Monthly Archives: Ocak 2012

Neresi Sıla Bize?

by:Julia Grigorieva

Allı turnam bizim ele varırsan,

Şeker söyle

Kaymak söyle

Bal söyle…

Evlenirken istedim ki, her şey usulüne uygun olsun. Kına gecesinde kınalar yakılsın avuçlarıma, düğünümde davullar zurnalar inletsin ortalığı, ben beyaz gelinliğim ve gelin tellerimle salınayım ortalıklarda…

İstedim ki, birbirini nicedir göremeyen eş dost yan yana gelsin, duygularımız coşsun, iç içe geçsin… İstedim ki, başımda duvak olsun… Başımda aşk… Başımda onlarca karmakarışık duygu.

Evlenmeden iki gün önce kıpkızıl giyindim elbiselerimi. Başımda kıpkızıl duvağım… Bütün kadınlar bir aradayız… Gerdan kırıyor, dans edip gülüyoruz… Soğuk şerbetler gelip gidiyor, danslar, kahkahalar gırla… Derken kararıyor ortalık. Bakır tepside kınalar, herkesin ellerinde mumlar, kızıl duvağım yüzüme iniyor. İçten içe verdiğim bir karar var, her şey usulünce olsa da ağlamak yok… Ağlamak yok. Niye olsun ki? Aşık olduğum adamla evlenip, nicedir düşlediğim yuvayı kuracağım. Niye olsun ki, bu masalsı şeylerin başkahramanı benim. Malum şarkılar, türküler derken o sesle çınlıyor duvarlar…

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…

Gözümdeki sürmeli maskaralı koyu makyaj yanaklarımdan aşağı iniyor. Kendimi tutabilsem, yok Allah tutamıyorum. Sicim gibi iniyor ağıdım. Peki niye? Niye?

Omuzlarım sarsılıyor, dudaklarım titriyor… Karanlığa ve duvağımın altına iyice sığınıyorum. Çıt çıkartmadan ağlıyorum. O türkü, içimi delik deşik ediyor benim. Yollar, valizler, ayrılık, gurbetlik beni orada, o an parçalıyor… Yıllardır terbiye ettiğim, uslu durmasını sağladığım o şey; ÖZLEM, erkenden gelip, sol omzuma oturuyor. Oradan akıp, gövdemin sol tarafına sızıyor. Oradan da yüreğimi buluyor… Usulen yapılmış bir kına gecesinin içinden, gırtlağımda demir leblebi gibi takılan o duyguyla çıkıyorum. Işıklar yandığında başımızdan aşağı pırıl pırıl şekerler dökülüyor, avuçlarımızı aralıyorlar, zılgıtlar basıyorlar, kınaları yakıyorlar. Yalnızca kardeşim görüyor beni ilk anda, insanların ve kızıl duvağın arasından gözlerimi buluyor; o gurbetliği seziyor, onun da gözünden yaşlar sökülüyor. O gürültüdeki en sessiz şeyler bizim gözyaşlarımız…

Düşünüyorum da, bizler ebeveynlerimizden ayrıldığımızda ben henüz on yaşını doldurmamıştım, kardeşim beş-altı yaşındaydı. Onunla daima omuz omuza kaldık. Derken, omuzlarımız koptu birbirinden, özlemlerden özlem beğenerek yollarımızı ayrı yerlere düşürdük yine. Ve göç, benim için bir bağımlılık haline geldiğinde, onun bir keresinde de yazdığı gibi: “Başka bahara” diye mırıldanıp durdum içimden… Ama kesişmeyen yollar kesişmiyor işte… Tatiller, bayramlar, yolculuklar ve kavuşmak için uydurulmuş bahaneler derken, bizim yanyanalığımız başka formlarda hayat buldu… Ama illa o omuzlar birbirine değecekti.

