ne kadar kararsız ve aciz insan varsa onlar da gözlerini açar…

Çıkma.

Eğer mümkünse yorganın altında kal. Orada hep aynı iklim.

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

4 ± 2 = yalnızlık.

yalnız

Sadeleştirdim. Sadeleştirince de yanıta yaklaştım.

Anlatayım…

Dört işlem diye bir şey var mıdır? Olmaz olur mu? Sözü edilen işlemler teker teker değil, dördü bir arada yerleşmişlerdir belleğimize, dilimize… Toplama, çıkartma, çarpma, bölme.

Dört işlem diye bir şey yoktur.

Bu dört işlemden ikisi, diğer ikisinin çocuğudur. Aslında temelde iki hamlesi vardır matematiğin: toplamak ve çıkartmak… İki hamle: azalmak ve çoğalmak.

Eh tabii bir de sıfır.

Yani hiç.

Ayrıca sonsuz…

Yani hep.

Ama dört işlem yoktur… En çıplak ve en ilkel matematiğimize yerleşen bu tabir, bu sayısal davranış aslında şişirmedir. O kadar kalabalık bir dörtlü oluşur ki yan yana geldiklerinde, aslolanlar ve türemişler ayrışamazlar birbirlerinden. Türemişler aslolanlardan daha kıymetli sayılır kimi kez… Ve çoklukla türemişler aslolanı rehin tutar, saklar, kamufle eder.

Oysa aslolan indirgenemezdir.  O parçalanamayan bir atom çekirdeğini andırır. Ayrıştırılamayan, -eğer ayrıştırılırsa kendisinden başka bir şeye dönüşen sabit bir ilkedir.

İndirgenemez olan sadeleşmeye direnebilir. Çünkü o sadeliğin ta kendisidir.

Peki, insanı bu kadar sade ve asil bir matematikle kavramak mümkün müdür? Milyarlarca başka türden kişiyi anlamak için biricik ve kök bir ilke bulunabilir mi? Bu insanlara karakterlerini veren sayısız karmaşaya ve renge haksızlık olmaz mı?

Olur.

Ama bir insanın diğerine yaklaşmasını, ona dahil olup, onu dahil etmesini –yani çoğalmayı- bir tek ilkeyle anlayabilirsiniz.

Öte taraftan, vazgeçişleri, dargınlıkları, inkârı, nefreti de –yani azalmayı- tek bir ilke ile anlayabilirsiniz.

Bir insanı ya göze alırsınız ya da gözden çıkartırsınız. Bölünmeleriniz de katlanmalarınız da bunların çocuğudur… Diğer başka her şey de bu iki işlemden türer. Ama nihayetinde hep yalnızsınızdır.

Yalnızsınızdır.

Bu kendimize olan borcumuzdur. Koca kara bir delik gibi zihnimizin ortasında sallanır. Bir türlü denkleştirilemez… Ne kadar toplasak da çıkartsak da, ne kadar kabullensek de vazgeçsek de. Büyüyen yahut küçülen bu kara delik, varlığından hiçbir şey yitirmez…

Bu yokluğun varoluşudur. Ve matematik bunu henüz açıklayamamıştır. Benim de matematikten kalır yanım yok.

 

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Kavak Ağacı

...

Bu mısra bir rüzgar tutturacak.

Etini sıyıracak bu mısra

Canını acıtacak

 

Mozaikleri titriyor eski avlunun

Zaman içimde iki parçaya ayrılıyor

Mor ve ılık bir yaşam boşalıyor oradan

Dört çocuklu adamların ağrılı başları avuçlarım arasında

Hiç düşleyemediklerini

Elimdeki yontucu ile en derine nakşediyorum

Erkek yüreklerine

Dişil kitabeler kazıyorum

Bugün ve pek çok kez

Cinayete ortağım

Bağrımda duruyor çığlığınız

Sustukça sizi sineye çekiyorum,

sineme çekiyorum ellerinizi

Itır kokuyor bizim yaralarımız

Bizim yaralarımız böyle sakaların lacivert kuyruğu

İz tutmayan kıyı kentleri

Şimdi dönelim gerisin geriye yaralarımızdan içeri

Rüzgarla dönelim.

Rüzgarla.

 

 

 

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

İnsanbul

fotoğraf: Taylan Kümeli

güneş alnına deydiğinde

intihara meyillisin

bir kayık

en lacivert yerinden kesiyor bileklerini

ardında beyaz ve köpüklü

yok olmaya yatkın iz

unutulmaya yatkın

yas payı bırakmıyorsun bize

ve sen yeniden -her gün yeniden- dirildiğinde

biz bütün ölümlerinin gizini kendimizle taşıyoruz.

1 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

şimdikizaman

 

şimdi

Zamanın kucağında açtım gözlerimi. Yatağındaki nehir ne kadar devingense o kadardı. Ve taşması mümkündü. Hatıralar yoluyla kendisini silik bir suret olarak yineleyecek, şimdiki zamanla aynı anda geriye sıçrayacaktı. Hatırlamak böyleydi. Hatırlamak zamanı yormak, işe koşmaktı. Ondan iki işi aynı anda beklemekti.

Ve tasarlamak… Geleceği kandırmak yani… Şimdiki zamanı henüz olmayana inandırmaktı.

Hepsini aynı anda istiyordum. Önceyi, şimdiyi ve sonrayı.

Bunu prova etmenin tek yolu vardı. Zamanı kendimde durdurabildiğim o yere, uykuya yürüdüm ve bekledim. Rüyaların ışıksı gövdelerinden geçtim. Bir hayalet kadar hünerliydim. Temassızdım. Hızlıydım.

Uyandığımda zaman kucağımdaydı.

Ben zamanın kucağındaydım.

Sımsıkı kucaklaşmıştık.

Gördüm.

Anın kendisinden başka her şeyi imkansızlaştıran ilkeyi yani hareketi gördüm. Olanak şimdinin olanağıydı. Ve geri kalanlar hafızanın sırtına birikenlerdi. Ağırlardı. Ve gerçekliklerini sadece ağırlıkları ile ispat edebiliyorlardı. O yüzden olanca güçleri ile belleğe abanıp, kapaklanmışlardı. Başka da hiç bir hareketleri yoktu.

Zamana el sürünce bütün yükleri hükümsüz kılmıştım.

Hafızamın hamallığı yüzünden uç veren kamburum ufalmış, suyunu yitiren bir hörgüç gibi yassılaşmıştı.

Zaman işte böylelikle gözlerimin önünde pıhtılaştı.Deniz dalgasını ütüledi. Havuzun parlak suyu yosun tuttu. Fıskiyeden uçan su havada asılı kaldı. Takvimin bütün yaprakları yedi Kasım diyerek döndü. Şimdi saatler daima on dört yirmi ikiyi göstermeye söz vermişti. Şimdi. Şimdi. Şimdi. Gelecek ve geçmiş avucumda bütün katılığı ile duruyordu işte. Şimdi.

Durduğum yerde durmanın kendisinden bile hızlıydım. Hiç bu kadar yabancı ve hiç bu kadar ait hissetmemiştim. Ben kendimi hiç bu kadar hafif ve hiç bu kadar hiç…

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Düşlerin gücü adına!

Inception, Film

Gerçeğin kabuğunu soydum, başucuma bir düş koydum…

Inception Filmine Dair:

Son zamanlarda izlediğim en özgün fantastik kurmacalardan biriydi diyebilirim inception için. Zaman ve uzay üzerine söz söyleyen pek çok film ya da öykü ; bilince ve düşlere atıfta bulunan nice görsel beni böylesine harekete geçirmemişti. Filmi okumaya başladığım o ilk andan itibaren, incelenmesi ve hakkında tartışılması gereken bir serüven olduğu fikri içimde “uyandı”.

Peki, bu film hakkında konuşmaya nereden başlayabilirdim?

Düşler, renkler kadar kişisel ve basittir. Bu da ne demek şimdi, diyebilirsiniz? Renklerin kişisel ve basit oluşu onların anlatılamazlığında yatar. Kişiler sadece algılayabilirler ama aktaramazlar. Diyelim ki, doğuştan görme engelli biri size kırmızının nasıl bir şey olduğunu sordu. Ona söyleyeceğiniz her şey size özeldir. Bizzat sizde uyanan bir durumdur. Şu halde kırmızı hakkında kuracağınız bütün cümleler için benzetmelere başvurmanız gerekir. Çünkü “kırmızı” doğrudan anlatılmaz, doğrudan deneylenir. Dolaylamaya ihtiyacınız varsa imdadınıza benzetmeler yetişecektir. Bir figürü tastamam olmasa bile kısmen oluşturabilmek için bu benzetmelere ihtiyacınız vardır. İşte bu anlamda “düşleri” anlatmak için yine benzetmeleri iş başına çağırmalısınız. En başta da söylediğim gibi, düşler kişisel ve basittir.

O halde, inception filminin neye gönderme yaptığını söylemek için söze bir benzetmeden dahası bir alıntıdan başlamak istiyorum.

Çin’de M.Ö 400 yılında yazılan Kelebek Rüyası isimli ilk deneme ele geçirildiğinde üzerinde tam olarak şunlar yazıyordu:

“Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu, neşeli, hayattan memnun bir kelebek olduğunu rüyasında görmüş. Bu kelebeğin Cuang Cou’dan haberi bile yokmuş.

Birden bire uyanmış, bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık Cuang Cou rüyasında gerçekten bir kelebek mi olmuştu, yoksa kelebek rüyasında kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş.

Bir kelebekle Cuang Cou arasında fark vardır. Fakat ne dersin, varlıklar böyle değişirler işte.” (1)

Aslında modern dünyanın aktörleri olan bizler, birilerinin düşü müyüz? Bu soruyu binlerce yıl önce, Uzak Asya’da Kelebek Rüyası’nda sormuşlardı. Bilincimizi, altlı üstlü sarmalayan neydi? Biz kendimizin ne kadarını inşa etmiştik? Gerçeklik payımız ne kadardı?

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlasın’da benzer sorunsalı muhteşem bir fantastik örgü içerisinden seslendirmişti. İşin doğrusu onun yazdıklarını okuduktan sonra neyin fantazma neyin hakikat olduğu konusundaki fikirlerim eklem yerlerinden ayrılmaya başlamıştı.

İşte kitabın içinden bir not: “Rendekâr doğru mu söylüyor? Düşünüyorum öyleyse varım. Oldukça mâkûl. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: DÜşünern bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum…”(2)

Düşlerdeki garip ve geçişlerden yoksun ve tutarsız karmaşadan elimizde kalan basit bir ses var: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”(3)

Bu söylediklerimin gerçekliğini tartmamanızı öneriyorum. Ne de olsa, düşlerimizde bir ses daima bize düşte olduğumuzu anımsatır ve biz onun gerçekliğine kayıtsız şartsız inanırız.

Inception… Cuang Cou… Uzun İhsan… o seslerden bir kaçı olamaz mı?

-

————————————————————————————————————————————————————-

1) Çin Denemeleri, Çeviren: Nusret Hızır, MEB yayınları,İstanbul 1992

2) Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar, İletişim Yay. İstanbul 1995

3) a.g.e

2 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Masum Ağacı (Bir Varmış, Hep Varmış)

Masumun fotoğrafını Ona göstereceğim anı düşündüm de… Bizim minik köpeğimiz(di) Masum… Geçen yıl yitirdik onu. Şöyle düşünmesi daha tatlı geliyor: Şimdi o, tandır kebaplarla dolu bir köpek cennetinde olmalı. Ama  vaziyet başka… Bu kadar çok sevdiğim bir canlının  Masum’un artık bizimle olmadığını ona nasıl anlatacağım?

Ne diyebilirdim Ona acaba?

Hiçbir şey gerçekten yok olmaz derdim tabii ki… Bana bakar ve gözle göremediğimiz şeyleri sorardı, nerede olduklarını. Her şeyin beş duyu ile algılanıp, tasdik edilmesini ister insanoğlu çünkü… O da öyle yapardı… Yapacaktır…

Onun kim olduğundan söz etmeyeceğim şimdilik… Zamanı gelince tanıyacaksınızdır elbet ama şimdilik bir gelecek zaman kişisinden söz ettiğimi bilmeniz yeterli… Önümüzdeki günlerde cümlelere özne, şiirlere mevzuu olacaktır kısmetse.

Evet… Hiçbir şeyin gerçekten yok olmadığını öğretmek ne zordur bilmeyene… Üstelik kimi kez, kendi görüş alanımızdan çıkan şeylerin yitip tükendiğini sanırız. Bu, bizim yer yüzündeki ilk yanılgılarımızdandır. Bu yanılgımız tamamen ortadan kalkmaz hiç. Söner, azalır, unutulur ve dahası şekil değiştirir. Ama dediğim gibi asla tamamen ortadan kalkmaz.

Aldatıldığını bilen bir kadınla, bilmeyen bir kadın aynı değildir o yüzden. “Çimlere basmayın” yazısını görene dek, çimlerde gezinmek özgür hissettirir. Bilginin gölgesi üzerimize çökene dek, cahilliğin yalancı aydınlığında eğleniriz.

Ama gerçekten yok olmaz hiçbir şey. Varlık öyle ya da böyle kendisini diretecektir. Reddetmekse bir tüketim yolu değildir. İnkârla ortadan kaldırılamaz hiçbir şey… Ölümler ve kayıplar dahi, silip götürmez var olanı… Dedim ya, söndürür, azaltır, unutturur ama şekil değiştirerek başka türlü var olduğu gerçeğini değiştirmez.

O yüzden, O ilk önce kulaklarını tıkamamayı öğrenmeli. Sesleri duymadığında bile şarkıların çınladığını, gerçeklere sırt çevirdiğinde bile onların bütün dirençleri ile haykırılmak üzere beklediğini bilmeli. Göz yummamayı öğrenmeli sonra… Derin uykuların, hayatı kuma değen su gibi silmediğini bilmeli. Gözlerinin perdesi indiğinde, oyunun sona ermediğini de… İnsan duyularının kapılarını kapattığında, gerçekler ölmez anlamalı! Ölümün bile yok edemediğini hâttâ… Bunu bile anlamalı…

Evet ya… Ölüm bile yoklukla eş anlamlı olamaz…

Şeyler birbirine dönüşür.

Masum’un resmini gösterirdim Ona. Dönüştüğü çiçeği gösterirdim sonra… Toprağın altına uzanan bedeninin ayrıştığı zerreleri hayal edebilir, o zerrelerin toprakla bir olduğunu keşfedebilir, sonra bir tohumu beslediğini anlayabilirdi. Tohum, toprağı yarıp göğe uzanabilir; bulutlardan yağmuru çağıracak denli büyüyebilirdi. O zaman, çiçekken yağmur olurdu masum… O, Masum’u böylelikle tanıyabilirdi. Öldüğünü söylediğimiz her şeyi…

Yeter ki, hiçbir şeyin tamamen yok olmadığını bilsin. Yeter ki, reddetmesin var oluşun gücünü… Ona anlatırdım. Ona, böyle anlatırdım… Anlatacağım da…

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Roman Kahramanı Olmak İster Misiniz? (Yoksa Zaten Öyle Misiniz?)

Dinamik ve eğlenceli bir serüven olsun benim canım okurlarım için dedim.

Blog sayfalarında rastlaştık… Okyanus Odalar, asıl buluşmamız oldu. Birbirimizi bir süredir tanıyoruz. Muhabbetimiz eksik olmasın…

Bir de baktım ki, benim düşlerim yazarken doğuyor… Ama yaşaması, okunmasına bağlı. Yani yazılarımı yaşatan isimsiz kahramanlar benim canım okurlarım. Peki o zaman, neden bizzat romanımın kahramanlarından biri onların arasından çıkmasın?

“Bir kitabın kapağını aralamak, bir romanı okumayı istemek, bir maceraya kapılmak için gönüllü olmaktır. O hikayeyi yürekleriyle yaşayan insanlar,romanımın parçasıdır, içidir, ruhudur” demiştim daha önce de zaten…

Bizzat siz. Evet, sen sen sen ve sen… İçinizden biri…İçimizden biri… Suskun fakat anlatmaya hevesli.

Hepimiz ham öyküleriz biliyorsunuz… Geriye bir tek işlenmemiz kalıyor. Benim de zanaatim belli ey ahali!
Bu, küçük ve eğlenceli bir maraton… Canım okurum ve benim aramdaki teması güçlendirecek bir serüven… Peki nasıl olacak?
Okyanus Odalar romanına dair sorulacak on soruyu yanıtlayacak bin kişi arasında bir seçim yapılacak… Kapılara açılan kapılardan geçilecek yani… Eh adı üstünde serüven…
Bu seçimi inceltecek olan yine canım okurumdan gelecek bir yanıt…
“Neden bir roman kahramanı olmalıyım?”

Beni vurun, beni güldürün, kahredin, sevindirin, heyecanlandırın, şaşırtın… Beni öyle bir cümle ile ikna edin ki, sizi yazmaya mecbur kalayım… Bana içinizdeki öyküyü, bir cümle ile fısıldayın…

N e d e n siz? Neden bir roman kahramanı olmalısınız?
İşte bu soruya verilecek yanıt belirleyici etken olacak…
Bu serüvene katılmak için yapmanız gerekenler çok basit.
1) Okyanus Odalar ile birlikte çektiğiniz fotoğrafınızı facebooktaki grup sayfamıza ya da romankahramanibenim@gmail.com elektronik posta adresine gönderiniz.
2) İsminizi, soyadınızı belirtiniz ve “10 soru için hazırım” şeklinde bildiriniz.  On soruya vereceğiniz yanıtlar, bir hikaye ile bütünleşebilme şiddetinizi anlatacak bana.
3) 10 soruyu yanıtlamanızın ardından, “Neden bir roman kahramanı olmalıyım?” sorusunu yanıtlayınız.
4) 1 Haziran 2011 Çarşamba günü serüvenimizin ilk etabı sona erecek ve ilk kahramanımız açıklanacak…
5) Bu arada, yarışmaya katılan ilk 10 okur yazardan kitapları için onlara özel yakışıklı bir imza kapacak…
6) Son on okur ise verilecek olan tanışma yemeğine davetli olacak.
7) Elbette serüven süresince, katılımcılar için çeşitli sürprizler var… Bunların arasında hiçbir yerde yayınlanmamış ödüllü öyküleri okuma şansı, beş gün süren on kişilik yazma atölyesi de olacak…
8) Okurlar çeşitli kentlerden katılabilir…  Gerekli çoğunluk sağlandığı müddetçe seyahat ederek, okurlarım ile buluşabilirim. Yeter ki, sağlığımız yerinde olsun.
Elektronik Posta: romankahramanibenim@gmail.com
Facebook: Elif Ezgi Uzmansel Yazı Klübü, hayran sayfası.

Bu bir yarışma değil, beraber çıkacağımız bir serüven…

Siz hazırsanız ve istiyorsanız, sizi sabırsızlıkla bekliyorum. Bin kişilik bir zincire hazır mısınız?

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Mutlak İktidar Mutlaka Bozar

(Kronik Muhalif, 2010/yaz)

Latif Demirci, Başbakandan Korkmuyorum


Bir aristokratın sözüdür ama aristokratça değil, aksine anarşistçedir: Lord Acton der ki; “İktidar (adamı) bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar…” Severim bu sözü, niyeyse Tayyip Erdoğan kaptanlığındaki iktidar gemisine baktıkça bu söz zihnimde çınlar durur: “Mutlak iktidar mutlaka bozar…”

Kasım 2003’te Fazilet Partisi ve ‘Hoca’ Erbakan’ın bağrından kopan ‘yenilikçiler’in kurduğu Adalet (!) ve Kalkınma (!) Partisi, hem halkın çoğunluğunu ardına aldı hem de %10’luk kibirli seçim barajının son ürünü oldu.

O seçimlerde ilk kez oy kullanacaktım, o yüzden ince eleyip sık dokumam gerekiyordu. Henüz politik duruşum erginleşmemişti, dahası o zamanlar ‘politika’ denilen etkinliği çekinilesi bir faaliyet olarak görüyordum. Çevremde esen sosyal demokrasi rüzgârı, bana sığ geliyor; öte yandan spesifik ve küçük ayrıntılarla birbirlerinden ayrılan diğer partiler arasında ‘neden’ bir tercih yapmam gerektiğini çok da kestiremiyordum. Üstelik o zamanlar, ütopik ve cazip vaatlerle halkın karşısına çıkan Genç Parti figürüne hem gülüyor, hem de halkın bu kişilere kapılmasından ürküyordum. Asıl korkum onlardı; zira halk ‘dolandırıcılık’ fikrinden değil, ‘yerel dolandırıcılık’ fikrinden çekiniyor; ‘uluslararası dolandırıcılığı’ ise mazur görüp, yer yer alkışlama yoluna gidiyordu. Sokaklarda, tekel büfelerinde, otobüslerde, okul koridorlarında Genç Parti’yi neden desteklemek istediğini anlatan insanlar türemişti. Kimsecikler AKP figürünü, Genç Parti ve Cem Uzan kadar konuşulmaya değer bulmuyordu.

Yayınların aniden kesilmesine ve Cem Uzan’ın müthiş bir lansman ürünü olarak pazarlanmasına şahit olunuyordu. Star TV’nin neredeyse bütün reklam kuşağını tahsis ettiği Uzanist videolar; şaşkınlıkla seyrediliyor ve dahası “Dediklerini yaparsa yaşadık, benim oyum Uzan’a” deniyordu. Adam dolandırıcıydı ama meydanlara ‘Türkiye’yi talep ederek’ çıktığında, sanki tepeden tırnağa asalet ve dürüstlük timsali bir kişi gibi teşhir oluyordu. Öylesine coşkuyla alkışlanan bir dolandırıcı görülmemiştir, görülmüş müdür? Hah, kim bilir?

