Ali dedim…

Rüzgar Ali'me...

Rüzgar Ali’me…

Oğlum sana Ali dedim…

Alevi misin dediler, ben yananlardanım dedim…

Alevi misin dediler, yakanlardan değilim dedim…

Adalet dedim, cesaret dedim, sadelik dedim, hak dedim…

Oğlum sana Ali dedim…

Alevi misin dediklerinde sen asıl soruyu sor onlara: yananlardan mısın yakanlardan mısın ? Mazlum musun zalim misin? İnsan mısın şeytan mısın? Ama asla onların sahici olmayan sorusuna cevap verme, asla “değilim” deme oğlum…

Sen sadece asıl soruyu sor!

Sen ne kadar Ali’sin?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

iyiler ve kötüler

Ruhunuz şad olsun

Ruhunuz şad olsun

Gün söktü… Konuşuyoruz dostlarla… Aslında konuşmuyoruz, herkes inliyor durduğu yerden bakmayın yani… Can ağrısı inletir insanı çünkü… Sayıklatır.

Aynı şeyleri yineliyor ve derin bir hüzne gömülüyoruz. Hepimiz paramparça etmişiz uykularımızı, gülmeyi unutalı sanki bin yıl olmuş gibi… Kalbimiz beş yüz yerden kırılmış, yanmışız, köz olmuşuz, kömür olmuşuz.

İsyan insana… Çünkü önce tedbir sonra tevekkül buyrulmuş, hepimiz gayet iyi biliyoruz bunu… Ama bize düşsün düşmesin utançtan büyük paylar biçiyoruz. En çok duyduğum kelam şu: “Aldığım nefesten utanıyorum”

Bunu söyleyen insanlar namusuyla ekmeğinin peşinde olan, evladını evini çekip çeviren, bir eli görse diğeri görmemek nedir bilen insanlar. Hani, hayatları şımarıklık ve tüketim dolu, şikayet ve burun kıvırma dolu olan insanlar değil. Hepsi bir parça ekmek için on parçaya bölünen kişiler… Utanıyorlar yine de, utanıyoruz hep birlikte…

Kahır dolu iniltilerimizin yerini bazen öfke alıyor. Ağzımıza almayacağımız, nereden öğrendiğimizi bilmediğimiz küfürler. Bazen bu öfke öyle büyüyor ki, kendisi için bir tek menfaat dilememiş insanlar avuç açıp sorumlular için adalet istiyor. Bazen de yine dümdüz gidiyoruz, herkes neresinden tutsa elinde kalmış bu sistemi, bu aymazlığı, bu yalnız bırakılmışlığı, ezilmişliği, bile isteye, göz göre göre müsaade edilmiş mali ve sosyal uçurumları yerin dibine sokup çıkartıyor. Sokağa çıkıp haykırsak, bir şey yapsak, bize emanet kalmış evlatlarımıza koşsak, ışığı sönmüş ocaklara bir mum götürsek, hiçbir şey olmasa da bilgi akışını sağlasak… Hani üstümüze ne düşerse, adını koyamıyoruz bazen… Ne yapacağımızı bilmedikçe, oturduğumuz yere, yaşadığımız bu hayata sığamadıkça ağlıyor, dua ediyor, küfür ediyor, sonra dipdibe kazılmış yüzlerce mezarın karşısında yerle yeksan oluyoruz… Her şey faydasız ve çok anlamsız geliyor…

Hepimizin sabrı taşmış, yaşamla ölüm maçından yaşamını söküp sedyeye oturmuş işçinin başı önündeki serzenişi yıldırıyor bizi, kaçmış çorapları ile göçükten çıkan baba, ağabey, erkek kardeş… Kömür karası çizmelerin, patronların insan teri ve canıyla parlatılmış granit zeminlerini çiğnesin o zeminleri parçalasın diyoruz. Kaldır başını mahzun durma!!! Onu omuzlarından tutup gözlerine bakmak istiyoruz; dünya senin ve senin gibilerin kömür karası çizmeleri yüzüsuyu hürmetine dönüyor. Alnından düşen terin helali yüzü suyu hürmetine… Dimdik ol!!!

Bir mesaj görüyorum…

Diyor ki, LCD televizyonlarda izledik haberleri, maaşınız kadar telefonlarımızla paylaşımlar yaptık, dertlenip marlboro yaktık. Bize her şey, acı çekmenin böylesi bile ayıp geliyor, yine kendimize kendimizden büyük bir utanç biçiyoruz…

Konuşuyoruz… Yok dedim ya, konuşmuyoruz aslında, inliyoruz ağrılı ağrılı… Daha çok utansak belki geri gelirler, daha çok utansak, daha çok küfretsek, daha çok isyan etsek geri gelmeseler de bir daha bu kadar çok gitmezler…

Biz, on beş yaşında çocukları toprağa vermeyi öğrendik. Biz kız çocuklarımızı tecavüzcülerin koynunda görmeyi öğrendik. Biz tershanelere çalışmaya giden ve geri dönmeyen, madenlere giren ama çıkamayan, biz öldürülesiye dövülen, biz yatağına değil tabutuna uzanan, eceli gelmeden ölümlendirilen, katledilen, kurban edilen insanlardan en ağır terbiyeyi ve yaşam-ölüm derslerini öğrendik.

Bunun üzerine biz… Nasıl iflah oluruz?

Soluduğumuz bu nefesten hicap duyarken, nasıl devam ederiz? Bu mümkün mü?

Sen…

Sen…

Ben… Evet… Biz devam ederiz. Çünkü oradaki dava bir ağaç misalidir. O dava ekmek davasıdır. Biz, yani sen…sen… ben… O davanın dallarıyız. Bu yüzden çok ağrıyor canımız, gövdemiz bir. Aynı kavga, aynı mecburiyet… ekmek! Namusla kazanılmış ekmek… Bir şey elde etmek için çabalamak zorunda olanların ağacı bu… Kimisi kitabının başında gözünü, kimisi kumaşın üzerinde elini, kimisi yerin yedi kat altında nefesini, kimi belini, sırtını, kolunu ve en çok da zamanını feda ede ede ekmeği bu adaletsizliğin içinden çekip çıkartanlarız. İzleri olanlarız biz, insanca yaşamak için izleri olanlar… Yüzünde kömür karası, ciğerinde eksik bir soluk, sırtında hafif kambur, elinde yazı nasırı, gözünde hipermetropu, ağız kenarlarında çizgileri, ayaklarında nasırları ve yaraları, midesinde yangını olanlarız. Göğsümüzden bebeğimizi kopartıp ekmeğine gidenleriz. Sabah gün sökmeden evden çıkanlarız… Gece çöktüğünde cılız bir lambanın altında karıncalarla yarışanlarız. Evet… Biz devam edebiliriz. Çünkü biz utanmayı bilenleriz, efendilerin değil emeğin karşısında düğme ilikleyenleriz.

Ama onlar devam edemez… Örtbas etmiş gibi görünür ama örtbas edemez. Utanç, bir dövme gibi suratlarının tam ortasında ve bunu ancak biz görebiliriz… utancı bilenler, arlanmayı bilenler… O utanç ki, yedi yüz bin liralık saatle donanmış kolunu maden işçisini koruyan yasaya onay vermek için kaldırmadı. O utanç ki, korku ve panikle çıkarttığı sansür yasalarını evlatlarımızı, analarımızı, babalarımızı, oğullarımızı, kızlarımızı, kardeşlerimizi korumak için çıkartmadı. O utanç ki, ağzını açtığında özür dileyemeyen, hakikati söyleyemeyen, yalandan başka bir şeye gücü yetmeyen, çalmaktan ve katletmekten bitkin düşmeyen bir utanç… Onlar devam edemez… Onların payını üstlenmeyin!

Biz elbet iyi olacağız… Buna mecburuz! Çünkü biz en ağır dersleri öğrendik. Elbet iyi olacağız, çünkü ağlamayı da bildik arlanmayı da… Biz, zengin fakir değil, örtülü örtüsüz değil, eğitimli eğitimsiz değil sadece vicdanlı ve vicdansız, iyi ve kötü olarak ayrıldığımız gün yaptık tercihimizi.

Kötü olan babamızın oğlu olsa affetmeyeceğimizi söylediğimiz gün, mazlumun yanında durduğumuz gün, yalan söylemediğimiz gün yaptık…

İyi olacağız çünkü zaten bunu tercih ettik, iyi olmayı… Çünkü vicdanın içinden utancı doğurtmayı bildiğimiz gibi umudu ve kavgayı doğurmayı da biliyoruz biz…

Ama siz? Siz yüzünüzün ortasındaki o dövmeyi nasıl sileceksiniz… Düşünün bakalım!!!

10308113_10152164574529405_8790104969302397105_n

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Eskisi gibi

...

“Eskisi gibi yazar olsaydın eğer, bu kahve makinesini alır bir yere kurar ve ….”

Bir hocam bana mutlu olduğu sürece yazacağını söylemişti; bazısı en iyi yazısını yazdığına inanana kadar devam eder, bazısı hatırı sayılır bir ödülü alana kadar ama ben mutlu olduğum sürece yazacağım; eğer bir gün bu iş beni mutlu etmiyor olursa o an bırakır ve kemancı olurum demişti…

“Ya sen ne olurdun?”

Yemek yapardım diye yanıtlamıştım onu… Durmadan yemek yapardım. Eğer bir gün yazmak beni mutlu etmeyecek olsaydı her şeyi bırakır ve yemek yapardım.

Sonra yemek yapmaya başladım.

Ancak henüz yazarkenki mutluluğu bana hiçbir entelektüel etkinlik vermemişti. Dahası anne ve eş olmayı birer görev olarak saymazsak dünya üstünde beni yaşadığıma inandıran, iliklerime kadar yaşamla dolduran yazmaktan başka hiçbir şey yoktu.

Mutluluk biterse yazmak da bitecekti; plan buydu… Doğru! Ancak henüz mutluluğu tamamlamadan yazmaya son vermiş olmak bambaşka bir şeye neden oldu… Acıya… Hem de yazmanın verdiği mutluluğun şiddeti neyse yazmanın yokluğu da öyle şiddetli bir acıya neden oluyordu.

Ama ben o acıyı yok sayabilecek başka şeyler yaşadım. Kendime bu acıyı önemsememeyi öğrettim.  Yazmanın benim için ne anlam ifade ettiğine göre değil, başkalarına göre ne anlam ifade ettiğine baktım. Onlar yazmadıklarında acı çekmiyorlardı. O zaman ben de bu acıdan kaçınmak için onların durduğu yere doğru yürüyebilir, onların durduğu yerde durabilir böylelikle klavyenin tıkırdamasının benim için hiçbir anlam ifade etmediğini varsayabilirdim.

Başardım.

Aylarca tek satır yazmasam da gülümseyebildim. Belki de yazmak ve yaşamak arasında kurduğum o kuvvetli bağı hükümsüz kılmıştım. Evet belki de öyle bir bağ yoktu. Bense o bağın var olduğuna hayatım üzerine yemin edebilecek kadar inanıyordum.  Sonra inanmaz oldum. Paraller ve meridyenlerin olduğunu yolumuzu kaybetmemek ve zamansallığımızı yitirmemek için biz varsayarız. Oysa uzaydan düyaya baktığımızda paraleller de meridyenler de görünmez. Biz “kabul etmiyoruz” dediğimizde yok olurlar. Yaşam ve yazmak arasındaki bütün paralel ve meridyenleri sildim. Özgürdüm artık.

Bir şey anlatmak istemiyordum.

Ya da anlatmanın daha sıradan yollarını seçiyordum. Böylelikle içimde hiçbir şey birikmiyor; gün gelip patlayacak hale gelmiyordu. Yazma arzumu öldürmekle kalmamıştım. Parçalara ayırmış ve her bir parçayı başka bir yere gömmüştüm. Şimdi geri dönmesi imkansızdı.

Sonra bir anda akşam oldu. Çok güzel bir şarkı duyuldu. Balkonu açtım, şarkı ılık bir bahar rüzgarı ile içeri girdi. Masamda duran kitabın sayfalarını karıştırdı. Saman kağıdın kokusu çıldırtıcı bir inatla burnuma girdi, sigara yakmak zorunda kaldım; kağıt kokusu, sigara dumanı, şarkı ve ılık akşam her şeyi mahvedecekti anladım.

Ya bilgisayarımı açacaktım; ya da balkonun kapısını kapatacaktım.

Ben bilgisayarımı açtım.

Bomboş bembeyaz bir kağıt bana bakıyordu…

Ben ne anlatacağım ki şimdi diye sordum ona…  Beyaz kağıt dile geldi; “Bütün o acıları engelledin ya… Ama bir tanesi var ki, damdan düşer gibi kucağına düşüverdi… Oradan başla… Kocanın sana söylediği şu cümleden… Kahve makinesini görünce sana dediklerinden”

“Eskisi gibi yazar olsaydın…” diye başlayan cümle ile vur tuşlarına…

Benimse aklımda basit bir şiir vardı; akşama, kağıtlara, sigara dumanına ve şarkıya dair…

Belki de yarım kalan bir mutluluğa dair…

Yine olmadı… Kağıdın dediğini yaptım.

Sonra da yemek yapmak için hafifçe doğrulup, kağıtla vedalaştım.

 

4 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

aynı yer…

oyuk, elif ezgi

oyuk, elif ezgi

Bugünün tadı yakın geçmişim

Bugünün tadı kül, bana yangınlarımı anımsatan…

Öyle güçlü bir tat ki bu; yanma diyor… yanma aynı yerden!

Bir bulut bugün, bana dünü yağan…

İri, dolu damlalarla çarpacak etime saklanmasam…

Öyle bir çatının altına girmişim ki, beni sele sağanağa iten bir kol bugün…

Uyuyacağım;

Sonra hayat kaldığı yerden cehennem

Ben kaldığım yerden mutluluksa mutluluk, mücadeleyse mücadele,

Ben kaldığım yerden bir avuç su ise su…

Ama yeminliyim yanmayacağım aynı yerden…

3 Yorum

Filed under Lirik Teferruatlar

Göze Göz

saçlarına yıldız düşmüş, eeusaçlarına yıldız düşmüş, eeu

Bir atmaca gagalayıp, yaraladı saka kuşunun kanadını

Saka kuşu atmacanın gagasına toslayıp, atmacaya ders vermek için uçtu peşi sıra

Rüzgâr ve yüksek uçmak daha da acıttı canını küçük hayvanın

Hem yetecek miydi gücü bir yırtıcıya?

Ya ders almayıp iyice hırçınlaşırsa?

Rüzgâr haline üzülüp, Saka’ya fısıldad:ı

“Yaralı olan senin kanadın, onu iyileştirsene

Atmacanın gagasından sana ne!”

e.e.u

 

İncinmiş insanların yürekleri dile gelse ve bu dili anlamak, tercüme etmek gibi özel bir yeteneğimiz olsa ne duyardık acaba? Ne anlatılırdı bize?

“Kırıldım, paramparça oldum… Pervasız bir söz mahvıma neden oldu… Şimdi nasıl toparlanacağım? Nasıl bir araya getireceğim bu dağınıklığı?”

Bazen yüreğimizden içeri aldığımız insanlar, orayı ateşe verir ve sessizce olay yerinden tüyerler…

Dönüp baktığınızda, sevgi ve fedakârlıkla inşa ettiğiniz köşkler cayır cayır yanmaktadır; içiniz kavrulur, yüreğiniz alevlerin içinde dile gelir:  Kalbiniz “Neden?” diye çığlık kopartır, “Bu kadar güzelliğe rağmen neden? Nasıl?” Şaşkınlığınız kedere, kederiniz öfkeye, öfkeniz de çaresiz bir çığlığa dönüşür ve kafanızın içinde o kordan soru tekerrür eder “Neden? Neden? Neden?”

Ya da incinmeye gebedir kalbiniz zaten, her an fırtınanın kopuşunu, titreyen binanın yıkılışını beklemektesinizdir ve o an gelip çatınca “her şey benim yüzümden” diye iniltilerin çınladığı boş bir kulübe olur içiniz. Ama kendinizi hemen beraat ettirir okları diğer yana yöneltirsiniz “her şey senin yüzünden” Ne olursa olsun hiçliktir geriye kalan, parmakları bir suçluya doğrultmanın faydası yoktur…

Belki bir reddedişin karargâhı olmuştur kalbiniz ve şöyle konuşur: “Hayır olamaz… Bütün bunlar benim kurgularım, aslında ağrımıyorum, acımıyorum, can çekişmiyorum… Hırpalayamaz kimse beni, ezemez, yıkamaz…”

Kalp ne söylerse söylesin; incindiğinde kendisini tamir etmenin yolunu arar… Önce kendisiyle konuşur, mırıldanır bazen, bazen de haykırır…

Adı konmamış sefilliğini tedavi etmenin, yangını soğutmanın, boşlukları doldurmanın, yeniden bir bütün olmanın, yanılgıları haklı çıkartmanın bir yolunu bulmak ister! Varoluşuna devam edebilmek için yapar bunu…

Bu yolda, çoğu zaman ilk gözden çıkarttığı yöntem, en etkili ve en zor olandır: Affetmek, kendini terbiye etmek, dersler almak, öğrenmek ve insanların değiştirilemeyen, etki edilemeyen ruhlarıyla ilgili beklentileri terk etmek…

İncinmiş kalplerin sahiplerinin en çabuk bağrına bastığı davranışsa misillemedir. Her misillemenin mazlum postunu çıkartmadan zulümle kuşanmak olduğunu bile bile hem de… Haksızlığı yapanın gömleğini kendi sırtına geçirir… Yapacakları, kırgınlığın masumiyetine halel getirecek de olsa, maruz kaldığı hüsranı ve kırgınlığı haklı çıkartacak da olsa misillemeye sarılır. Peki, aynaya baktığında kimi görecektir dersiniz? Kalbi kırılan suretini mi? Kalbini kıranınkini mi?

Misilleme zalim olanı taklit etmek demektir, evet!

Misilleme, hatayı yaşama döndürmek, ölmesine, yok olmasına müsaade etmeden yeniden canlandırmak ve sahnelemek demektir.

Misilleme, bir günah sökülüp düşmesin diye üzerine atılan çift dikiştir.  Vicdanın boğuk bir sesle “bırak düşsün, kopsun, yok olsun ama sen buna bulaşma!” uyarır oysa kulak tıkayacağını bilerek…

Göze göz ister, kana kan, mutsuzluğuna kefaret olabilecek bir mutsuzluk görmek ister kırgın insan. Başına gelenlerin faillerinden daha zalim, daha aptal, daha kötü olabilmeyi göze alarak bunu ister… Bu istencini gerçekleştirirse rahatlayacağına emindir. Oysa vicdanı gömüldüğü yerden, hâlâ usulca fısıldayacaktır: “şimdi ondan daha kötüsün, daha hatalısın, daha suçlusun!”

Ama emindir rahatlayacağından, oysa mutluluğun bu ödeşmeyle ilgisi olmadığını anlayacaktır…  Rahatlamak, mutlu olmak değildir! Anlayacaktır… Gerçek ve haklı bir hesaplaşmanın içinde intikam yoktur, avcılık yoktur çünkü…

Sahici bir tokat, size yumruğunu savuran kişinin birbirine kenetlenmiş parmaklarını yakalayıp öpebildiğinizde; üzerinize dişlerini bileyip koşan kişiyi kucakladığınızda yani onun hatasının karşısında yıkıcı olmayan halinizle durduğunuzda atılacaktır.  Çünkü hatasını bilen kişi, öfkeler içinde kendisine ateş kusulmasını bekler, buna hazırlanır ve dahası çoğu kez bu öfke savaşını sizden daha iyi tanır… Sizi kendi alanına çektiğinde işinizi orada bitirecek ve üstüne bir de “aslında ne kadar haklı” olduğunu anons edecektir. Onun afallamasının tek yolu onu taklit etme-mektir! Ona hiç tanımadığı, tanışmadığı ve gerçekten haberdar olmadığı bir şeyden haber vermektir.