Fakat bu defa, ben göçmen kuş, konmaya kararlıydım. Yuvamı kurmaya, kök salmaya, valizleri yalnızca serüvenler için yerinden çıkartıp, sonra gerisin geriye “yurdum” dediğim yuvama dönmeye…

Ancak bu kent, tanımadığım onlarca suratın içinden akıp geçtiği bir nehirdi. Caddelerinde yürürken bir tanıdıkla karşılaşma ihtimalini içinde barındırmayan yabancı bir kumaş. Anneme koşup yüz yüze, sadece gündelik, öylesine konulardan konuşmayı hiç bilmedim… Onunla yan yana geldiğimizde zamanı sıkıp suyunu çıkartır, önemli ayrıntılardan, derin şeylerden söz ederdik. Oysa, ya canım sadece pişirdiğim pırasa yemeğini anlatmak istiyorsa ona? Belki bir yerde buluşmak istiyorsam, saat verip. Belki de çat kapı gitmek… Ya da dizine uzanıp susma hakkımı kullanamaz mıyım? Uzun uzadıya susamaz mıyım onun yanında?

Sonra babam, onu en son gördüğümde hayli zayıflamıştı. Bir sonraki karşılamamızda ise saçlarına aklar serpilmişti, formunu geri kazanmış, göz kenarlarındaki çizgiler derinleşmiş ve dede olmuştu… Niye ben onu kaçırdım bu kadar, niye o beni…

Kim bilir kaç günü ıskalamıştım sevdiklerimin hayatında? Kaç kez üzülmüşlerdi bensiz ve benden başkası teselli etmişti kaç kez? Kaç kez kahkaha atmışlardı yalnız başlarına? Kaç kez uyanmış, yemek yemiş, kahvelerini öylesine yudumlamışlardı. Evlerinde, bedenlerinde, yüzlerinde kaç değişiklik olup bitmişti?

Ve ben bunlardan kaçını onlarsız yaşamış, görmelerini delicesine istediğim bir olayı resmetmek için, bir telefon konuşmasında bütün edebiyat bilgimi kullanmıştım? Kaç kez karşılıklı susmanın, telefonda konuşmaktan daha kıymetli olabileceği kanaatine varmıştım ben? Hatırlamıyorum…

Bu yazıyı yazarken niyeyse, aklımda görüntülerden çok şarkılar uçuşuyor. Sahi, onlar görüntüsüz anlatılardır değil mi? Sadece işiterek tadına vardıklarımızdır… Tıpkı benim can içi canlarım gibi. “Hasretin ateşten bir ok” var mesela şu an zihnimde çınlayan… Bir de derler ki, aynı yerden iki kez vurulmazsın, oysa birlikte güldüğümüz şeylerle bir başımayken karşılaştığımda, sofraya yalnız oturduğumda, kahvemi yalnız içip, en sevdiğimiz şarkıları yalnız dinlediğimde, geçerken uğrayamadığımda, onlarla yolda karşılaşamadığımda, günlük ve öylesine bir şey yüzünden küsüp sonra barışmak için kapılarını çalamadığımda, gelirken ‘yoğurt getir’ diyemediğimde, bayramları seyranları öyle yalnız bir dal gibi geçirdiğimde, hep aynı yerden vuruluyorum. Göz göz olmuş bir gurbetlik hedefinden, o hedefin göbeğinden… Yüreğimin sol yanında garip, kalabalık bir yer orası… Alevden oklar fişek gibi fırlayıp isabet ediyor, en çok da sıradan yaşantıları özlüyorum. Valize muhtaç olmadan kavuşmayı, kolaylıkla erişmeyi seviyorum, buna imreniyorum…

Ben ve ben gibi niceleri, her kavuşmada pasta kreması gibi tatlanıp köpüren ve bembeyaz büyüyen yüreğimizin sönüşü, küçülüşü, kararışı bir otogarda, havalimanında, ardından su dökülen bir aracın yürüyüp gittiği yolda gerçekleşir. Sonra ağızlar yine suskun, yine telefonlara duacı. Ve fakat, bir yanımız o duvağın altında gözyaşı döken genç kadındır daima. Bir yanımız allı turnayı ulak tutar. Şeker söyletir, kaymak söyletir, bal söyletir gurbetin kekre tadına rağmen… Gökyüzünün bütün allı turnaları birleşse, özlem çekenin özlemini anlatmaya kadir değildir.

Değildir.

Yorum yapın

Filed under Asıl mesele...