Sonra sandık açıldı; garip bir sınırda durdu Uzan’ın Genç Parti’si: %9,4. CHP klasik oranlarından şaşmadı, DSP korkunç bir hezimetle alaşağı oldu, Fazilet’in esamesi okunmadı, sol partiler ise %1 ile %0,1 sınırında gezdi ama AKP; Özal’dan beri görülmeyen bir orana imza attı. Bu kadarı herkesi şaşırtmıştı. Sandıkların çoğu açılıp, durumun rengi belli olduğunda, Baykal ile Erdoğan bir kanalda yan yana geldiler. Bu adamı, İstanbul Belediye Başkanlığından sonra ilk kez görüyordum. Ne seçim hazırlıklarını takip etmiştim, ne de ciddiye almıştım. Güler yüzlüydü, zafer kazanmış bir adam nasıl olursa öyleydi; yıl 2003, aylardan Kasım’dı.

Türkiye henüz, kendisine yakınıp, sığınan vatandaşına “Ananı da al git”  diyen başbakanını tanımıyordu. O, meydanlarda şiir okuyan bir düşünce mağduruydu; hâlâ da yasaklıydı üstelik. Sağ kolu, kurmayı, hayaldaşı Abdullah Gül, başbakan olarak tayin edildi. RTE ise, milletvekili bile olmayan bir Parti Genel Başkanına göre fazlasıyla müsterih ve memnundu.

İlk an için kadrolaşmalar, keyfi düzenlemeler, yasaları çıkarları doğrultusunda yeniden uyarlamalar; sınırları tahmin edilemediği için ürkülen noktalardı. RTE ise belirsizliğin tedirginliğini hiç yaşamıyordu. Sanki her şey, bir el tarafından çok önceden yazılıp çizilmişti…

Ancak, RTE beni şaşırtmaya çok ilginç bir noktadan başladı:

O sıralarda Türkiye’nin yakın tarihini inceliyordum. 1961 öncesi, Adnan Menderes’in ezici bir oy çokluğu ile başa gelmesinin ardından yapılanları, görevden indirilmesi, asılması sürecini okuyordum.

Sürecin kendisi garip, bitişi acı ve insanlık dışıydı. Ancak bir husus vardı ki; bir iktidarın sınırlarını gözler önüne seriyordu:

Adalet Partisihükümeti, genel seçimlerden sonra Millet Partisi’ni birinci çıkartan Kırşehir’i gerisin geriye ilçe yapmıştır!”

Efendim?

Basına habire haddini bildirmeye çalışan bir Adnan Menderes, halkla diyalog kurarken ağa-ırgat lügatı kullanan bir Adnan Menderes… Daha sonraları, Adnan Menderes, bu halleri ile bana birini hatırlatacaktı!

Kasım seçimlerinin hemen ardından, Dev Uzan İmparatorluğu’nda Fetret Devri başlamıştı. Bu, kuntlaşmış, yüzsüzleşmiş bir sahtekarlık hanedanlığının bitişi bakımından iyi, öte yandan da aşırı kasıtlıydı.  Türkiye’de fink atan yüzlerce dolandırıcı, yolsuzluk mesleğini benimseyen adam varken; iktidarı ileride sarsabileceği düşüncesi ile ‘müdahalede öncelik’ verilen Cem Uzan ve diğer Uzanlar çok süratle tüketildiler. Bu sürat, hukukun sahip olduğundan fazlasıydı. O halde, hoşa gitmeyen bir şey olduğunda hukuktan daha hızlı, kanundan daha keskin kılıçlar ipleri kesebilirdi. Orada bunu gördük.

Başbakan için çözümler aranırken; önce tek bir adam için kanun görüşüldü. Sonra halkın  ‘hizmetçi’si olmak üzere seçilen TBMM üyeleri, 1 adamın iktidar ihtirası için oylamaya oturdu. Bir dizi tüzük ve kural yeniden yazıldı. Sonra, sıra Siirt milletvekili olan Jet-Fadıl’ın milletvekilliğinin düşürülmesine geldi. Adamların seçtiği rotayı görünce, sessiz kalmaya mecbur oluyorsunuz; çünkü Jet-Fadıl denilen adamın nitelikli dolandırıcılıkla ilgili ispat edilmiş suçları var; dahası, yargılama sürecinde olan –şaibe altında olan- bir adamın nasıl olup da milletvekili seçilebildiğine şaşıyorsunuz hâlâ siz. Oysa…

Bu tavır, kimisini yanılttı; eğer Jet Fadıl’ın dokunulmazlığını kaldırıp, milletvekilliğini düşürebiliyorsanız; bu tarzda bir suçu sabit görülen ya da şaibe altında olan AKP’ye mensup bir milletvekilinin de dokunulmazlığını kaldırıp, ona da yargı yolunu açarsınız değil mi? Hahahaha! Güleyim de boşa gitmesin bari. Dengir Mir Mehmet Fırat’ı sahiplenen, Deniz Fenerlerini kucaklayan, Zahit Akman’a mevki beğendirenlerin derdi dolandırıcı avlamak değildi; onlar başka bir yere nişan almışlardı: Para ve iktidarın birbirini besleyen odağına tabii…

Cuntacılara karşı durabilen bir figür çok önemli, darbe anayasasına karşı durabilen, Türkiye’nin etnik gerçeğini konuşabilen bir erk… Ama bu toprağın insanı için asıl önemli olan nedir biliyor musunuz? Samimiyet.

Samimiyet üçüncü  katmandır. Onu, bir ifade olarak yüzünüze takınamaz, konuşmanızın içine serpiştiremezsiniz. O, hakikat tarafından korunan bir haldir. Önce dürüst olmak gerekir, bu ilk katmandır. Dürüst olmak, ikinci kapıyı açar: Müsterih olmak. Bu sayede sakin, serin ve yakınsınızdır. Korkusuzsunuzdur. Ancak bu sayede üçüncü katmana, samimiyete ulaşabilirsiniz.

Şimdi gelelim, hükûmetin eylemlerine ve bu eylemlerdeki samimiyet düzenine…

AKP’nin askeri istememesinin nedeni nedir? Sivil iradeler dururken, silahlı iradeye işi bırakmama kaygısı mı? Samimi olan budur, değil mi? Ama hayır! RTE kendisi için ‘mutlak iktidar’ tasarlamaktadır. Ve asker, -tecrübe ile sabit ki- bunu RTE’nin elinden alabilecek denli zorbadır. RTE’nin derdi zorbalıkla değil, elinden alınacak olanladır.

AKP, 1982 Anayasasını istemiyor, değil mi? Bunu istemeyişinin nedeni, yasanın karanlık, militarik zihinlerce yazılmış olması mıdır? Bir duvarlar, yasaklar, inkârlar anayasası olması mıdır? Yoksa…

Halkın iradesinden yetki aldıklarını ’sürekli’söyleyen iktidar partisi, iradesi %10’un altında kalanları görmezden geldiğinde samimiyetten söz edilebilir mi? Bu sivil iradenin anayasası olmadıktan, 1 adamın ve o adamı besleyen bir grup milletvekilinin anayasası olduktan sonra samimiyet konuşulabilir mi? Bu yine ‘mutlak iktidar’ tasarısıdır.

Ölümler, tersanelerde, maden ocaklarında kaderdir. Çiftçinin toprağı kendisine haramdır. Her protestocu şarlatan, her eleştiri haksızdır, -ciklerle, -cıklarla, teğetlerle küçümsenen hasarlar halkın üzerinden tren gibi geçip gitmiştir. Tekel işçileri, itfaiye işçileri ister 1 gün ister 75 gün bir köşede oturup direnebilir: Onların sesi kimsenin bi’ tarafına takılmaz. Zaten onlara gösterilen şey merhamettir! Susuz köylere çamaşır makineleri, sobasız evlere kömür dağıtarak rant sağlayan adamlar Valentino’nun 10 bin Euro’luk takımlarıyla sağda solda fink atıp, Mevlana’yı ağızlarına doladıklarında, samimi değil gülünçtürler.

Ne başı örtülü  insanlardır umurlarında olan, ne de inanabilmek bir şeye; başörtüsü  yüzünden ıstırap çeken yakınlarının ısmarlama intikamları  alınabilirse ne âlâ… Bunun için isterler mutlak iktidarı, bu intikamı alabilmek için. Eğer öyle olmasaydı, üniversite kapılarında soyunmaya mecbur edilmezdi kadın öğrenciler, hâlâ…

Güneydoğu’da, yerel seçim bozgunundan sonra ‘Kürt Açılımı’ konuşmaya başlayanların samimiyeti söz konusu olabilir mi? Daha seçimlerden önce “Ben burada ceketi aday göstersem kazanır” diyerek seçmeni aşağılayıp, kendine tuhaf bir güvenle âşık olanların ani açılım tutkuları hakiki midir? Mutlak iktidar düşü sekteye uğrayınca panik kaçınılmaz, yüzeysel planlar ise acil olmuştur. Oysa operasyonlar sürmekte, kan akmakta, can yanmaktadır.  Ölüm varken, kan varken yalanlar gülünç olmaktan çıkmış, korkunç olmuştur. Artık samimiyetin tozu bile yoktur.

Sivas’ta Alevi yurttaşları  yakarken “Yakın la, yakın!” diye bağıran kesimin oylarıyla semirdikten sonra; ‘Alevi açılımları’ndan söz edebilmek, “Ermeni Genosidi yalandır, biz öyle şey yapar mıyız?” dedikten sonra, kaçak oldukları için değil Ermeni oldukları için bir grup işçiyi sınır dışı etme tehdidi savurmak, dahası Hrant Dink davasını yılan hikayesine çevrilene kadar bezdirme politikası gütmek samimi midir?

Sözler tutulmaz, tehlikeler sezilmez, yangınlar görülmez, acılar azar;

Eh, Lord Akton’u hatırlarım hep: İktidar adamı bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar!

ELİF EZGİ UZMANSEL

2 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Eski dosttan

Steve McCurry “Sud-Est”

İki mevsimin gövdesi.

İşte bu kadar uzun olmuş,

Ben sana söylemiştim, zor sessizlik genişlerse biz azalırız.

Her şey eskisinden daha tatsız,

Daha selamsız sabahlar, sabahlar daha selamsız- bundan kaçamayız.

Kahve köpürmez Asitane’de.

Caddeler daha dar, bulutlar yere daha yakın…

Dolaylı haberlerden çıkar yüzün sonra,

Sabahlar, öğlenler ve geç akşamlar daha selamsız. Daha…

Daha az hatırlansa da ismin

Büsbütün silinmez,

Yer yer bir dalını bulup belleğin konar…

Hırçınlık nakşeyle kumaşına sen,

Nakışta kötülük olmaz.

Bir selam düşür ara sıra,

Dosta böyle sükûn olmaz.

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Bir Paulo Coelho Kazığı: Elif

Bu bir eleştiri yazısı değildir. Çünkü kişisel öfkelerimi içermektedir. Eleştiri yazıları serin kanlı bir subjektivite (öznellik) içerir. Ama ne yazık ki, şu anda o serinkanlılık bende mevcut değil değerli okurlar.

Simyacı güzeldi. Özdü. Su gibiydi. Bir klasik, bir öğreti olmaya hakkı vardı o kitabın. Üstelik maddi olarak da karşılığını aldı. Hem de bir yazarı, yaptığı iş bakımından en tatmin edecek biçimde. Otuz milyon sattı. Nereden bakarsanız bu, kitabın birden fazla kişi tarafından okunduğunda en az altmış milyon kişiye ulaşma olasılığını gözler önüne seren bir rakamdı. Bu neredeyse Türkiye’nin nüfusudur. Satsın… Kazansın… Eli kalem tutan ihya olsun, zirzoplar, şaklabanlar, soytarılar değil… Alınteri dökenler…  Sonra, Coelho için –tahminimce- zor ama güzel bir süreç başladı. Artık ne yazarsa yazsın, okunacağını bilmek bu güzel sürecin taç yaprağı… En yoksul parçamla size yemin ederim ki, para bir yere kadar yazarın dişine gelir. Bir kişi bile okusa yazdıklarınızı, yani şu kalabalık ve yalnızlaştığınız dünyada bir kişi sesinizi duysa, duvar yıkmış, hapishanenizden salıverilmiş, ciğerinize soluk girmiş, pranga kırmış gibi hissedersiniz. Bunu karşılayacak hiçbir şey yoktur.

Sonra iyi kumaşı ne kadar kötü biçseniz de, ortaya çıkan şey yine de hammaddesini belli eder. Bu da bir yazarın, yapacağı hataları, denemeleri haklı kılan kredisidir. Bu krediyi, bize harika şeyler sunarak kazanmış, şimdi kafasından geçenleri denemek için kendi çılgınlıklarına yer açmıştır. Edebiyatta çılgınlık özgünlüğü bir adım daha aşan bir şey… Ucunda, anlaşılmamak var. Garip görünmek var… Biçimsiz olmak… Ama sanatçı zihninde uçuşan en marjinal parçalardan bir kolaj yapmayı öyle çok beklemiştir ki, o çılgınlık kredisi ondan alınırsa eğer küser. Özgünlüğünü de alıp yanında götürür. Ayakları yere basan eserler üretmemeye karar verebilir. İşte sayısız felaketlerden sonra dünya bir gömlek daha kötü bir yer olacaksa, sanatçı küstükten sonra olur. Milan Kundera’ya az kalsın yapıyorlardı bunu…

Gelelim Coelho’ya… Eğer Coelho, Elif yerine Dadaist akımda bile bir şeyler yazmayı deneseydi, inanın bunu içim alır, bana daha kabul edilesi gelirdi. Ben de kitaba döktüğüm 20 lira için, haramlık okumazdım kendisine… Dadaist akım demişken; bu akım rastgelelik üzerine kurudur. Tesadüfi olarak seçilen sözcükler yan yana getirilir ve metin oluşturulur. Dadaistlere göre, dünyada her şey bu kadar rastgele olup biterken, edebi metinlere kurallar koymak manasızdır. Dadaistlerin çoğu, 30’lu 40’lı yıllarda sürrealist (gerçekdışıcı) olup vaziyeti noktaladı. Çünkü dağınık odaların dahi kendince bir ilkesi vardır! Neyse… Coelho’dan bahsediyorduk… Saçmalayacağını bile bile deneysel bir çalışma yapıp, bunu bastırsaydı, Dadaist olsaydı örneğin… Okuduklarımdan tek kelime anlamamış olsaydım dahi, “üretmeden duramamış işte!” der susardım. 20 lira paramı da helal ederdim. Ama…

Ama…

Eğer bir kitabı; “Ben harfleri tükürsem yine de satar” mantığıyla yazıyorsanız, adınızı kötüye kullanıyorsunuz demektir. Kitabın sırtına yazdıklarınızla içine koyduklarınız aynı yola çıkmıyorsa, beni ve diğer tüm okurları enayi yerine koymuşsunuz demektir. Ne desem satar, düşüncesi eserinizi “sadece” bir ürüne indirgemektir. Yaptığınız, alın terinizle, düşünce üretiminizle yaptığınız işten kazanmak şahane bir şey bunu kim istemez? Ama… Sadece parayı istemek… Satmayı istemek…

Elif Şafak’a bir ara buna benzer bir sebeple küsmüştüm. Tabi benim küslüğüm tavşanın dağa küsmesi gibi olabilir ama ben kendi adıma tek bir okurumun dahi bana gönül koymasına razı olamazdım… Eminim o da olmazdı. Neyse… Sandy Tolan’ın Limon Ağacı kitabının önünde, Elif Şafak’ın romanı önerdiğine dair bir cümlesi alıntı biçiminde yazıyordu. Pinhan’ı, Bit Palas’ı, Aşk’ı, Baba ve Piç’i nakış gibi işleyen bu kadın eğer bir roman için böylesine güzel şeyler söylemişse o kitap alınıp okunmalıdır. Bu tavsiyeye uymakta beis görmedim. Ama ne oldu? O kitap, hayatımda okuduğum en ilkesiz, en berbat çeviriydi. Elif Şafak, neye ve hangi dildeki kopyasına dayanarak bu tavsiyeyi salık vermişti? Eğer Türkiye’deki okurlara sesleniyorsa,başka dilden okuyup da önermek nasıl bir burnu havadalık, nasıl bir aymazlıktı? İçimden bir sürü şey saydırıyordum. En sevdiğim romancılardan birisiyle kavga ediyordum, ona darılmıştım. Güvenimi boşa çıkartmıştı… Bir daha onu okurken gülümsemeyecek, ismini gördüğümde heyecanlanmayacaktım. Bir okur olarak verebileceğim en büyük ceza onu okumamak olurdu ki, bunu göze alabilmiş değil(d)im. Tabii ki yapmadım. Üstelik Oxford konuşmasını dinlerken belki bininci kez ne kadar kıymetli bir insan düşünüyordum, kızgınlığım geçmişti… Her şeyden önce, kendi kaleminden çıkan hiç bir şey beni düş kırıklığına uğratmamıştı… O, Elif Şafak, bize kelimeleri yutturmaya çalışmamıştı asla.

Ama Paulo Coelho için bu geçerli değil…

Elif isimli kitabı boyunca beyefendinin, kişisel bunalımlarını dinlediğimiz yetmiyormuş gibi, fazladan şişirilmiş egosu eşliğinde “aforizmalar” saçışını okuyoruz. Altı çizilip, önemli sanılsın diye atılmış sloganlar… “İçine iki Mevlevilik serpiştirelim… Sufilik üfleyelim… Budizm ve Taoizm gibi Uzakdoğu öğretileriyle süsleyelim… Biraz bunalım, iki dirhem cinsellik de kattık mı ooooh oldu işte sana kitaaaap!”

Elif’i okuduğum süre zarfında bu gözü açıklığın bana kaktırıldığını hissedip küplere bindim, evet! Türkiye ile ilgili bileşenlerin olması zerre ilgimi çekmedi, evet!

Müthiş bir fırsatın var, Rusyayı baştan ayağa trenle geziyorsun… Bir yazar olarak söyleyeceklerin bunlar mıdır? Böyle sığ mı geçti bu seyahat, diye haykırdım evet!

A, eğer ona sorarsanız öyle değil…

Elif’e girmiş sayın Coelho. Elif’e girmek ne demek? Sufiliği inceleyen, Mevleviliği tanımlayan, tanıtan, anlatan nice kitapta böyle bir söylem görmedim. Bir çeşit tamamlanma anı, sezgisel, meditasyon benzeri bir trans hali mi? Yoksa hepsinden biraz biraz mı? Kim hangisinden ne kadar isterse…

Geç bunları Coelho!

İnsan Elif’e girip, böyle açıkgözlülük yaparak çıkmaz… İnsan, o birliği, o ego terkini yaşadıktan sonra imza günü yapmaz söz gelimi! Konferansa katılıp, ödül almaz… Elif’e girilmez; çünkü girdiğin yerden çıkarsın. Elif olunur. Ona dönüşülür. Ve bu “dört kez oldu” diye niceliksel olarak değerlendirilecek, sayılara dökülecek bir tecrübe değildir. Elif olundu mu, artık onun üzerinden yürütülür hayat… Bu popüler bir şaka, fiyakalı bir ürün değildir.

Yazdığın son kitap öyle olabilir ama eliflik öyle değildir…

Seni bir daha okumayacağım Coelho.Bir okurun cezasına çarptırıldın işte…

Hoşça kal.

İmza:

Elif

2 Yorum

Kategorisi Kurmacalar...

Gerçeğin ölçü birimi rahatsız ediciliktir! Hakan Günday’dan Az.

Evet! Rahatsız edici bir kurguydu okuduğum. Mükemmele yakın bir rahatsız edicilik hem de. Çünkü bu şiddetin kurgusu… Böyle hissetmeliydim. Öyle ya, özel tercihleriniz yoksa eğer, şiddetin insan ruhu üzerinde meditatif etkileri olmuyor. Ölümün anlamına çok yakın bir yerde yürüyerek, yaşamı okuyorsunuz. Hani siyah kumaşın üzerinde sırıtan beyaz bir beneği anlamak gibi. Ama önce siyaha boğulacaksınız. Hakan Günday yapabiliyor bunu. Nasıl sahici bir kurgu. Gerçekliğinden, olabilirliğinden şüphe duymuyorsunuz. Dünyanın bilinçaltını gösteriyor bana en Freudyen tavrıyla. Şiddet ve cinselliği yan yana anıyor. Çünkü hayat ne yapıp ne edip sözü ya şiddete ya da cinselliğe getiriyor. Hakan Günday bunu dibine kadar fark etmiş.

Derdâ’nın ve Derda’nın hikâyesi diye başlayıp, sözü böyle sürdürmek –bazı eleştirmenlerin, muhabirlerin yaptığı gibi hikayeyi küçültmek. Oysa anlatı geniş. Onların nezdinde aniden büyüyen bütün çocukları konuşan bir hikaye bu… Süreyya’yı, İsa’yı, Stanley’i, Rahime’yi de ilgilendiriyor. “Şimdi şu anda, kaç çocuk sigaraya başlamıştır?” diye sorduğu anda; zamanı aşarak sigaraya şimdi-şu anda başlayan büyün çocukları ilgilendiriyor…

Prematüre ruhların ve bedenlerin aşırı doz ıstırapla, erken büyüyüşlerinin hikayesi. Bir ıstırap terapisiyle, çocuktan yetişkinliğe sipsivri evrilen bütün çocukların hikayesi.