“Göze göz” –hayır değil!

“Gözünü seveyim” diyebilmektir çıkar yol! “Gözünü seveyim…”

Sonra dağınıklığı toplamaya dağınıklığın olduğu gerçek yerden başlamak lazım gelir. Camlar sizin içinizde kırılmışsa, süpürgeyi kapıp başkasının kalbini süpürmeye kalkışmak akıl kârı mı? Hem sonra, kalbin dağınığını toparlayacak olan da oranın misafirleri değil, sahibidir.

Dili olsa kırık kalplerin, gürültülerini susturup size şunu diyecektir: “İlacın burada… Tam da kederinin yanında…”

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

KARAR VERDİM

eeu, güneş topla benim için

eeu, güneş topla benim için

Ben bugün sevgiyi yeniden öğrenmeye karar verdim…  Sevgiyi anlamaya…

Ben bugün insanı yeniden sevmeye karar verdim…

Nedir bu sevgi dedikleri? Öyle soyut, ele avuca gelmeyen, cisimsiz, tatsız, kokusuz çekinik bir şey midir sevgi?

Yoksa Cengiz Aytmatov’un dediği gibi: Sevgi emek midir?

Birini gönlüne kabul etmektir en basiti, onu kalbinden içeri buyur etmektir. Oradaki dağınıklığın kusuruna bakmamasını söyleyip bütün gücünle ve içtenliğinle onu kalbinde ağırlamaya çalışmaktır mesela…

Ya da belki başka bir şeydir:

Başkası için bir şey yapmaktır. Ucundan kıyısından seninle ilgisi olmasa da, sırf onu mutlu kılacağını bildiğin için bir şeylere kalkışmaktır… Sevgi, kaçınılmaz olarak mutluluğu içermelidir, en büyük keder anlarında bile… Hatta kaçınılmaz olarak bütün kurucu, yapıcı unsurları kucaklamalıdır. İyi olanı çağrıştırmalıdır. Bu onu bağlılıktan, mecburiyetten, bağımlı olmaktan ayıran özelliğidir.

Bazen kollarını sıvayıp, hiç niyetin olmadığı halde kavga edebilmektir; bazen de senin sonunu getirecek olsa da onun iyiliğini istemektir. Bir bardak su götürmektir hasta olunca ya da yüreğine su serpmektir içi yanınca… Kurabilmek içindir her şey; kurabilmek için yıkabilmek de dahil…

Belki de bir insanı severken ona somut şeyler sunamayabilirsin…

Mal mülk, para pul… O bir eşya değildir, sen de tüccar değilsin.

Söz gelimi dibi görmüşse, karanlıklardan karanlık beğeniyorsa, bir sonraki durağı “yok olmak” ise mesela, ona bir varoluş nedeni sunmaktır bir insanı sevmek. Bitimsiz gecelere güneş olmak büyük iddia! Ama bir ateş böceği de yetiverir, biliyorum. Ateş böceği olmaktır, yüksek binaların üzerindeki yanıp sönen kırmızı ışık ya da… “Ben buradayım, izini kaybetme, yolunu kaybetme” çağrısı yapan bir sinyal…

Bazen bir ufuk açmaktır… Yargılamadan, oflamadan dinleyip ona hiç kimsenin söyleyemeyeceği, düşünemeyeceği, sunmayacağı ilacı, yolu, yordamı sunma gayretidir. Bütün köprüleri yakmasını önerenlere inat; o köprülerle nasıl yaşanacağının bir yolunu bulmaktır, bu arayışta omuz vermektir sevmek…

Bazen bütün fırtınaların içinden bir gülüş çıkartmaktır. Çorak arazide yeşermiş bir daldan haber vermektir. İçi kof umut pompalamak değil; bu umudun dolu dolu bir yerde durduğuna yemin etmektir; onu sevgiyle inşa edeceğine yemin etmektir.

Düşürme-mektir onu; kalkmaya çalışırken hem de… Yine de beşer şaşar! Bir hata edip, düşürdüğünde elini uzatmaktır. Elin yoksa “kalkabilirsin” demektir. Düştüğünde arkanı bir türlü dönememektir. Arkanı dönmeden önce böğrüne bir tekme de temizinden savurmak değildir.

Buz tutmak üzere olan kalbi bir de alıp kutuplara şutlamak değildir.

Koyu perdelerle örtülmüş penceresinden sızan bir huzme ışığı da karalara boyamak değildir.

Hüznün köpek dişlerinden kurtulmamı sağlayan bir tek ilacım olacağını fark ettim: “Seni şimdi anlıyorum ve hatamı kabul ediyorum” cümlesi. Bu cümleyi, bir insana hediye etmektir sevmek…

Bir gün arkanızdan birisi şunları diyorsa; siz sevmeyi başarmışsınızdır; belki hepsini bile değil, bir kısmını inşa edebilmek ne güzel bir başlangıçtır:

“Yüreği yumuşacık…

Yüreği insana şifa veren…

İnsanı kırbaçlamadan seven,

Unutmadan, ötelemeden, değersizleştirmeden seven bir güzel insandır o.

Kızmadan, küsmeden, itmeden, kaçmadan ders verebilecek kadar güzeldir hem de…

Kocaman sözler, vaatler vermez; çünkü tutamamaktan, gözden düşmekten korkar ve bilir ki onun vaatleri olmadan da sürdürebilecek kadar çok severim onu…

Almaz da. Son kalan sigaramı almaz utanır bundan, son kalan ışığıma, son kalan gücüme, son umuduma dokunmaz… Evet utanır bundan…

Ufuklar açar sadece, bunca bilgeliğine rağmen söz de dinler, dersler çıkartır bir de… Dopdoludur ve bildikçe eğilir olgun başak misali. Bildiğiyle övünmez, bilmediğinden erinmez, eksiklenmez… Bir hoş seda ile, hakikaten ve aslında emek dolu, su katılmamış sever… güzel sever.

Onun tarafından sevildiğine pişman olmazsın bir kez bile. Hatasını alır bağrına basar ve düzeltmek için durmadan uğraşır, tekrarı olmasın diye… Bunu ondan öğrenebilirsiniz. Daha güzel bir haslet var mı?

İşte onu severken hiç yorulmazsın…

Onun için dağları delsen de yorulmazsın.

O kadar çetin yaşantısına rağmen hem de seni bir yerlerde gülümseyen yüzüyle beklediğini bilirsin. Sen de onun için bir gülüş saklarsın…

Keşke olsa dersin, keşke biraz daha yakın, biraz daha yamacımda olsa…

Varlığı yeter, böyle birinin varlığını bilmek yeter…”

Ben bunu diyebildim hayatta bazı insanlar için…  Onlar benim yürek hocam oldular, onları örnek almaya karar verdim…

Ben bugün insanı yeniden sevmeye karar verdim.

Böyle sevmeye karar verdim…

B e n  karar verdim.

Sevgiyi çok iyi anlamaya…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

NE GÜZEL ŞARKI

eeu, okyanus odalar

eeu, oo

 

Otuz yaşındayım…

Birkaç yıl daha böyle olmayı düşünüyorum, şimdilik daha fazlasına hazır değilim çünkü…

Otuz yaşındayım ama…

Eğer büyüdüğümüz oranda yaşlanmış/yaş almış olsaydık benden “seksen yaşındayım” haberini duymanız işten bile değildi… Seksen yaş… Öğrendiğim, yaşadığım ve gençliğimin gözünün yaşına bakmadan, aman vermeden hayatın bana biçtiği büyüme hızıdır bu… Savrulduğum virajlar, kırılma noktaları, dibe vuruşlar, yükseğe sıçrayışlar, başarılar, yıkımlar, hayal kırıklıkları ve şeytanın bacağına çaktığım tekmeler derken seksen oldukça adil bir yaş benim için… Tabii şimdilik…

Ve sanırım bu deli ırmakta, olanlar kadar olmayanlar da bana öğretmiştir… Aydınlıklardan daha çok karanlıklardan; var olanlardan çok yokluklardan, kalabalıklardan ziyade yalnızlıklardan daha çok ders çıkartmışımdır. Yolumu çizen soru, ne olmam gerektiğinden çok ne olmamam gerektiğidir anlayacağınız.

Büyüyeli çok uzun zaman oldu… Öyle uzun zamandır, hayatla aramda mesafesiz, doğrudan ve rahatsız edici ölçüde net bir ilişki var ki; nerede başlamıştı bu yüz göz olma hali anımsamakta zorlanıyorum. Sanırım olayları ve yaşantıları göğsünde yumuşatıp size paslayan insanların olmadığı andan itibaren büyümüşsünüz demektir. Kendinizin de içinde olduğunuz koca bir çemberin ve bu çembere sığmış her şeyin yalnızca (ve bir tek) sizi ilgilendiriyor olması hızla büyütür. Demem o ki, hayatla doğrudan temas kuruyorsanız ve hayat size geçtiği bütün iltimasları üzerinizden çekmiş olarak size cevap veriyorsa ve dahası bu cevapları istisnasız, çiğ çiğ yutmak zorundaysanız zaten çoktan büyükler liginde oynamaya başlamışsınızdır. İşte o başlangıç noktasını unutacak kadar uzun zaman geçmiş, burası kesin…

Her hayat kendi zorluğunu, kendi meşrebinde içinde taşır… Her dağın bir karı vardır yani… Ama insanların limanları da vardır… Çarpışırken, alabora olma riskini üstlenirken, zor hamlelere kalkışırken onlara dayanma gücü verecek olan kendi limanlarını düşünmektir…

Eğer bir limanınız yoksa, bir sığınağınız, bu ne yorgun bir büyümedir!

Zamanın erinde ya da gecinde bütün kıyamet ve kaos sona erdiğinde yeniden varoluşun arenasına dönebilmek için sizi sağaltan insanlar, dostlar, kardeşler, akrabalar, ana baba vardır…

Bazen de yoktur. Hiçbiri…

Benim uzaktan duyduğum seslerim var mesela… Bir elin parmağını geçmezler. Evlatlara gelince, onlara sığınmak koca bir haksızlık! Onun için ayakta durabilirim, gözyaşlarından gülümseme yontabilirim, yaramı saklarım ondan ama ona sığınmam! Zira bu kaide ters yüz olursa o haksız büyüme onun için baş döndürücü süratiyle başlar ve ne kadar hızlı büyürse o kadar canın yanacaktır. Bunu ona yapamam…

Öte taraftan kendilerine soluk almadan acıyan insanları sinir bozucu bulurum… Etrafındakilerin sempatisini isteyen bu kimseler alacağını alıp, toplayacağını topladıktan sonra geri kalanı kendileri tamamlamak için yazıklanmaya devam ederler… Bir de bunun aksine büyümekten bir türlü kesilmeyen, mola almadan bu kavgaya devam eden insanların zaman zaman kendilerine merhamet etmeleri gerektiğine inanırım. Tıpkı sırtlandıkları yükleri paylaşamadıkları, kavgada tek tabanca durdukları, deyim yerindeyse doğarken göbeklerini kendileri kestikleri gibi ihtiyaçları olan merhameti ve şefkati de kendi madenlerinden kazıp çıkartmaları gerekir. Zaten bu sükûnete uzun süre devam edemezler; ne bir alışkanlığa çevirebilirler kendilerine gösterdikleri merhameti, ne de yaşama biçimine… Ama erken büyümüşler, zaman zaman soluk alıp verebilmek için, kendi yüreklerinde bir liman biçmek zorundadırlar kendilerine…

Bir süredir sürekli dinlediğim bir şarkı çalıyor.  Şebnem Ferah söylüyor… “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan, seyir defterini başkası yazsın…” diyor o şahane sesiyle…

Otuz yaşımdayım…

Şu an bir sigara tellendiriyor ve şarkımı dinlerken yazmayı sürdürüyorum…

Bir yandan da içimden haykırıyorum: “Bir süre daha otuz yaşımda kalacağım eğer sakıncası yoksa” Kim bilir, kendi limanımda dinleniyorum, dinlenmek istiyorum, hayatın “bekle” tuşuna basmak istiyorum… Yapabilir miyim? Durabilir miyim? O limana çıkabilir miyim?

Şebnemse söylemeyi sürdürüyor “Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman… Beni o limana çıkaramazsın…”  

Ben de tekrarlıyorum “beni o limana çıkaramazsın”

Ne diyeyim… Ne güzel şarkı…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Boyun Eğme

boyun-egme_18544

sadece sloganı seviyoruz aman yanlış anlaşılmasın!

BOYUN EĞME…

Yalana ve seni bu yalana ortak etmek isteyene;
Sana ne yapman gerektiğini söyleyene,
İradeni, kararlarını, eylemlerini küçümseyene,
Zekasını, ırkını, var oluşunu, sistemini senden üstte görene,
Haklarına bu kadar aleni olarak tecavüz edene
Tecavüzcülere eyvallah edene
Zulmü haklı çıkartana
Özgürlük istemine kulp takan ve aşağılayanlara
Mazlum postu giymiş zalimlere,
Kendi davasını, inancını, kutsalını dahi iktidarı uğruna diline sakız etmekten çekinmeyene,
İftira atmak, kurgular yapmak, gerçekten uzaklaşmaktan başka çaresi olmayana
Silahsız, savunmasız insanlara saldırabilmeyi o veya bu biçimde haklı çıkartabilene,
Kendisini her türlü yasa, ahlak ve kişisel prensibin üzerinde görene
Zorbalığa
Rantçılığa
Mülk sevdasına
Aşk karşıtlığına
Cinsiyetçiliğe
Irkçılığa
Mezhepçiliğe
partizanlığa
Ve bütün bunlar ışığında insanlığa küfretme cüreti görenlere
Nefesine, yüreğine, bedenine senin yerine karar verenlere
Bolluk ve bereket içinde dolaşırken seni üç kuruşa muhtaç edenlere
Sana hakaret edenlere
Ünvanları sebebiyle hem asıp hem kesebileceğini zannedenlere
Hakikate, mertliğe tahammül edemeyenlere
Mizaha, aşka, şarkılara, resimlere karşı satırlarla, sopalarla, hakaret ve kışkırtmalarla gelenlere
Sana bir yerinin kılı kadar kıymet vermeyenlere
bunlar, çapulcular, ayyaşlar diyenlere
Herkesi haksız kendisini haklı görenlere,
Sayıların, niceliklerin, boyutların geçiciliğine rağmen övünebilenlere,

BOYUN EĞME…

Bir kabadayı düşün ki, karşısında onlarca zulme rağmen boyun eğmeyen bir insanı alsın, fedailerine de kollarından bacaklarından tutmalarını emretsin. Sonra Allah ne verdiyse acımadan dövsün. Ardından desin ki, bu bir zaferdir.

Bu oyuncak, bu sahte zaferlerle avunabilen çaresiz yüreklere

BOYUN EĞME! -eeu

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

MENEKŞE OL.

dur

dur

Picasso diye bir adam çıkar, guernica’yı çizer işte o yüzden umut var bilesin…

Sonra binlerce sokak ressamı vardır, duvarları renge batırıp çıkartır o yüzden umut vardır…
Bir adam çıkar, Beethoven isminde, moonlight sonat adında bir eser besteler seni ayın karanlık yüzüne mıhlar o yüzden umut vardır.

Sail diye bir şarkı dinlersin, elektronik tınıları küçük voltajlar halinde damarlarında gezinir Awolnation dersin, iyi ki var da bu şarkıyı yapmış, iyi ki şarkılar yapılmış işte umut var! Vardır…
Shakespeare diye bir adam çıkar “ben rüyaların yapıldığı kumaştanım” der; umut var dersin… Hangi kumaştan olduğunu düşünürsün, kendini bir rüyada bulursun… Bir cevap bulursun… Yaşar Kemal “Ben deniz içtim, deniz oldum” der “kimse menekşelerin önünde duramaz” der için ayaklanır umut var dersin… Kimse önünde duramasın diye menekşe olursun…
Şiddetle titrerken dünya, sen içindeki rengi, şarkıyı ve şiiri duyumsarsın… Şiddet dünyanın posasıdır, kaldırıp atar, meyvesine ulaşırsın…
Kulakların, gözlerin, bütün benliğin zekâ, vicdan ve aşkla aydınlanan yolları görür…
o yollarda koşarsın, umut var dersin, yollar benim dersin… Yollar bizim… Umut yollardadır. Yollar varsa umut vardır.

Yine de çıkar güzelliğe, iyiliğe itiraz edenler…

Hayır diyenler… “Hayır yok! Renkler yok, resimler yok, şarkılar yok, şiirler, öyküler yok…”
Sus der… Çizme, yazma, konuşma, der…
Sustururum, silerim, ezerim…
“O yollar var ya, yollar benim”… “yollar yok! Yollar çıkmaz…”
Der ki “umut yok”…
“Umudunuz benim oldu, yılgınlık sizin olsun… Direniş öldü ahali’m, yola devam” der “durmak yok!”

Ve biri çıkıp durur…
Öyle durur ki, kimsenin “yok” demesiyle yok olmayacağını görürsün güzelliğin.
Öyle durur ki, bir gömlek, tık nefes, karanlığın içinde… Sadece durur…
Evet çizmez, söylemez, yazmaz, koşmaz…
Çünkü öyle bir durur ki,
Durduk yere şarkı olur, resim olur, öykü olur
Kendi sessizliğiyle bir duvar örüverir etrafına, nasıl yok edeceğini bilemezsin, onun yaptığının aynını yapmadan aşamazsın, anlayamazsın…
İnsanın doğasından çekip çıkartır vaziyetini, günün birinde onu taklit etmekten başka bir şey gelmeyecektir elinden işte…

Biri çıkar…
Birimiz çıkarız…
Var oluruz… “tek ve hür” !
Dünya durdukça, biz durdukça umut da vardır bu yüzden bilesin…
Umut vardır, var oluşundadır…

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Bu Bir Düş Değil…

Geçtiğimiz Çarşamba günü, henüz gezi direnişinde bir grup arkadaş ha var ha yok, sadece çimlere uzanmışlar, kitap okuyorlar, sesleri duyulmamış, Sırrı Süreyya bile gitmemiş olabilir henüz oraya… yani olay tam bir direniş değil de bir tür pasif “hayır” safhasında…

Biz bunlardan habersiz, genç bir arkadaşımla oturup sohbet ediyoruz, bana diyor ki,

“Elif abla, içim sıkılıyor… Ne olacak bu memleketin hali? Sen ne dersin?”

Bende kesif bir sessizlik, on yıllık bir umutsuzluk bu. Yirmili yaşlarımı gün geçtikçe artan tuhaf bir düzeni öğrenerek geçirmişim. Ne zaman özgürlüğe benzettiğim bir şey zuhur edecek olsa, peşinden de bir baskı, bir yasak, bir yaptırım gelmiş… Sonra kılık değiştiren zulüm kol gezmiş, daha çok konuşulacağı yerde susulmuş, sinilmiş… Bazen kızıyorum, bazen hak veriyorum bu sinmelere dahi, o kadar bezdirici gidilmiş ki insanların üzerine; canları, ekmekleri, aileleri ile sınanmış olanlar bile var.

Bir süre önce her şey tek renkken, ve bundan yakınırken biz, şimdi iyiden iyiye rengini yitirip saydamlaşmış. Ne kadar görünmez kalırsan o kadar hayatta kalıyor gibisin bir bakıma. Gündelik şeylerle oyalanıyorsun. Hayat bir idare etme, günü kurtarma, kişiler bazında devam eden çatışmalar, uzlaşmalar silsilesi…

Nasıl olsa yarın da düne benzeyecek, nasıl olsa her şey birilerinin dediği gibi olacak; çünkü öyle oldu sustuk… Konuşsak da sonunda susmaya mecbur kaldık, tekel direnişini anımsar mısınız bilmem?