Karanlık bir odanın kilidi açılıyor içinizde, kitabı okurken ışığınız dirhem dirhem azalıyor. Ama Günday katarsisi çok görmemiş okuruna. Bilin ki, yine şiddetli, hala şiddetli. Binlerce wattlık pembe bir yıldırımın buluttan boşanması gibi, katarsis de hikayeden öyle boşanıyor. Pembe ama güçlü…

Bu kitabın etkisini anlatmak gibi bir derdim olduğunu farkındayım. Bu etkiyi yaratmak, anlatıcının yani yazarın işi… Ama bu etkiyi anlatmak okurun göreviymiş gibi geliyor bana… İçimde doğan ve belirgin bir kütle olarak büyüyen o hissi isimlendirmek istiyorum belki de. Evet… Benzetmeye çalışıyorum bu etkiyi başka bir şeye.

Örneğin Requiem For A Dream filmini izlediğinizi varsayarak diyebilirim ki, o filmi izlediğimde içimdeki renk tayfı bir anda gri kesmişti. Az’ı okuduğumda da aynı şey oldu. Sonunda pembeye boyandım ama kan ve ölüm pembesiydi bu.

Ağır Roman’ı izlediğimde ruhum içimde nemli bir Pazar gibi ağır ağır infilak etti. Az’da da aynı şeyi yaşadım. Bir Pazar günü kapağını gözyaşları ile kapatırken.

Onu başka şeylere benzeterek tanımladım.

Onun özgünlüğünü ve hayata yaraşacak gerçekliğini unutmadan.

Yazarın hayat görüşü ve yürüdüğü tehlikeli hatlar üzerine de birkaç şey söylemek isterdim ama yapmasam daha iyi olur. Düşünce polisine dönüşmekten, öyle –imiş gibi algılanmaktan korkarım. Ayrıca, bir insanın yazdığı, çizdiği, haykırdığı karşıt görüşle “zedelenmeyecek” değerler edinmeye çalışıyorum hayatta. Söz gelimi, kimse benim değer yargılarımı yırtıp yakmasın diye; bayrak siyasetlerinden kaçınırım. Benim inançtan anladığım tanımlanamayan müthiş güç ve maneviyattır. Oturup bu pencereden bakarken, bir şey söylemem zor değil, imkânsız.

Üstelik Hakan Günday’ın rahatsız edicilik kozunu kullanarak şiddeti işlediğini kendi adıma çıkarsadıktan sonra, üslubu ve yazmayı seçtikleri ile ilgili bir şey konuşmam saçma olur. Hem, eğer rahatsız edicilikten söz ediyorsam, yan yana gelmemesi gereken şeyler yan yana gelmeli ki, bu iticilikten nasiplenilmeli.

Peki Az, beni azalttı mı?

Cümleyi tam anımsayamayacağım ama özü şöyleydi: azlığı kabul eden daha çoğuna taliptir. Az olduğunu söyleyen, kendindeki eksiği, yokluğu, boşluğu, yer açığını itiraf etmekle kalmamış; orada doldurulması istediği yerin adresini göstermiştir.

Az beni azalttı mı?

Bu bütün kişiselliğimle yanıtlamam gereken bir soru. Ama içimden yanıtlamak gelmiyor. Gözümün önünde birbirine bitişmiş, alfabeler aşmış iki harf var bütün küçüklüğüyle ve bütün azametiyle.

Az.

Bu iyi.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Gagasında mısra var: Pablo Neruda, Kuşlar Sanatı

Tahmin ediyorum,  Neruda kuşları seyretmeyi, dinlemeyi ve onlar hakkında konuşmayı seviyordu.

Eli kalem tutan bilir.

Doğa sanatçıyı kışkırtacak kadar çeşitli ve güzeldir. Sanat tarihi, bunun örneklerine sahne olur. Ne zaman dili gündelik yaşamı anlatmaya yetişmese, o vakit doğanın hokkasına batırır divitini; aradığı sembolü, şekli doğadan çekip çıkartır. Doğayı taklit ederken ve onu yeniden anlarken tazelenir insan… Hele sanatçı olan…

Bir de kuşlar.

Belki de benim göçebeliğimin arması olduklarından, belki çoğu kez, yapayalnız otururken, ütü yaparken ya da öfkeyle bağırırken hayatımda pat diye belirdiklerinden kuşlar çok özeldir. Doğrusu, yapayalnızken minicik bir sinek kuşunun gelip pencerenizi gagalamasından başka pek az şey sizi güldürebilir. Ütüyü beze vururken, ‘bitse de gitsek’ düşüncesini ancak safran sarı göğsüyle size yaklaşan arap-bülbülü savabilir. Cebinizde beş kuruş varken sadece, başlayan o makamlı şakıma sizi zengin olduğunuza inandırabilir. Öfkeyle bağırırken, es kaza pencerenin önünden geçen  ve parlak mavi kuyruğuyla sizi aydınlatan kırlangıç sesinizi kesebilir. Kuşlar, doğadaki en özel yaratıklardandır. Onlar uçan dizelerdir. Şair olandan ürkmez, şair olanın kalemine konarlar.

Neruda mevzu bahis ise… Her kelimesi köpürmüş, kabarmış, kanatlamışsa yani… Kuşlar yazmak için seçilmiş harika bir konudur.

Kuşları da kelimeleri de sevmeyenler okumasın bu kitabı. Sıkılırlar çünkü…

Çünkü kuş uçan mısradır

Mısra ise yazılan kuştur.

Bugün bir okyanus kentinin, kuş cennetlerinden birinin yahut ılık bir yaz gününün peşinde olan varsa bu kitapta soluklanabilir.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Yerli Edebiyatta Nadir Rastlanan Bir Tür: Felsefi Roman,*

Azil- Hakan Günday


-1-

“Nerede benim kalemim?” Eğer okuduklarınızı zihninize mıhlamak istiyorsanız, çekiciniz kalemdir. O kalemle, sizi büyüleyen cümlelerin altını çizerken aslında bilgiyi, duyguyu veya akıl dolu bir tespiti zihninize saplarsınız. Azil’i okurken, “nerede benim kalemim?” sorusunu kaç kez sorduğumu anımsamıyorum. Talihsizlik bu ya, bir kalem cenneti olan evimin en kalemsiz köşelerinde okuma seanslarımı sürdürmüşüm. Son sayfayı okurken hâlâ tek satırın altını çiz(e)memiştim. Ama hangi sayfada soluk alıp verdiğimi belirtici izler koymayı ihmal etmemiştim. Hansel ve Gratel misali geri döndüğümde, izleri takip ederek beni etkileyen ve hoşuma giden yerleri yeniden buldum. Bu önemliydi. Azil gibi bir kitap için bilhassa.

***

-2-

Bu kitabı, romanın kahramanı Asil’in gözleri gibi iki ayrı renkte incelemek gerek…

1)      Edebi metin olarak Azil.

2)      Felsefi metin olarak Azil.

Ve sonra bir surat gibi, -iki gözü bir arada tutan bir surat gibi- metnin bütününe bakmalı. Akıcılığı, vuruculuğu v.s…

Felsefi bir öğretiyi, kurgu içinde anlatmak en akıcı ve ilgi çekici haliyle ütopyaların işidir. Ama bütün disiplinleri barındıran bir öğreti oluştururken edebiyatı kullanmak fikri bir tür meydan okumadır. “Bütün disiplinleri barındıran bir öğreti” dediğimde, bu kelimelerin üzerine basmadan geçmeye çalışmayın… Yani epistemolojisi(bilgi kuramı), ahlak kuramı, sanat kuramı, din kuramı, varlık kuramı bir kurgunun içinde yer alıyor… Hanımlar, beyler! Türkiye’de bunu yapmaya kalkışanlar oldu. Ama bilmiyorum farkında mısınız? Bunu başaranlar fazla değil. Başarsa da insanların okumasını, refleksiyon geliştirmesini sağlayanlar ise bir elin bir parmağını geçmez. Çünkü biliriz ki sağlıklı yiyecekler lezzetsiz, önemli konular da sıkıcıdır. Ama sanki bu kitap kebap tadında soya fasulyesi gibi… Bu kitap gürül gürül akarken, öğretiyi de çatır çatır kurmuş gibi.

Asil, soluk alan bir çatışma. Asil, başlı başına bir ikilik. Asil, delilik ve deha. Asil siyah ve beyaz. Birbirine yakın duran ama asla kavuşamayan iki göz, Asil. Azil ise bu çatışmanın dindiği sentez basamağı. Azil, bütün kaosu kucaklayan kosmos. Azil, iki gözün bir arada durduğu surat. Azil bütün…

***

-3-

Bir kitap satış sitesinde romana dair eleştirileri okuyayım dedim. Birilerinin bu adamla bir zoru var, söylemiş olayım. Yazılan olumlu eleştirilere dahi olumsuz şerhler düşülmüş. Ben, yazarı yeni okumaya başlayan bir okurum. Ama birilerinin kıskançlığını kanırtacak denli akıllı, yaratıcı ve sağlam olduğunu anladım bile. Şimdiden daha çok okunmasını istiyorum. Yalnızca kendisine benzeyen az kalem var çünkü bu ülkede. Bir kaçını tanımak, yakından takip etmek nasip oluyor. Diğerleri ise harıl harıl üretmelerine rağmen ve biz de onları tanısak da okurken keyiften dört köşe olsak diye inlememize rağmen, bu şansa sahip olamıyoruz ne yazık ki. Ama bu adamı okuyun. Felsefe seviyorsanız okumaya Azil’den, sadece kurgu seviyorsanız Az’dan başlayın… Kinyas ve Kayra yazarın ilk romanı. Kütüphanemde duruyor. Bitirdiğimde görüşlerimi paylaşacağım. Ama gönül rahatlığı ile şunu diyebilirim ki, Paulo Coelho’nun berbat ötesi Elif kitabını alacağınıza gidip Hakan Günday romanlarından biriyle kitaplığınızı taçlandırmanızda fayda var. (Biliyorum artık eleştiri değil, reklama giriyor ama önerirken gönlüm çok rahat)

————————————————————————————————————————————————————————-

*Felsefi roman olduğunu ben söylüyorum. Ama bana yanıldığımı söyleyebilir misiniz?

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar...

Dargın öykü.

ils:Nicoletta Ceccoli


Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın.

Sussan acıtır,

konuşsan kanatır.

Oğuz Atay

 

 ***

“Güzel kağıt! Ey sır ehli. Niye göstermezsin öykünün haritasını? Niye açmazsın bana kapısını kelimelerin?”

Ellerim kağıt üzerinde geziniyor. Bembeyaz bir teni okşuyorum sanki. Güzel, akçapakça bir kadının sırtı misali vaatler veriyor bana.

Boş.

Boş olduğu için olanaklarla dolu . Henüz kimsenin göremediği işaretleri barındırıyor, az sonra bana, anlatıcıya görünecek olan işaretler… Ben de bütün izleri kalemimle belirleyeceğim, görünür kılacağım.

Oysa şimdi beyaz, kefensi bir perde kağıdım. Kelime öldü diyecek neredeyse: öyle suskun, öyle mürekkep kaldırmaz bir pürüzsüzlükte.

Öykülerin öfkesi bu, kağıdın değil. Öyküler beklemeye gelmez. Öyküler beklemeyi sevmez. Çok beklettim onları. Bile isteye. Mazeretlerim öyküleri ilgilendirmez.

O uçsuz, o dipsiz ülkenin kurallı en katıdır. Rengârenktir doğru ama kırmızı kırbaca, laciverdi karanlığa, beyazı ölüme, pembeyi sarhoşluğa dönüştürebilecek; kocaman kapılarını yüzüme kapatıp, kanatlı pencerelerinin kanatlarını kıracak kadar terk etmeye kadirdir.

***

“Güzel kalem, ey konuşkan! Niye benden yüz çevirirsin? Gönlümdeki yerini bilmez misin? Kağıda uzan da söyle derdini…”

Kalemim de mühürlü.

Aylak bir seyyah gibi geziniyor sayfalar üzerinde: Çizgili kağıtlar, çizgisiz kağıtlar, kareli yapraklar, odacıklı defterler, üstten telliler, yandan zımbalılar, A-dört kağıtlar, B-beş ufaklıklar, küçük karalamalık müsveddeler, esmer teksirler, saman sarışını olanlar, mürdüm moruna çalanlar… Nereye adım atarsa atsın, ucundaki mürekkebi püskürtüp kara bir noktacık bırakmaktan gayrısına varmıyor dili.

Hani o görkemli kıpırdanışlar?

Hangi kağıt olursa olsun hatta bir peçete parçası, gazete kenarı, kumaş üzeri de dahil, koşardın… Bir atlet kadar süratlenirdin bazen; bazen de bir balet kadar sakin ve zarif kıvrılırdın satırlar arasında. Kurşundan ya da mürekkep bezeli ağzından dökülmüş ne varsa özgür kıldı beni. Harfler yan yana gelip bir anahtar biçimini aldı; ruhuma, zihnime musallat olmuş prangaları çözdü. Beni sandalyemden kaldıramadı bilek gücü. Ama senin çalışkan devinimin kanatlandırdı beni.

Peki ya şimdi.

Bir ayyaş gibi yürüyorsun kağıdımda. Az yazıyor çok karalıyorsun. Evet… Söyledim. Bu halinle keşfetmekten yorulmuş, gezmekten usanmış alkolik bir seyyaha benziyorsun. Üstelik üzerinde bir keder.

Ama bu keder senin değil. Bu keder öykünün… Onun yokluğu seni bitiriyor. Seni hırpalıyor. Beni de. Yemin ederim sana beni de!

***

Ama yıkıntıların anlatıcısı olmaktan yoruldum.

Ey sevgili kalem, sana düş kırıklıklarını söyletmekten de yoruldum.

Bembeyaz tenin üzerine keder olup kanamaktan da yoruldum güzel kâğıt…

Yine de biz nakış gibi işliyorduk bunu da değil mi? Bize bu dahi yakışıyordu.

Hem sonra, hayat adil değil. Pembe değil. Naif, şefkatli ve iyilikten yana cömert değil.

En bedelli olan şey mutluluk.

Erdem.

Adalet.

Güzel olan – zor olan

Masal yazmaya varsam örneğin; güzellikleri, bahçeleri, kuşları, ılık iklimleri konuşmaya varsam diyelim…

Masala varmaya hakikat gerek. Bahçeye varmaya çöl, kuşları konuşmaya kanatsızlık,ılık iklimlerin kıymetini bilmeye ayaz…

Sefayı anlatmaya zordan başlamak gerek…

Ben güçlüğün anlatıcısı olmaktan yoruldum. Diğer kefede rahatlık, sevinç ve coşku duruyor bilirim. Alıp sizi o yana geçmeyi de… İyi hoş ama sahici olmayanları söyledik mi ya deliyiz, ya yalancı. Yalancılığı geçelim ama deliliğin de bir haysiyeti var. Deliyiz dediysek aptalız demedikti ya. Deliyiz dediysek, kederi anlamayız, çirkini görmeyiz, haini sezmeyiz demedikti ya.

Pekala.

Öyleyse madem. Kaldığımız yerden devam ederiz biz de söylemeye. Ama yeter ki bana küsme ey kağıt! Ey kalem bana küsme!

Şimdi gidelim de çıkartalım şu öyküler her nerede ise.

Hayde.

1 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Siz Uyurken

illustration by Raboty Moonyk

Uyuyorsunuz.

Siz uyurken masumiyeti öğreniyorum yüzünüzden

Şakaklarınız ılık bir bahçe gibi

Duaları anımsatan mırıltılarla dolu dudaklarınız,

Gündüz cebinize dolanlar dökülecek peş peşe…

Bütün dersleri rüyalardan çıkartacaksınız

Öyle beyaz uyuyorsunuz ki…

Ne kadar kızdığımı unutuyorum

Ve neye kızdığımı

Cennetin mutfağında kocaman, serbest bir ziyafet sizi izlemek

Sodalı suya yatırdıkları inatçı bir kumaşım ben şimdi,

Hem kar tanesi, sakız damlası gibi aydınlanıyorum

Hem yumuşacık, dedim ya neye kızdığımı unutuyorum. –her zaman kızacak bir şeyler bulurdum ben…

Uykunuzun orta yerine usulca sokuluyorum

Gözleriniz kapalıyken neye kederlendiğimi unutuyorum. –her zaman kederlenecek bir şeyler bulurdum ben…

 

 

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Güzelliğe Küfür

Yeni ve uzun binalar dikiyorlar cadde kenarlarına

Betonlar sükun ediyor üzerime

Gri bir cerahatten farkı yok

Şah damarlar gibi görünüyor, kalın boz teller içeriden

Niyeyse mandalina ağaçları teselli ediyor beni

Bütün suçlu kendisiymiş gibi,

Bu kadar güzel olmasa kimsenin canı katliam çekmezmiş gibi

Değil mi ya,

Yıkımları güzellikler kışkırtır.

Yok etmeyi, bütün hevesiyle varolanlar yüzünden icat etmedik mi?

Işıkları saklamaya perdeler,

Toprağı unutmaya asfaltlar,

Yüreği vurmaya kurşunlar

Düşünceye sövmeye yasaklar biçmedik mi?

Yeni uzun ve kişiliksiz binalar yükseliyor yol kenarlarında,

Kentin içinde bir ur gibi çoğalarak…

Ama benim gözüm hep mahcup bir mandalina ağacı arayacak.

2 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Yeniden Bahar

Created by: Isıdro Ferrer

Cemre düşecek üç yere

havaya, suya, toprağa

aşka, inanca, hayata

ve ısınacak ten yavaş yavaş

bahar, sana yeniden sevmeyi öğretecek gör bak!

o mevsim ki kuru dala yaprak yeşertmesini öğretir…

4 Yorum

Kategorisi Lirik Teferruatlar

Ayın Karanlık Yüzü

Created by: Brandi Burns

Kuru kahveciye gittim. Küçücük bir büfe. İçerisi mis gibi kokuyor. Önce o kokuyla ciğerlerimi doldurdum ve tezgâhta bekleyen adama şöyle dedim: “Bana öyle taze ve güzel bir kahve ver ki, intihar etmek üzere olan birini kararından caydırsın…” Adam, teşbihimi kusurlu bulmuş olacak ki, “Aman Allah korusun” diyiverdi. “O zaman” dedim, “son arzusu bu kahveden içmek olan birisine veriyormuşçasına bir kahve ver bana”. “Abla iyi misin?” dedi. Kahkahasız güldüm. “Şükür çok iyiyim” dedim, “Sen sadece kahve ver…” İşte şimdi o kahveden içiyorum. Sadece biraz kara mizah yapmak istemiştim. Kimseyi güldürmedi. Bir daha böyle espri deneyleri yapmayacağım, maksadını aşıyor çünkü.

Akşam olmak üzere, bugün yazacağım yazıya, gözlerimi açtığımda karar vermiştim. Güneşli ve ılık bir Kasım gününe uyandım. Bebeğim, yanımda duran beşiğinde cıvıldıyordu. Yerimden kalkıp onu koynuma aldım. Koklaştık, gülüştük… O kadar güzel kokuyordu ki, yedi renkli bir gökkuşağı kıvrıldı sanki odamızda… Onun varlığı başlıbaşına bir festivaldi. Bunu düşünüp şükrettim. Otuz yıllık yaşantımda ne kadar tuhaf, acı dolu, hatalı şeyin içinden geçip gittiğimi; bazılarını başarıyla geride bırakıp bazılarında çuvalladığımı yineledim kendime. Ama sadece o an vardı benim için… O dakika ve güzelliği… Yedi rengi dolu dolu görebilmek için, içimdeki karanlık tarafı susturmam gerekmişti. Evet, benim bir de böyle bir yanım vardı. İçimde soğuk, yıldızsız bir gece vardı… Bir an için, -sadece küçük bir an için- kendi gerçekliğimde yer alan bu parçama nasıl olup da karşı çıkabildiğimi düşündüm. Hiç de kolay olmamıştı. Hâlâ o dipsiz kuyu bir olasılıktı ve olmaya devam edecekti. Bunu fark ettiğimde oğluma biraz daha sokuldum. O yine cıvıldadı… Yine yedi renk…

Daha önce paylaştığım bir yazıda, depresyonun bir köşede pusu kurmuş avcı olduğundan söz etmiştim. Çünkü insanın (kendi iradesi dışında gelişen olaylar haricinde), zihninde daima kederli ve zor sorular sormak için bekleyen bir yargıç vardır. Bu yargıcın hakkaniyetli olduğunu söyleyebilmek her zaman mümkün değil. Kimi kez, bu yargılayıcı iç ses, simsiyah bir duygunun temsilcisi, taraftarıdır ve sizi de yanına çekmeye çalışır. O sesin sorduğu soruları yanıtlamak için çırpınırken kendinizi yetersiz, güçsüz hissetmeniz işten bile değildir. Elinizde olsa da, gövdenizde bir yarık açabilseniz yüreğiniz bir kuzgun kadar kara bir kütle gibi görünecektir. Damarlarınızda, korku, endişe, pişmanlık ve hüzün ölümcül bir kokteyl gibi süratle dolanır. Bazen mutsuzluk öyle bir hal alır ki, o kadar katılaşır ki, onu elle tutup gözle göreceğinizi zannedersiniz.

Ben böyle zamanlarımda, kendimle ışıksız diyaloglar kurarım. Asla kimsenin duyamadığı, göremediği veya başka bir şekilde tanık olamadığı kıyametler kopup durur içimde. Daima bir tükenmişlik hissi, “buraya kadarmış” tınısı yüreğimin orta yerinde inler. Dünya bana kurşuni hikayeler anlatmaya başlar, her an susacakmış gibi anlatır üstelik. Dedim ya, bitmeye, yok olmaya yatkınlık vardır her şeyde. Ya da gözlerimde öyle umutsuz bir gözlük. Asla çıkmayacakmış gibi, benimle beraber dünyaya gelmiş bir parçam gibi… Kimi kez uyku sığınağımdır. Yorgansa bir kafes. Beni dışarıda olduğuna inandığım o adaletsiz savaştan korumaya kadirmiş gibi sarınırım ona. Dövüşmeyi unutan bir antik zaman askerinin, kalkanına çaresizce sarınması gibi. Hiçbir şeye kızamam. Öfke içimdeki buzulları eritecek bir alevdir oysa ki. Şikayet de etmem… Bir başıma sürdürdüğüm konuşmaların, kendi kendime sayıklamalarımın hasta birinin iniltisinden farkı yoktur. Bu, benim soluk alıp verme şeklim olmuştur. Kilitleyip, anahtarının nerede olduğunu unuttuğum bir kutunun içinde öylece yaşayacağımı zannederim.

Ve aniden bir şey olur… Ben bu hapislikten hep aniden kurtulmuşumdur…

Aniden bir şarkı duyarım mesela… İçinde inancın ve gücün çınlandığı bir şarkı. Bana kanat gibi gelir böyle sesler. Olduğum yeri yükselerek terk eder ve yukarıdan bakarım enkazlarıma. Sonra ben yükseldikçe onlar küçülür, küçülür ve nihayetinde gözden yiterler. Her şey katre katre rengini bulur yeniden. Şaşıp kalırım dünyanın güzelliğine, yaşamanın lezzetine. Nicedir görüşmediğim bir dostumla yolda karşılaşmak gibidir. Ne kadar özlediğimi anlarım, yaşamın lezzetini ne kadar özlediğimi…

Yahut aniden bir kuş görürüm… Gövdesi sapsarıdır. Bir arap bülbülüdür. Öyle müthiş bir sarıdır ki bağrı. Yüreğimi esir alan karanlığı reddeder, imkansızlaştırır. İşte bu güzelliği gördüğümde ağzıma yeniden gülmeyi öğretmem gerektiğini düşünürüm. “Hemen şimdi!” derim kendime, “şimdi başlamalısın gülmeye…”

Ama kahve kokusu…

İşte o kokunun bana yaşattığı, uyanıştır. Bir defasında bir köşeye şöyle bir not düşmüştüm: Cemre düşecek üç yere/havaya, suya, toprağa/aşka, inanca, hayata./ve ısınacak ten yavaş yavaş,/bahar, sana yeniden sevmeyi öğretecek gör bak!/o mevsim ki,/kuru dala yaprak yeşertmesini öğretir…

İşte kahve kokusunun bana vaat ettiği böyle bir şeydir. O kokuyu hissettikten sonra üzülmek mümkün değildir sanki.

Ve şimdi bir şey daha… Beni ayın karanlık yüzünden kovan, gecelerime yıldız, günlerime yedi renkli gökkuşağı gibi uzanan o şey… O şey küçücük ama kocaman ve şimdi karşımda uyuyor. Kahvemin son yudumunu alıyor ve gülümsüyorum. “Yaşamak” sözlük anlamını oğlumda temize çekiyor sanki… Şükrediyorum.

 * Bu yazım, anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Bazı Filmler ve Geçmiş

Created by: Anne-Julie Aubry

Uzun süredir, bir filmi baştan sona izleme şansım olmuyordu. Malum insanın minik bir bebeği varsa, mesainize de tatilinize de o karar verir. Bırakın film izlemeyi, iki lokma yemek yiyecek hâliniz de kalmayabilir, tuvalete uğrayacak vaktiniz dahi olmayabilir… El ayak çekildiğinde ise mutlak bir sessizlik arzu edersiniz. Belki sadece saatin sesi, bir fincan kahve… Ama film seyretmeyi özlemişseniz ve bir süre için sinemaya gitmek imkansızsa eğer, tek çıkar yol DVD izlemek gibi görünür. Büyük olasılıkla yeni bir DVD almak için de vaktiniz olmamıştır. O halde televizyonu açacak ve şansınıza çıkan filme dalacaksınızdır. Bu film eğer İncir Reçeli isimli film olursa, ya derin bir hüzne düşürecektir sizi ya da benim gibi çok uzak geçmişte kalmış gibi hissettiğiniz anlardan bir tanesini yaşatacaktır.

Oğlumuz, sanki koca koca yaygaralar kopartan kendisi değilmiş gibi sakin uykusuna dalıp, meleksi suratını takındığında kumandayı elime aldım ve televizyonu açtım. Film yeni başlıyordu. İnanın bana, sinema seyircisinin pür dikkatini takındım ve ekrana bütün heyecanımla odaklandım.

-Yazının tam bu noktasında bebeğim ağladı ve içeri gidip onu emzirdim. Gazını çıkarttım ve onunla biraz oynaştık… Gülücükleriyle aklımı aldı. Yeniden masamın başına döndüm. Gülümsüyorum ve yeni ütülediğim vişne renkli hırkamın üzerinde kusmuk lekesi var. Şimdi bu romantik yazıya odaklanmam için okkalı bir Türk kahvesi içmeli ve dün (nasıl olduysa artık) kesintisizce izlediğimiz filmin bizde yarattığı o etkiyi yeniden belleğime çağırmalıyım…-

Evet ne diyordum… Deniz ve ben (ve günün yorgunluğu) hep birlikte televizyonun karşısına oturmuş, başlayacak filmi bekliyorduk. Filmi daha evvel görmüştüm. Doğrusu beğenmiş ve toplum olarak bizim aşık olma, sevme biçimimizi en gerçekçi biçimde anlatan bir film olarak zihnime not düşmüştüm. Doğrusu, ne kadar batılı yaşam modellerini benimsemiş olsak da, bir yanımız daima arabesk, daima melankolik… Bizi biz yapan, duygusallığımızı derinleştiren bir özellik bu. Kim ne derse desin. Loş salonlarda yenilmiş akşam yemekleri de, diz çöküp teklif edilen evlilikler de olasılıklarımız arasında yer alabilir. Ancak bizler “aşamalara”, “geçişlere” inanan insanlar değiliz çoklukla… İşin içine duygular girdiğinde geçişlerden çok sıçramalarımız oluyor. O aşamaların üzerinden uçarak, en sona en derine ulaşmaya çabalıyoruz. Birisine aşık olabilmemiz işten değil. Bir insan uğruna gözyaşı dökmek, ona en güzel sözlerden şiirler örmek, temas etmek hatta yeri geldiğinde en radikal kararları göze almak bizlerin, bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın hamurunda var. Karakteri ne olursa olsun, aşk söz konusu olduğunda hepimizde bir Leyla, Şirin, Aslı hepimizde Mecnun, Ferhat, Kerem var… Müzik arşivi nasıl olursa olsun, ister rock parçalardan mütevellit ister klasik eserlerden, gün gelince Orhan Gencebay hepimize hitap ediyor. Müslüm de, İbo da yüreğimizi titretiyor. Bizim aşık yanımız o haykırışları anlıyor, o haykırışlarla bütünleşebiliyor. İşte dün İncir Reçel’ini ikinci kez izlerken bu hakikat beni tepeden tırnağa kuşattı. Yanımdaki, yarı baygın ve tükenmiş olarak omzuma yaslanan adama baktığımda, hikayemizin nasıl başladığı, nasıl iyiden iyiye bir maceraya dönüştüğü, mesafeleri nasıl aştığı, kuralları nasıl yıktığı geldi aklıma…

Onu hiç görmemiştim. O bir masal kahramanıydı benim için. İzmir’deki öğrencilik günlerimde ev arkadaşımdan saygı sözleriyle dinlediğim bir mitolojik karakter gibiydi. Arkadaşım için bir kuzenden öte, bir ağabeydi. Yardımseverdi. Kimseyi kırmayan, sesini asla yükseltmeyen, darda kalanlara koşan, varını yoğunu ihtiyacı olanlara yetiştiren, işini iyi yapan, çiçeği burnunda bir doktordu. Doktor olmasına doktordu da, dünyalıkta gözü yoktu. Annesinin evinde bir çekyatın üzerinde uyuyordu. Ama canla başla çalışıyor ve iyilik yapmaktan asla vazgeçmiyordu… Bu hikâyeleri dinlerken kendime sadece “dünyada böyle insanlar kaldı mı?” diye için için soruyor ve ona koşulsuzca hayran oluyordum. Ne bir fotoğrafı vardı, ne de görüntüsünü bana anlatacak bir veri… Sadece yüreğini dinliyordum onun. Usulca… Bir köşede… Bir masalı dinler gibi…

Günün birinde telefon numarasını arkadaşımın telefonundan çaldım. Ona ulaşmak zorundaydım. Yirmi iki yaşında olabilirdim fakat aşka olan inancımı yitirmek üzereydim. O benim son umudumdu. Sadece aşka değil, insana olan inancımı tazeleyecek dermandı. Bunu göze almak zorundaydım… Aksi hâlde hayallerimi rafa kaldırıp, yüreğime mantığın mührünü vuracaktım. Ama ona ne diyecektim ki? Daha önce böyle bir şeye kalkışmamıştım. Zaten telefonda konuşamazdım hiç. Hâlâ da öyleyim. Yazacaktım… Bildiğim en iyi yol buydu. Ama ne yazmalıydım? Telefonun ışıklı ekranındaki yazma çubuğu saatlerce kıpırdayıp durdu. Yok, tek bir kelam düşmüyordu… En sonunda ona en merak ettiğimi sormaya karar verdim. Cevap alacağıma dair tuhaf bir şüphesizlik kapladı beni. Ve yazdım: “Bir hayalin var mı?”

O gece, eğer ismini, numarasını bilmediği birinden gelen böyle bir soruya yanıt vermemeyi tercih etseydi, yaptığım bu şeyi sekiz yıl sonra anımsayıp derin bir utanç duyardım sanırım. Öyle ya, bu mesajı gönderir göndermez günah çıkartmaya muhtaç bir insanın süratiyle arkadaşıma koştum ve yaptığım şeyi anlattım. O ise müsterih bir gülüşle, “merak etme” demişti, “kalbini kırmaz ama cevap da vermez…” Oysa telefonumun ekranı yanıp söndü… “Binbir hayalim var, ya senin?” diye sormuştu… Meğer o da o gece, düşlerinden konuşmak istiyordu… Sohbetimiz çok kısa sürdü. Bana kim olduğumu sormadı. Saklamaya niyetim yoktu ama isimlere, kimliklere sıra gelmemişti işte. Bir anda en derinden ulaşmıştık birbirimize… Takip eden günlerde, yalnızca mektuplaştık, mesajlaştık… Onu bir ay sonra, İzmir otogarında otobüsten inerken gördüm… Saatlerce tek kelime konuşamadığımı, yemek yiyemediğimi biliyorum. Sadece ışıklı yüzünü seyrettim.

Aslında biz hep sessizdik. Ama zannedilmesin ki, kelimelerin olmadığı yerde sözler yoktur. Mersin-İzmir arasında mekik dokurken, bir arada olabildiğimiz kısa zamanlarda soframızı kurar, birer kadeh rakımızı doldurur, müziğimizi dinler ve koklaşırdık… O masaların heyecanı, hevesi pek az şeyde vardı… Biz öyle masalarda anladık kopamayacağımızı… öyle masalarda anladık bir an evvel kavuşmamız gerektiğini… Öyle masaları özledik, birbirimizi özler gibi…

İşte dün, İncir Reçeli filmini seyrederken, kendilerine çilingir sofrası kuran, aldıkları bir kilo balıkla eve koşuşturup kendilerine masa hazırlayan kahramanları gördüğümüzde yorgun yüzlerimiz bir nebze daha sokuldu birbirine… Yine, hiçbir şey söylemeden baktık, gülümsedik… Ne kadar hesapsızdık, ne kadar derinden, cisimlerden, görünüşlerden vazgeçerek tutulmuştuk biz. Onun saçı, bunun dişi, aman burnun, aman kaşın demeden birbirimizin suretlerine güzellik atfetmiştik. Ne güzel söyleşmiştik… Film bittiğinde, yavrumuzu kucaklayıp odamıza doğru yol aldık. Minik ensesi uyku kokuyordu… İmrendik. Eğer miniğimiz uyanmazsa biz de uykuya dalacaktık. Işığı söndürdük… Karanlıkta fısıldadım: “Yine kuralım böyle sofralar tamam mı?” Cevap alacağımı ummuyordum ama tıpkı birbirimize ulaştığımız ilk günkü gibi yanıt gecikmedi: “Ben de öyle düşünmüştüm…” Birlikteliğimizin sekizinci yılına girerken bir şeylerin hâlâ aynı  kalabildiğini görmek güzeldi.

——————————————————————————————————————————————————————–

** Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

2 Yorum

Kategorisi Yirmili yaş fiksasyonları...

Kentlerin Rengi

by: Julia Grigorieva

Sevcan Akgün için…

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir

Şimdi, Haziranın dibini görmek üzereyken, yani çılgınca sıcak olmasını beklediğim bu yaz gününde, Mersin’de üstelik, serin ve tatlı bir rüzgâr var. Şahane bir yağmur kokusu ve bu harika kokunun faili  yağmur, esintiye eşlik ediyor.  Hep beraber yazıyoruz bu yazıyı.

Size, gri eteklerini giyinmiş bir gökyüzünün gölgesinden sesleniyorum. Sanki Akdeniz’in avuç içlerinden, mavi ve bronzun ışıdığı yerden değil de, sanki Ankara’nın kırkikindi yağmurlarının yağdığı bir Nisan gününden geliyor sesim. Şimdi yirmili yaşlarının sonundaki kadın olarak değil, sanki çocukluğunun yüreğindeki Ezgi olarak, o Ezgi’ye dönüşmüş olarak yazıyorum…

Bir yağmur, narin bir esinti, koyu perdeli bulutlar beni geçmişe fırlatmayı nasıl da başarıyor. Şimdi Ankara’dayım… Şimdi on iki yaşındayım…

***

Karadeniz’i anlatmamı isteseydiniz benden söze yeşille başlardım. İyi işlenmiş zümrüt ve yeşim taşlarına vardırırdım sözümü. Zeytuni bakışlardan dem vururdum. Ama laf dönüp dolaşıp yine yeşile, hep yeşile gelirdi.

Mardin’i dinlemek isteseydiniz benden, kehribar gibi sararır ve yıllanırdı cümlelerim. Zencefil kokardı satır aralarından. Sokaklar daralıp, safran sarısına varıncaya dek konuşurdum. Mardin’i dinlemek isteseydiniz, güneş, altın bir liraya dönüşürdü elimde. Size söyleyeceğim her şeyde çil çil sarıyı uzatırdım yüreğinize.

Ege kıyılarına uzansaydık kağıdın üzerinde; kireç beyaz ve turkuvaz renginde damarlanırdı harfler… Ve kağıdın terasından koyu pembe begonviller dökülürdü. Her cümlede bir balığın gümüşü parlar, bir dal kekiğin şifası uçuşurdu.

Ama ben, yağmur saydamlığına tutunup Ankara’ya varınca, belleğim gözlerini Ankara coğrafyasında açınca söyleyeceklerimden yalnızca griyi bekleyebilirsiniz. Yapmayın… Size anlatacaklarım kendi çocukluğunuzu katmanlara ayırmanın ve orada, mutlu olduğunuz anı coğrafyanın ellerinden çıkartmanın yoludur. Bu yol griden değil; bu yol leylakların, ıhlamurların, iğdelerin ve yaban güllerinin arasından geçer… Benim çocukluğumun Ankara’sı, Nisan ile tatlıya bağlanır.

Her kenti, içinde yaşayan çocuklara küstürmüş ama nihayetinde onlarla barıştıracak bir şey/ bir sır vardır.

Bu, kentlerin griliklerini geride bırakma yazısıdır.

En karanlık günlerde sokaklar:

Diyelim ki yağmur havası, gri bir duman topağı gibi gelip oturma odamızın orta yerine kurulmuş…

Gündüz demeye bin şahit gerek, öylesine kararmış ortalık…

Kanepeler, üzeri dantelalarla örtülmüş sehpalar, kalın perdeler ve kalorifer petekleri küçük odayı daha da daraltıyor şimdi…

Bir çocuk olarak orada olmamalısınız. Zülfü Livaneli’nin Serenad romanından alıntılarsak; “yağmur içinize yağıyor” adeta. Renkler ne zaman yok oldu? Ne zaman, bir kül yığının tatsızlığına batıp çıktı etraf? İşte böyle bir anda, sokak yağmurun, asfaltın, bahçelerin ve eğer izin kopartırsam benim…

Ben yağmurda dolaşmayı Ankara’da sevdim.

Çocukken yağmuru anlamak, beni daha romantik, merhametli ve duyarlı yapmıştır. Bunu biliyorum. Söylediğim hasletler bir övünç kaynağı değil. Öyle ki başarı, Ankara’nın gürül gürül ağlayan, kırkikindi yağmurlarınındır.

Yağmuru anlamak, toprağı, havayı ve yüreği yumuşatan ilkeleri anlamaktır.

Yağmuru anlamak, bir kentin gerçek rengini anlamaktır.

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; ıslandığı zaman gerçek renklerini belli eden çakıl taşları gibi, sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir. Bu, çocuk hakları arasında en unutulanıdır.

O yüzden Ankara, -bilhassa yağmurlu günlerde- gri kelepçelerinden kurtulur. Hele aylardan Nisansa… Hele yağan yağmur, apansız bastıran kırkikindiyse…

Önce binaların çatıları kıpkızıl keser… Kırmızı, böyle temiz bir kırmızı olmamıştır gözünüzde…

Leylakların eflatunu coşar, üzerine üşüşmüş toz silkelenir; ametist kadar sarih bir mor parlar taç yapraklar üzerinde…

Kirazların pembe çiçekleri, reçellik taze yaban gülü kemerleri kız çocuklarının yanakları kadar pembedir yağmurla…

Sarısalkım ağaçlarının yeşil kısımları öyle koyu köpürür ki, sarı çiçekler ışık huzmeleri gibi coşar ıslandıkça. Daha belirginleşir…

Yağmurun direnci kırılmaya başladı mı, şemsiyeni kapatıp gözlerini ufka dikebilirsin… Yedi renkli gökkuşağı orada, iki binanın arasında bükülmüş senin bakmanı bekliyor gibidir. Işığın sudaki kırılması bir çocuğu ancak böyle heyecanlandırabilir… Bu heyecan çok hafiftir, onu yetişkinliğe dahi taşıyabilirsin, o denli hafiftir anlayacağın…

Bir çocuk, renkleri yağmurdan öğrenir…

Bir çocuk, renkleri  sokaktan öğrenir…

En önemlisi gökkuşağından öğrenir.

Ankara’nın grisini yırtan, çocuk sırtıma bir yağmurluk geçirmektir. Bir şemsiyedir, bir bottur beni sıkılmaktan ve Ankara hakkında yanılmaktan kurtaran…

Bir sonraki yağmurda, siz çocuğunuzla ve çocukluğunuzla yürüyecek misiniz?  Kendinizin ve kentinizin grilerini parçalayarak…

Ben şimdi dışarı çıkıyorum!

*

*

*

—————————————

Not: Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır

1 Yorum

Kategorisi Teferruatlar

Yeşiloğluyeşil

by: Anny Sędziwy


 Şimdi, şu anda, olduğun, oturduğun yerde koca bir külçe gibi misin? Lafın gelişi, parmağındaki yüzük dahi taşınmaz bir yüke mi dönüştü ellerin üzerinde? Ayağındaki pabuçlar devasal birer pranga misali sarmış mı seni? Her şey bir tarafa, yüzündeki makyaj gözlerine, yanaklarına ve dudaklarına yapışıp orada kalakalan birer böceği mi anımsatıyor? Hani uzun yolculuklarda araba pencerelerinde telef olanlar gibi…  Belki kıyafetlerin, bir şövalyeninkinden farksızlaşıyor;  birer zırh artık onlar, demir hacimleriyle süratini senden çalıyorlar. İnsan bir kez kendini ağırlaşmış hissetmeyegörsün, kanatlanmak imkansızdır. Şimdi sen de bunu biliyorsun…

***

Oysa özgürlük göz kapaklarının altında. Ben önce oradan başlarım kaçmaya… Gözlerimin perdesini indirir, belleğime düşen gölgeleri takip ederim. En sevdiğim diyarları düşler;  günün telaşını bir kağıt gibi küçücük parçalara ayırıp, sıkıntıların üzerine savururum.

Böyle zamanlarda belleğimde çakıp sönen görüntüler vardır.

Sadece bir yer değil, aynı zamanda bir kesit… Daha özel, daha ayrıntılı… Örneğin, Kaş’taki bir kayanın suyla kavuştuğu küçük bir noktada duran yosunlu taşı anımsarım. Erdek’te gün batımında kumların kıpkızıl oluşunu ya da…. İzmir’e otobüsle gidildiğinde kent girişindeki palmiyeler, zakkumların pembe taç yapraklarını çağırırım zihnime. Kıyı kentlerinin yarı-tropik kokularını…

Belki de, Sümela Manastırındaki taş pencerelerden görünen sisli çamlıklar ve kayın ağaçları.

Sisler.

Çamlıklar… Kayınlar…

Manastır…

Ve yeniden…

Sonra yeniden aynı yer… O Karadeniz seyahatinden sonra hep aynı kesit. Sis bulutları. Çamlar. Kayınlar. Manastır.