Koşullar böyleyken, benim teorilerimin çoğu kişiye ve kendisini profesyonel siyasi teorisyen olarak gören insanlara göre pek anlamı yok. Tutarlı olmasına tutarlı fakat benzeri görülmemiş, çocukça, uçuk şeyler anlatıyorum. Değil tamamen kısmen bile gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.
Velhasıl şahane, tutarlı, barışçıl ve imkânsız şeylerden söz ediyorum ben. Benzer dünya görüşünde olduğum arkadaşlarımla dahi düşüncelerimi paylaşırken, bana son derece farazi konuştuğumu anımsatıyorlar. Haksız sayılmazlar, zira biz ağır “darbelerle” susturulmuş bir neslin çocuklarıyız. Politikayı kitaplardan tanıyoruz. Eylemlerimiz ise koca bir okyanusta alabora olmaya mahkûm edilmiş küçük hareketler olarak kalıyor.

Politika bize daima tehlikeli, kaka, çirkin olarak anlatılıyor; bir grup takım elbiseli adamın ve dopiyesli kadının yaptığı şeye politika diyoruz biz.  Hep çevresinden dolaşıyoruz politikanın, politikaya benzeyen ama politik olmayan şeyler yapıyoruz… İçimizde karşılığını bulmayı bekleyen bir “dünya tasarısı” var; ama tek başına çok cılız ve yersiz bir ses olacak… Politikanın yeşereceğini bildiğimiz saksıları sulamıyoruz… Niye yapalım ki diyoruz. İçinde tohumlar uyuyan sulanmamış bir toprak var…

“Eee,” diyorum genç dostuma “iyisi mi sen okulu bitirince çek git buralardan… Çok bilirsen yok ederler, az bilirsen yok ederler, emekçiysen yok ederler, değilsen yok ederler, tam gün yasasına tabi doktorsan, dükkanına kilit vurmuş eczacıysan, avukatsan, yasama hakları müdahale görmüş bir hâkimsen, 4c yasası mağduru işçiysen, üniversite sınavına girecek öğrenciysen, üniversiteliysen, liseliysen, beş yaşında ilkokula hazır olmayan bir çocuksan, üç otuza çalışan güvencesiz bir madenciysen, hayal gücü yüksek bir yazarsan, kapısına kilit vurulmuş bir tiyatroda tiyatrocuysan, bileği kelepçeli bir gazeteciysen, kpss çalışmaktan iflahı gevreyen öğretmensen seni yerler burada… Git, ne olursan ol yine git…”

Yüzü düşüyor, “nasıl gideyim, dil öğreneyim ben iyisi mi” diyor… Homurdanıyor.

Ertesi gün, uyanmış, suratı yine beş karış…

“Yahu ne oldu?” diyorum, “Nasıl gideyim Elif Abla ya da nasıl kalayım diyor?” Yahu bu genç adam, bildiğin politik bir sancı çekiyor, dertleniyor… Utanıyorum kendimden, ona ümitsizlik aşıladığım için, direnmesini salık vermediğim için… Söylemeye de dilim varmıyor… Kişisel bazda kalacak siyasi tutumun diyorum. Komşunla paylaşacaksın, ihtiyacı olan hastana parasız bakacaksın, evladına özgürlükler vereceksin, mülk delisi, lüks manyağı olmayacaksın diyorum. Cık… Kesmiyor.

“Bak gülme ama” diye başlıyorum söze…

Baştan gülüyor, deli mi ne bu gençler? “Sana bir rüyamı anlatacağım, ütopyalı rüya”

Evet anlayacağınız rüya içinde rüya gibi…

Beni merakla dinliyor. Ona 2008’de rüyamda görüp, mutluluk içerisinde uyandığım ama sonra nerede olduğumu anlayınca hüngür hüngür, çocuk gibi ağladığım o rüyayı anlatıyorum.

(Hiçbir ilave olmadığına en değer verdiğim şeyler üzerine yemin ederim)

Rüyanın geçtiği yer: Gümüşsuyu, Beşiktaş İnönü stadı arasındaki yol ve Dolmabahçe yokuşu. Annem eskiden Gümüşsuyu’nda otururdu, oradan olacak zihnimdeki yeri.

Derken bir sabah uyanmışım rüyamda, yağmurlu bir günmüş, ama nasıl kalabalık. Her yer rengarenk. Ve köşe başlarını halaylar almış… Herkes kol kola, bilen bilmeyen halay çekiyor. Öpüşüyorlar birbiriyle, kucaklaşıyorlar. (Şimdi burası rüya mı, yoksa uykunun verdiği ferahlıktan mı bilmem) müthiş bir özgürlük hissi, ama nasıl geniş bir pencere açılmış kalbimde. Soruyorum yoldan geçen birisine, ‘ne oldu?’ diyorum; ‘devrim oldu’ diyor. Ben gümüşsuyundan dolmabahçeye kadar gözümde yaş, ağzımda ıslık yürüyorum.”

“Sonra” diye soruyor genç dostum, “uyandım” diyorum üzülerek… O da üzülmeye kaldığı yerden devam ediyor.

İki gün sonra bir sabah uyanıyoruz, köşebaşlarında yorgun, biraz kızgın ama çoktan kararını vermiş insanlar, gümüşsuyundan taksime, dolmabahçeye, ankaraya, mersine, türkiyenin dörtbirköşesinde direniş isminde bir halaya durmuşlar…

Rüya mı diyorum…

Rüya mı bu? Gözümü kapatıp, duruyor, sonra yeniden uyanıyorum.

Bütün bunlar gerçek, yüreğimde açılan pencereden anlıyorum bunu, özgürlük hissinden…

Ben uyanıyorum, hepimiz uyanıyoruz…

Yitirmemek için bu şahaneliği, uyumamacasına uyanıyoruz hem de…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Benim Güzel Hamle Hakkım…

Hepimizin üzerine düşen bir şey vardır… Temiz halk devrimlerine inandığımdan beri etrafımdaki arkadaşlarıma hep bunu söyledim.
Bir ev kadını evindeki bulguru kaynatır, bir gazete bayii suskun gazetelerin üzerine üşenmeyip tek tek “yandaş medya” diye işaret koyar, bir şarkıcı şarkı yapar, taraftar grupları istekleri tezahürata dönüştürür, bir bahçıvan bir ağaç eker, bir yazar herkesin aklında uçuşanları yakalar ve yazar, bir otobüs şoförü sokak başına kırar otobüsü panzer geçmesin diye, doktorlar sağlık desteğine, avukatlar hukuk desteğine koşar, travestisi, gay’i, lezbiyeni rengarenk gelir, müslümanı duasıyla gelir, her etnik grup kendi derdini ve farklılığını alır gelir yanına daha büyük olabilmek için, bir yarışma sunucusu sorular hazırlar, bir oyuncu penguenli tshirt giyer, bir yönetmen ben bu sürecin filmini yapacağım der, öğrenciler akıllarının ve bedenlerinin en taze gücünü katar, öğretmenler sınavda soru yaparlar direnişi, öğrenciler benim sınavım sokakta der, nohutlu pilavın hepsini satın alır bir adam, nohutlu pilavcı kıyak bir indirim yapar, kimisi kitap götürür oraya, kimisi polise kitap okur ‘bak elimde sözcüklerden başka bir şey yok’ demek için…
Herkesin üstüne düşen bir şey vardır, uyanışa, direnişe ve dirilişe katılmak için hamle hakkı vardır herkesin, ve o hamle herkese ait, biricik ve çok özeldir… O yüzden çok esprili, çok sivil ve çok delikanlı bir direniştir bu. Herkes üzerime düşen nedir diye sorduğu ve kendisine ait cevabı keşfettiği için…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Güçlüler vs. Haklılar

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Hak bir hükmetme biçimine dönüşmedikçe de, o hakkın masumiyeti baki kalır, kirlenmez.

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Zorbalıkla değil mizahla ve dostça kurulan biraradalıklarla anlatılan hak, keskin ve önlenemez bir devinim oluşturur. Estetik anlamda da, manevi anlamda da güzeldir. Ona güzelliğini veren, içi dopdolu, sahici ve bozulamaz bir cevher vardır.  Bu cevher ki, kişiler aksini iddia etseler, leke çalsalar ve dahi başka insanı araçlarla değiştirme çalışsalar bile değiştirilemeyecek olan hakikattir. Bu yüzden dinlerde, yaratanın katında dahi haklara dair son söz kişilere aittir…

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Bu yüzden hak, partiler, örgütler ve ideolojiler üstüdür. Meğer ki, partinin manifestosunu yazarken, örgütlenmeni oluştururken ya da ideolojini tesis ederken “hak” esasını merkeze koyabilmişsen ne ala… Ancak pratikte hakların uygulanması, sahiplenilmesi, saygı duyulması tamamen bireysel bir tavırdır, doğrudan vicdanla, adalet duygusuyla ve her türlü dünya ve din görüşünü aşan kişisel varoluşla ilgilidir.  Böylelikle bu hesapsız, pazarlıksız bir saygıdır. Takdir görmek ya da sevap kazanmak için değil, doğru olduğu için doğruyu yapmak ya da söylemek erdemlidir ki, takdir de sevap da bunun peşisıra gelir…

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Suya sabuna dokunmadan, ne şiş yansın ne kebap demeden, yılmadan, yorulmadan, vazgeçmeden, çok uzadı demeden bir haklılığı kovalamak, bu haklılığın yanında olmak, şucu bucu olma meselesi değildir o yüzden… Çünkü taş aşınıp nasıl toz olursa, insani yapılanmalar ve düşünceler de aşınabilir, dönüşebilir, büyüyebilir ya da yok olabilir. Geriye sadece haksızlığa direnenler ya da haksızlığa susmak için kılıf bulanların izi kalır… İşte terazilerde tartılacak olan budur…

Güçlüyü değil haklıyı kucaklayana selam olsun…

Elif Ezgi Uzmansel

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Biz Marjinaller, Çapulcular…Biz Teroristler…

marjinal diyorsunuz…

aşırı uç diyorsunuz…

haklıyken haksızlık diyorsunuz…

Ben bunları çok iyi anlıyorum ve kızmak yerine kendimce içten bir anlayış duyuyorum.

Çünkü ak parti seçmeni olan arkadaşlarımın, bu zulmün, bu kıyametin, bu haksızlığın odaklarına oy verdiklerine inanmayı gönüllerinin kaldırmadığını düşünüyorum. Benim bu kadarına içim elvermezdi, öyle ya.

“Ben mi getirdim bu zalimi başa? ” derdim. “Hayır olamaz, bu benim inanıp peşisıra yürüdüğüm lider olamaz” diye iççatışmalar yaşar dahası hakkındaki gerçekleri reddederdim. Kararlarını sorgulamasam bile bir an dururdum yalnız; gencine yaşlısına, çoluğuna çocuğuna kimyasal silahla saldırdığını fark edince; silahsız bu insanların çektiği eziyete bakıp bu “bu kadarı kesinlikle gerçek değildir” diye muhakemeyi yapar ama sonuçtan içim elvermez, havsalam almaz, itiraz ederdim. Ben bu duyguyu çok ama çok iyi anlıyorum…

O yüzden fotoğraflara montaj, arşiv deniyor sanırım… Dahası, konuşulanlara abartı, konuşanlara çapulcu, direnenlere marjinal, sivilitaatsizliklere terorizm yakıştırmaları yapılınca kabul görüyor. Dedim ya, anlıyorum…

Şimdi ben de sizin beni anlamanızı istiyorum:

Ayağı sakat olan kardeşimin, sabahın 5.25’inde bana gönderdiği ve bizzat çektiği boğaziçi köprüsü yürüyüşü mü montaj?

76 yaşındaki babaannemin, Ankara direnişine gidip biber gazı yiyerek kendisini önünden geçen ilk otobüse atıp “ben böyle zulüm görmedim” diye haykırması mı abartılı?

Müzisyen kuzenimin, beni arayıp sopalarla sloganlarından başka bir şeyi olmayan insanları avlıyorlar demesi mi terorizm?

Mahallemde oturan, ekmeğinin kavgasına düşmüş tezgah manavının tencere tava çalarak “artık yeter, yoksulluk yeter, zulüm yeter” diye isyan etmesi mi marjinallik?

Yazarlığımı, terziliğimi, felsefeciliğimi ve her sabahın köründen akşamın yarısına dek döktüğüm alınterini bir köşeye koyarak ya da sevdiğim, evlendiğim adamın akademik unvanını, hekimliğini hiçe sayarak yalnızca haksızlığa daha çok susmadığımız için o enfes sıfatı, yani çapulculuğu aldım, bağrıma bastım…

Ama bir durup düşünün:

Biz marjinalmişiz öyle mi? Çayı, sigarası ve televizyon dizileri olan babaannem yani… Çocuğunun altını temizleyen ben, 93 model toyotasını pazarları elektrik süpürgesiyle temizleyen kocam, günde 13-14 saat çalışan annem, türk sanat müziği korosunu hobi edinmiş babam, domatesli makarnasıyla destan yazan kuzenim, can erik seven kardeşim, bir dondurmaya tav olan Ceren’im marjinal …

Biz normal insanlarız, bizi anlayın….

Normaliz fakat “normalleştiremiyoruz” bizi anlayın!

Zulmü, yasakları, sindirilmeyi, susturulmayı, yatağımızdan cüzdanımıza uzattığınız o elleri normalleştiremiyoruz.

Normaliz… Eğer bizimle makul konuşma platformları kurabilseydiniz, olanca zekamız ve olanca normalliğimizle biz de size “söz” ile karşılık verirdik.

Bizden normal tepkilerimizi aldınız. Elimizde biber gazı yok, belimizde jop ve silah yok, portakal gazını atmayı değil solumayı biliriz sadece, toma ehliyetimiz de yok bizim…

Sloganlarımız, biraz öfkemiz çokca inancımız var…

Anlayın…

Bu zulmün normal karşılanamayacağını, tepeden tırnağa dirilişin de normal bir şey olmadığını anlayın…

Elif Ezgi Uzmansel

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

ÖDLEK

siyahın içinde...

siyahın içinde…

Ödüm patlıyor hocam,

Kızım sevişecek diye değil, sevgisizlikten ölecek diye…

Ödüm patlıyor

Ellerinde palalarla girecekler bakir ormanlarına ruhumun

Sokak aralarında bir kadın düşecek, yağmur damlası kadar kadın

Susuyorlar ödüm patlıyor…

Bir kadın öpüşmüş de, kan gövdeyi götürecek diye ödüm patlıyor

Kesecekler yaş dallarını özgürlükten bi hal olmuş selvinin, çınarın, meşenin

Kuru dallar intikam alır diye ödüm patlıyor.

Hocam, yasaklanacak mı rüyanın pembesi?

Klarnet sesine pranga mı vuracaklar?

Ne olacak şimdi, niyedir ellerinde bu kadar silgi

Biz ne yapacağız bu kadar kalemle

Kalemimizi mi kıracaklar hocam,

Hakikati mi silecekler?

Bu perdelerden ödüm patlıyor hocam!

Bir kapanacak ki hiç açılmamacasına…

Sahneye inecek, gözlerimizin avlusuna kapkara inecek…

Biz bu boyalarla elimizdeki, bu çakırkeyif hatıralarla, üzeri buzlandırılmış ve hiç tellendirilmemiş sigaralarımızla ne yapacağız?

Bu sevişemediğimiz aşklarla, öpüşemediğimiz ağızlarla

Gölgesine sığınamadığımız ağaçlarla,

Yazamadığımız öykülerle,

Guruba karşı içemediğimiz tek buzlu rakımızla,

Bu ayık kafamızla ne yapacağız?

Hocam konuşamadığımız bu hakikatlerle sonra…

Bu kadar ölüyle,

Bu kadar yoksullukla,

Bu kadar kanla hocam… Bu kadar çocucuğun kanıyla…

Savaşın her türlüsünden ödüm patlıyor.

Topraktan korkuyorum, ya benden alırlarsa diye değil ya beni alırsa diye.

Mülkten ve şarkıların olmadığı yerlerden

Çocukların bir gecede büyüdüğü yerlerden korkuyorum hocam…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Lirik Teferruatlar

Bekleriz :)

İzmir Kitap Fuarı'na Bekleriz :))

İzmir Kitap Fuarı’na Bekleriz :))

7 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar..., Lirik Teferruatlar, o k y a n u s o d a l a r, Parçalar, Teferruatlar, Yer, Yirmili yaş fiksasyonları...

Basit

Ellerimi renge buladım.

Elif Ezgi Uzmansel, Ellerimi renge buladım.

Niye anlatmıyorsun diyorlar.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum.

Herhangi bir yerden başla diyorlar.

Beni daha fazla parçalamayın diyorum.

Hiç değilse birazcık söyle diyorlar

Eksilemem artık, yok olurum sonra.

Susmalar vesaire, öyle dümdüz, karmaşık olmayan yaşantılar falan feşmekân… Daha iyi geliyor. Ben de öyle yapıyorum.

Yazdım mı, kısa cümlelerle yazıyorum…  Ayrıntılı şekiller, uzun saatlerimi alacak, bana uykuyu dahi hatırlatmayacak kadar ayrıntılı şekiller çizip boyuyorum. Renkler iç içe geçiyor. Acemi şeyler, uygunluğuna bakmadan öyle, nasıl aklımdan geçmişse…

Elif Ezgi Uzmansel, Sarmallar

Elif Ezgi Uzmansel, Sarmallar

Bunları yaparken hep burnumdan nefes alıyorum.

Ağzım sımsıkı kapalı…

Her şeyin ilk halini düşünüyorum çok çok… Sebeplerini değil, sonuçlarını da değil… Başladığı yerle ilgileniyorum.

Acı çekmek.

Nefes almak.

Aşık olmak.

Bıkmak

Mutluluğu istemek

Arzu etmek.

Korkmak

Korkmak

Korkmak.

EEU, çok şey var

EEU, çok şey var

Çok korkuyordum eskiden. Şimdi daha az korkmayı öğrettim kendime. Çünkü korku öğretilen bir şeymiş, doğamızdan getirdiğimiz değil… Eğer öyleyse korkmamayı da öğretebiliriz diye düşündüm. Denedim oluyor. Bazen de olmuyor. Korkabildiğimiz kadar yaşayabiliyoruz. Sonra korku bazen sevimsiz ve tahtakurusu gibi insanı içten içe yiyor. Öyle korkulardan tiksiniyorum. Bunları daha kolay temizleyebiliyorum bu yüzden. Sahiplenmenin ne anlamı var.  Ama bazılarını seviyorum. Tatlı kaşıntısı olan sinek ısırığı gibi… Bir de bedellerini göze alamam, o kadar cesur değilim.

Çok basit şeyler var kafamda. Su da basit bir şey laf aramızda… Yoksa ölürsün. Tuzluysa ölürsün. Kirliyse ölürsün. Basit ve yaşamsal şeyler…

Anlatacağım,

Bilmiyorum, nereden başlasam anlatmaya.

Birazını anlatamam, her hangi bir kısmını da…

Ben çiziyorum. Uzun uzun. Yarım aksak. Hem de rengarenk. Bütün ayrıntılarıyla…

eeu, anne-yavru balık

eeu, anne-yavru balık

EEU, rüya görebilen

EEU, rüya görebilen

eeu, ay bir yandan sen bir yandan

eeu, ay bir yandan sen bir yandan

eeu, güneş topla benim için

eeu, güneş topla benim için

eeu, okyanus odalar

eeu, okyanus odalar

eeu, soul kitchen

eeu, soul kitchen

EEU, Beren'e Ninni

EEU, Beren’e Ninni

EEU, Rüzgar Ali'nin masalları

EEU, Rüzgar Ali’nin masalları

eeu, Rüzgar Ali'nin Masalları-2

eeu, Rüzgar Ali’nin Masalları-2

2 Yorum

Filed under Teferruatlar

Geçecek…

Illustrasyon: Güneş topla benim için, elif ezgi uzmansel

Illustrasyon: Güneş topla benim için, elif ezgi uzmansel

 Bu yazı Mehtap’ın, ona da demiştim, senin yazın olsun, sana hediye olsun….

Mutsuzluk, mutluluğun anne karnındaki halidir.

Sessizlik gürültü arifesi…

Yalnızlık aşkın avlusudur.

Karanlık, ışığın yumurta kabuğu…

 

Başarısızlıklarınız pas verince atacaksınız hayatınızın golünü, hatalarınız kadar sağlam bir pusula olmadığını göreceksiniz doğruya ulaşınca, arızalarınızı sevebileceksiniz sizi daha düzgün bir insan yaptığında, her şerden bir hayır doğacak, gün doğmadan neler doğacak görün bakın…

Görün bakın en çaresiz anınız, en yaratıcı halinizdir. Hiçbir zaman, sabrınızın denendiği o anki kadar sabırlı olamazsınız. Dinlenmek, yorgun olduğunuzdaki kadar kıymetli değildir. Uykusuz bir gecenin ardından birkaç dakika kestirmek, saatlere bedeldir bilirsiniz.

Trambolinlerle bezenmiştir yolumuz, ne kadar aşağıyı görmüşsek o kadar yukarıya sıçrayacağız.

Biz kendi zehrimizden panzehir yapacağız.

Size yalan söylemiyorum, duygularınıza hormon pompalamıyorum, gerçeği çarpıtmıyorum, maniple etmiyorum. Yıkık dökük duvarlarınızı pembeye boyamak gibi bir niyetim de yok. Hatta size bilimsel bir kanıtını bile sunabilirim söylediklerimin…

Yemin bile edebilirim.

Hani düşünün ki, pes etmişsiniz, vazgeçmişsiniz, iki seksen olduğunuz yere devrilmişsiniz; gelip de elini alnınıza koyup, dünyanın en harika teselli sözcüğünü söyleyen insanlar vardır ya… Derler ki, “geçecek…”  Nasıl olduğunu bilmezler, nasıl iyileşeceğini her şeyin… Ama bir ağız dolusu çıkar o küçücük sözcük… Bu vaat bile değildir. Neredeyse mistik gelir… Mucize olması gerekir… Ama geçecektir…

Dedim ya, size kanıt bile gösterebilirim…

Dallar çıplak, gökyüzü gri, rüzgâr etinizi kesiyor… Çamur deryası bütün dünya… Deniz hırçın, yağmur aksi… Toprak boz, çırılçıplak… Karanlık aceleci, erkenden yutuyor bütün yarım küreyi… Bütün sandalyeler terk edilmiş balkonlarda. Balıklar ölmek için hazır, çok lezzetli, çok gelişkinler artık. Ancak kalın kabuklarında şekerlenebiliyor meyveler… Katmer katmer kumaşlara sakladığımız etimiz korkuyor çıplaklığından. Hiç durmayacakmış, bir sonu olmayacakmış gibi soğuk erken sabahlar. Ellerimizin derisi kavlamış, dudaklarımız pancar kesmiş, burnumuzun ucunda kızıl bir serinlik… Ağzımız gülümsemek için çok üşüyor, bir yorganın altından daha güzeli var mı sanki?

Geçecek…

O güneş açacak arkadaş! O dal yeşerecek… Deniz durulacak… Yağmurlar can vermeye yağacak yemin ederim. Dalından yiyeceğiz eriği, kollarımız pekmez rengi, yorganlar fora olacak… Cebinde beş kuruş olmadığı sabahlar, o kuşlar öyle şakıyacak ki milyonlara değişmeyeceksin, bu güzellik nasıl belirdi diyeceksin. O kış nasıl bitmiş, o bahar nasıl cemre cemre inmiş inanamayacaksın.

Doğa dirilecek, tomurcuk çatlayacak, buzlar eriyecek…

Geçecek…

Her kışın ölümü bahardır.

Kışı öldüren bahar gibi, yaşama sevincin o kederleri nasıl alt edecek göreceksin…

Göreceksin…   Geçecek…

Elimi alnından çekmeden hem de.

4 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Teferruatlar

Gasp

 

benim olmalı ya da hiç

benim olmalı ya da hiç

13.03.2013

Uçurtma Avcı’sında bir pasaj vardı ki, altını çizerken sayfanın canı çıkmıştı… Ezberimde kaldığı kadarıyla şöyle diyordu; “Bir tek suç vardır: o da hırsızlıktır. Bütün diğer suçlar, hırsızlığın türleridir. Katil dediğin, bir insanın yaşama hakkını çalandır. Yalancı dediğin ise doğruları bilme hakkımızı…”

 

Bu cümleleri okuyup, hak verdiğim günden beri; ben içimdeki hırsızları ehlileştirmeye, eğitmeye ve onlara rahat durmayı öğretmeye çalıştım. Aynı şekilde ne zaman haksızlığa uğrasam ya da incitilsem bana yapılan hırsızlık neymiş ona dönüp baktım…

 

En çok enselediğim de, “Zaman hırsızlarıydı”…  Bir anı adilce paylaşmak, bir şeyleri yitirmeden, ıskalamadan, tüketmeden pay etmek kimi zaman insanları yetinemediği; daima dahasını arzuladıkları bir şeydi. Kendi hakkımıza razı olmadığımız anlar, bizi bu suça teşvik ediyor. En tutarsız, en açgözlü yanımızla, “Benim olmalı” diyoruz. Buna “bencillik” demeyeceğim. Zira bana göre bencillik, çok zaman sakıncalı bir şey değildir. Hatta insana büyük bir empati kabiliyeti verebilir. Kendisini sevip, önemseyen ve yaşamak isteyip istemediklerini tartabilen bir insan, az çok karşısındaki insanın da kendi kaygılarına sahip olabileceğini hesaplayabilir. Onun yaptığı güzel şeylerde “mecbur” değil, “gönüllü” olduğunu kendisinden pay biçerek söyleyebilir. Bu bencillik bilinci, açgözlü bir talepkârlığın yanında erdemdir. Bunu gözü kapalı söyleyebilirim.

 

O talepkârlık, bir taciz dansı, bir gasp girişimi, kırk kez sırtında taşıyıp bir defa indiren insana verilen ceza hükmüdür. Aslında sorun şu, kimse kırk kez de, bir kez de kimseyi sırtında taşımaya mecbur değil. Gelgelelim, birilerinin bizlere gösterdiği nezaket, yakınlık, ilgi ve yeri geldiğinde yaptığı iyilikler samimiyet arz etse bile “süreklilik” arz etmemelidir. Sadece bir an için, evladınızdan başka bir varlığın, yedi gün yirmi dört saat emrine amade olduğunuzu düşünün. Karşınızdaki ne zaman isterse o zaman isteklerini karşılamalısınız… İşte o vakit bu iş, sözsüz bir kölelik anlaşmasına dönüşür. Birisi, sizin varoluşunuzun koşullarına aldırmadan; ne yaşıyorsunuz, ne istiyorsunuz, ne kadar uygunsunuz, ne kadar güçlüsünüz, ne kadar isteklisiniz bunu umursamadan sizden istiyor… Ona “hayır” derseniz, kendisinde samimiyetinizi sorgulama, sevginizi eleştirme, geçmişte yaptıklarınızı hükümsüz kılma ya da burun bükme hakkı görüyor. Sizi, gizil bir baskı ile ele geçirmeye çalışıyor yani… Kendi iyiliğinizden bir pranga takıyor ayağınıza…

 

Bizim kayıp bir sorumuz var, nerede ve ne zaman yitirdik onu bilmiyorum. O yok olmuş soru, “Bu insan bu gücü nereden buluyor, acaba benimle paylaşırken kendisinden tüketiyor mu?”

 

İçimizde yalnızca isteyen, uman, beklentiler içinde olan yanımıza “dur” diyecek soru bu… “Hayır” ya da “şimdi değil” yanıtını aldığımızda dönüp kendimize bakmak mümkün mü? Sınırlarımızı aştığımızı, karşımızdakini pişman etmek üzere olduğumuzu anlamak mümkün mü? O soru kaybolmasaydı belki… Ama şimdi nerede bilen yok, bulabilene aşk olsun!

 

Böyle anlarda ya paylaşmaktan vazgeçeceksiniz ya da sizi yapmakta olduklarınızdan soğutacak kadar paylaşım ahlakından yoksun olan insandan… Aslında dönüp baktığınızda, daima dünyanın başka türlü olabileceğine inanmışsınız. Yaptığınız güzel bir şeyin, yalnızca somut kazanımları olmadığına, aynı zamanda sizi eğittiğine, hatta karşınızdakilere bile güzel bir tadı öğretebildiğine… Bu yüzden devam ediyorsunuz, gücünüzün kaynağı da bu… Aradığınız boş bir pohpohlama değil, bilakis bundan hiç hazzetmiyorsunuz. Ya da yaptığınız şeylerin onaylanması arayışında da değilsiniz. İnsan doğru olduğuna yürekten inandığı şeyin sağlamasını yapmaya muhtaç değildir.

 

Dedim ya, “başka türlü olabilir mi?” diyebilmek, bu arayışa girebilmek… Ve bu sorunun cevabına duyduğunuz merak sizin itici gücünüz. Eminim kişisel temelde değil fakat toplum çapında etrafına ve dahası insanlığa faydalı olmak isteyen birçok kişi aynı inancın peşinden gidiyorlardı. İçlerinden “Mümkün olmalı” diyorlardı. Onların işi daha zordu, yıpratıcı unsurları kuşkusuz daha zalim ve daha fazlaydı ama onlar hiç susturmadılar içlerindeki “mümkün olmalı” diyen sesi. O ses çok ışıklı… Koca bir gasp çetesini ışığa boğacak, çenelerine ot tıkayacak kadar hem de…

 

Onların ışığına tutunup, devam edebilme güçlerinden pay çıkartmalı elbet.

 

Öteki taraftan bu ışığın, her şeyi farkında olan, maruz kaldığınız şeyi bütün açıklığı ile görmenizi sağlayan yanınızı kamaştırmasına müsaade etmemeli.

 

Çünkü sonra bir gün, içinize dönüp bakıyorsunuz… Aaa… O da ne, her yer bomboş… Sahip olduğunuz, kazandığınız, yıllar içinde inşa ettiğiniz ve yüreğinizi yalnızca kan pompalayan bir kas parçasından, hissedip güç saçan bir kaynağa dönüştüren o şeyler yok olmuş. Hepsinin yeller esiyor.

 

Evet… Sizi sizden çalmışlar… Bir güzel kılıfını da hazırlamışlar.

 

Buna dur demek sizi daha kötü biri mi yapar sanıyorsunuz. Sanmayın!

 

Aklınızı yadsımak sizi daha iyi kılar mı sanıyorsunuz. Sanmayın!

 

Bu gaspa göz yummayın! Çünkü o bomboş halinizle yüzleştiğinizde iyi de kötü de hükmünü yitiriyor. Yaşamın anlamına/anlamsızlığına dayanıyor sırtınız… Aman… Bakın enseleyin, sinsice kaçıyorlar! Sizden götürüyorlar…

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Neee Cinsel İçerik mi?

feminist_1Sevgili Cinsellik,

Biliyorsun, anne karnına ilk düştüğüm o an, -yani bir cinsel eylemin sonucu olarak yaşama tutunduğum o an- seninle tanıştık ve payıma “kadınlık” düştü x y kombinasyonlarından… Bir kadın olarak dünyaya gelecek ve seninle olan tanışıklığımı, bana bahşedeceklerini veya sebep olacağın zorlukları hep sessizce, kendi halimde, bazen de bir erkekten kat be kat gizli yaşayacaktım. Buna mecburdum. Benim tarafım için bu yazılmıştı… Evet, kadın olmak bazen ağıza alınamayacak kadar gizil bir şeydi… “Kadın” kelimesinin yerine, hanım ve bayan gibi uyduruk zırvaların konulması da bu yüzdendi. Bunu erkenden öğrenecektim…

Sonra, senin de kuralların erkekler tarafından yazılmıştı… Var olmak, varlığa gelmek için kaçınılmaz olarak ihtiyaç duydukları kadınlığı ve kadınları nankörce hiçseyen erkekler tarafından… Söz gelimi, o erkekler büyüyüp, kanunlar, kurallar koyacakları yaşa ve mevkie eriştiklerinde şöyle cümleler kurabileceklerdi: “Alkol ve seks her şey değildir…” Alkolü bilmem ama seks her şeydi. Bu cümleyi kuran şahıs da böyle bir eylem sayesinde dünyaya gelebilmişti. Ama istiyordu ki, bütün üretici, kurucu ve yapıcı eylemler gibi bu da görmezden gelinsin, azalsın, yok olsun ya da zevkli parçaları ayıklansın… Ama sen öyle güçlü ve öyle zorunlusun ki, senin keyfinden kendisini alıkoyana şaşarım!

Sevgili cinsellik, senin marifetin sadece çiftleşip çoğalmakta değildi elbette. Senin isimlerinden en güzeli sevişmektir… Sevmenin tekillikten kurtulduğu, işteş hale geldiği o fiil çekiminde gizlidir şahaneliğin. Öyle ya, ister bir kadın ve bir erkek arasında geçsin, ister hemcinsler arasında, sevginin kıvılcımından alev alırsan eğer, güzelliğin hiçbir şeyde yoktur, biliyorum…

Biliyorum… Ama bu bilgiye ulaşmam hiç kolay olmadı. Ten saklıdır… Ten kutsallaştırılır. İşte öğretilen ilk şey buydu. Peki, elle tutulup gözle görülen, içimizdeki hayvansallığa işaret eden bu gerçek, yani sen ey cinsellik, yani en ilkel yanımız, nasıl olup da böylesine ilahi bir mertebeye oturtulmuştun? Özen gösterilecek bir şey, bu kadar yasaklara bürünmek, kurallarla, gizlerle bezenmek zorunda mıdır sanki? Gizli olmak yerine kapalı olsa yetmez miydi? Tabulaştırılacak yerde, sadece itina edilse o da mı olmazdı? Elbette olmazdı… Maazallah kadının biri kendi cinsel gücünü keşfedip, üretkenliğini fark ettiği an dünyayı yerinden oynatır; savaş meydanlarına barış yağdırır, kirli ve dağınık düşünce ve sistemlere çekidüzen getirir, temizler ve yeni, sıcak, sevgi dolu bir dünya yaratırdı… Eğer dünyanın bir kokusu olsaydı, şu haliyle “ter” kokan dünyaya misk-i amber kokusu çökerdi, süt kokusu, çiçek kokusu, fırında kurabiye, patlamış mısır kokardı her yan…

Ey cinsellik, sevgili cinsellik, eğer biz kadınlar seni gönlümüzce yaşayabilseydik, yani hayatımızdaki bu parçayı koca koca anlamların altında ezmeden dışlaştırabilseydik, dünyayı güzellikler doğuran bir yer haline getirirdik. Ama ne yazık ki tam tersi oldu, kadının cinselliği de erkeğin oyun sahasına düştü. İşte bu yüzden pampişler, bu yüzden çılgın ve heveslik pornolar, bu yüzden mezbahalara şenlik et parçaları kadınların yazgısında yerini aldı… Aklımız, becerilerimiz, gücümüz yerine bekaretimiz, hizmetkârlığımız ve suskunluğumuz başımızın tacı addedildi. Oysa kadın da kadınlık da, -sen daha iyi bilirsin ya- teni, eti, yatağı aşan bir şeydi… O hayatı döküp, tek tek katlayarak düzeltme becerisiydi. Kadınlık, merhameti yirmi farklı dilde ezberden söyleyebilecek kadar merhamete vakıftı. “Ne zalim kadınlar var” diyenler olacaktır elbette, o zaman dönüp kadınlıklarından, içindeki o dişil güçten nasıl vazgeçtiklerine bak ne olur… O zulüm becerisi eksilen, azalan bir kız çocuğudur bilesin. Güzel sonuçlar için acıya tahammül eden canlıdır kadın çünkü… Güzel sonuçlar konusunda inat edip, acıyı bu sayede göze alabilendir… Bunu anlayacaksın.

Güzel demişken ve güzelliğini bu kadar övmüşken, nasıl olup da utandık senden? Ama söyledim ya, biz güzel olan her şeyden utanabilme yetenekleri ile donatıldık… Kavgaları göz kırpmadan izleyebilirken, öpüşen ağızları ayıplayabiliriz. Tüketen, bitiren, yoran, yıldıran ne varsa cesurca konuşup aşk dolu, sıcacık cümlelere cimri tutarız sözlerimizi… Aynaya bakıp içi irin dolu sivilcelerimizi dakikalarca izleyebiliriz örneğin ama çıplaklığımızı örtecek örtü, ondan kaçacak köşe ararız… Çıplaklık üzerinden ahlak normları üretiriz; o yüzden kıyafetlerimizi çıkartmadan önce ahlak anlayışlarımızı gözden çıkartmamız gerekir hep… Halbuki bedene dair tek kural, onun kişiye ait olduğu ve kimsenin üzerinde hak iddia edip yargıda bulunamayacağıdır. Burada tıkanır hakikat damarları, burada başlar krizler ve ataklar… Eh sevgili cinsellik, seni bedende başlatıp orada bitiren; sana ruhunu, zekasını katamayan biz insanların vücutlarıyla bu kavgası niyedir sanıyorsun?

Hem sonra, seni galiz küfürlerin içine iliştiren insanlık biz kadınlara senin kumaşınla kabuslar biçer. Kanlı, acılı, ağrılı ilk gece hurafeleri, kıyıda köşede çekilen aybaşı kıvranışlarından yola çıkar. Bereketimizi, zenginliğimizi sır konusu yapabilir; düşlerimizi, arzularımızı ayıplayabilir, sözümüzü kurallarla kesebilir…

Ah sevgili cinsellik ah, senden söz etmeye başladığımda niye havai fişekler patlamadı cümlelerimde, niye festivalsi kelimeler gençliğin, yaşamın coşkusuyla kopup akmadı? Niye korkular, yargılar, gizler hortladı? Niye şikayet ettim bizi bize? Neyse sevgili cinsellik, sana mektup yazacak denli uzak durduğuna göre özgürlüğümüzden; yanıtlarımız suskunluğumuzda, şikâyetlerimizde, yanıtlarımız kendi yasaklarımıza esaretimizde…

Çok geçmeden karış aramıza, barış bizimle olmaz mı?

Ya da biz seninle.

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Sevgisiz

By Ben Tour

By Ben Tour

Bu kadar ev var, bu kadar evsiz;
Bu kadar insana, bu kadar yalnız…

Bu kadar düş var, bi o kadarı kırılmış;

Bu kadar bolluk ve görkemli yokluk…

Bu dizeleri karaladığımda Amy Winehouse’un ölümü üzerinden bir gün geçmişti sadece. Ama gaddar söylemler daha o genç kadının bedeni soğumadan ayyuka çıkmıştı. Neymiş efendim, uyuşturucu kullanmanın kaçınılmaz sonuymuş, neymiş efendim blumianın getirisiymiş, alkolizmin bedeliymiş… Üç gramlık etinin, saldırgan makyajının, çığlık çığlığa haykıran dövmelerinin ve eşsiz sesinin ardındaki yirmi yedi yaşında, gencecikken hayatla bütün iyi ilişkilerini bitirmiş, ümidini binlerce defa kaybetmiş çocuğu ezen ezene… Ölüsünün üstüne tüküren tükürene…

O gün bir kez daha anlamıştım ki, her gün, her fırsatta merhametimizin cenazesini kaldırıyorduk biz. İnsaf dediğimiz şeyden geriye, burnu büyük bir acıma, lütuf gibi sunduğumuz uzlaşma kırıntıları kalmıştı. Biz, şartlı şurtlu iyiydik. Biz bedeli karşılığında insandık. Yüreğimize kimsecikleri sığdıramıyorduk, daralmış, ufalmıştık. “Küçük görmek” denilen bir hikâye vardır, ne güzel bir deyiştir o. Küçük görmek vardır doğru, çünkü küçük bakmak vardır. Biz küçücük, sığ sulardan seyrediyorduk insanları. Biz ölmüştük yahu, insanımızı öldürüp, içimizdeki yırtıcıyı semirtene kadar beslenmiştik.