Loreena McKennitt’ın efsane anlatırcasına bestelediği şarkılara ilham verecek kadar gotik bir lirizm sağanağı. Ortaçağ ozanlarını mezarlarında hoplatmaya kadir, hepsini dile getirmeye mazhar bir doğa… Taşların diplerinde kaynayan cam sular; elle tutulup, gözle görülen, masalsı olan ama masal olmayan bir diyar. “Tanrım ben bu güzelliği hak edecek ne yaptım?” sorusunu sorduran o yeşil: Zümrüdi yeşil, yeşim taşından yeşil, nefti yeşil, zeytuni yeşil, fıstık yeşil, finduk dalı gibi yeşil, dilbergözü misali yeşil, yeşiloğluyeşil!

Misal, Cesur Yürek ya da Yüzüklerin Efendisi Türkiye’de çekilecek… Misal, yönetmen de filmin platosu için bir yer arıyor. (Hayalde kusur olmaz beyler hanımlar! Lütfen kendinizi kaptırmaktan başka bir şey yapmayınız) Öyle bir yer olacak ki, kapkara deniz sularına haşin birer tırnak gibi uzanan mendireklerden yana zengin bir coğrafya… Öyle bir yer olacak ki, dağlar ağaçtan ağaçlar dağlardan fışkıracak. Delicesine yüksek… Dağlar, kentten kaçıldığında varılan yer değil; kentlerin ta kendisi olacak. O yüzden sokak aralarında billur çaylar kaynayacak. Sokak yerine vadiler olacak hatta, arabaların uçar gibi geçtiği, insanların uçar gibi yürüdüğü… Kanatlanmaya mecbur olunan bir yer yani…  Ve denizle gökyüzü her an öpüşebilir. Deniz ve dağlar kucaklaşabilir her an. O yüzden dağların etekleri yosun… Elini uzatır uzatmaz hem de. Elini uzattın mı nefes. Tabii ya, soluk alıp vermek elle tutulabilir bir şey olacak… Dedim ya, fantastik kurgulara yaraşırcasına hayali ve ama sizi ağlatacak kadar sahici bir güzellik.

İşte o Karadeniz seyahatinden açılınca konu, sıcak kumsallar, tunç bir heykel gibi ışıyan gün batımları, ılık tuzlu sular, yüz mumluk ampullerle aydınlanan zeytin ağaçlıklı yollar şöhretini bir adım yitiriyor. O Karadeniz seyahatinden sonra gözlerimi yumup kaçmayı istedim mi bana hiçbir diyar Şimal masallarından daha ferahını, daha delişmenini vaat etmiyor.

***

O ani telefon:

Yazının en başında söyledim. İnsan bir kez ağır hissetmeyegörsün, kanatlar imkansızdır. Sanki doğada kanat yaratılmamıştır. Gökyüzü ise sadece bir efsanedir. Yer ve yerin yedi kat dibinden oluşur dünya bu denli ağır hissedene. Koca bir taştan farksız gömülüp kalabilirsin olduğun yere. Söz gelimi 2009’un sonları, iki aydır sokağa adım atmamışım. Valizlerimi mevsimlik olmayan giysilerimi muhafaza etmek için sandık niyetine kullanıyorum… Kapının önüne dahi adım attığım yok. Balkona ise sadece çamaşır asmak için çıkıyorum. Nadiren…

Sonra 2010 geliveriyor. Değişen hiçbir şey yok. Ben koca bir kaya… Kayalar bile aşınıyor. Bense sadece ellerimi kıpırdatıyorum kalemin hatırına. Kalem, naz niyaz bilmiyor. Koşuyor sağolsun… Sahibi ne kadar hareketsizliğe gömülmüşse, kalem o kadar çalışkan. Ve böyle bir anda, benim benden sessiz telefonum inliyor. Ahizenin diğer ucunda üniversite yıllarımda aynı evi paylaştığım dostum, Zehra var.  Bizim telefon açışlarımız ayrı bir cümbüş… Gelen aramayı kabul ediyorum. Açar açmaz soruyor.

“Ezgiiiii…. Benimle Çayeli’ne gelir misin?”

“Evet gelirim.”

Bir dakika dahi düşünmüyorum. Param yetecek mi? Zamanım olacak mı? O tarihe dek yaşayacak mıyım? O soruyor ben ikinci kez düşünmeksizin kabul ediyorum. Nisan’da Karadeniz’in avuçlarına düşmek için insan neden ikinci kez düşünsün ki? Hele de yanında can dostlarından bir tanesi varsa…

Rize’nin Sesi: Tulum, Trabzon’un sesi: Kemençe

Trabzon havaalanına vardığımızda güneş diğer yarımküreye varmıştı. Böyle bir karanlıkta, biz geçtik iki kentin içinden. Önce Trabzon sonra Rize ve Çayeli… Kopkoyu bir akşamdı… Bizi Trabzon’dan Rize’ye götüren aracın camları kapkara perdelerle örtülmüştü adeta. Çocukluk gezilerimden zihnimde kalanları anlatıyordum Zehra’ya. Bu diyarlara nereden baksanız yirmi iki, yirmi üç yıl önce gitmiştim. El kadar çocukken… Çocuk zihnimden bana miras kalanlarla, karanlığa Karadeniz’in silik bir resmini çiziyordum; “Sağ yanımız keskin bir uçurum olmalı Zehra… Uçurumlar üzerinde katmer katmer, merdivensi çay tarlaları. Bir evler serpilmiş ki üzerlerine benek gibi. Ensiz ama uzun… Zehra bak! Göreceksin, küçücük bir düzlük buldular mı eker, biçerler… Yöre insanı böyledir. Şu yanımız da deniz. Karadeniz…”

Sabah, önce silik hatıraların üstünü aydınlattı. Her şey yerli yerindeydi. Karadeniz, kendisini daha çocukluğumda zihnime kazımıştı. Şimdi sırada onların altlarını çizmek vardı.

Rize, Ayder Yaylası

Bahar, dünyayı uykusundan silkeler. Bozkırlara bile belli belirsiz tazelik iniverir. Hele söz konusu Kuzey Anadolu ise, tazelik sözcüğü yeniden tanımlanır. Çünkü bahar, yaşamanın ne demek olduğunu orada öğrenip, dünyanın geri kalanına anlatıyor gibidir. Oraya bahar gelmez sanki, mevsim mevsimliğini orada alır. Böyle olmalı. Çünkü Ayder Yaylası, Kaçkarların dibinde, dünya kurulalıberi, yeşilin ne demek olduğunu, tazenin anlamını, soluk alıp vermenin kıymetini izah etmek için öylece beklemektedir. Ancak söylemem gerekiyor ki, o temiz havanın bedeninize girmesiyle yenilenir ve modern zaman beslenme kurallarını unutuverirsiniz. Şimdi iştahınız yerindedir. Yiyecekleriniz afiyetle midenizde gezinecektir? Peki mönüde neler var?

Yörenin köfteli ekmekleri şahane. Buz gibi ayranla hele. Fasulye çorbasıyla içinizi ısıtabilirsiniz. Ne de olsa yayla havası serindir. Vakfıkebir ekmeği her ne kadar Trabzon’un çocuğu olsa da, çorbanızın yanında bir dilim kızarmış Vakfıkebir ekmeği getirdiklerinde damağınız şenleniyor. Ola ki, Ayder gezinizin ardından Rize’ye inecek ve orada da biraz keşif yapacaksanız; söz gelimi Çaykur’un tesislerinde hakiki çay içip, Rize Kalesi’nden kentin müthiş manzarasını izleyecekseniz; size en iyi hamsinin nerede yapıldığını söyleyecek birileriyle karşılaşabilirsiniz. Ancak kendileriyle böylesine eğlenen insanların yer yön tarifleri nasıl olur, deneyip görmelisiniz.

Uzungöl

 Yola çıkarken “O bakış’ı” yerleştirin gözlerinize.

“O bakış” nedir?

“O bakış”, gördüklerini bir bardak su gibi kana kana içer ve şükreder. “O bakış” kişiye özel fotoğraf makinesinin deklanşörüne habire basar. “O bakış” şarkıyı, kokuyu, lezzeti gören beş duyunun temsilcisidir. İşte şimdi üzerinde olduğunuz rota, “O bakışı” gerektirir. Çünkü göreceklerinizi anımsamak isteyeceksinizdir. Bir takvimin üzerinde, bir kartpostalda ya da bir jenerikte süratle görünen görüntünün içinden şimdi siz de akacaksınız. Uzungöl’de bir sincap rehberliğinde, gri gökyüzü üzerinizde esnerken gezecek; masalın neresinde kaldığınızı merak edeceksiniz.

“Masalın neresindeyim şimdi?”

Elimde bir bardak çayla durdum ve bu soruyu yine kendime sordum… Acaba, evimde, kabuğumun içinde geçirdiğim onlarca günün ardından düş mü görüyordum? Acaba masallar yazarken, masal mı olmuş, masalın konusu mu olmuştum? Çayımı yudumladım, tadı öyle sahici ve tazeydi ki, düşte olmadığıma inandım.

Sümela’da…

Birisi çıkacak ve kulağıma şu sözleri fısıldayacaktı sanki:

Eğer o prensesi görmek istiyorsan, bu uçurumun kenarında uzanan ince patikadan usulca yürü… Yüzünü bir duvak gibi saran sisin içinden geç… Bin yıldır büyüyen ağaç kökleriyle konuş… Yeşilin içindeki zümrüdü bul… Manastırdaki rahiplere getir. Sana derin uçurumlardan görünen, coşkun pınarları gösterecekler… Gözlerini yum ve bu pınarların sesini işit. Eğer atmacanın ötüşü, suyun sesini yırtar gibi seni ürpertirse uyan ve yürümeyi sürdür… Artık o prensesi görebilirsin. Onun adı Sümela.

Ama fısıldayan zihnimdeki masalcıdan başkası değildi.

Ben de masalcının dediklerini harfiyen yaptım. Prensesi gördüm.

Ve onu göreliberi, ne zaman ağırlaşsam; o prensese dönüşmek için kapatıyorum gözlerimi. Çok geçmiyor kanatlanıyorum. Kaçmayı düşlemeye, Karadeniz’den başlıyorum.

—————-

*

*Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Teferruatlar

Eski Ten

by: Linda Christine Norton

yaşlı bir kadın olsam şunları diyeceğim tutardı belki…

Sessiz sedasız ayrılacak yaşam tenimden

Bir gündüzün yeryüzünden çekilip gitmesi gibi gidecek

Saçlarımda içi dolu yağmur bulutları gibi

Gri

Beyaz

Yalnız rüzgarlar bir sonun gelişini bekleyecek

Ve gökyüzünden bir küçük kumaş

Örtmeyecek matemlerin izini

Gözlerimin içinde asılı kalacak

Boş

Kimsesiz

Ve artık huysuzluğu beş para etmeyen bakışlarım.

Kelimeleri tükenmiş ağzım

İçinde yalnızca dişlerini değil

Söyleyecek bütün dertlerini kaybeden bir sahnenin perdesi gibi

Kapanacak

Bir ağıt

Bugün giden için çığırdığım

Yarın onu kim benim için çığıracak?

… Ve bunları söyledikten sonra belki de içerler ağlardım. Öyle oluyor çünkü eskiden beri.

 

Yorum yapın

Kategorisi Lirik Teferruatlar

ÖZGÜRLEŞMEK İZMİRLEŞMEKTİ BENDE, YA ŞİMDİ?

the orange tree

*** bu yazı kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Ben İzmir’de okuyan bir felsefe öğrencisiydim. Ankara ve İstanbul ikilisinden sonra bu inci suretli memlekete geldim; felsefenin yüreğine girdim. Ama anlatmak istediğim bu değil… İşin başka bir yanı var benim için; derslik dışında dersimi alışımın, sınıfın içinde sınıfsızlığı anlayışımın kısa öyküsü bu…

Oraya gittiğimde “beyaz türk” tanımlamasına uyan bütün kriterleri de kucaklamıştım. Kucaklamak, masum bir sözcük değildir; sadece sahip olmak değil, bunları korumak da kucaklayışın içindedir… Benim yaptığım buydu. Bağrıma bastığım, büyük beyaz bir yanılgı taşıyordum. Anlayacağınız on sekizimde kıracak çok kalın bir kabuğum vardı. Şimdi şaşıyorum, o ana dek okuyup tükettiğim her satırı neremle okumuşum, o sözcükler nereye tutunmuş… Sözcükleri suçlayamam! Ben onları tüketmişim, bunu anladım.

Oradaki ilk günlerimde başörtüsünden ürküyor, Kürt denildiğinde hepimizin TC kimliği yok mu yahu diyordum. Herkes vaziyeti abartıyor, kendisine dünyayı dar edecek sorunlar türetiyordu; böyle sanıyordum. O ana kadar beynimin yedi kat derinine nakşedilmiş şifrelerle flört ediyordum, onlara yaranıyordum. Hah! Bir şifreye yaranmak!

Sonra, tek tek zihnime diktiğim putlar devrilmeye başladı. Onları yıkmak için bir kez heves etmeye gör, bir kez olsun “şüphe” denilen o tehlikeli ama tamamen insancıl ve akılsal refleksi benimsemeye gör… Zaten sonra şüpheni ne için/ kimin için tehlikeli olduğunu da anlıyorsun! Ama bir kez cesaret et!

Okul tuvaletlerinde başörtülerini soyup, giyen kadınlarla bir kez göz göze gelme cesareti çok şey anlatıyor size. Soruyorsunuz; bugün içeri girerken, ya benim tişörtümü çıkartmamı isteseydi birileri; ya üzerimdekinin benim için ifade ettikleri anlamdan ürktükleri için beni soymaya kalksalardı? Bu soruyu olanca samimiyetinizle sorabilmek, kuntlaşmış fikirler için ölümcüldür bilesiniz. Ama anlıyorsunuz… O zaman, ateist hocalarınızın başörtülü öğrenciye “olduğu gibi” derse katılma müsaadesini veriş nedenlerini anlıyorsunuz. Kimsenin kimseden “soyunmasını” istemeye hakkı yok. Hocalarınız, dersliğin dışında size büyük bir ders veriyorlar. Onlar bu zoraki çıplaklaştırmanın bir parçası olmayı reddediyorlar, siz de reddediyorsunuz… Kabuğunuz ilk yarayı alıyor böylelikle, ilk katman yarılıyor.

21 Martta okulun bahçesinde halay çeken insanların arasına karışmanızı istiyorlar sizden, o gün ders saatini değiştiriyorlar: diyorlar ki tutun o insanların esmer ellerini! Siz, omuz omuza durmak nasıl bir şeydi anımsayın… O halaydan başka hiçbir şey, dökülen kanın meşru kılınışını böyle kuvvetli bir biçimde yanlışlayamaz… Size ölümün nasıl ürkütücü bir şey olduğunu anlatamaz. Halayın içinde çabalayan beceriksiz ayaklarıma bakıyorum, onların ayaklarına… Ya’rabbim diyorum; hepimizin ayakları var! Ayakların ırksızlığını anlıyorum. Anlıyorsunuz…

Amerika, Irak’ı bombaladığında ders yapılmıyor. Sınıfa giren hocam diyor ki. “Ben bugün insanlığımdan utanıyorum, size anlatabileceğim hiçbir şey yok!” Bu tepki size külliyatlarda yazmayan bir şeyi anlatıyor. Savaşı reddetmeyi anlıyorsunuz. Onun çirkinliğini… Kilometrelerce ötede yanan bir canın, sizin gövdenizi nasıl acıttığını…

Başka birisi, bayraklar yoktur insanlar vardır, diyor. Semboller üzerinden değer yargılar üretişin garipliğini anlıyorsunuz. Sonra o değer dizgelerinin, etli canlı bir insandan daha kıymetli kılınışını… O sembolün uğruna etin parçalanışı ürpertiyor sizi, canın katledilişi yaralıyor… A n l ı y o r s u n u z!

Ortaya koymak istediğiniz en basit eylemler için izin almaya alışkın ağzınız, eften püften şeyler için hocalara izin sözcükleri dizmek için aralanıyor. “Özne izin almaz!” diyor o insanlar… Özne oluşunuzu sınıfa girmeden öğreniyorsunuz, bir kez daha… Öyle ya, sizin bir yargı gücünüz var. Yargı gücünüzü fark etmek, evinizde, üzeri hiç açılmamış bir kütüphane bulmak gibi bu… Muhtaç olduğunuz yanıtların, soruların, izsürücü aletlerin yattığı “gıcır” bir mecra. Oysa siz muhtaç olduğunuz kudreti kanda sanıyordunuz… Oysa kan, yitim demek.

Velhasıl, bütün zincirler İzmir’de kırılınca, ezberlerim İzmir’de bozulunca; Özgürlük benim için İzmir demek oluyor. Özgürleştikçe İzmirleşiyorum… Ama ya şimdi?

Canım yanıyor. Hayatımın sınıf tanımaz sınıfının, İzmirist putların arasında çiçeklenmiş bir fide olduğunu görüyorum… Ama yine de orası İzmir’in olanağıdır. Kendisine yakıştırdığı sıfatları hak etme olanağı…  Hani şu dillerden düşmeyen, özgürlük, eşitlik, aydınlık niteliklerinin hak edilebileceği yer.

İnkâr, ayrım, yıkım davullarını çalanların İzmir’inde, ANLAYANLARIN küçük büyük İzmir’i. Benim İzmir’im… Kabukları kıran, içinden insan çıkartan olanağım…

İzmir

Yorum yapın

Kategorisi Asıl mesele...

Suya Anlat- İNSAN ANLATILARI (PARÇA 1)


Tuğba H. için…

-0-

-1-

Bazı hikayeler sondan başlar. Benim hikayem de öyle başlamalı. Bu geceden… Sıcak yatağımda uyandığım, evlatlarımın üstlerini örtüp, sevgilimin ensesinden ıpılık bir öpücükle yanından sıyrıldığım bu geceden… Uyuduğum en kederli uykudan, gördüğüm en uzun kâbustan bir sıçrayışla kurtulmalıyım…  Çeşmenin başına sandalyemi çekmeli ve hızına yetişemeyeceğim bereketle akan suya düşürmeliyim sözcüklerimi… Kimsenin daha evvel işitmediği, zihnimde bir çamur birikintisi gibi yoğunlaşıp kuntlaşan ne varsa suyla çözmeliyim… Kendi tarihçemin kirini, pasını bir sırçadan daha duru davranan suya bırakmalıyım… O, lekelere ne yapacağını bilir. O, hareketi ve ışığı bilir. O, ferah olandır. Bu yarayı başka hiçbir şey arıtamaz, iyileştiremez. Ortada, yüreğimin orta yerinde bir ateş var madem, bu alevleri sudan başkası ehlileştiremez…

-2-

İnsan dünyaya gelir gelmez, koku hafızası da onunla aynı anda doğar. Yaşantılarını kokudan harflerle yazar bellek defterine.

Ben bir buçuk yaşındaydım.

Annem, kekikti, kuzinede çıtırdayan kor ateşti, yağmur sonrasındaki nemli topraktı. Annem bozkırdaki yalnız ağaçtı… Annem, sebebini kimsenin anımsamadığı bir kavgaydı. Annem terk edişti. Annem kapının öteki yanıydı. O, beni ve kundaktaki kardeşimi bırakmıştı… Annem, valiz kokuyordu. Tek yönlü, geri dönüşü olmayan bir tren bileti kokuyordu. Annem bende bırakılmış koskoca bir boşluk kokuyordu. Asla şefkatle sarılmamış bir beden, asla okşanmamış bir saç, asla teselli edilmemiş hıçkırıklı bir ağlayış kokuyordu. Annem on üç yıl bomboş kalan bir sayfa kokuyordu… Ben annemi kokusundan tanıyordum.

-3-

Saat gece yarısını geçmiş… Çeşmeden akan incecik suyla dertleşmemize ara veriyorum. Onun konuşması yalın, onun sözü ferah… İnsan onu dinleyerek iyileşebilir. Su dinleyerek iyileştirebilir seni… Ne vardı insan da su gibi olsa birbirine… Saydam bir hekim misali içimizi dışımızı yaralardan, sancılardan kurtarsak… Ne var ki insan çoklukla marazidir. Karanlıktır. Kimi insan çabuk türeyen hastalıktır… Bir bakarsın ölüme benzeyen ne varsa gelip kurulmuş yakınına yörene… Ölümün aynası ölümü başka suretlerde gösterir öyle ya. Ölüm bakarsın yalnızlık görürsün. Ölüm bakarsın yalan görürsün, hainlik, zalimlik görürsün… Ayna kalabalık, ayna gevezedir. Ayna soğuk ve sahicidir.

-4-

Babamın koca ellerinde küçücük bir avuçtur bizim çocukluğumuz. Babamın elleri yanlış kararlarla dolmuş bir çuval. Bir çuval pişmanlık… Bir çuval yıkım… Bir çuval yürek parçası. Babamın elleri gölgelidir. O kadının elini tutup başımıza getirdiğinden beri gölgelidir. Heyula gibi rüyaları ve hakikati geceye boğan bir kadının karanlığı bulaşmıştır onun ellerine… Bizim çocukluğumuz onun ellerinde küçücük avuçlarımızdır. Avuçlarımız da çocukluğumuz da sevmekten nasibini almayan, merhametin meskenine uğramayan bir karartının ışıksızlığına batıp çıkmıştır. Üveylik dediğin şefkat hasarı… Üveylik dediğin insaf ihlali… Bir çocuğa üvey oldun mu, o çocuğu onaramazsın. Ne yaparsan yap, bir masuma özgü rüyaların kadifesini çalmışsındır… Üvey olan çocukluk hırsızıdır. O kadın benim geçmiş hapishanemdeki en azılı suçlulardansa eğer, babam onun affa tabi olmayan suç ortağıydı.