“Savaşta onlarca kişi ölüyor, sen ona üzülme, git bir tane keşin ölümüne üzül” diye ağzından salyalar saçarak klavye başı akbabalığına soyunmuşlara bakıp, “acı çekmelere” de kota koyuluyor demiştim. Eceli ile değil, merhametsizliğin ürünü olan her hangi bir silahla öldürülmüş herkese dökecek bir damla gözyaşımız yok muydu bizim? Bu kadar mı cimrileşmişti vicdanlarımız? Bilemedim… Konduramadım… Yanılmayı istedim. Hem de çok istedim bunu. Ve yanıldığımı görebilmek için, en basit, en yakın insan ilişkilerinden tutun da, birbirini bir kez dahi görmemiş insanlar arasındaki münasebetlere çevirdim gözümü…

Biz beceriksiz ve sevimsiz avcılara dönüşmüşüz meğer… Güler yüz bizim kamuflajımız, gevezeliklerimiz ardına saklandığımız çalılıklar… İşin aslı başka oysa, herkes birbirinin en savunmasız halini kollar halde. Ki bunu bilen ve avlanmaktan korkan niceleri, yüreklerini kendilerinin dahi bulamayacağı bir yere saklamış. “İyiyim” diyorlar yarım ağızla, gülüyorlar ama zırh gibi bir gülüş bu. O zırhı indirsen bir yara var ki sorma. İyileşmedikçe hırçınlaşacaklar, iyileşmedikçe avcı olmanın, bir avcıya dönüşmenin yolunu bulacaklar. Ama yalnız başına iyileşmez bu. Şefkat olmadan sağalmaz. Ama hepimiz, iyi olmak için çok yorgunuz. Üstelik korkuyoruz.

Bize yumruklarını uzatıp koşan bir insanı, sarıp bağrına basma yüceliği şöyle dursun; barış ve iyi niyet adımlarıyla gelenlere gülümseyemiyoruz bile.

Umudumu yitirdim, çünkü sakinlik anlarında kararlar alıp, kriz anlarında bütün yeminlerimizi bozuyor ve egomuz bize neyi emrediyorsa bir harf dışına çıkamıyoruz. Derin bir nefes alıp “şimdi, şu anda çılgınca öfkeye kapılmadan davranacağım” diyemiyoruz. Ve size yemin ederim her şey böyle başlıyor. Bu, sevgisizliğin ilk ilmeği…

Yaşamsal ve insancıl konularda o kadar fazla yasak ve yaptırımlara, yoksunluklara maruz kalıp susmuşuz ki, affedip üstesinden gelebileceğimiz, aksini inşa edip yaşatabileceğimiz konularda tahammülsüz ve katı hale geliyoruz. Ucunda ölüm yok ya, diyemiyoruz. Çünkü yanlış yerde susmuşuz, sessizlik hakkımızı yanlış yerde kullanmışız. Son ses haykırıp itiraz edeceklerimizi sineye çekmişiz.

Umudumu yitirdim, çünkü basit ama sıcacık, ama sakince çözülebilecek bir düğümü içinden çıkılmaz bir hale getirmekle övünebiliyoruz. Biz, hayatında sahici ilkeler olmayan insanlar, bütün yasakları sevgiye ve sabra koyuyoruz. Bunları yaşam felsefesi adı altında baş tacı yapıyoruz. Böylelikle mutluluk tesis edeceğimiz yanılgıları bizi ne kadar uyutur, ne kadar yutturabiliriz bunu kendimize?

İnsan insanın kurdu ise, ilacı da odur.

Ama bu karanlık, küçücük ışığı yutar mı? Bu kadar ölüm, yaşama müsaade eder mi? Bu zalim dünya sevgiyi yeşertir mi?

Umudumu yitirdim. Sevgimi yitirmeden önce…

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

GEBELERE BALON

GEBELERE BALON

Dostum, kardeşim, oğlumun süt annesi, süt oğlumun annesi BİHTER DİNÇEL ile anlattık…

Bir çocuktan bir kadına, bir anneye evrilişimizi…

Hiçbir şeyi yok etmeden, çoğalıp büyüyüşümüzü…

Oğullarımızın gelişini….

Klişelere nanik yaparak anlattık… Bizi annelikten korkutan her şeye gülüp geçerek, kızarak, doğrusunu söyleyerek anlattık.

Allah bize yakın zamanlarda hamile kalmayı lutfetti… Kalemi bu kadar hevesli iki kadın, anneliğin eşiğinde… Heybeleri heyecan, tutlu, şaşkınlık, komikliklerle dolu…

Ne yaparlar dersiniz? Yazarlar… Bu yaptık, yazdık…

7 Şubatta raflarda göreceksiniz. Ama daha önce www.kitapvitrini.com adresinde bulabileceksiniz…

Ben gebelikten değil, onun getirilerinden korkuyorum diyorsanız, biz de size diyoruz ki, korkmuyorsunuz, korkutuluyorsunuz…

Bu arada şahane bir yayınevi ve editörlerle çalıştık. Çok şanslıyız biz…

Yitik Ülke yayınlarını bilirsiniz… hani 80′lerde çocuk olmak, Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı gibi süper yayınları vardır. Gebelere Balon, Yitik Ülke’nin 75. kitabı…

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Düğümler

by. Ciaran Duff

Neyin ipleriymiş o?

Güldürmeyin…

Hayatın ipleri mi?

Bilgeliğin mi? Gençliğin, dünyaya kazık çakmanın mı?

İtibarın, şerefin mi?

Neyin ipleriymiş o? Söyletmeyin…

Bakın avuçlarınıza, bakın resmin tamamına…

Elimizde düğümlerden başka bir şey var mı? Çözdüklerimiz ve çözemediklerimiz. Aştıklarımız, varlıklarını kabul edip öylece bıraktıklarımız, kavga ettiklerimiz, bizi alt edenler, perişan edenler, eğlendirenler… Küçükler, büyükler, karmaşıklar, basitler… Bizim işimiz iplerle değil, düğümlerle…

Yaşamanın tamamı da onları anlamak, atlatmak, çözmek, üstesinden gelmek… Başka bir şey değil.

İplermiş, etmeyin eylemeyin…

İplerin bize sunacağı ne bir kukla var, ne de kontrol gücü…

Bize getirip vereceği en kralından düğümler… düğümler… düğümler…

***

İşte böyle not düşmüşüm. Bu cümleleri bir kriz anında yazdım, doğrudur…

Yani o düğümler üst üste, peş peşe, aralıksız, soluksuz üstüme üstüme geldiği bir anda yazdım evet… Ve fakat hâlâ arkasındayım düşündüklerimin. Yine de bir pencereden ışık geliyor sanki. Yukarıda sözünü ettiğim “mücadele” dolu, “meydan okuma” dolu satırların arasında pırıltılı, ışıklı bir sözcük var. Oraya saklanmış… “Aştıklarımız”

Pekala… Nasıl aşıyorum ben bu açmazları? Sahiden yapabiliyor muyum bunu?

Bir demir leblebi değil mi keder, yutup sindirmek var mı? Mümkün mü?

Deniz, bir defasında bana nasıl tamirat yapabildiğini, bunun elinden gelmesinin sırrının ne olduğunu anlatıyordu. Ve şöyle bir cümle kurdu: “Ben önce bütün cihazı söker, mekanizmayı, birbirini takip eden düzeneği görür, arızalı, eksik ya da fazla olan şeyi kavrar ve orada olmaması gereken şey her neyse onu düzelterek yaparım işi…”

Ben de sorunlarıma aynı şeyi mi yapıyordum? Kafamın içinde karman çorman olmuş, birbirine geçmiş, yanlış yerlerden kaynamış parçaları söküyor, anlıyor, isimlendiriyor ve o düzenek nerede sakatlanmış bunu mu tespit ediyordum? Benim düğümlerimi çözme yolum bu muydu?

İnsan ve makine arasında “duygular ve vicdan” adında koca bir mertebe farkı vardı amenna… Ama kafa karışıklığını temize çekmezsek, netleşmezsek aşabilecek miydik? Yoksa sadece arızanın görünen yerine bir kağıt parçasını sıkıştırıp “idareten” kullanır gibi, ruhumuzu ve hayatımızı da “idareten” mi kullanacaktık? Neydi bunun sırrı?

Ben kıyılara ulaştım bu defa… Yürürüm, yolculuk ederim, dünyanın döngüsünü en saf ve en gerçek haliyle görebileceğim yerlere sığınırım böyle zamanlarda. Toprağa, suya yanaşırım…

Ve de sessizliğe. Doğanın kendi içindeki masum ve hoyrat ritmine…

Bu defa da öyle yaptım. Daha iyi bir reçete bilmiyorum çünkü.

Orada, içimde kavga etmekte olduğum sorunlara döndüm. Ne çok insan kalabalığı ve hırçınlığı vardı zihnimde… Daima nazik olduğunuz, asla kötülük yapmadığınız ve hatta onlar için en iyisini dilediğiniz insanların karşınıza rezil bir bilenmişlikle çıkıp, cayır cayır nefretleriyle doldurdukları o berbat anlar… Sonra “neden” sorusuyla dolu birçok cümle, paragraf, uğultu… Hep uğultu… Gürültü… Kırılmış bir tırnak gibi, rahatsız edici, can yakıcı, küçük, değersiz ama kendisini hissettiren bir his işte…

Binlerce düğümden bir tanesi…

Hayatın renk tayfındaki boz bulanık bir renk…

Ve suyun sesiyle, kuruntudan, serzenişten ayrılan hakikat… Uzun yürüyüşte adımlarımın altında ezilen, ufalan gerginlik. Hüznün yerini alan beden yorgunluğu… Derken zihnimi terk eden rabarba, gürültü, hayhuy… Ve dalgaların çekilişi, yengeçlerin alacakaranlıkta mavi-turuncu kabuklarıyla deliklerinden çıkışı, doğanın kocaman ve kendine hayran bırakan gerçekliği ve kuruntuların bu devasa sistemin karşısında küçük düşmesi… Yüreği işgal eden zorba duygunun içeriden kovuluşu, mabedin temizlenişi, havanın kararışı ve yüz mumluklarla yazılmış kadar belirgin o cümle:

BAZI İNSANLAR SENİ SEVMİYORSA, DOĞRU YOLDASIN DEMEKTİR.

İşte düğümün çözülüşü…

4 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Enayi

by Ciaran Duffy

Gördüm
Yemin ederim gördüm her zerresini
Zalimlerin göremediği bütün ince ayarlar dahil,
Aklın oyunu nicedir şaşarsın,
Ne sınırlarda gezdirir
Ne sularda yüzdürür
Ne ayna olmaklığın kalır, ne koca bir teleskop
Bir manzaranın fotoğrafı gibi çakar zihninde
Ne düşünmüş,
Ne hesap kurmuş karanlık yüreğinde…
Görürsün,
ben de gördüm…
Ve kötülerin kazandıkları zaferleri
Sırtları yere gelmeyen
Üzülmek nedir bilmeyen ağızlarını
Ve ayaklarının üzerine kalktıktan sonra gözyaşıyla yıkanmamış
tozlu gözpınarlarını gördüm
Ne gamsız
Ne gençti onlar
Ne varlıklı
Ne şen…
Ben kadar çalışır mıydı akılları, varır mıydı gizli geçitlere bile?
Kim bilir?
Yine de istemez.
Kalsın,
Sırtıma vurup, hinlik tembihliyorsunuz ya…
İstemez…
O geldiydi aklıma evvelden zaten
Ne kısa, ne ucuz ve ne güvenli yoldur o
Ama kalsın istemez
Ben bu yolu seçiyorum.

2 Yorum

Filed under Lirik Teferruatlar

Sıyrık Acısı

by. ciaran duffy

Hava güneşlidir.

Bu güneş bana öyle ilham verir ki, kapıyı açar atarım kendimi balkona. Elimde kahvem, dudağımda sigaram… Yaz babam yaz… Kelimelerin ışıkla valsi. İşte bunu düşlerim. Oysa dışarıda, sinsi ve serin bir esinti dolaşmaktadır. Oturduğum yerde, çıplak kalan bileklerimi, ensemi ve yüzümü ısırıp durur.

Ona rağmen, orada kalmaya ve düşünü kurduğum gibi; kahvemi yudumlayıp, iki kelam karalamaya devam ederim.

“Ne güzel ışıksın sen…”

Esinti ise varlığını hissettirmeyi sürdürür. Artık yapacaklarına, yapmayı arzu ettiklerine değil, seni küçük ısırıklarla sıyırıp duran rüzgara akmıştır düşüncen.

İyi ihtimalle kapalı bir yere geçecek, fincandaki kahveyi lavaboya boca edecek ve sigaranı da söndürmüş olacaksındır. Ağzında güzel bir hevesin yarım, ham, kekre tadı…

İnsan ilişkilerinde, insanların birbirleri hayatlarındaki var olma biçimleri de böyledir. Kimisi, güneş gibi kuşatır, ilham verir, usulca çevreler ve tüy hafifliğinde hissedilir. Kimisi de daima hırpalar, sürtünür ve kendisini böyle hatırlatır.

Bizi, günün (ve hatta bir kertede hayatın) geri kalanından alıkoyar. Şüpheler, açıklamaya muhtaç bırakılan karşıt görüşler, kapalı anlatımların taşıdığı riskler ve bu risklerin gerginliği ile ortaya çıkan alınganlıklar güneşli havada belirip, gezinen sinsi rüzgarlar gibi ruhumu ısırıp durur.

Gerçeklik payı olmasına dahi gerek yoktur. Gerilimin kaynağında illüzyonlar, varsayımlar, kurgular uyuyor olabilir. Dahası dile getirilmemiş bile olabilir. Oysa, kıymık kıymık hissedilir bir sıkıntıyla kendilerini hatırlatırlar: “Ben buradayım ve bir insanı temsil ediyorum, seni üzen bir insanı…”

Ya kapalı olmak gerekir, bütün keyifleri söndürerek, ağzımızda kekre tatlar taşıyarak bir kilitli kutuya dönüşmek… Ya da esip dinmesini beklemek gerekir… Ruhumuzdan, etimizden bir taş sıyrığı akıp geçişini beklemek…

Belki de insan ruhunun bir katman daha kalınlaştığı anlar bunlardır. Dokunan ne olursa olsun, bu denli acıtmasın bir daha diye, zihnimizin ve yüreğimizin birleşip komando eğitimi yapışıdır…

“Kimse kırmasın beni artık… KIR(A)MASIN”

Nefesimiz gövdemizi yırtarak dolanırken, “Neden pürüzsüzce sevmeme müsaade etmiyorsun seni?” diye sorabiliriz içimizden…

İşte bu yüzden yüreklerimizi hafifletip, egolarının ağırlıklarını omuzlarımdan alan insanlar… Sefa geldiniz hoş geldiniz.

Beni açıklamalara mecbur bırakıp, tedirginliklere mahkum etmeyenler, size öyle sıcak bir saygı duyuyorum ki, zira açıklamalarla doldurmadığımız bütün alanları saygı ve hürmetle kaplıyorum.

Öte taraftakiler! Yalancı bir bahar gibi duruyorsunuz, dostluğunuzda ısınacağımı zannediyorum fakat ruhumun üstünde serin bir sıyrık acısı gibisiniz, kanamadan sızım sızım sızlıyorsunuz…

Böyle bir var oluşunuz var, amenna…

Oysa, yok oldukça iyi geliyorsunuz insana…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Yapma Hayat!

by. Ciaran Duffy

Bazen her şey çok güzel gidiyormuş gibi…

Çok güzel olmasın hadi, düzeliyormuş gibi… Bir şeyler değişecekmiş gibi… Hayat umut saçıyor, hep yaparmış gibi…

Yürek nar gibi yarılıp içinden sıkıntılar dökülecekmiş gibi…

Güneş vaatlerle doğacak, sabah olacak hayır olacakmış gibi…

Kursağımdan geçen lokmada payım, çorbada tuzum, kumbarada iki buçukluğum olacakmış gibi…

Emek karşılığını bulacak, kıymeti anlaşılacak, itinası görülecekmiş gibi…

Karmaşık yollar sadeleşecekmiş, kayıp çorapların teki çıkacakmış bir yerden, güzel haberler için telefonlar çalacakmış gibi…

Mektuplar gelecekmiş posta kutusuna, içinden fotoğraflar çıkacakmış gibi…

Yapayalnız otururken kapı çalacakmış, gelen özlendik bir dost olacakmış gibi…

Bu yaz kavurmayacakmış, erik kiraz bol olacakmış gibi…

Çok ve boş konuşan ağızlar susacak, sessizler dile gelecekmiş gibi,

Saydam ve sancılarla dolu bir ruh olarak gezinirken diğerleri arasında, belirginleşecek, parlayacak ve anlaşılacak gibi…

Küsler barışacakmış gibi…

Hasta yatılmış yataklardan dipdiri kalkılacakmış gibi…

Bu ikindi ve her ikindi tatil olacakmış gibi… Günler bulutsuz, günler kay’sı rengindeymiş gibi artık…

Bu defa olacakmış, şeytanın bacağı kırılacakmış, kaderin cevri yetecekmiş, ağaç meyve verecekmiş, şansım fır dönecekmiş gibi…

Miş gibi yapma bana hayat…

Yeter artık! Miş gibi yapma!

Ben her zerremle ben olmadım mı? Kolumu sıvayıp kavgana dalmadım mı? Yüreğimi mühürlercesine aşık olup, karınca gibi çalışıp, hatalarımı yüreklilikle kabullenmedim mi? Ben sana madik atmadım, kıyısında gezmedim düşüncelerin, sözcüklerin…

“Kısmen” tarafına savaş açan bir ordu komutanıydım. Ben “Tamamen” diyenlerin safındaydım.

Günahımla sevabımla, çevirmeden, döndürmeden, her parçamla, yani büsbütün karşındaydım, içindeydim, sendim…

Ben yapmadım… Senin yaptığını sana yapmadım…

 

Sen de yapma hayat…

Miş gibi yapma artık!

Sahiden yorgunum… Erkenden hem de…

12 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Sen Geldiğinde…

eeu


“Artık korkmuyorum… Çünkü o geldiğinde ben gitmiş olacağım”

Epiküros

Çok sevdiğim bir arkadaşım, o gün bir korkusunu paylaşmıştı bizlerle… Gerçek bir paylaşımdı bu, öyle ya hepimiz aramızda bölüştük ve ruhumuza düşen payı aldık.

O konu…

Ölüm…

Aslında ölüm, kendisinden korkulan şey miydi? Yoksa peşinden getirdikleri, bizi dönüştürdüğü, bizden aldığı ve bize bıraktığı şeyler mi korkularımızı besliyordu? Hakkında konuşurken ne kadar tedirgin ve ne kadar dışındaydık. Hiçbirimiz içinde olmayı istemiyorduk aslında ve bize bulaştığınca hüzünlü, bize bulaştığınca çaresizdik karşısında.

Kadere inanıyorduk. Daha büyük bir gücün kararını sorgulamıyorduk, sorgulayışlarımız ise kendimize dönüyor, içimizdeki karşılığını arıyordu. O karşılığı bulalım ya da bulmayalım, konu kendi ağırlığını ortaya bırakıyor ve anında her şey değersizleşiyor ya da her şey var olan kıymetini bize misliyle anımsatıyordu.

Biz en doğal biçimiyle gelen ölümle dahi kafamızın içinde mücadele edemezken, birilerinin hükümler vererek ölümü yersiz ve haksızca getirip bir katliamın cüssesine sığdırışını konuşmaya dilimizi vardırmıyorduk.

Çevremizde gezindiğinde çığlık çığlığa kovmak istediğimiz anlardan söz ediyorduk bazen, bazen de sessiz bir taş parçası gibi edilgenliğimizi kabullenişimizi anlatıyorduk.

Ne var ki, asla tam olarak korkularımızın, kaygılarımızın boyutlarını kestiremiyorduk. Onu bir şeylere benzetmeye yeltenince, benzetilen şey yeğlediğimiz, yüklenebileceğimiz bir şey oluveriyordu.

Üstelik, yer yer devleşiyor, gözümüzü bu sonuç karşısında kapatıp “haydi gel, şimdi çelik gibi güçlü ve metinim” diyor, bir an sonra da kabuğu zamansız düşmüş bir yaranın pembe hamlığı ile sızlıyorduk.

O an bize deva verebilecek şey, sevdiklerimizi ölümsüzlükle kutsayabileceğini vaat eden bir mucize olabilirdi, aslında insanlığın çoğu ile beraber bilinçaltlarımızda böyle bir fantazmayı arzulamaktaydık. Fakat aynı anda bunun imkansızlığı bizi susturuvermişti…

Ölümün gölgesi keder ise ve bu kederin ne kadar katı, büyük ve aşılmaz çeperleri varsa ve biz bu çeperleri hayal etmekte ne kadar zorlanıyorsak o kadar yersiz kalıyordu içimizde… Yusyuvarlak bir kor parçasıydı ve şimdi ruhumuzda için için yanacağı, bize kendini kimi zaman anımsatacağı bir yer arıyordu.

Ben o an için bu yeri bulamadım. O kor parçası ruhumda yuvarlanmaya, geçtiği yerleri yakmaya devam etti. Sonra tuhaf bir hissizlikle ölüme yabancılaştım. Aradan yirmi dört saat geçmemişti…

Sonra o kor parçası, bir gazete haberiyle yerine oturuverdi.

Ve şu notu düştüm:

Az önce bir babanın 8 yıl önce ölen kızıyla iletişim kurmak için kurduğu bir elektrik düzeneğinin haberini okudum.
Hepimiz biliyoruz o düzeneğin anlamsızlığını…
Ama o öylesine inanmış, belki de zihnindeki kızıyla konuşuyor, hasret gideriyor. O adamın, o düzeneğin başına koştuğu anı düşündüm, onu yapma halini, telleri, vidaları nasıl aradığını, nasıl matematikler uydurduğunu…
Sonra insanların yazdığı yorumları okudum. Ne kadar acımasız insanoğlu…
Ben onun şizofrenisine, tesellisine adı her neyse inanmaya razıyım dedim. Başka türlü sizin gibi kurtların arasında o yaralı kalple yaşayamaz çünkü o adam… Yaşayamaz. Bunları düşünürken, yazarken, yaparken ağladım. Ağlıyorum. İşte yüreğimde bulduğum yer burası, bu sızı… Üstüne çok konuşabilirsin ama asla tam olarak nasıl bir sıkışma olduğunu izah edemezsin. Ve yer yer tepe noktasına çıkıyor, yer yer garip, kalın, meşin gibi bir metanetle doluyorsun. O bir ilüzyon işte…

Tüyden bile hafifti varlığı ve demirden ağırdı. Ağır olan onunla başa çıkmanın yolunu bulmaktı. Acınasıydık, zalimdik ölüme, kalana ve kendimize karşı… Çünkü asla teslim olmayı öğrenemeyecektik… Öğrenmeyecektim…

O geldiğinde biz gitmiş olacaktık…

Ya da kalmış olacaktık… Perdenin öbür yanında kalakalmış olacaktık… Hiçbirimiz bunu düşünmek bile istemiyorduk.

İstemiyoruz.

4 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Havadan Sudan

by. J.B

Biz neler konuşurduk,
Biz sözcükler için faytonlara benzerdik seninle
Alır onları bir yerden başka yere gezdirirdik
Arasıra nal tıkırtıları
Ve derken başladığımız yere geri gelirdik
Neler konuşurduk neler
Ateşe verirdik cümlelerimizle
Ve bir bahçenin rengine boyardık
İnsanları eşyaları
bir de havayı suyu…
Böylelikle havadan sudan konuşmak
Gökkuşağını anlatmak gibi olurdu
Ve biz konuşmayı hiç bitirmezdik aslında
Sesimizi kısar
Başka yerlerde birbirimize hitap etmeyi sürdürürdük
En çok da bir fincan kahvede
bir fincan kahvede…

Yorum bırakın

Filed under Lirik Teferruatlar

Ay bir yandan sen bir yandan sar beni…

by.Julia Grigorieva


Sevgili! Nicedir içemedik kafa kafaya verip. Şöyle diz dize oturamadık ılık esintilerin avucunda. Sen gözlüklerini çıkartıp bir köşeye koymadın, gözlerime bakabilmek için dolaysızca, uzun uzadıya…

Sevgili! Nicedir pürtelaş sokağındayız, yan yana yürüyoruz, omuzlarımız dokunuyor birbirine kıyametlerin ortasında bakıyorsun bana. Saniyeleri parçalıyor, bölüşüyoruz. Biraz sana biraz bana… Sakalların arasındaki beyaz ışıkları görmediğimi sanıyorsun belki artık, görmez miyim? Nasıl aydınlanıyor sanıyorsun gönlümün neftî bahçeleri?

Sevgili! Yorgunluklar biçip, yarım uykular teyellemişiz, ellerimizde kimseye batmayacak iğneler, yarımşardan bir uykuda buluşmuşuz, buna da şükür demişiz, buna da şükür… Benim gecemin terzisi, ne güzel giyinmişiz biz karanlığı bile… Ne çok yakışmış yirmi bin fersahtan derin suların rengi üzerimize… Rüyalarımızda bir köprü, bir ucu senden bir ucu benden… Öyle uzanmışız tanyerine.

Buna da şükür sevgili, buna da şükür…

Canım, aşkımın atom çekirdeği, çekirdeğimin parçalanma noktası…

Zaman, yılkı atlar gibi koşuyor çayırlarında hayatımızın. Tutabilene aşk olsun, nasıl yaban, nasıl güzel bir zaman bu… Karmaşası güzel sevgili, meyvesi güzel sevgili… Bizdeki deli cesareti, bozkır inadı sanki, eğerlere koşumlara ne hacet, saçlarımızı savurup vurmuşuz sırtına zamanın… Uçuyor muyuz kanatsız? Beni de almışsın peşin sıra, kendimi sana katmışım peşin sıra…

Durmuyoruz nicedir.

Durmuyoruz, durabilene aşk olsun ve de duramayana… Durmuyoruz, böyle uçarken, saçlarımız iki bulut gibi geçmiş iç içe, biz birbirimize değişik şekillerde karışıyoruz sevgili, biz böylesi karışmayı da öğreniyoruz.

Biz öğreniyoruz sevgili nicedir.

Taptaze bir hayatın avlusuna çağırıldık biz… O hayatı anlamak için yıllandırdığımız ne varsa mahzeninden çıkartıp tatmaya başladık, görüyorsun işte. Gırtlağımızda gezdire gezdire, bütün desenlerini tanıyoruz kendi dokuduğumuz kumaşın… Her gün yeni çiçekler, dallar, biçimler beliriyor iplikleri üzerinde…

Biz ne deliydik sevgili nicedir… Şimdi ne makulüz. Çılgınca hem de… Ve yine de gözlerimizde o çakmaktaşlarına özgü ışık… Böyle aklı selimiz. Bu kadarına müsaade etmiş deliliğimiz…

Sevgili ne güzel değişiyoruz seninle… Gündüzden sabaha dek tanyeri nasıl değişiyorsa öyle… maviden eflatuna dönüyoruz renk tayfı içinde…

Belki sevgili nicedir sana şiir yazmıyorum ama nicedir şiir oluyorum hergün, bir gün bile aksatmıyorum inan… Yoksa nasıl iyileşir gönlümün humması, ağrısı, teri?

Neyse sevgili uzun etmeyelim, gözüm yok dahasında, pahasında… En bitik yüzlerimizi görelim gecenin aynasında… Görelim varsın. Sen varsın… Kolların, ıpılık gövden bir de gecenin teni…

O halde sevgili…

“ay bir yandan sen bir yandan sar beni…”

5 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Üç Günlük Dünya

by.Julia Grigorieva


Nereye koşuyorsun öyle! Yetişebilecek misin sanki gerçekten? Bir yere, birine yetiştiğinde mutlaka başka bir şeye gecikiyorsun aslında, bunu bilip unutarak koşuyorsun. Koşuyorsun da bu kadar hızlı koşmak niye?

Nereye koşuyorsun? Kaşların devrilmiş, yüzünde yüksek bir duvarın grisi, cümlelerini kısa ve buyurgan fiillerden seçiyorsun. Varacağın yer sana ne vaat ediyor? Ayaklarından, yüreğinden ve yüzünün renginden çaldığını geri alabilecek misin yetiştiğin yerde?

O kadar acelen var ki, kime kızacağını, kimi seveceğini, neye ilgi gösterip, neden uzak duracağını başkaları öğretmiş sana. Eh doğru ya, keşfetmek demek başka bir hayat demek… Keşfetmek başka türlü olmaya niyetlenmek… Senin bunlara ayıracak vaktin yok.

Bir de aşkına koşanlar vardır, evladını kucaklamak için koşanlar… Onların yüzünde ılık, kayısı renginde bir telaş… Bakışları kış bahçesi gibidir onların: Etrafın hoyratlığına, serinliğine ilişmeyen saydam bir hat… Bunu ayrıştırdın mı, senin de o telaşa kapılasın gelir. Onlar bir ırmaktır, sen de o devinimde sürüklenebilirsin, onlar nereye gidiyorsa peşlerinden gidebilirsin.

Hayır… Bu yangından kaçma hali… Tabakhaneye bok yetiştirmece oyunu…

Gideceğin yere ulaşmak için, geçtiğin her köprüyü atabilir, çiçekleri ezebilir, kalpleri kırabilirsin… Sonunda dokunacağın, elde edeceğin her ne ise, bu saçma sapan koşuyu aklamak için onu yüceltebilirsin. Herkesten ve her şeyden değerliymiş gibi gösterebilirsin, kendinden ve kaybettiklerinden… Kendinden ve ıskaladıklarından… Kendinden ve olabileceğin başka insandan…

Öfkeler biçer, kırgınlıklar dikersin… Gerçekten nedir peki senin istediğin? Böyle sakil bir entari gibi giyinmeyi mi düşlemiştin hayatı? Sonu gelmez koşular, kutu içinden çıkan kutular gibi, seni hiçbir yere taşımazken aslında, sen uydurduğun bu telaşla avunup duracak mısın?

Yer yer yakınıp, acıtıp kendini devam edeceksin öyle mi?

Hiçbir zaman “senden kıymetli mi kardeşim!” diyemeyeceksin, çünkü sahip olduğun, tanık olduğunu, imrendiğin, bir vakitler arzu ettiğin, hayalini kurduğun her şeyin tepesine yerleştirdin şimdi bu amaçlarüstü şeyi…

Belki de bu yüzden kırdığın, parçaladığın, kızdırdığın herkes yanlış sen doğrusun…

Kimse bilmiyor hakikati sen biliyorsun.

Eğer aksini söylersen kendine, bütün o yıkıcı acelelerin boşa çıkacak… Hayatını bir yerine kadar başa sarıp, yeniden okuyacaksın gözucuyla bakıp koştuğun bütün satırları, telafi etmeye çalışacaksın belki adamakıllı… Yorucu iş bu canım! Yorucu iş… Koşmaktan daha yorucu! Bu emeğin en hası çünkü…

Sen kaptırıp aktığın gibi devam edeceksin. Geri dönüp durarak, tadarak, damağında ezerek, anlayıp görerek, tamir ederek, kurarak başlayamazsın çünkü… Işık hızı diye bir şeyden söz ediyorsa fizik, sen karanlığın yoğunluğunda ve onun kendine has kör süratinde yok olacaksın. Başka türlüsüne üşeneceksin.

“Kırdıysam affet…” diyemeyeceksin, çünkü sahiden kırdın.

“Ben bir bok yedim” diyemeyeceksin, çünkü sahiden yedin o boku…

Tozunu attırarak koşuyorsun sen, üstünü örterek o tozlarla hakikatlerin…

“Şu üç günlük dünyada değer mi?” diyemeyeceksin, çünkü sahiden hayat kısa ve sen hâlâ deli bir telaşla koşuyorsun.

Yetişebileceğini mi zannediyorsun? Yetişsen de göreceğini mi zannediyorsun bu karanlığınla?

 

 

6 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Özür Dilerim

by.Julia Grigorieva

Meliha Ü. için

 

İnsanın içini ezen, benliğini ele geçiren, uykusunu ve gülücüğünü ipotek altına alan bir duygudur suçluluk…

Kişinin, kendisi için bir hapishaneye dönüşmesidir bir bakıma…

Bu demirden yorganı üzerine çeken, ağırlığıyla ezilir ve kararır… Yüzünün ortasına yapılmış bir dövme gibi taşır…

Evet, sahici suçluluk duygusu, insanı bir an olsun nefesiyle baş başa bırakmaz, onunla arasına girer- arasını bozar.

Sahici suçluluk duygusunun hasıl olması için, sahici bir suç hükmü vermesi gerekir vicdanın yapılana… Ama burada mühim olan, “Sahici bir suçun” var olmasıdır.

Ve af dilemesi gerekir kişinin, suçu kime karşı işlemişse.

Af dilemek, o betonlaşmış cümle kalıbını alıp, kabahat işlediğimiz kişinin karşısına buz gibi bir duvar örmek değildir her zaman, aslında hiçbir zaman affedilmeyi istemek samimiyetsiz ve zoraki sözcüklerin arasına saklanmış bir arzu olamaz. Telafi etmeye gönüllü olmak, tamir etmek için adamış olmak gerekiyor. Af dilemenin hakikatlisi böyle mümkün, gerçek kabahati, gerçek bir özür tazmin ediyor.

Gerçek bir SUÇU…

Geçenlerde telefonumu karıştırırken şöyle bir not düştüğümü gördüm:

“İnsan hata yaptığında özür diler, dilemelidir de… Fakat günün birinde kendinizi, doğruları söylediğiniz için özür dilerken buluyorsanız, buradan dürüstlüğün hata olduğu sonucunu mu çıkartacaksınız? Velev ki, hata… Dürüstlük bir hata.. Ama gariplik bu ya, ne kadar hatalıysanız o kadar erdemlisiniz…”

Buradaki yalın akıl yürütmenin, bizi taşıdığı yeri olanca açıklığıyla görüyoruz.

O halde soru şu, biz hangi erdemlerimiz için özür dilerken buluyoruz kendimizi?

Söz gelimi üretken ve çalışkan bir insansanız ve sizin kadar çalışkan, üretken ve hatta yaratıcı olmayan insanlar, “başarı” kürsülerini işgal ederken, siz hâlâ kendinizi anlatmaya çalışmanın tedirginliği ve belirsizliğiyle boğuşuyor, sizi anlamamakta direnenlerin karşısında, sözün sonunda özür dileyen bir halde şaşkınlığa yuvarlanıp, vazgeçiyorsunuz. Bir anlamda çalışkanlık ve üretkenlik ithamı üzerine savunmanızı veriyor , anlaşılmamak kabilinden hükmünüzü giyip, özür dileme cezanızı efendi efendi çekiyorsunuz. Başka türlü olabiliyor musunuz, islah oluyor musunuz, iflah oluyor musunuz? Hiç ümitlenmeyin…

Söz gelimi, hakikati ve işin gerçeğini olanca sarihliği ile görebiliyorsunuz. Bildikleriniz Ali Cengiz oyununu bozar, çarkın dişlisini kırar… Sevilmiyor, umursanmıyor, reddediliyorsunuz. Sözün sonunda “Hakikati söylediğim için özür dilerim” düsturuna varıyor tavrınız, vazgeçiyorsunuz. Çünkü hakikat sahibi olmayanlar sizden yavuz… Ve bir bakmışsınız yaygaraları ile bastırmışlar sesinizi.  Siz doğruyu bir mırıltı halinde söylüyorsunuz bundan böyle, sizden özür dileteceklerini bile bile, sonra damarınız kabaracak ve yine gemileri yakacaksınız – burası açık – ama o vakte kadar kendinizle konuşuyorsunuz, siz yine iflah olmuyor, yine iflah olmuyorsunuz…

Çok ayıp, bu kadarı da olmaz! Siz ne cüretle oyunları bozup, b*ka çomak sokuyorsunuz? Ne cüretle katmer katmer aymazlık bağlamış olanlara omuz atıyorsunuz, nasıl bu kadar kaşınıyorsunuz kuzum? Çabuk özür dileyin… Çabuk…

***

O kadar yorgun hissediyorum ki, fiziksel olan yorgunluğum da gani orası ayrı… Kemiklerimin futbol taraftarı gibi cayır cayır bağırarak “Biz buradayız!” diyorlar.

Ama etimi, kemiğimi, kanımı aşan bir yorgunluk bu.

İnsan ve adaletsizliğin kötü, mutsuz ve çarpık evliliğinden doğan, şımarık ve huysuz çocuklarla uğraşıyorum adeta. Ve o çocukların kırıp döktüğü, yakıp yıktığı enkazların arasından geçip özür diliyorum,

Doğruları söylediğim anlar için,

Ürettiğim anlar için,

Parlak, fırıldak, boş fakat kabarık görünmediğim tok, öz ve dolu olanı aradığım, kovaladığım ve sahiplendiğim için,

Özür dilerim…

3 Yorum

Filed under Teferruatlar

Dikkat Cinsel İçerik!

by.Julia Grigorieva

Sevgili cinsellik

Biliyorsun, anne karnına ilk düştüğüm o an, -yani bir cinsel eylemin sonucu olarak yaşama tutunduğum o an- seninle tanıştık ve payıma “kadınlık” düştü x y kombinasyonlarından… Bir kadın olarak dünyaya gelecek ve seninle olan tanışıklığımı, bana bahşedeceklerini veya sebep olacağın zorlukları hep sessizce, kendi halimde, bazen de bir erkekten kat be kat gizli yaşayacaktım. Buna mecburdum. Benim tarafım için bu yazılmıştı… Evet, kadın olmak bazen ağıza alınamayacak kadar gizil bir şeydi… “Kadın” kelimesinin yerine, hanım ve bayan gibi uyduruk zırvaların konulması da bu yüzdendi. Bunu erkenden öğrenecektim…

Sonra, senin de kuralların erkekler tarafından yazılmıştı… Var olmak, varlığa gelmek için kaçınılmaz olarak ihtiyaç duydukları kadınlığı ve kadınları nankörce hiçseyen erkekler tarafından… Söz gelimi, o erkekler büyüyüp, kanunlar, kurallar koyacakları yaşa ve mevkie eriştiklerinde şöyle cümleler kurabileceklerdi: “Alkol ve seks her şey değildir…” Alkolü bilmem ama seks her şeydi. Bu cümleyi kuran şahıs da böyle bir eylem sayesinde dünyaya gelebilmişti. Ama istiyordu ki, bütün üretici, kurucu ve yapıcı eylemler gibi bu da görmezden gelinsin, azalsın, yok olsun ya da zevkli parçaları ayıklansın… Ama sen öyle güçlü ve öyle zorunlusun ki, senin keyfinden kendisini alıkoyana şaşarım!