-5-

Gözlerim uykudan kurtuldu iyice. Ağzımın kıpırtısız gevezeliğinde, geçmişi suya gömüyorum… Ağır ve geç saatlere mahsus ürpertici bir cenaze töreni bu aslında. Zihnimin bütün tozlu perdeleri aralandı… Öte yanı göstermeyen pencerelerde ben ne arıyorum? Konu arayış oldu mu, benden kötü rehber bulamazsınız. Ben yaşamı ölümde, suyu alevde, öfkeyi sükunette, karayı beyazda ararım… Benim pusulam çocukluğumda kırılmıştır. Definem insanlıktır lakin haritam silik, haritam hatalı, bozuk, kıyamet yeri…

-6-

 Babamın evlendiği o yaz, hayatımın en sıcak yazıydı. Cehennem, kor, magma… Öyle yakıcı ve eritici bir sıcaktı ki, göğsümün orta yerinde hâlâ o yazı taşıyorum. İşte yangında parçalanan ilk şeylerden biri benim şaşkın pusulam oldu. Bundan böyle, burnu zedelenmiş bir köpek gibi “o kokuya” benzeyen ne varsa o yöne koşacak fakat yüreği bomboş dönecektim. “o koku” anneminkiydi. Yüreğime nakşettiği boşluk deseni, çıkışı olmayan bir labirente ne çok benziyordu. Ne vakit o çetrefil yollardan kurtulacağımı sansam, ne vakit beni oradan çekip çıkartacak kanatların varlığına inansam başka türden surlarla çevreleniyor, ona benzeyen fakat asla “o” olmayan izlerden kendime yeni, yanlış ve beni asla aradığım o şeye, ismini telaffuz edemediğim o duygudan bilhassa uzaklaştıracak haritalar çiziyordum. Yaşadığımız köydeki kadınlarda soluklanışım bu yüzdendi. Bir de Minnoş vardı. Hayvanlara özgü içsezileri ile beni yaralayan her şeyi parçalamak için çıkarttığı minik pençeleri… İkimizi birbirimize yaklaştıran ortak parçamız konuşamıyor oluşumuzdu. O da ben de, bizi anlamayan onlarca kulağa sadece miyavlıyorduk belli ki. Bu yanımızla iç içe geçmiştik. Hâlâ emin değilim, o mu benim kedimdi ben mi onun insanıydım. Açık olan tek şey yanyanalığımızdı.

-7-

Gece yarısı ile kör sabah arasında, ışığın ve sesin uyuduğu bir yer vardır. Ben oradayım. Çeşmenin başında cam lavaboyu incecik bir ip gibi teğelleyen suyun kıyısında bakışlarımla mırıldanıyorum. Yumruğum gövdemin orta yerinde. Zar zor yutkunuyorum. Bu kez sabaha çıkacağız. Bu kez kâbuslar tarafından avlanıp yitmeyeceğiz biliyorum. Ben hayatta kalmanın bir çaresini buluyordum, bu defa yaşamanın –tastamam, dosdoğru yaşamanın hem de- bir yolunu bulacağım. Ben bu sabaha çıkacağım…

-8-

Kendini, kendi içerisinde yineleyip duran coğrafyadır Anadolu. Bir yerde çamların yeşiline batıp çıkarsınız, bir yerde meşelerin, kavakların… Ama her halükarda yeşil… Sonra evler, pastel boya ile çizedurduğumuz kızıl damlı beyaz evler, ister yaylada ister ovada… Ve her halükarda evler… Her halükarda ismi başka olsa da türküsü vardır sonra. Düğünü, kışı, çorbası, neşesi ve ıstırabı vardır. Çirkefi, keskin, çirkin, çürük gelenekleri… Övmeye gerek yok! Biçimler, isimler değişir fakat hep aynı kimya. Sıkılmaksızın şiirleşebilen bir döngüdür bu. Her halükarda şiirleşir. Benimkisi biraz ağıt. Bu yürek zımparalayan şiirin tökezlediği membağ, kasabaların florasanlı sonradan binalaştırılan yapıları. Bu ağıdın yorulduğu yer, okuldur. Okul, yinelemenin tükendiği, durduğu yerdir. Okul, düşler türetmek için malzeme aldığım dükkandır. Okul çıkış kapısıdır. Okul, kaçabilme, kurtulabilme, aynılaşmaktan bıkmayan bir resmi yırtabilme imkanıdır. Okul, benim ilkgençliğimin tek gülümseyen fotoğrafıdır. Gerisi virane.

Dedim ya. Kömür karası bir tarihim var benim. Köz, alev, cehennem… Okul, bir tebeşirin ak izidir. Ama bazen tırnak, karatahta üzerinde ince, yürek söken bir cızırtıyla kayar. Benim karatahtamda bu tırnaklardan bol ne var?

Okuyamazsın.

Evleneceksin.

On dörtsün.

Evde kalmış sayılırsın.

Okumak da nereye kadar?

Dedim ya. Dedim ya. Dedim ya… H e p a y n ı.

Anadolu çemberdir. Ya sen onun etrafında dönersin. O her halükarda kendi etrafında döner… Her halükârda…

-9-

Ve su, bir yerden sonra hiç sözümü kesmedi… Yüreğimdeki geçit vermeyen o her ne ise, için için çözülüyordu. Beklediğim şifa geliyordu belli ki. SU dinledi. Dinledi…

-10-

Bir yerde okumuştum. Kadının biri şöyle yazmış; Elif mi Ezgi mi nedir… Her neyse… Şöyle diyordu: “Ergenliğe geçer çocuk / Yavaş yavaş/ Ama yetişkinliğe sıçrar ergenlikten./ Apansız büyür insan -büyümenin hakikatlisi böyledir-/ Bazen bir gecede, Bir kelime ile büyür…”  Bir yerde doğru… Liseye gitmeyi düşleyerek bitirirsin ortaokulu.  Köy yerinde zaman şekil değiştirir. Elle tutulur adeta. Ayak uçlarında yürür, nasıl ahestedir hem. Okula kavuşmayı beklemekse uzun, bitimsiz bir nöbet gibi. Kitapların kapısını kilitleyip, içeri kimseyi kabul etmeyeceksindir. Onların kapısını aralamak tüm mevsimin en heyecan verici düşüdür.

Defterler. Beyaz sayfalar… Kareli olanlar… Çizgililer. Pürüzsüz bir ten gibi, alnına yazılacak olanı bekleyen defterler…

Kalemler. İçisıra bir omurga gibi uzanan kurşundan kelamlar düşüren, kağıdın üzerinde mırıldayan kalemler…

Kitaplar… Harfler… Sayılar… Biçimler…

Düşler, hakikatler…

Edebiyat, tarih, felsefe…

Tebeşir kokusu, karatahta…

“Buradan git!” diyen o ses sonra, “Buradan git yoksa kırkındaki bir adama verecekler seni…”

Karatahtada daima o tırnak çiziğinin acı çığlığını duyuyordum. Kabukların zamansız kırılışındaki o ağrılı sese benzer… O gün o köy evinden çıkıp bütün gücümle yürüdüm. Bütün gücümle kaçtım. Üzerimde sakil bir pelerin gibi duracaktı büyümek. Büyümekten kaçtım. O gelmişti ve ben gidiyordum… Yolun bir yerinde kesiştik, göz göze geldik… Henüz değil, dedim. Henüz değil…

Beni on üç yıl evvel terk etmiş olan annemin yanında soluk alacaktım. Alabilecek miydim?

-11-

Evdeki sessizliğin içinde bir ninni gibi, bir fısıltı gibi uçuşuyor su sesi. Ona anlattığım ne varsa alacak ve lacivert denizlere dek küçülte küçülte götürecek. Nihayetinde söylediklerim okyanuslara vardığında, iyiden iyiye ufalıp azalacak inanıyorum. Bir ayete inanırcasına hem de…

-12-

Anladım ki vazgeçmek denilen şey bir tür uyuşturucudur. Kişi onu bir kez ruhuna zerk etmeyegörsün, etine, kanına, bakışına öyle nüfuz edip, ele geçirir ki; vazgeçmeden yaşayamaz… Bir kumarbazın, karşısına çıkan her durumu bahis mevzuu haline getirişi gibi, her dönemeç vazgeçme müptelası için kaçma istasyonudur. Bu yüzden, bir vazgeçme müptelasının evladı olmak, terk edilişi daima cebinde taşımak demektir… Annem, benim cebime yalnızlığımı bir yazgı olarak bırakmıştı. Yatılı lisenin on altı kişilik koğuşlarında aslında hepimiz bu vazgeçişlerin ağır havasını soluyorduk… Hayatın keyfi dilimlerinden en bayat, en yavan, en kekre parçaları bize düşenlerdi. Bunu körpe ellerimizle soğuk mutfaklarda soğan doğrarken de anlıyorduk, okul koridorlarını iki büklüm paspaslarken de… Aslında bunu anlamakta bir şey yoktu. Genç suratlarımıza kederi yerleştiren, kimimizi o yaşta intihara ikna eden, kimimizi hırçınlaştıran, kimimizi bir bebek gibi kendi sidiğimizde boğan o rezillik terk edildiğimizi kabul etmemiz yüzündendi. Sevmediğin bir şeyi anlamak bıçağın uysal yanıysa, kabul etmek parlak ve keskin tarafıydı. Hepimiz, ben de dahil birbirimize kardeşlik edecek kadar birbirimize muhtaç ama çare olamayacak kadar paramparçaydık. İşin en kötü yanı, karanlıklardan karanlık beğenen ben, bu seçtiğim kurşuni dünyadan memnun olmak zorundaydım. Çünkü annem bütün vazgeçişlerini üstümde sınıyordu ve beni okutmaktan vazgeçerse yaşamaktan kesilirdim.

-13-

Müezzin uykulu bir aksırıkla ezana başladı. Gün ha söktü ha sökecek. Saba makamında okunan bu çağrı kurduğum bütün cümlelerle beraber suya karışıyor şimdi. Suya, bir dua ile sığınıyorum.

-14-

Yaşamımın erken yorgunluğunu bir tek sözcükle özetleyebilirim: Örtüşmezlik! Hayatı bulduğumda annemi, annemi bulduğumda şefkati, şefkati bulduğumda insanı, insanı bulduğumdaysa gücü bulamıyorum. Hep bir peşin mağlubiyet, daimi bir eksiklik hali… Ruhumun sağında solunda üşüyen gedikleri asla tam anlamıyla kapatamıyorum. Söz gelimi, üniversiteye gitmek liseyi tamamladıktan sonra artık benim için bir olasılıktı. Öyle ya, bir dershaneye gönderiliyordum. Ama orada sevilmeyen bir öğrenciydim. Takındıkları ideolojik tavırdan hoşlanmıyor, bunu ilgi çekici bulmuyordum. Sınavı tamamlayıp, puanlarımı öğrendiğimde göbeğimi kendim kesmek zorunda kaldım… Ben kaleme, kelama sığınacağımı biliyordum. Doğrusu, bunu benden başka bilen yoktu… Ben de öylesini tercih ettim. Ben edebiyatın gerçek olamayacak kadar güzel, ıstırap kadar güzel, ıstırap kadar gerçek dünyasını seçtim. O yol benim ilacım olacaktı. O yol benim eksiklerimi unutturacak kadar kucaklayıcı olacaktı. Sevdiğim adamla o yolda karşılaşacaktım. O an öğrenecektim ki, aşk geniş, aşk kocaman, aşk aşkındı her boşluğu… Örtüşmeyen ne varsa böyle örtüşecekti…

-15-

Gün ağarıyor. Gırtlağımda hararet… İçim, bir yaylanın çiçekli tepeleri kadar havadar,  ferah… Ciğerimde son bir kuytu, son bir alev. Ağzımı musluğa yaslıyorum. Kana kana içiyorum… Külleniyor içim. Ben küllerimden yeniden doğuyorum. Yerimden kalkıyorum. Su, hekim. Su, şifa. Su, dertdaş. Suya selam ediyorum. Evlatlarımın terli alınlarından öpeceğim. Sonra sevdiceğimin ılık koynuna sokulup, kâbuslardan azade –varsın kısa olsun- bir uyku çekeceğim.

Yorum yapın

Kategorisi Kurmacalar..., Yirmili yaş fiksasyonları...

Fidanın Sesi – İNSAN ANLATILARI (PARÇA 2)


Burcu Ö. için

by arosenlund

-1-

Minik kızım suya işaret ederek, “bu” dediğinde, yani “akan bu’lar durduğunda”  anladım… O mucizenin kerameti, onun küçücük ağzından çıkan iki harfli sözcükteydi.

-2-

Eğer, herkesin gri ile bir tuttuğu bir kentte yaşıyorsanız, eğer deniz yalnızca bir insan ismiyse bu coğrafyada, memuriyetin şaşmaz zamansallığı hiçbir sürprize ve mucizeye yer bırakmayacak kadar doldurmuşsa boşlukları, işte o zaman başıma gelen şeye hayatta inanmazsınız. İnanmayın!

Öyle ya, filmlerdeki uzaylılar daima New York şehrine gelir. Güzellikler Paris’e uğrar. Mistik olaylar Kahire’de vuku bulur… Dünyanın en şöhretli isimleri, dehasıyla nam salmış virtüözler, parlak Hollywood yıldızlarının bu memlekete uğrayacağı varsa İstanbul’a varacaklardır. Ama Ankara ne uzayacak, ne de kısalacaktır. Ankara, metropol kabuğunun içinde yaşayan naif, taşralı bir organizma… İyidir, candır fakat bir başına ve garibandır.

Eh hal böyleyken, şimdi anlatacaklarım size bir şizofrenin günlüğünden kopmuş, tutarsız bir yaprak gibi gelebilir. Ama inanın, ne öncesi var ne sonrası… İlk kez ve biliyorum, hatta adım kadar eminim ki son kez böyle bir olay yaşadım. O güne dek başıma böyle bir şey gelebileceğine dair bırakın bir umut beslemeyi, bu tarzda bir olayı tasarlayacak kadar film dahi izlememiştim.

-3-

Dershanenin serin koridorları, yüzü sivilce çarşısına dönmüş, yarım uykuları bitiştirip de kendisine tastamam bir uyku devşirememiş, tırnakları yenmekten kıymık kıymık olmuş bir alay genç insanla doluydu. Sınav bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve tercih zamanı gelmişti.

Sırf onlar istediği için fen matematik bölümüne devam etmiştim… Annem ve babama göre en iyisi buydu. “Olur” dedim.  Bu gibi durumlarda ilerisi için düşlediğiniz belirgin bir şeyler yoksa, yüreğinizde havai fişekler patlamıyor karnınızda kelebekler uçuşmuyorsa eğer, size kendi isteklerini sunanlara itiraz edecek bir argümanınız da yoktur. “Olur” sözcüğü, hevesi olmayan her ağız tarafından kolaylıkla telaffuz edilebilir.

Anlayacağınız, sınavdan sonra seçebileceğim pek az bölüm yani pek az meslek dalı bana hitap edecekti. Bu bakımdan bir mucizeye ihtiyacım olduğu açıktı. Fakat, “mucize” öyle beklemediğim bir yerde doğuverdi ki, böyle bir şeyi sahiden yaşayıp yaşamadığım konusunda hâlâ emin değilim.

Rehberlik öğretmenimizin odasının dışında, elimizde bir tomar kâğıt, kolumuzun altına sıkıştırılmış ve altı çizilmekten tarazlanmış tercih kılavuzu ile bekliyordum. Oradaki genç insanlar –ben de dahil-, kızlar, erkekler, sarışınlar, esmerler, uzunlar, kısalar, şişmanlar ve sıskalar diye bakıldığında, başka başkaydı… Ama o insanlar –ben de dahil- yüzlerimize sinmiş o bezgin, o bunalmış, korkmuş, endişeli hallerimizle tıpatıp birbirimize benziyorduk. O anda emindim ki, bir makyaj gibi yüzümüze yerleşen bu endişe yıllar geçse dahi eskimeyecek ve daima, bizden sonra gelenler tarafından kullanılacaktı. Aynı biçimde inşa edilip, aynı renge boyanan binalar gibi habire aynılaştırılıyorduk biz. Sırf bu benzeşme, bu sıradanlaştırılma yüzünden bile o mucizeyi yaşadığıma inanmakta zorlanıyorum.

-4-

Rehberlik Öğretmenimiz genç bir adamdı. Belli ki, işinde fazla tecrübeli de değildi. Aldığım vasat puana baktığında, zihninde şimşekler çakmadığından olsa gerek, tercih formunu ve benim olası seçeneklerle doldurduğum müsveddeyi evirip çevirmeye başladı.

Ben bu gerilimin gölgesi yüzünden günlerdir uyumuyordum. Üstelik ne yediğimi ne içtiğimi bilmediğimden elim ayağım birbirine geçmişti. Bir ders gibi bana öğretilen bu endişenin bir tür hezeyana dönüşmesine ramak kalmıştı. Ama niçin?

Kendisinden haberdar olmadığım, yarına çıkıp çıkamayacağımız üzerine dahi bahse giremediğim bir gelecek için bunca galeyana gerek var mıydı? İçinde yaşadığım ülkenin kumaşı o kadar kendisini belli ediyordu ki, bu kumaştan ne biçebilir, ne dikebilirdim?

-5-

Kitapların ve kâğıtların olduğu odaların süsü tozdur. Toz almak fiili, bu gibi yerler için ütopik bir söylemdir çünkü öyle odalardan tozu asla alamazsınız… O odalardan tozu almak, bir anneden bebeğini almak kadar zordur.

İşte içerisi böyleydi. Dershanedeki rehberlik odası denilen yerde, pencereden sızan ışığın aydınlattığı sahnede tozlar ışıldayarak dans ediyorlardı. Kapının önünde beklerken etrafımda dolanıp ara sıra yüreğime sataşan kaygı, şimdi etimin kanımın içine bütün varlığı ile kurulmuş, dışarıdan bakan kimsenin göremeyeceği bir arbede başlatmıştı…

Hocam karşımdaki sandalyeye oturduğunda, onun genç yüzünde gezinen yorgunluğu, bıkmışlığı, aynı şeyleri görmekten rengini yitirmiş gözlerini hemen seçebildim. Çoktan soğumuş çayından bir yudum çekti ve yüzünü buruşturarak bana döndü: “Bu yazdıkların arasından on altısını sırasıyla yazalım…”

Ama on sekiz tercih yapma hakkım vardı.

“Biz on altısını yazalım… Bunlardan başka içine sinen bir bölüm var mı?”

 İçimdeki arbede o kadar gürültülüydü ki, onları susturup hocama yanıt veremedim.  O ise buz kesmiş çayını içip, suratını ekşitme konusunda karalıydı. Sonra ne olduysa bu yaptığının yersiz olduğunu anladı ve benden müsaade isteyen bir ses tonuyla, çayını yenileyeceğini benim orada beklemem gerektiğini söyledi.

Bu sırada, ben peş peşe tercihlerimi sıraladığım teksir kağıdına bakıyordum… Boş kalan son ikisine de bir şeyler yazsam mı, diye düşünüyordum. Günlerdir yaşadığım açlık ve uykusuzluk işte tam da o anda beni avladı. Gözlerimin karardığını, midemin kasıldığını anımsıyorum… Oysa zihnimin en büyük paydasını boş bırakmaya karar veremediğim iki tercih işgal etmişti…

O esnada pencereden giren akşamüstü güneşi ve dans eden toz taneleri bulanık bir gölge ile karardı. Başımı kaldırıp baktığımda, figürlerini tam seçemediğim bir adam karşımda duruyordu. Tuhaf bir küstahlıkla ona kim olduğunu sordum.

“Ben geleceğinim” dedi.

Ateşli hastalara mahsus bir titreyişle silkelenip, yutkundum ve güldüm: “Bu kadar bulanık olmandan anlamam gerekirdi” diye yanıtladım onu. Belli ki, yorgunluğum espri yeteneğimi benden söküp alamamıştı.

Geleceğim olduğunu söyleyen flu varlık, avuçlarını açıp yüzüme tuttu. Avuçlarının içinde aynalar vardı. Orada kendi suretimin çeşitli biçimlerini görüyordum. Dikkatimi toplamaya çalıştım.

“Bu ben miyim?” diye sordum. Sesimde iyiden iyiye hissedilen bir ürperme olmalıydı. Dedim ya, böyle bir kentte mucizelerle karşılaşmamaya hazırlarsınız kendinizi. Başınıza gelen her vak’anın bir matematiği, bir formülü vardır neredeyse… Her şey öyle bir sırada gerçekleşir ki, neden-sonuç ilişkisine tapmaktan fazlasını yapamaz hale gelirsiniz.

“Sensin” dedi parazitli sesiyle. “Senin gelecekteki vaziyetin budur…”

Gördüklerimden bir şey anlayamamıştım, “Mutlu muyum?” diye sordum.

“Hayır…” diye yanıtladı. “Bu senin okulun… Yeşillerin arasında. Eğer on sekiz tercih yazarsan, en sonuncusu tutacak ve sen de oraya gideceksin…”

“Sen bunu nereden bilebilirsin ki?” diye çıkıştım…

“Avuçları aynalı olan benim, sen değilsin!” diye azarladı sonra. Doğrusu, öfkesinde bile şakacılığı taşıyan bir mucizem vardı artık.

“Ama…” diye konuşacak oldum, habire sözünü kestiğim için huysuzlanıp gitmeye yeltendi. “Dur” dedim, “susup seni dinleyeceğim…”

İnat etmedi. Yeniden açtı avuçlarını. Sonra geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarında hayatımın henüz gerçekleşmemiş yaşantılarını izledim, o da parazitli sesiyle gördüklerimi seslendirdi.