Sevgili cinsellik, senin marifetin sadece çiftleşip çoğalmakta değildi elbette. Senin isimlerinden en güzeli sevişmektir… Sevmenin tekillikten kurtulduğu, işteş hale geldiği o fiil çekiminde gizlidir şahaneliğin. Öyle ya, ister bir kadın ve bir erkek arasında geçsin, ister hemcinsler arasında, sevginin kıvılcımından alev alırsan eğer, güzelliğin hiçbir şeyde yoktur, biliyorum…

Biliyorum… Ama bu bilgiye ulaşmam hiç kolay olmadı. Ten saklıdır… Ten kutsallaştırılır. İşte öğretilen ilk şey buydu. Peki, elle tutulup gözle görülen, içimizdeki hayvansallığa işaret eden bu gerçek, yani sen ey cinsellik, yani en ilkel yanımız, nasıl olup da böylesine ilahi bir mertebeye oturtulmuştun? Özen gösterilecek bir şey, bu kadar yasaklara bürünmek, kurallarla, gizlerle bezenmek zorunda mıdır sanki? Gizli olmak yerine kapalı olsa yetmez miydi? Tabulaştırılacak yerde, sadece itina edilse o da mı olmazdı? Elbette olmazdı… Maazallah kadının biri kendi cinsel gücünü keşfedip, üretkenliğini fark ettiği an dünyayı yerinden oynatır; savaş meydanlarına barış yağdırır, kirli ve dağınık düşünce ve sistemlere çekidüzen getirir, temizler ve yeni, sıcak, sevgi dolu bir dünya yaratırdı… Eğer dünyanın bir kokusu olsaydı, şu haliyle “ter” kokan dünyaya misk-i amber kokusu çökerdi, süt kokusu, çiçek kokusu, fırında kurabiye, patlamış mısır kokardı her yan…

Ey cinsellik, sevgili cinsellik, eğer biz kadınlar seni gönlümüzce yaşayabilseydik, yani hayatımızdaki bu parçayı koca koca anlamların altında ezmeden dışlaştırabilseydik, dünyayı güzellikler doğuran bir yer haline getirirdik. Ama ne yazık ki tam tersi oldu, kadının cinselliği de erkeğin oyun sahasına düştü. İşte bu yüzden pampişler, bu yüzden çılgın ve heveslik pornolar, bu yüzden mezbahalara şenlik et parçaları kadınların yazgısında yerini aldı… Aklımız, becerilerimiz, gücümüz yerine bekaretimiz, hizmetkârlığımız ve suskunluğumuz başımızın tacı addedildi. Oysa kadın da kadınlık da, -sen daha iyi bilirsin ya- teni, eti, yatağı aşan bir şeydi… O hayatı döküp, tek tek katlayarak düzeltme becerisiydi. Kadınlık, merhameti yirmi farklı dilde ezberden söyleyebilecek kadar merhamete vakıftı. “Ne zalim kadınlar var” diyenler olacaktır elbette, o zaman dönüp kadınlıklarından, içindeki o dişil güçten nasıl vazgeçtiklerine bak ne olur… O zulüm becerisi eksilen, azalan bir kız çocuğudur bilesin. Güzel sonuçlar için acıya tahammül eden canlıdır kadın çünkü… Güzel sonuçlar konusunda inat edip, acıyı bu sayede göze alabilendir… Bunu anlayacaksın.

Güzel demişken ve güzelliğini bu kadar övmüşken, nasıl olup da utandık senden? Ama söyledim ya, biz güzel olan her şeyden utanabilme yetenekleri ile donatıldık… Kavgaları göz kırpmadan izleyebilirken, öpüşen ağızları ayıplayabiliriz. Tüketen, bitiren, yoran, yıldıran ne varsa cesurca konuşup aşk dolu, sıcacık cümlelere cimri tutarız sözlerimizi… Aynaya bakıp içi irin dolu sivilcelerimizi dakikalarca izleyebiliriz örneğin ama çıplaklığımızı örtecek örtü, ondan kaçacak köşe ararız… Çıplaklık üzerinden ahlak normları üretiriz; o yüzden kıyafetlerimizi çıkartmadan önce ahlak anlayışlarımızı gözden çıkartmamız gerekir hep… Halbuki bedene dair tek kural, onun kişiye ait olduğu ve kimsenin üzerinde hak iddia edip yargıda bulunamayacağıdır. Burada tıkanır hakikat damarları, burada başlar krizler ve ataklar… Eh sevgili cinsellik, seni bedende başlatıp orada bitiren; sana ruhunu, zekasını katamayan biz insanların vücutlarıyla bu kavgası niyedir sanıyorsun?

Hem sonra, seni galiz küfürlerin içine iliştiren insanlık biz kadınlara senin kumaşınla kabuslar biçer. Kanlı, acılı, ağrılı ilk gece hurafeleri, kıyıda köşede çekilen aybaşı kıvranışlarından yola çıkar. Bereketimizi, zenginliğimizi sır konusu yapabilir; düşlerimizi, arzularımızı ayıplayabilir, sözümüzü kurallarla kesebilir…

Ah sevgili cinsellik ah, senden söz etmeye başladığımda niye havai fişekler patlamadı cümlelerimde, niye festivalsi kelimeler gençliğin, yaşamın coşkusuyla kopup akmadı? Niye korkular, yargılar, gizler hortladı? Niye şikayet ettim bizi bize? Neyse sevgili cinsellik, sana mektup yazacak denli uzak durduğuna göre özgürlüğümüzden; yanıtlarımız suskunluğumuzda, şikâyetlerimizde, yanıtlarımız kendi yasaklarımıza esaretimizde…

Çok geçmeden karış aramıza, barış bizimle olmaz mı?

Ya da biz seninle.

 

Yorum bırakın

Filed under Teferruatlar

Çiğ Süt

Farkında olduğumuzdan daha vahşiyiz aslında biliyor musunuz?

Uydurduğumuz, yazdığımız, konuştuğumuz toplumsal kodlar, adab-ı muhaşeret kuralları, üstünde uzlaştığımız güvenlik çemberleri… Bunların hepsi insanın fabrikasında üretilmiş “suni” şeyler.

Doğal olan mı? İnsanın çekirdeğinden, ilkelliğinden getirdiği şey mi?

İşte o şey, o yabanlık, o kadar güçlü ki, insan adaletinin biçtiği cezaları göze alarak bütün hepsini parçalayacak kadar güçlü.

Örtündüğümüz kumaşları,

Sığındığımız duvarları,

Çatallı bıçaklı yediğimiz yemekleri aşan, yoksayan, bu gibi toplumsal kurallarla şekillenip durmuş her şeye koca bir nanik çeken, içimizde kanlı bir parça ceylan eti gibi ıstırabı ve gerçekliğiyle beliren ve gece avına çıkmış pars misali hırlayan yanımız. Etobur ve pusudaki tarafımız… Çirkin, kıllı, bencil ve aç olan BEN. Yer yer susturduğumuz ya da susturduğumuzu sandığımız, sosyal ilişkilerimizden uzak tuttuğumuz ve hatta kendimizin bile sevmediği, utandığı BEN. Duvar diplerine sinen, çağırılacağı anı sabırsızlıkla bekleyen ve yalnızca VİCDAN tarafında “yerinde kal” komutu gönderildiği takdirde haddini bilecek olan BEN…

Uysallaştırılmış her özelliğimize rağmen ehlileştiremediğimiz o koca, yıkıcı ve aldırışsız güç…

Çiğ sütün, çiğlik hakkını teslim edişimiz.

Kabalığımız, hak yiyişimiz, kendimize dur diyemeyişimiz…

Yangından ardında bakmadan kaçıp, yalnızca kendimizi kurtarma bencilliğimiz…

Kuyruğuna basılana dek susan, kuyruğuna basıldığında ciyaklayan hayvan BENimiz.

Vicdanını coşturup büyüteceksin ki öyle küçülsün bu sırtlanın yeri. Nazik olmayı mıymıntılıktan, yakın olmayı çıkardan, sakin olmayı sinmekten, iyi olmayı da başka gezegenden saymayacaksın ki “yerinde kal” dediğinde uslu dursun içimizdeki hayvan. Yoksa zincirlerin boşanır elinden, sonra öyle döner ki gözleri kimi yıkıp yok ettiğini anlayıncaya kadar dev bir hayvanat bahçesine benzeyen hayatın içinde bulursun kendini. Ya terbiyeciler olur yanında ya da zincirliler senin gibi…

İyisi mi, emdiğin sütün beyaz ve masum rengini sakla kendine… Çiğliği de bırak o duvarın dibinde… Küçülsün, ufalansın sen her “insanlık” dediğinde…

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Kedi Merdiveni

kedi merdiveni

Çok sevdiğim bir arkadaşımın –üstelik beni de tanıdığını düşünüyorum- ağzından şu cümle dökülüverdi birdenbire: “Sen hayatı uçlarda yaşıyorsun Ezgi…”

Bu klişeleşmiş sözcükler arasında kendimi ne kadar bulabileceğimi düşündüm. Beni çözdüğüne inandığım ve uzun süredir tanıdığım bir insan neden şimdi ve neden böyle bir cümle kuruvermişti karşımda? Bu klişenin benim hayatımı anlatma olasılığı ne kadardı? Hem sonra yaşamımda patlak veren , tuhaf olan ne olursa olsun ben bu gelgitlere kafa tutarcasına, bütün dönüm noktalarımı sıralı, ölçülü ve pişmanlıksız yaşamıştım. Üstelik son beş yıldır, benim diyen aile kadınlarına kafa tutarcasına sakin ve stabil bir hayatım vardı. Bunun neresi uçlardaydı? Neyi uçlarda yaşıyordum?

Bu cümleyi yıllardır gizlenmiş bir hakikat gibi yüzüme savuran arkadaşıma sordum. Neydi bu tespitin hikmeti?

“Kararların”, dedi. Dışarıdan görünmeyen fakat içimde süre giden ve sonunda ortaya bir kişilik parçası olarak çıkan kararlar… Onu anladım. Ona hak verdim. Hepimizin içinde, aynı anda ve aynı yerde  barınan zıt ve belki dışarıdan tutarsız görünecek kadar farklı düşüncelerimiz, tavırlarımız, duruşlarımız, anlayışlarımız yok mudur? Hayatı tek tip bir ilkeyle anlatmak ne kadar imkansız çünkü, değil mi? Bunu hiçbir zaman nabza uygun şerbet vermek olarak düşünmedim. Bir tür politika ya da strateji de değil bahsettiğim, üstelik bundan özellikle kaçınırım. Tarafım daima bellidir, diplomasiden de hoşlanmam. Fakat işte bahsettim bu değil…

Bahsettiğim, bir insan hayatının barındırabileceği tüm inişler çıkışlar, düşüşler yükselişler, gel-ler ve git-ler benim yaşamımda ziyadesiyle vardı. Böylelikle hepsi için, her durum için bir çıkış, bir çözüm yolu bulmam gerekti. Her zaman doğru ve iyi olanı seçmedim elbette. Öfke dolu, çatışmaları körükleyen, “Halep oradaysa arşın da burada” diyip meydan okuyan bir yanım da mevcuttu. Gözümü yumup içine atladığım karmaşalar da öyle… Herkesin kriz ve korku yüzünden taş kestiği durumlarda sulardan serin kaldığım, nefretin coştuğu durumlarda kinsizliği ve sevgiyi giyindiğim haller de hayatımda onlarcaydı. Fakat umursamamak… İşte bu nasıl bir şeydir bilemedim.

Yalnızca içimde değil, yazgımda olan, başıma gelen şeylere baktığımda da her kutupta bir iz duruyordu. Varlığı da tanıyordum yokluğu da hatmetmiştim. Göçebelik ezberimdeydi fakat yerleşmeyi, konmayı seçmiştim. Bilmek ve öğrenmek için başımı kaldırmadığım kitaplar, defterler, filmler bile aklımın zerre ermediği bazı karanlıklara yetmemişti. İnsanları kutsal buluyor fakat en çok insanlara küfrediyordum. Dünya kentlerinde yalnızlık benim en sevdiğim rehberken, kendi memleketimin bir köşesinde gurbetliği en derinden duyumsuyordum. Kendimi hem anlıyor hem de anlam veremiyordum…

Velhasıl, bir cümle, -hem de klişe bir cümle- (muhtemelen arkadaşım kendi tespitine klişe dedikten sonra bir müddet bana bozuk atacaktır –olsun) beni yalnızca kendi hayatım için değil, bütün yaşam hikayeleri üzerine bir kez daha düşünmeye itti. Öykülerin gerçek hayata hitap etmesi ya da gerçek hayatın öyküleşebiliyor olması da zıtlıkların geriliminde yatıyordu. Yine yeniden, başka bir yolla fark etmiş oldum.

Kaçımız aynı ritimde süre giden, aynı renk, aynı tad, aynı sesin hakimiyetinde bir hayat yaşıyorduk ki zaten? En debdebesiz olanımız bile, en az bir fırtınanın içinden geçiyor, en az bir fırtınayı da için(d)e taşıyordu.  Biz zıtlıklarımızı birbirinin üzerine katlayarak birikiyor, çoğalıyor ve yükseliyorduk.

Düşüşlerimizi çıkışlarımızın üstüne,

Yangınlarımızı su serinliğimiz üstüne,

Karanlıklarımızı sabahlarımızın üstüne,

Ayrılıkları aşkların,

Uzakları kavuşmaların

Varlığı yokluğun

Öfkeyi sükunetin

Duygularımızı mantığın üstüne katlaya katlaya sürdürüyorduk yaşamımızı…

 Tıpkı krepon kağıtlarından kedi merdiveni yapar gibi, iki zıt renkle örüyorduk hayatımızın patikasını… Bütün uçlar ve çatışmalar yaşamın süsüydü ve başka türlüsü mümkün değildi. Birbiriyle çatışan, çelişen şeyler o kadar kolay o kadar hızlı yan yana geliyordu ki yaşadıklarımızı kedi merdivenlerinden ne bir eksiğine ne bir fazlasına benzetebiliyordum.

Arkadaşım bir yerde haklıydı, ben de –en olaysız yaşayanımızın bile bulaşacağı kadar uçlarda geziniyordum. Ancak ben bir ucu terk ederek diğerine varmaktansa hepsini aynı anda, aynı yerde istiyordum. Hiçbirinden vazgeçmek zorunda hissetmeden hatta Atilla İlhan’ın Ayrılık Sevdaya Dahil dediği gibi, ben de bütün renkleri birbirine dahil ederek, onlardan bir yaşam örerek ilerliyordum. Ben uçlarda yaşamıyordum belki, uçlar benim içimdeydi. Ben yalnızca onları üst üste üst üste katlayıp duruyordum… Tadına baktığım hiçbir lezzeti yadsımadan, onlar yokmuş gibi davranarak, sırtımı dönerek yapamazdım. Çoğalamazdım… Bu kedi merdiveni asıldığı yerde böyle pırıl pırıl durmazdı o vakit…

Sizin de olmalı bir kedi merdiveniniz… Muhakkak vardır.

Asıl soru şu: Siz hangi iki zıt renksiniz?

2 Yorum

Filed under Teferruatlar

Neresi Sıla Bize?

by:Julia Grigorieva

Allı turnam bizim ele varırsan,

Şeker söyle

Kaymak söyle

Bal söyle…

Evlenirken istedim ki, her şey usulüne uygun olsun. Kına gecesinde kınalar yakılsın avuçlarıma, düğünümde davullar zurnalar inletsin ortalığı, ben beyaz gelinliğim ve gelin tellerimle salınayım ortalıklarda…

İstedim ki, birbirini nicedir göremeyen eş dost yan yana gelsin, duygularımız coşsun, iç içe geçsin… İstedim ki, başımda duvak olsun… Başımda aşk… Başımda onlarca karmakarışık duygu.

Evlenmeden iki gün önce kıpkızıl giyindim elbiselerimi. Başımda kıpkızıl duvağım… Bütün kadınlar bir aradayız… Gerdan kırıyor, dans edip gülüyoruz… Soğuk şerbetler gelip gidiyor, danslar, kahkahalar gırla… Derken kararıyor ortalık. Bakır tepside kınalar, herkesin ellerinde mumlar, kızıl duvağım yüzüme iniyor. İçten içe verdiğim bir karar var, her şey usulünce olsa da ağlamak yok… Ağlamak yok. Niye olsun ki? Aşık olduğum adamla evlenip, nicedir düşlediğim yuvayı kuracağım. Niye olsun ki, bu masalsı şeylerin başkahramanı benim. Malum şarkılar, türküler derken o sesle çınlıyor duvarlar…

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…

Gözümdeki sürmeli maskaralı koyu makyaj yanaklarımdan aşağı iniyor. Kendimi tutabilsem, yok Allah tutamıyorum. Sicim gibi iniyor ağıdım. Peki niye? Niye?

Omuzlarım sarsılıyor, dudaklarım titriyor… Karanlığa ve duvağımın altına iyice sığınıyorum. Çıt çıkartmadan ağlıyorum. O türkü, içimi delik deşik ediyor benim. Yollar, valizler, ayrılık, gurbetlik beni orada, o an parçalıyor… Yıllardır terbiye ettiğim, uslu durmasını sağladığım o şey; ÖZLEM, erkenden gelip, sol omzuma oturuyor. Oradan akıp, gövdemin sol tarafına sızıyor. Oradan da yüreğimi buluyor… Usulen yapılmış bir kına gecesinin içinden, gırtlağımda demir leblebi gibi takılan o duyguyla çıkıyorum. Işıklar yandığında başımızdan aşağı pırıl pırıl şekerler dökülüyor, avuçlarımızı aralıyorlar, zılgıtlar basıyorlar, kınaları yakıyorlar. Yalnızca kardeşim görüyor beni ilk anda, insanların ve kızıl duvağın arasından gözlerimi buluyor; o gurbetliği seziyor, onun da gözünden yaşlar sökülüyor. O gürültüdeki en sessiz şeyler bizim gözyaşlarımız…

Düşünüyorum da, bizler ebeveynlerimizden ayrıldığımızda ben henüz on yaşını doldurmamıştım, kardeşim beş-altı yaşındaydı. Onunla daima omuz omuza kaldık. Derken, omuzlarımız koptu birbirinden, özlemlerden özlem beğenerek yollarımızı ayrı yerlere düşürdük yine. Ve göç, benim için bir bağımlılık haline geldiğinde, onun bir keresinde de yazdığı gibi: “Başka bahara” diye mırıldanıp durdum içimden… Ama kesişmeyen yollar kesişmiyor işte… Tatiller, bayramlar, yolculuklar ve kavuşmak için uydurulmuş bahaneler derken, bizim yanyanalığımız başka formlarda hayat buldu… Ama illa o omuzlar birbirine değecekti.

Fakat bu defa, ben göçmen kuş, konmaya kararlıydım. Yuvamı kurmaya, kök salmaya, valizleri yalnızca serüvenler için yerinden çıkartıp, sonra gerisin geriye “yurdum” dediğim yuvama dönmeye…

Ancak bu kent, tanımadığım onlarca suratın içinden akıp geçtiği bir nehirdi. Caddelerinde yürürken bir tanıdıkla karşılaşma ihtimalini içinde barındırmayan yabancı bir kumaş. Anneme koşup yüz yüze, sadece gündelik, öylesine konulardan konuşmayı hiç bilmedim… Onunla yan yana geldiğimizde zamanı sıkıp suyunu çıkartır, önemli ayrıntılardan, derin şeylerden söz ederdik. Oysa, ya canım sadece pişirdiğim pırasa yemeğini anlatmak istiyorsa ona? Belki bir yerde buluşmak istiyorsam, saat verip. Belki de çat kapı gitmek… Ya da dizine uzanıp susma hakkımı kullanamaz mıyım? Uzun uzadıya susamaz mıyım onun yanında?

Sonra babam, onu en son gördüğümde hayli zayıflamıştı. Bir sonraki karşılamamızda ise saçlarına aklar serpilmişti, formunu geri kazanmış, göz kenarlarındaki çizgiler derinleşmiş ve dede olmuştu… Niye ben onu kaçırdım bu kadar, niye o beni…

Kim bilir kaç günü ıskalamıştım sevdiklerimin hayatında? Kaç kez üzülmüşlerdi bensiz ve benden başkası teselli etmişti kaç kez? Kaç kez kahkaha atmışlardı yalnız başlarına? Kaç kez uyanmış, yemek yemiş, kahvelerini öylesine yudumlamışlardı. Evlerinde, bedenlerinde, yüzlerinde kaç değişiklik olup bitmişti?