“Eğer boş kalan yerleri yazmazsan bu sene üniversiteye gidemeyeceksin. Ama eğer yazarsan on sekizinci tercihini kazanacaksın ve peyzaj mimarlığı okuyacaksın…”

“Ben de gitmem…”

“Öyle bir tercih denk geldikten sonra gitmemek gibi bir karar veremezsin. Bu işlerin ne kadar zor, bunaltıcı ve tiksindirici olduğunu sen de biliyorsun…”

“Ama peyzaj mimarlığı iyidir. Hem peyzaj mimarları, çiçeklerin, bitkilerin dilini konuşan adamlara verilen isimdir. Onlar doğanın falcısı, doğanın terzisidir.”

“Çok şık tanımlamalar bunlar! Ama hiç birine inanmıyorsun… Şu haline bir bak! On sekiz yaşındasın ama bu ülke sana romantik olmamayı çoktan öğretmiş. Çiçeklerin ne renk açacağı kimsenin umurunda değil… Son baharda hangi ağacın yaprağı kızarır, hangi ağaç dört mevsim taze kalır, kimsenin sallamayacağını sen de biliyorsun. İnsanların açlıktan nefesleri kokarken, akşam evlerine götürecek ekmekleri yokken mavi ortancalar, pembe şebboylar, eflatun menekşeler kimsenin bi’tarafında değil! Sen de daima bu gerçeği içinde taşıyacaksın…”

“Yani yazma bu tercihi diyorsun öyle mi?”

“Ben tercih yapmam… Ben tespit yapmam… Ben sadece gösteririm…”

“E o zaman, ne demeye geldin yanıma?”

“Şimdi iyi bak… Okul hayatın, okul gezilerini bir kenara koyarsak, çile gibi geçecek… Kendini sınıfa zor bela taşıyacaksın… Yaşadığın kentten o kadar nefret edeceksin ki, dört yıl boyunca bu faslın kapanabilmesi için dua edeceksin. Sana dört yıl dayanma sabrını ara sıra gittiğin seyahatler, bir ders vermekten uzak duran ağaçlar, çiçekler verecek… Ama asla çiçeklerin dilini konuşamayacaksın… Okul hayatın boyunca onların lisanını sökemeyeceksin.”

Bunları duyduğumda ağlamak üzereydim. Vazgeçme şansım vardı. Ama ben onu dinlemek istiyordum. Kaç kişi hayatı boyunca geleceği ile konuşabilir ki?

“Okulunu bitirdiğinde –ki evet bunu başaracaksın- sahip olduğun unvandan kaçarcasına başka işler yapmaya girişeceksin… Bu senin ilk kırılma noktan…”

“Anlattıklarına bakılırsa ben zaten kırıla kırıla geliyorum bu noktaya… Nasıl olur da bu halime ‘ilk kırılma noktan’ dersin?”

“Çalışmak için girdiğin reklam firmasında grafiker yardımcısı olacaksın…”

“Çok saçma! Böyle unvan olur mu? Sen de…”

“Bu unvan, sana okulunun getirebileceklerinden kat be kat fazlasını getirecek…”

“Ne o, paraya para demeyecek miyim?”

“Hayır… Cüzdanınla yaşayacaklarının ilgisi yok.”

“Peki ne öyleyse?”

“Şu adamı görüyor musun?”

Geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarına doğru iyice eğildim. Oradaki esmer siluete biraz daha yaklaştığımda yüreğim yanlış adım atmış bir ayak gibi burkuldu. Sonra hiç yaşamadığım o havai fişeklerin patlama seslerini duydum, evet ya karnımda kelebekler dans ediyordu. Bu çok anlamsızdı!

“Benim tercih yapmam gerek! Beni daha çok meşgul etme…”

“İşte o andan sonra, yeniden çiçeklerin dilini sökmek onların sözlerini anlamak için bir imkan sunacak hayat sana…”

Bir şey söylemeden geleceğimin karşısında gülümsedim. Bu tebessüm alaycılıkla ışıyordu. Eğer bu mucizevi varlık, aklımdan geçenleri okuyabiliyor olsaydı zihnimde artarda çınlayan şu cümleyle iyiden iyiye dalga geçerdi: “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…” Bu cümleyi belki on kez zihnimden geçirdim. “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…”

Ve tahmin ettiğim gibi oldu, Gelecek sanki zihnimin içinden seslendi: “Yaşayacaklarının kırmızı gülle ilgisi yok!”

Kupkuru yutkunuşum gırtlağımı yırtacaktı. Karşıma geçip bana beni anlatan bu her ne ise, insan ve Tanrı arasında imzalanmış belirsizlik ve bilinmezlik akdini bozuyor, tarumar ediyordu. Ondan hem korkmalı hem de saygı duymalıydım. Ben sadece dinlemeyi tercih ettim.

“Sen körpe bir ağaçla, bir çiçekle ilk kez konuştuğunda; onu dinlemek için kulaklarını bilediğinde duyacaksın sesini… Sonra, doğa sana taş bir binanın içinden açacak kapılarını… Ancak onu sevebilmek için yeterince nefret etmen gerekecek. Onu bütün hücrelerine kadar hakir görüp ve ona karşı bütün nefretini tüketecek kadar çok nefret edeceksin.”

Işık ve toz huzmelerinin arasında mızırdanan gelecek zaman kipi, rehberlik odasının kapısı aralandığı an yok oldu. Şimdi her yer kâğıt, her yer kitap, her yer hakikatti.

Hocam geldiğinde, benim orada beklediğimi unutmuştu bile. Belli ki, içtiği çay ve sigara onu dinlendirmekten ziyade ne kadar çok yorulduğunu anlatmıştı bir kez daha… O gün, muhatap olduğu onlarca öğrencinin arasında, benim ve vasat puanımın gözünde hiçbir kıymeti olmadığından olsa gerek, yaptıklarımızı anımsamak için bir kez daha elimde tuttuğum tercih formunu evirip çevirdi ve öyle konuştu.

“İşte sen bu on altı tercihi yaz… Elbet bir tanesi denk gelecektir…” Kafasını kaldırıp suratıma baktığında gözleri hayretle büyüdü, üzerine konuştuğu formu masasının üzerine bırakıp, “Sen kireç gibi olmuşsun, bence gidip dinlenmen gerekiyor” diye haykırdı. O anda yüzümde ne gördüğünü bilemiyorum. Bense hayatım boyunca bir kez daha yaşamayacağımdan emin olduğum o garip tecrübenin şaşkınlığına saplanmıştım. Yerimden kalkmam bu yüzden çok zor oldu.

Kapının dışına çıktığımda, çok severek okumayı umdukları bir bölüm için tercih yapmayı bekleyen kaderdaşlarıma onlardan ayrıştığımı belli edecek tuhaf bir bakışla baktım. Artık, bizi ne kadar aynılaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, başıma gelenler beni özel kılmıştı… Nefret ederek, küfürler sıralayarak okuyacağım bir bölümü tercih etmek için kendime kuytu bir köşe bulmam gerekiyordu. Bu arayışla yürüdüm…

-6-

Gelecek ismindeki o tuhaf, belirsiz varlık bana ne söylediyse, harfiyen yaşadım diyebilirim. Okul da şehir de dört yıl yüzüme karşı en galiz küfürleri savuran bozuk bir ağız gibiydi. Birbirimizi asla sevmeden, karşılıklı tahammül ederek yaşadığımız dört yıl… Ben ne vakit bu tahammülün sınırlarına dayansam, tercih günü açlığımın, kaygılarımın ve uykusuzluğumun bana gösterdiği alelacayip gündüz düşü yüzünden böyle bir saçmalığa kalkışmış olduğumu ve bu sırrı kimseyle paylaşamayacağımı hatırlardım. Bilim ve kültür arayışı içinde olan bir insanın, varlığından asla emin olamayacağı bir “şey” tarafından sayıştırılmış kehanetleri takip etmesi çok anlamsızdı.

Mezuniyetten sonra eve döndüğümde, okula dair hiçbir şey işitmek istemiyordum. Birkaç iş bakındıktan sonra oturup memuriyet sınavlarına hazırlanacak, sonra da başımın çaresine bakacaktım. Çiçeklerin şiiriymiş, ağaçların lisanıymış umurumda bile değildi. Yahu, annemin evindeki saksı bitkilerine bir tas su vermeye elim gitmemişti, neyin yaprağından neyin ormanından söz ediyordum sanki!

Zamanında yaşadığım ruhsal bir çalkalanmanın, bilinç altıma kazınmış olasılıkların aniden bir araya gelişleri, bir bütün olarak zihnimin perdesine düşmesi ve bana bir mucizeymiş izlenimi vermesi çok doğaldı. Annemin en yakın arkadaşının bir reklam şirketi vardı ve tabii ki iş bulamamam halinde orada bana bir pozisyon uydurulacaktı. Velhasıl durumun kehanetlerle bir ilgisi yoktu işte… Böylelikle o reklam şirketinde, Grafiker Yardımcısı olarak çalışmaya başladım. İyi de, işe yeni başlayan o adam… Geleceğin avuç içlerinden yansıyan o esmer figür… Benim yüreğimin paldır küldür ona doğru yuvarlanması… Bunları yaşarken bir an olsun aklıma gelmeyen o tecrübe… Peki bu neydi?

O, bana gülümsediğinde bozkır çiçeklenmişti işte. O bana gülümsediğinde dünyanın tamamı tepesinden begonviller devrilen bir Akdeniz evi olmuştu. Bahçesinde zakkumlar, bahçesinde sardunyalar… Bahçesinde mis kokulu, minyon defne…

Bizim Akdenizimiz aşkımızdı.

Bizim bahçemiz aşkımızdı.

Defne, bizim bahçemizde çiçeklendi. Defne, benim sesini duyduğum, dilinden anladığım ilk ağaçtı, ilk fidandı…

-7-

Çevre ve Orman bakanlığına atandığımda, Batı sinemasının sol omzunda duran o taş binada çalışacağımı öğrendim. Bürokrasi, beyaz gömleklerde, jilet ütüsü pantolonlarda boğulurken ben kimi zaman bu hayat törpüsü üniformalardan kurtulacak, kendimi dev dağların arasında ufaltıp, gövdemi bir çamın gövdesine yaslayacaktım. Yaşamın ve evrenin bütün sırları, sanki toprağın nemli alnında yazıyordu, buna birinci elden tanık olacaktım. Sonra bir bakmışım, hayatı çekirdeğinde taşıyan, renklerin en basit ama en coşkulu ışık tayflarından akıp geldiği coğrafyalar benim ibadethanem oluvermiş. Yaptığım işte şüpheye yer bırakmayan, bütün bu güzelliğin karşısında beni sadece iman edercesine aşka yönlendiren her şey aslında zamanında nefreti bir zırh gibi kuşanmaktan kaynaklanıyormuş. Öyle güçlü, öyle müsrifçe nefret etmişim ki, bir dirhem bedbinlik, bir parça sevgisizlik bırakmamışım içimde. Tibetli’nin dediği lafa geldim en nihayetinde; fincanı doldurabilmek için önce boşaltmam gerekiyordu… Ben de içimdeki öfkeyi ve ümitsizliği boşaltmıştım. Şimdi derin bir soluk… Şimdi yaşam dolu bir bütün… Ne var ki, ağaçlar hâlâ benimle konuşmuyordu… Onların sözünü, dahası yaşamın sözünü hâlâ anlamıyordum…

-8-

“İşte senin ilk kırılma noktan…” Kendimi yeniden sararmış kehanetleri karıştırırken bulduğumda, bana ben olduğumu hissettiren inişlerin ve çıkışların sayısını hiç bilmediğimi, onları asla sayıp, ‘şu ilk olsun şu da son’ demediğimi fark ediyorum. Dört koca sene, küçük ama rahatsız edici bir et kesiği gibi kendimle taşıdığım şikayetlerimi bir yana bırakıp “öylesine” çalışmaya başladığım bir yerde kendi iklimimi bulmak mı benim hayatımın dört yol ağzı onu da bilmem… Zaten şu an kızım bana sesleniyor… Şimdi kehanetlerden sıyrılma zamanı…

“Bu… Bu… Bu…”

Minik birer akide şekerini andıran dudaklarını yuvarlamış. Elimdeki bir bardak suya bakıp, işaret ederken, Oltu taşından yaratılmış gözlerini kocaman…  Benim minik Defne’m. İçimde büyüttüğüm yaşam. İşte benimle konuşmaya başlamış…

Akşamüstü güneşi, kütüphanemin çevresinde tozlu bir parlaklıkla kıvrılırken gülümsüyorum. Ben dünyanın en güzel çiçeğiyle artık konuşabiliyorum…

1 Yorum

Kategorisi Asıl mesele..., Kurmacalar...

Bir Kişi Bile…

**Bu yazı kronik muhalifte yayınlanmıştır.

Pretty Little Thieves

Bu kavgalarda beraat eden yok. Kanlar o kadar iç içe geçti ki; haklılar ve haksızlar öyle eşsuretle dolanıyorlar ki etrafta… Hem yargıçlar, yargılayıcı olan biricik hasletten yoksun: Vicdan. Akıla gelince, akıl sadece kiri aklamada, karmaşayı meşrulaştırmada kahpe bir hizmetçi.

 

Aynalar hileli…

 

Olur da, yangında ilk feda ettiğimiz vicdandan bize birkaç parça kalmış ise, o parçalar uç sivriltip bizi dürter de; biz de aynanın karşısına geçer isek; yüzlerimizi pür-i pak görüyoruz. İçimizde yersiz bir rehavet, küstahça bir haklılık duygusu… Yoksa nasıl uyuyabilirdik; hakikat bu kadar rahatsız ediciyken, nasıl?

 

Yaptığımız, Sokrates’in gırtlağından baldıran zehrini geçiren lafebesi sofistlerin tutumunu sahiplenmek. Onlar, dilin bütün olanaklarını kullanarak haksızı haklı, çirkini güzel, kötüyü iyi gibi anlatabilirler pek ala… Bizim için akıl da bundan ibaret: kara-gözeneksiz bir paçavra gibi şiddetin üzerini örtecek; onu görünmez kılacak ne de olsa.

 

Sormak yok çünkü…

 

Durmadan yürüyeceğimize and içtik; her gün bir doz içtik –sekiz sene boyunca… Şimdi bunun yan etkisi midir acaba bir kez olsun durup da düşünemeyişimiz? Kavramlar, içinde ne olduğunu bilmediğimiz madeni kavanozlar gibi belleğimizin raflarına yerleşirken açılan yolda o kadar süratle hedefe yürüyorduk ki, hani neredeyse bir mü’min’in kutsal ayetlerden şüphe etmeyişi gibi, içinde yaşadığımız ve içimizde yaşatılan hiç bir şeyden şüphe etmedik.

Evet ya, şüpheyi kovunca zihnimizden; doğal bir anestezinin uyuşukluğunda vicdanımızı sökmemiz zor olmadı. Kana, ölüme, şiddete, yıkıma ve aslında bizim kuyruğumuza basabilecek her şeye bağışık hale geliverdik.  Kuyruk demişken, insanın yargılayıcı biricik hasleti olmadığında, yani onu insanlaştıran şeyin yeri boşaldığında –boşluk tanımayan evren- onun yerini dolduruyor. Biz yüreğinden ve zihninden değil, kuyruğundan duyan varlıklar haline geldik böylelikle.  Hayvanlar gibi diyeceğim; ben petrol için, erk için, ırk için, namus için birbirini öldüren hayvan tanımıyorum. Sanırım bizler, canlı olduğumuzu ancak ölerek anlayabilen başka türden varlıklara dönüştük.

 

Rakamlar önemli artık.

 

Biçimler.

 

Nezaket kadar aşağı düzeyden insanlık göstergeleri de dahil, güzel olan diğer her şey ile birlikte azaldı. Yaşatabilmek, kurabilmek kıymetini yitirdi, hele bir de fayda getirmeyince. Öyle ya, fayda, işlev insani bağları anlamlı kılıyordu artık. Kullanılabilirlik dışında hiçbir özelliğin, insana heyecan ve erinç verilmediği düşünüldüğünde… “Tüketim toplumu olduk, çıktık” söyleminin ne kadar naylon olduğu, ne kadar artalandan yoksun olduğunu konuşmaya hacet var mı bilmiyorum. Ama hacet/lüzum/fayda üçgeninin iç açılar toplamını hesaplamıyoruz burada. Ağırlık merkezi “yıkım” olan bir şeklin iç açıları da, bakış açıları da etse etse sıfır eder! Tahmin etmesi zor değil. Kendisine çarpıldığında her şey sıfırlaşır. Tükenir.

 

Tükenir ya! “Tüketim toplumu olduk çıktık!”   

 

Gözlerimizle ölümü, felaketi, şiddeti tükettik. Film karelerinde, kanı, işkenceyi, ayrımı olağanlaştırdık. Ölümü rakamlaştırdık biz. “Sadece iki kişi ölmüş” diye cümleler kurduk çatışmaların ardından. “Sadece” diyerek kaybedişin keskinliğini azaltabileceğimizi düşündük.

Ya da alt yazı geçtik günün ölü sayılarını anlatan. Hava sıcaklığı değerini bildiren rakamlar gibi, insan hayatının tükenişini bildirdik ekran altı şeritlerinden…  Değil mi ya ölüm, hiçbir akışı sekteye uğratmamalıydı. Birileri daha çok yaşasın diye, birileri daha çok ölürken; o birilerinin akışı bozulmamalıydı.

 

Bu esnada cansız bedenlerden kimisini yüceltmekten geri durmadık, kimisini yeniden yeniden öldürdük. Ancak, aslolan eve dönüş yoluydu. O yol, ölenlerin ayaklarından mahrum kalmıştı artık. Hakikat buydu!  Biz başımızı rakamlardan kaldırıp, yaşamaya ve akmaya geri döndüğümüzde “eve dönüş yolları” aklımızdaki son şeydi. Belki kimimiz, namluya kurşun sürüyordu o esnada.

 

Kurşun sıkmak, bir rakama hakkını vermekti ne de olsa.

 

Maçlaştırdık yaşamayı: “Bizim takım, sizin takıma karşı.” Ölü sayısını skorlaştırdık biz. Oysa yoktu gerçek galip, yoktu beraat eden. Hep insan olarak azaldık… Azaldık… Azaldık… Hiçleştik. Sıfırlaştık.

 

Öyle ya, amaç yaşamak olsaydı eğer sadece; dün namlunun ucunda durup ertesi gün namlunun ardına geçmezdik hiç birimiz. Burada doğa dışı olan namludur! Barışın ortasında savaşın ne işi vardır? Ne işi vardır, yaşamın ortasında ölümün… Namlu ölümü doğurur, ölümse sıfırı. Biz geri kalanları düşündük bu denklemde. Eve dönüş yolunu yürüyemeyecek olanları değil! Ne garip bir matematiktir bu!

 

Ayçekirdeğinin kabuğu gibi, çitlenip atılan; bir hamlede indirilen insana alıştırdık gözümüzü. Destursuzca konuştuk ölümü, dilimizin dört yanını onunla çevreledik: Her söylem şimdi bir ceset adası: “Ölüm fermanı, ölesiye sevmek, aşkından ölmek, öldüresiye dövmek” diye sıralıyor Adalet Ağaoğlu, Ölüm Aryaları isimli makalesinde birbir ve ekliyor: “…bizzat ölüme bağlılıktan ölmek” meselesi.

 

Oysa ürpermek gerek… Ölümleri rakamlara, taraflara, biçimlere göre sınıflandırmayı bırakıp ürpermek… Soykırmak, kandavası gütmek, kişisel husumet beslemek, davaya hizmet etmek, nefsi müdafa etmek… İsimlendirmeyi şimdilik bir köşeye bırakarak, ürpermek gerek… Onlar rakam değil, insan! Sadece bunun için, bunun için ürpermek gerek.

 

Beraat eden yok çünkü. Tek bir kişiyi bile yitirmişsek, azalıyoruz insanlığımızdan konu bu!

 

1 Yorum

Kategorisi Asıl mesele...

Kaldığı Yerden

Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır. (28 Aralık 2011, Çarşamba günü yazısı)

Tarz-ı Hususi (Tarsusî)

Bendeki de ne cüret. Oturup dostluğa dair bir şey yazmaya kalkışınca, ilk önce dostluğu tanımlamaya çalışıyorum… Hayır, yapmayacağım.

Bazı şeyler tanımlandığında ufalır, ele avuca gelir. Oysa dostluk dediğimiz şeyden umduklarımız kocamandır. O yüzden dostluğu genelleyip, bir cümlenin içine tıkıştırmayacağım…

Bu yazının tamamı dostluğa adanmıştır… Bu yüzden bütün harfler, sahici bir yoldaşlığa örnek olurcasına yan yana getirilerek özlemi, saygıyı, vefayı, hatıraları, sitemleri, hesapsızlığı ve dolu dolu bir sevgiyi söylemek üzere cümleleşmiştir.

Balkonumda oturuyordum. Dört mevsimlik bir dinlenme durağı oldu o balkon bana… Birisi kısmen katledilmiş, iki şahane çam ağacının kucağındadır balkonum. Ağaçların içinde onlarca türden, onlarca kuş… Hepsinin mevsimi, hepsinin saati var şarkı söylemek için. Onları dinliyorum çünkü…

Ve kahvem… Tarsusî kahvem. Çay bardağında, telvesi bol, şekeri az kahvem… Yalnızca dostlarla içilen içkimdir o. Fakat nicedir yalnız, bir başıma, pür telaş koşuşturmalar arasında, yarı soğuk yudumladığım…  Ancak bir mola alıp, balkonuma sığındığımda, kış mevsiminde bile cömertliğinden bir şey yitirmeyen Akdeniz güneşine yüzümü dönüp kahvemi yudumladığımda, gövdemin orta tarafında yanlış basmış bir ayak gibi burkulan o kesif yalnızlık hissi ile çalkalandım. Yalnızlık böyle apansız gelince, mekan çatlayan bir nar misali ikiye ayrıldı ve ben ayazı bol bir memlekete düşüverdim sanki. Kapı çalsın diledim, çalmadı. Telefon, tık yok… Mektup desen, posta kutusu nicedir faturalar krallığı. Facebookmuş twittermış, kahkahalar köpürdüğünde bizler iki noktalama işaretine talimiz, hepsi bu. Sonra gördüm ki, nicedir suskun ağzım, kahvenin ıslattığı gırtlağım ve yer yer rengini unuttuğum sesim… Doğrusu, bir dost olmadan sesin rengi yoktur. Sonra karaladığım özlem satırları yerinden çıktı:

Bir dost olsa yanı başımda… Söyleşsek tatlı telaşsız… Anlatsa, dinlesem. Anlatsam, dinlese. Kahve kokusu sarsa avuçlarımızı. Türkü, keman, gırtlak sesi yağsa sandalyemizin üzerine… Fotoğraflar bir yandan, resimler bir yandan –yeni ve eski renklere batıp çıksak… Biz olduğumuz gibi, biz rengârenk, biz şeffaf…

Bir dost olsa yanı başımda… Hadi, diyiversek… Dediğimizde, hayatın çelmeleri üzerinden hoplaya zıplaya geçecek kuvvet bulsak topuklarımızda, kalbimizde, cebimizde…

Dünyanın herhangi bir yerini aynı anda düşleyebilsek… Bir ve aynı yerde başka şeyleri düşleyebilsek… O başka düşler iç içe geçse kelimelerde.

Aramasak uykuyu. Yastığa yeğ olsa kırılmış beli iki lafın. Ergen cesaretinde sahiplensek neşeyi… Gülerken kıpırdasa karnımız, gözlerimizi ufaltsa çevik gözkapaklarımız.

Susuversek apansız. Kahveye kanyak katsak… Keder kovalasak sükûtta… Eften püften sorular sorsak ya da sahiden merak edip, sormaya utandıklarımızı. Değil mi, bir vakitten sonra bilmemek de ayıptır artık. Bilmediğini belli etmek daha ayıp… Hani, ayıbını örtsek birbirimizin… Bir çocuğun arsızlığı ile sorsak da sorsak. Yanıtlar katsak kahveye… İçsek de içsek…

Üşenmesek yüksek raflardan kitaplar, fotoğraflar indirmeye… Yıllar yılı biriktiredurduğumuz gazete, dergi parçalarını üleştirsek; göstersek bu saklı kâğıtları birbirimize. Eski aşklardan kalan mektuplar çıkıverse zuladan, fısıltıyla okunuverse.

Şimdi şu koyu, katışıksız sessizliği bozan saat çarklarının tıkırtısı değil de, insan sesi olsa… Günün peşinden koşup yorulan ayaklarım yatağa doğru seyirmese. Ağzımda biriken cümleler, rüyaya dökülüp zayi olmasa. Keşke… Bir dost olsa yanı başımda…

Falan feşmekan…

Ama yok, balkon sessiz… Kahvem tekil. Hem ayrıca dostluk nedir söyleyemiyorum fakat, ne değildir bilirim. Dostluk, yan yana duruşa mecbur değildir. O yüzden haklı bir hasret barındırır içinde. Yaşamın, gerçekçi eli kuvvetlenince, bizi paçamızdan yakalayıp apar topar rızkımızın, telaşlarımızın yanına savurur. Çokça bu savrulduğumuz yer dosttan uzaktır. Ama haberler, selamlar ve kavuşmalara olan hayranlığımız, hayatın dişlileri arasında öğüttüğü zamanı hiçe sayar gibi, “Kaldığı yerden devam eder…” Dost dediğin karşılaştığında, yarım bıraktığı sözünü unutmayan bellek gibi sahiden. Hem, bu nasıl bir güçtür?  Bana göre iki insanın yarenliğinde, sağlamlığın sınav noktası budur. Kaldığı yerden devam edebilme…

Bazen de, konuşacak bir şey kalmaz. Yıkıcı, kırıcı ya da bitirici dev bir hamle yoktur fakat iki kişinin yan yana geldiğinde, bir bütüne dönüşen solukları kesilir. Ayrışır deyim yerindeyse. O zaman, fazladan bir söz daha edilmeksizin, bütüncül varlık iki hücre olur ve her hücre kendi organizmasına çekilir. Ama bu dağılma hali özlemi de alıp götürmez. Götürmüyor biliyorum… Kopuşunuz ne kadar nedensizse, özleminiz de öyle çünkü…

Sonra yeniden notlar, şiirler, kendi kendilerini seslendiren cümleler:

İki mevsimin gövdesi.

İşte bu kadar uzun olmuş,

Ben sana söylemiştim, zor sessizlik genişlerse biz azalırız.

Her şey eskisinden daha tatsız,

Daha selamsız sabahlar, sabahlar daha selamsız bundan kaçamayız.

Kahve köpürmez Asitane’de.

Caddeler daha dar, bulutlar yere daha yakın…

Dolaylı haberlerden çıkar yüzün sonra,

Sabahlar, öğlenler ve geç akşamlar daha selamsız. Daha…

Daha az hatırlansa da ismin

Büsbütün silinmez,

Yer yer bir dalını bulup belleğin konar…

Hırçınlık nakşeyle kumaşına sen,

Nakışta kötülük olmaz.

Bir selam düşür ara sıra,

Dosta böyle sükûn olmaz.

Ama özlemek –bilirsiniz-, o da kaldığı yerden… Eh, ne diyordum. Hesapsızlık hamurun mayası. Ne kadar hesapsızlık varsa, o kadar bereketlidir muhabbet, belki de biz yetişkinlik kostümüne uzlaşmacılık ve ciddiyet sırmaları işlerken, içimizdeki samimiyet de, taraf tutabilecek kadar cesur olan naif yanımız da pel pel dökülüyor… Ancak hamuruna hesapsızlık katınca bir şeyin, yüreğimizin hurdalığında bekleyen o kişi, -hani kısa pantolonlu ya da kırmızı rugan ayakkabılı olan kişi- koşarak ve pırıl pırıl parlayarak içimizden fışkırıyor…  O zaman etekte ne taş kalıyor ne tasa… Yaş mevhumu hükmünü yitiriyor, adına resmiyet, mesafe, profesyonellik dediğimiz demir parmaklıklar parçalanıyor… İnsan dostun yanında postalları çıkartıp, terlikleri giydiriyor yüreğine… İnsanın yüreği dost yanında sere serpe.

Velhasıl o yüzden bu balkon, bu kahve, bu –birisi kısmen katledilmiş- iki müthiş çam ağacı eksik ve suskun… Yeri gelmişken söyleyeyim, ben, pek çok şeyi aynı anda yapabilirim: Bebeğimi sallarken kitap okuyabilir; yemek pişirirken yemek yiyebilir ve dostluk kurma biçimlerimiz ne kadar başka olsa da bütün dostlarımı aynı anda anabilirim… Şu anda yaptığım gibi…

Betül, Zehra, Bihter, Ahu, Duygu, Olcay, Emre D., Side, Duygu, Öznur, Elif S.Ç. Hepinizin adını anabilirim aynı anda, sevgi, samimiyet ve özlemle…

Yorum yapın

Kategorisi Asıl mesele...

Neresi Sıla Bize?

by:Julia Grigorieva

Allı turnam bizim ele varırsan,

Şeker söyle

Kaymak söyle

Bal söyle…

Evlenirken istedim ki, her şey usulüne uygun olsun. Kına gecesinde kınalar yakılsın avuçlarıma, düğünümde davullar zurnalar inletsin ortalığı, ben beyaz gelinliğim ve gelin tellerimle salınayım ortalıklarda…

İstedim ki, birbirini nicedir göremeyen eş dost yan yana gelsin, duygularımız coşsun, iç içe geçsin… İstedim ki, başımda duvak olsun… Başımda aşk… Başımda onlarca karmakarışık duygu.

Evlenmeden iki gün önce kıpkızıl giyindim elbiselerimi. Başımda kıpkızıl duvağım… Bütün kadınlar bir aradayız… Gerdan kırıyor, dans edip gülüyoruz… Soğuk şerbetler gelip gidiyor, danslar, kahkahalar gırla… Derken kararıyor ortalık. Bakır tepside kınalar, herkesin ellerinde mumlar, kızıl duvağım yüzüme iniyor. İçten içe verdiğim bir karar var, her şey usulünce olsa da ağlamak yok… Ağlamak yok. Niye olsun ki? Aşık olduğum adamla evlenip, nicedir düşlediğim yuvayı kuracağım. Niye olsun ki, bu masalsı şeylerin başkahramanı benim. Malum şarkılar, türküler derken o sesle çınlıyor duvarlar…

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…

Gözümdeki sürmeli maskaralı koyu makyaj yanaklarımdan aşağı iniyor. Kendimi tutabilsem, yok Allah tutamıyorum. Sicim gibi iniyor ağıdım. Peki niye? Niye?

Omuzlarım sarsılıyor, dudaklarım titriyor… Karanlığa ve duvağımın altına iyice sığınıyorum. Çıt çıkartmadan ağlıyorum. O türkü, içimi delik deşik ediyor benim. Yollar, valizler, ayrılık, gurbetlik beni orada, o an parçalıyor… Yıllardır terbiye ettiğim, uslu durmasını sağladığım o şey; ÖZLEM, erkenden gelip, sol omzuma oturuyor. Oradan akıp, gövdemin sol tarafına sızıyor. Oradan da yüreğimi buluyor… Usulen yapılmış bir kına gecesinin içinden, gırtlağımda demir leblebi gibi takılan o duyguyla çıkıyorum. Işıklar yandığında başımızdan aşağı pırıl pırıl şekerler dökülüyor, avuçlarımızı aralıyorlar, zılgıtlar basıyorlar, kınaları yakıyorlar. Yalnızca kardeşim görüyor beni ilk anda, insanların ve kızıl duvağın arasından gözlerimi buluyor; o gurbetliği seziyor, onun da gözünden yaşlar sökülüyor. O gürültüdeki en sessiz şeyler bizim gözyaşlarımız…

Düşünüyorum da, bizler ebeveynlerimizden ayrıldığımızda ben henüz on yaşını doldurmamıştım, kardeşim beş-altı yaşındaydı. Onunla daima omuz omuza kaldık. Derken, omuzlarımız koptu birbirinden, özlemlerden özlem beğenerek yollarımızı ayrı yerlere düşürdük yine. Ve göç, benim için bir bağımlılık haline geldiğinde, onun bir keresinde de yazdığı gibi: “Başka bahara” diye mırıldanıp durdum içimden… Ama kesişmeyen yollar kesişmiyor işte… Tatiller, bayramlar, yolculuklar ve kavuşmak için uydurulmuş bahaneler derken, bizim yanyanalığımız başka formlarda hayat buldu… Ama illa o omuzlar birbirine değecekti.

Fakat bu defa, ben göçmen kuş, konmaya kararlıydım. Yuvamı kurmaya, kök salmaya, valizleri yalnızca serüvenler için yerinden çıkartıp, sonra gerisin geriye “yurdum” dediğim yuvama dönmeye…

Ancak bu kent, tanımadığım onlarca suratın içinden akıp geçtiği bir nehirdi. Caddelerinde yürürken bir tanıdıkla karşılaşma ihtimalini içinde barındırmayan yabancı bir kumaş. Anneme koşup yüz yüze, sadece gündelik, öylesine konulardan konuşmayı hiç bilmedim… Onunla yan yana geldiğimizde zamanı sıkıp suyunu çıkartır, önemli ayrıntılardan, derin şeylerden söz ederdik. Oysa, ya canım sadece pişirdiğim pırasa yemeğini anlatmak istiyorsa ona? Belki bir yerde buluşmak istiyorsam, saat verip. Belki de çat kapı gitmek… Ya da dizine uzanıp susma hakkımı kullanamaz mıyım? Uzun uzadıya susamaz mıyım onun yanında?

Sonra babam, onu en son gördüğümde hayli zayıflamıştı. Bir sonraki karşılamamızda ise saçlarına aklar serpilmişti, formunu geri kazanmış, göz kenarlarındaki çizgiler derinleşmiş ve dede olmuştu… Niye ben onu kaçırdım bu kadar, niye o beni…

Kim bilir kaç günü ıskalamıştım sevdiklerimin hayatında? Kaç kez üzülmüşlerdi bensiz ve benden başkası teselli etmişti kaç kez? Kaç kez kahkaha atmışlardı yalnız başlarına? Kaç kez uyanmış, yemek yemiş, kahvelerini öylesine yudumlamışlardı. Evlerinde, bedenlerinde, yüzlerinde kaç değişiklik olup bitmişti?

Ve ben bunlardan kaçını onlarsız yaşamış, görmelerini delicesine istediğim bir olayı resmetmek için, bir telefon konuşmasında bütün edebiyat bilgimi kullanmıştım? Kaç kez karşılıklı susmanın, telefonda konuşmaktan daha kıymetli olabileceği kanaatine varmıştım ben? Hatırlamıyorum…

Bu yazıyı yazarken niyeyse, aklımda görüntülerden çok şarkılar uçuşuyor. Sahi, onlar görüntüsüz anlatılardır değil mi? Sadece işiterek tadına vardıklarımızdır… Tıpkı benim can içi canlarım gibi. “Hasretin ateşten bir ok” var mesela şu an zihnimde çınlayan… Bir de derler ki, aynı yerden iki kez vurulmazsın, oysa birlikte güldüğümüz şeylerle bir başımayken karşılaştığımda, sofraya yalnız oturduğumda, kahvemi yalnız içip, en sevdiğimiz şarkıları yalnız dinlediğimde, geçerken uğrayamadığımda, onlarla yolda karşılaşamadığımda, günlük ve öylesine bir şey yüzünden küsüp sonra barışmak için kapılarını çalamadığımda, gelirken ‘yoğurt getir’ diyemediğimde, bayramları seyranları öyle yalnız bir dal gibi geçirdiğimde, hep aynı yerden vuruluyorum. Göz göz olmuş bir gurbetlik hedefinden, o hedefin göbeğinden… Yüreğimin sol yanında garip, kalabalık bir yer orası… Alevden oklar fişek gibi fırlayıp isabet ediyor, en çok da sıradan yaşantıları özlüyorum. Valize muhtaç olmadan kavuşmayı, kolaylıkla erişmeyi seviyorum, buna imreniyorum…

Ben ve ben gibi niceleri, her kavuşmada pasta kreması gibi tatlanıp köpüren ve bembeyaz büyüyen yüreğimizin sönüşü, küçülüşü, kararışı bir otogarda, havalimanında, ardından su dökülen bir aracın yürüyüp gittiği yolda gerçekleşir. Sonra ağızlar yine suskun, yine telefonlara duacı. Ve fakat, bir yanımız o duvağın altında gözyaşı döken genç kadındır daima. Bir yanımız allı turnayı ulak tutar. Şeker söyletir, kaymak söyletir, bal söyletir gurbetin kekre tadına rağmen… Gökyüzünün bütün allı turnaları birleşse, özlem çekenin özlemini anlatmaya kadir değildir.

Değildir.

Yorum yapın

Kategorisi Asıl mesele...

Kedi Merdiveni

kedi merdiveni

Çok sevdiğim bir arkadaşımın –üstelik beni de tanıdığını düşünüyorum- ağzından şu cümle dökülüverdi birdenbire: “Sen hayatı uçlarda yaşıyorsun Ezgi…”

Bu klişeleşmiş sözcükler arasında kendimi ne kadar bulabileceğimi düşündüm. Beni çözdüğüne inandığım ve uzun süredir tanıdığım bir insan neden şimdi ve neden böyle bir cümle kuruvermişti karşımda? Bu klişenin benim hayatımı anlatma olasılığı ne kadardı? Hem sonra yaşamımda patlak veren , tuhaf olan ne olursa olsun ben bu gelgitlere kafa tutarcasına, bütün dönüm noktalarımı sıralı, ölçülü ve pişmanlıksız yaşamıştım. Üstelik son beş yıldır, benim diyen aile kadınlarına kafa tutarcasına sakin ve stabil bir hayatım vardı. Bunun neresi uçlardaydı? Neyi uçlarda yaşıyordum?

Bu cümleyi yıllardır gizlenmiş bir hakikat gibi yüzüme savuran arkadaşıma sordum. Neydi bu tespitin hikmeti?

“Kararların”, dedi. Dışarıdan görünmeyen fakat içimde süre giden ve sonunda ortaya bir kişilik parçası olarak çıkan kararlar… Onu anladım. Ona hak verdim. Hepimizin içinde, aynı anda ve aynı yerde  barınan zıt ve belki dışarıdan tutarsız görünecek kadar farklı düşüncelerimiz, tavırlarımız, duruşlarımız, anlayışlarımız yok mudur? Hayatı tek tip bir ilkeyle anlatmak ne kadar imkansız çünkü, değil mi? Bunu hiçbir zaman nabza uygun şerbet vermek olarak düşünmedim. Bir tür politika ya da strateji de değil bahsettiğim, üstelik bundan özellikle kaçınırım. Tarafım daima bellidir, diplomasiden de hoşlanmam. Fakat işte bahsettim bu değil…

Bahsettiğim, bir insan hayatının barındırabileceği tüm inişler çıkışlar, düşüşler yükselişler, gel-ler ve git-ler benim yaşamımda ziyadesiyle vardı. Böylelikle hepsi için, her durum için bir çıkış, bir çözüm yolu bulmam gerekti. Her zaman doğru ve iyi olanı seçmedim elbette. Öfke dolu, çatışmaları körükleyen, “Halep oradaysa arşın da burada” diyip meydan okuyan bir yanım da mevcuttu. Gözümü yumup içine atladığım karmaşalar da öyle… Herkesin kriz ve korku yüzünden taş kestiği durumlarda sulardan serin kaldığım, nefretin coştuğu durumlarda kinsizliği ve sevgiyi giyindiğim haller de hayatımda onlarcaydı. Fakat umursamamak… İşte bu nasıl bir şeydir bilemedim.

Yalnızca içimde değil, yazgımda olan, başıma gelen şeylere baktığımda da her kutupta bir iz duruyordu. Varlığı da tanıyordum yokluğu da hatmetmiştim. Göçebelik ezberimdeydi fakat yerleşmeyi, konmayı seçmiştim. Bilmek ve öğrenmek için başımı kaldırmadığım kitaplar, defterler, filmler bile aklımın zerre ermediği bazı karanlıklara yetmemişti. İnsanları kutsal buluyor fakat en çok insanlara küfrediyordum. Dünya kentlerinde yalnızlık benim en sevdiğim rehberken, kendi memleketimin bir köşesinde gurbetliği en derinden duyumsuyordum. Kendimi hem anlıyor hem de anlam veremiyordum…

Velhasıl, bir cümle, -hem de klişe bir cümle- (muhtemelen arkadaşım kendi tespitine klişe dedikten sonra bir müddet bana bozuk atacaktır –olsun) beni yalnızca kendi hayatım için değil, bütün yaşam hikayeleri üzerine bir kez daha düşünmeye itti. Öykülerin gerçek hayata hitap etmesi ya da gerçek hayatın öyküleşebiliyor olması da zıtlıkların geriliminde yatıyordu. Yine yeniden, başka bir yolla fark etmiş oldum.

Kaçımız aynı ritimde süre giden, aynı renk, aynı tad, aynı sesin hakimiyetinde bir hayat yaşıyorduk ki zaten? En debdebesiz olanımız bile, en az bir fırtınanın içinden geçiyor, en az bir fırtınayı da için(d)e taşıyordu.  Biz zıtlıklarımızı birbirinin üzerine katlayarak birikiyor, çoğalıyor ve yükseliyorduk.

Düşüşlerimizi çıkışlarımızın üstüne,

Yangınlarımızı su serinliğimiz üstüne,

Karanlıklarımızı sabahlarımızın üstüne,

Ayrılıkları aşkların,

Uzakları kavuşmaların

Varlığı yokluğun

Öfkeyi sükunetin

Duygularımızı mantığın üstüne katlaya katlaya sürdürüyorduk yaşamımızı…

 Tıpkı krepon kağıtlarından kedi merdiveni yapar gibi, iki zıt renkle örüyorduk hayatımızın patikasını… Bütün uçlar ve çatışmalar yaşamın süsüydü ve başka türlüsü mümkün değildi. Birbiriyle çatışan, çelişen şeyler o kadar kolay o kadar hızlı yan yana geliyordu ki yaşadıklarımızı kedi merdivenlerinden ne bir eksiğine ne bir fazlasına benzetebiliyordum.

Arkadaşım bir yerde haklıydı, ben de –en olaysız yaşayanımızın bile bulaşacağı kadar uçlarda geziniyordum. Ancak ben bir ucu terk ederek diğerine varmaktansa hepsini aynı anda, aynı yerde istiyordum. Hiçbirinden vazgeçmek zorunda hissetmeden hatta Atilla İlhan’ın Ayrılık Sevdaya Dahil dediği gibi, ben de bütün renkleri birbirine dahil ederek, onlardan bir yaşam örerek ilerliyordum. Ben uçlarda yaşamıyordum belki, uçlar benim içimdeydi. Ben yalnızca onları üst üste üst üste katlayıp duruyordum… Tadına baktığım hiçbir lezzeti yadsımadan, onlar yokmuş gibi davranarak, sırtımı dönerek yapamazdım. Çoğalamazdım… Bu kedi merdiveni asıldığı yerde böyle pırıl pırıl durmazdı o vakit…

Sizin de olmalı bir kedi merdiveniniz… Muhakkak vardır.

Asıl soru şu: Siz hangi iki zıt renksiniz?

2 Yorum

Kategorisi Teferruatlar