Ve ben bunlardan kaçını onlarsız yaşamış, görmelerini delicesine istediğim bir olayı resmetmek için, bir telefon konuşmasında bütün edebiyat bilgimi kullanmıştım? Kaç kez karşılıklı susmanın, telefonda konuşmaktan daha kıymetli olabileceği kanaatine varmıştım ben? Hatırlamıyorum…

Bu yazıyı yazarken niyeyse, aklımda görüntülerden çok şarkılar uçuşuyor. Sahi, onlar görüntüsüz anlatılardır değil mi? Sadece işiterek tadına vardıklarımızdır… Tıpkı benim can içi canlarım gibi. “Hasretin ateşten bir ok” var mesela şu an zihnimde çınlayan… Bir de derler ki, aynı yerden iki kez vurulmazsın, oysa birlikte güldüğümüz şeylerle bir başımayken karşılaştığımda, sofraya yalnız oturduğumda, kahvemi yalnız içip, en sevdiğimiz şarkıları yalnız dinlediğimde, geçerken uğrayamadığımda, onlarla yolda karşılaşamadığımda, günlük ve öylesine bir şey yüzünden küsüp sonra barışmak için kapılarını çalamadığımda, gelirken ‘yoğurt getir’ diyemediğimde, bayramları seyranları öyle yalnız bir dal gibi geçirdiğimde, hep aynı yerden vuruluyorum. Göz göz olmuş bir gurbetlik hedefinden, o hedefin göbeğinden… Yüreğimin sol yanında garip, kalabalık bir yer orası… Alevden oklar fişek gibi fırlayıp isabet ediyor, en çok da sıradan yaşantıları özlüyorum. Valize muhtaç olmadan kavuşmayı, kolaylıkla erişmeyi seviyorum, buna imreniyorum…

Ben ve ben gibi niceleri, her kavuşmada pasta kreması gibi tatlanıp köpüren ve bembeyaz büyüyen yüreğimizin sönüşü, küçülüşü, kararışı bir otogarda, havalimanında, ardından su dökülen bir aracın yürüyüp gittiği yolda gerçekleşir. Sonra ağızlar yine suskun, yine telefonlara duacı. Ve fakat, bir yanımız o duvağın altında gözyaşı döken genç kadındır daima. Bir yanımız allı turnayı ulak tutar. Şeker söyletir, kaymak söyletir, bal söyletir gurbetin kekre tadına rağmen… Gökyüzünün bütün allı turnaları birleşse, özlem çekenin özlemini anlatmaya kadir değildir.

Değildir.

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Kaldığı Yerden

Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır. (28 Aralık 2011, Çarşamba günü yazısı)

Tarz-ı Hususi (Tarsusî)

Bendeki de ne cüret. Oturup dostluğa dair bir şey yazmaya kalkışınca, ilk önce dostluğu tanımlamaya çalışıyorum… Hayır, yapmayacağım.

Bazı şeyler tanımlandığında ufalır, ele avuca gelir. Oysa dostluk dediğimiz şeyden umduklarımız kocamandır. O yüzden dostluğu genelleyip, bir cümlenin içine tıkıştırmayacağım…

Bu yazının tamamı dostluğa adanmıştır… Bu yüzden bütün harfler, sahici bir yoldaşlığa örnek olurcasına yan yana getirilerek özlemi, saygıyı, vefayı, hatıraları, sitemleri, hesapsızlığı ve dolu dolu bir sevgiyi söylemek üzere cümleleşmiştir.

Balkonumda oturuyordum. Dört mevsimlik bir dinlenme durağı oldu o balkon bana… Birisi kısmen katledilmiş, iki şahane çam ağacının kucağındadır balkonum. Ağaçların içinde onlarca türden, onlarca kuş… Hepsinin mevsimi, hepsinin saati var şarkı söylemek için. Onları dinliyorum çünkü…

Ve kahvem… Tarsusî kahvem. Çay bardağında, telvesi bol, şekeri az kahvem… Yalnızca dostlarla içilen içkimdir o. Fakat nicedir yalnız, bir başıma, pür telaş koşuşturmalar arasında, yarı soğuk yudumladığım…  Ancak bir mola alıp, balkonuma sığındığımda, kış mevsiminde bile cömertliğinden bir şey yitirmeyen Akdeniz güneşine yüzümü dönüp kahvemi yudumladığımda, gövdemin orta tarafında yanlış basmış bir ayak gibi burkulan o kesif yalnızlık hissi ile çalkalandım. Yalnızlık böyle apansız gelince, mekan çatlayan bir nar misali ikiye ayrıldı ve ben ayazı bol bir memlekete düşüverdim sanki. Kapı çalsın diledim, çalmadı. Telefon, tık yok… Mektup desen, posta kutusu nicedir faturalar krallığı. Facebookmuş twittermış, kahkahalar köpürdüğünde bizler iki noktalama işaretine talimiz, hepsi bu. Sonra gördüm ki, nicedir suskun ağzım, kahvenin ıslattığı gırtlağım ve yer yer rengini unuttuğum sesim… Doğrusu, bir dost olmadan sesin rengi yoktur. Sonra karaladığım özlem satırları yerinden çıktı:

Bir dost olsa yanı başımda… Söyleşsek tatlı telaşsız… Anlatsa, dinlesem. Anlatsam, dinlese. Kahve kokusu sarsa avuçlarımızı. Türkü, keman, gırtlak sesi yağsa sandalyemizin üzerine… Fotoğraflar bir yandan, resimler bir yandan –yeni ve eski renklere batıp çıksak… Biz olduğumuz gibi, biz rengârenk, biz şeffaf…

Bir dost olsa yanı başımda… Hadi, diyiversek… Dediğimizde, hayatın çelmeleri üzerinden hoplaya zıplaya geçecek kuvvet bulsak topuklarımızda, kalbimizde, cebimizde…

Dünyanın herhangi bir yerini aynı anda düşleyebilsek… Bir ve aynı yerde başka şeyleri düşleyebilsek… O başka düşler iç içe geçse kelimelerde.

Aramasak uykuyu. Yastığa yeğ olsa kırılmış beli iki lafın. Ergen cesaretinde sahiplensek neşeyi… Gülerken kıpırdasa karnımız, gözlerimizi ufaltsa çevik gözkapaklarımız.

Susuversek apansız. Kahveye kanyak katsak… Keder kovalasak sükûtta… Eften püften sorular sorsak ya da sahiden merak edip, sormaya utandıklarımızı. Değil mi, bir vakitten sonra bilmemek de ayıptır artık. Bilmediğini belli etmek daha ayıp… Hani, ayıbını örtsek birbirimizin… Bir çocuğun arsızlığı ile sorsak da sorsak. Yanıtlar katsak kahveye… İçsek de içsek…

Üşenmesek yüksek raflardan kitaplar, fotoğraflar indirmeye… Yıllar yılı biriktiredurduğumuz gazete, dergi parçalarını üleştirsek; göstersek bu saklı kâğıtları birbirimize. Eski aşklardan kalan mektuplar çıkıverse zuladan, fısıltıyla okunuverse.

Şimdi şu koyu, katışıksız sessizliği bozan saat çarklarının tıkırtısı değil de, insan sesi olsa… Günün peşinden koşup yorulan ayaklarım yatağa doğru seyirmese. Ağzımda biriken cümleler, rüyaya dökülüp zayi olmasa. Keşke… Bir dost olsa yanı başımda…

Falan feşmekan…

Ama yok, balkon sessiz… Kahvem tekil. Hem ayrıca dostluk nedir söyleyemiyorum fakat, ne değildir bilirim. Dostluk, yan yana duruşa mecbur değildir. O yüzden haklı bir hasret barındırır içinde. Yaşamın, gerçekçi eli kuvvetlenince, bizi paçamızdan yakalayıp apar topar rızkımızın, telaşlarımızın yanına savurur. Çokça bu savrulduğumuz yer dosttan uzaktır. Ama haberler, selamlar ve kavuşmalara olan hayranlığımız, hayatın dişlileri arasında öğüttüğü zamanı hiçe sayar gibi, “Kaldığı yerden devam eder…” Dost dediğin karşılaştığında, yarım bıraktığı sözünü unutmayan bellek gibi sahiden. Hem, bu nasıl bir güçtür?  Bana göre iki insanın yarenliğinde, sağlamlığın sınav noktası budur. Kaldığı yerden devam edebilme…

Bazen de, konuşacak bir şey kalmaz. Yıkıcı, kırıcı ya da bitirici dev bir hamle yoktur fakat iki kişinin yan yana geldiğinde, bir bütüne dönüşen solukları kesilir. Ayrışır deyim yerindeyse. O zaman, fazladan bir söz daha edilmeksizin, bütüncül varlık iki hücre olur ve her hücre kendi organizmasına çekilir. Ama bu dağılma hali özlemi de alıp götürmez. Götürmüyor biliyorum… Kopuşunuz ne kadar nedensizse, özleminiz de öyle çünkü…

Sonra yeniden notlar, şiirler, kendi kendilerini seslendiren cümleler:

İki mevsimin gövdesi.

İşte bu kadar uzun olmuş,

Ben sana söylemiştim, zor sessizlik genişlerse biz azalırız.

Her şey eskisinden daha tatsız,

Daha selamsız sabahlar, sabahlar daha selamsız bundan kaçamayız.

Kahve köpürmez Asitane’de.

Caddeler daha dar, bulutlar yere daha yakın…

Dolaylı haberlerden çıkar yüzün sonra,

Sabahlar, öğlenler ve geç akşamlar daha selamsız. Daha…

Daha az hatırlansa da ismin

Büsbütün silinmez,

Yer yer bir dalını bulup belleğin konar…

Hırçınlık nakşeyle kumaşına sen,

Nakışta kötülük olmaz.

Bir selam düşür ara sıra,

Dosta böyle sükûn olmaz.

Ama özlemek –bilirsiniz-, o da kaldığı yerden… Eh, ne diyordum. Hesapsızlık hamurun mayası. Ne kadar hesapsızlık varsa, o kadar bereketlidir muhabbet, belki de biz yetişkinlik kostümüne uzlaşmacılık ve ciddiyet sırmaları işlerken, içimizdeki samimiyet de, taraf tutabilecek kadar cesur olan naif yanımız da pel pel dökülüyor… Ancak hamuruna hesapsızlık katınca bir şeyin, yüreğimizin hurdalığında bekleyen o kişi, -hani kısa pantolonlu ya da kırmızı rugan ayakkabılı olan kişi- koşarak ve pırıl pırıl parlayarak içimizden fışkırıyor…  O zaman etekte ne taş kalıyor ne tasa… Yaş mevhumu hükmünü yitiriyor, adına resmiyet, mesafe, profesyonellik dediğimiz demir parmaklıklar parçalanıyor… İnsan dostun yanında postalları çıkartıp, terlikleri giydiriyor yüreğine… İnsanın yüreği dost yanında sere serpe.

Velhasıl o yüzden bu balkon, bu kahve, bu –birisi kısmen katledilmiş- iki müthiş çam ağacı eksik ve suskun… Yeri gelmişken söyleyeyim, ben, pek çok şeyi aynı anda yapabilirim: Bebeğimi sallarken kitap okuyabilir; yemek pişirirken yemek yiyebilir ve dostluk kurma biçimlerimiz ne kadar başka olsa da bütün dostlarımı aynı anda anabilirim… Şu anda yaptığım gibi…

Betül, Zehra, Bihter, Ahu, Duygu, Olcay, Emre D., Side, Duygu, Öznur, Elif S.Ç. Hepinizin adını anabilirim aynı anda, sevgi, samimiyet ve özlemle…

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Bir Kişi Bile…

**Bu yazı kronik muhalifte yayınlanmıştır.

Pretty Little Thieves

Bu kavgalarda beraat eden yok. Kanlar o kadar iç içe geçti ki; haklılar ve haksızlar öyle eşsuretle dolanıyorlar ki etrafta… Hem yargıçlar, yargılayıcı olan biricik hasletten yoksun: Vicdan. Akıla gelince, akıl sadece kiri aklamada, karmaşayı meşrulaştırmada kahpe bir hizmetçi.

 

Aynalar hileli…

 

Olur da, yangında ilk feda ettiğimiz vicdandan bize birkaç parça kalmış ise, o parçalar uç sivriltip bizi dürter de; biz de aynanın karşısına geçer isek; yüzlerimizi pür-i pak görüyoruz. İçimizde yersiz bir rehavet, küstahça bir haklılık duygusu… Yoksa nasıl uyuyabilirdik; hakikat bu kadar rahatsız ediciyken, nasıl?

 

Yaptığımız, Sokrates’in gırtlağından baldıran zehrini geçiren lafebesi sofistlerin tutumunu sahiplenmek. Onlar, dilin bütün olanaklarını kullanarak haksızı haklı, çirkini güzel, kötüyü iyi gibi anlatabilirler pek ala… Bizim için akıl da bundan ibaret: kara-gözeneksiz bir paçavra gibi şiddetin üzerini örtecek; onu görünmez kılacak ne de olsa.

 

Sormak yok çünkü…

 

Durmadan yürüyeceğimize and içtik; her gün bir doz içtik –sekiz sene boyunca… Şimdi bunun yan etkisi midir acaba bir kez olsun durup da düşünemeyişimiz? Kavramlar, içinde ne olduğunu bilmediğimiz madeni kavanozlar gibi belleğimizin raflarına yerleşirken açılan yolda o kadar süratle hedefe yürüyorduk ki, hani neredeyse bir mü’min’in kutsal ayetlerden şüphe etmeyişi gibi, içinde yaşadığımız ve içimizde yaşatılan hiç bir şeyden şüphe etmedik.

Evet ya, şüpheyi kovunca zihnimizden; doğal bir anestezinin uyuşukluğunda vicdanımızı sökmemiz zor olmadı. Kana, ölüme, şiddete, yıkıma ve aslında bizim kuyruğumuza basabilecek her şeye bağışık hale geliverdik.  Kuyruk demişken, insanın yargılayıcı biricik hasleti olmadığında, yani onu insanlaştıran şeyin yeri boşaldığında –boşluk tanımayan evren- onun yerini dolduruyor. Biz yüreğinden ve zihninden değil, kuyruğundan duyan varlıklar haline geldik böylelikle.  Hayvanlar gibi diyeceğim; ben petrol için, erk için, ırk için, namus için birbirini öldüren hayvan tanımıyorum. Sanırım bizler, canlı olduğumuzu ancak ölerek anlayabilen başka türden varlıklara dönüştük.

 

Rakamlar önemli artık.

 

Biçimler.

 

Nezaket kadar aşağı düzeyden insanlık göstergeleri de dahil, güzel olan diğer her şey ile birlikte azaldı. Yaşatabilmek, kurabilmek kıymetini yitirdi, hele bir de fayda getirmeyince. Öyle ya, fayda, işlev insani bağları anlamlı kılıyordu artık. Kullanılabilirlik dışında hiçbir özelliğin, insana heyecan ve erinç verilmediği düşünüldüğünde… “Tüketim toplumu olduk, çıktık” söyleminin ne kadar naylon olduğu, ne kadar artalandan yoksun olduğunu konuşmaya hacet var mı bilmiyorum. Ama hacet/lüzum/fayda üçgeninin iç açılar toplamını hesaplamıyoruz burada. Ağırlık merkezi “yıkım” olan bir şeklin iç açıları da, bakış açıları da etse etse sıfır eder! Tahmin etmesi zor değil. Kendisine çarpıldığında her şey sıfırlaşır. Tükenir.

 

Tükenir ya! “Tüketim toplumu olduk çıktık!”   

 

Gözlerimizle ölümü, felaketi, şiddeti tükettik. Film karelerinde, kanı, işkenceyi, ayrımı olağanlaştırdık. Ölümü rakamlaştırdık biz. “Sadece iki kişi ölmüş” diye cümleler kurduk çatışmaların ardından. “Sadece” diyerek kaybedişin keskinliğini azaltabileceğimizi düşündük.

Ya da alt yazı geçtik günün ölü sayılarını anlatan. Hava sıcaklığı değerini bildiren rakamlar gibi, insan hayatının tükenişini bildirdik ekran altı şeritlerinden…  Değil mi ya ölüm, hiçbir akışı sekteye uğratmamalıydı. Birileri daha çok yaşasın diye, birileri daha çok ölürken; o birilerinin akışı bozulmamalıydı.

 

Bu esnada cansız bedenlerden kimisini yüceltmekten geri durmadık, kimisini yeniden yeniden öldürdük. Ancak, aslolan eve dönüş yoluydu. O yol, ölenlerin ayaklarından mahrum kalmıştı artık. Hakikat buydu!  Biz başımızı rakamlardan kaldırıp, yaşamaya ve akmaya geri döndüğümüzde “eve dönüş yolları” aklımızdaki son şeydi. Belki kimimiz, namluya kurşun sürüyordu o esnada.

 

Kurşun sıkmak, bir rakama hakkını vermekti ne de olsa.

 

Maçlaştırdık yaşamayı: “Bizim takım, sizin takıma karşı.” Ölü sayısını skorlaştırdık biz. Oysa yoktu gerçek galip, yoktu beraat eden. Hep insan olarak azaldık… Azaldık… Azaldık… Hiçleştik. Sıfırlaştık.

 

Öyle ya, amaç yaşamak olsaydı eğer sadece; dün namlunun ucunda durup ertesi gün namlunun ardına geçmezdik hiç birimiz. Burada doğa dışı olan namludur! Barışın ortasında savaşın ne işi vardır? Ne işi vardır, yaşamın ortasında ölümün… Namlu ölümü doğurur, ölümse sıfırı. Biz geri kalanları düşündük bu denklemde. Eve dönüş yolunu yürüyemeyecek olanları değil! Ne garip bir matematiktir bu!

 

Ayçekirdeğinin kabuğu gibi, çitlenip atılan; bir hamlede indirilen insana alıştırdık gözümüzü. Destursuzca konuştuk ölümü, dilimizin dört yanını onunla çevreledik: Her söylem şimdi bir ceset adası: “Ölüm fermanı, ölesiye sevmek, aşkından ölmek, öldüresiye dövmek” diye sıralıyor Adalet Ağaoğlu, Ölüm Aryaları isimli makalesinde birbir ve ekliyor: “…bizzat ölüme bağlılıktan ölmek” meselesi.

 

Oysa ürpermek gerek… Ölümleri rakamlara, taraflara, biçimlere göre sınıflandırmayı bırakıp ürpermek… Soykırmak, kandavası gütmek, kişisel husumet beslemek, davaya hizmet etmek, nefsi müdafa etmek… İsimlendirmeyi şimdilik bir köşeye bırakarak, ürpermek gerek… Onlar rakam değil, insan! Sadece bunun için, bunun için ürpermek gerek.

 

Beraat eden yok çünkü. Tek bir kişiyi bile yitirmişsek, azalıyoruz insanlığımızdan konu bu!

 

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Fidanın Sesi – İNSAN ANLATILARI (PARÇA 2)


Burcu Ö. için

by arosenlund

-1-

Minik kızım suya işaret ederek, “bu” dediğinde, yani “akan bu’lar durduğunda”  anladım… O mucizenin kerameti, onun küçücük ağzından çıkan iki harfli sözcükteydi.

-2-

Eğer, herkesin gri ile bir tuttuğu bir kentte yaşıyorsanız, eğer deniz yalnızca bir insan ismiyse bu coğrafyada, memuriyetin şaşmaz zamansallığı hiçbir sürprize ve mucizeye yer bırakmayacak kadar doldurmuşsa boşlukları, işte o zaman başıma gelen şeye hayatta inanmazsınız. İnanmayın!

Öyle ya, filmlerdeki uzaylılar daima New York şehrine gelir. Güzellikler Paris’e uğrar. Mistik olaylar Kahire’de vuku bulur… Dünyanın en şöhretli isimleri, dehasıyla nam salmış virtüözler, parlak Hollywood yıldızlarının bu memlekete uğrayacağı varsa İstanbul’a varacaklardır. Ama Ankara ne uzayacak, ne de kısalacaktır. Ankara, metropol kabuğunun içinde yaşayan naif, taşralı bir organizma… İyidir, candır fakat bir başına ve garibandır.

Eh hal böyleyken, şimdi anlatacaklarım size bir şizofrenin günlüğünden kopmuş, tutarsız bir yaprak gibi gelebilir. Ama inanın, ne öncesi var ne sonrası… İlk kez ve biliyorum, hatta adım kadar eminim ki son kez böyle bir olay yaşadım. O güne dek başıma böyle bir şey gelebileceğine dair bırakın bir umut beslemeyi, bu tarzda bir olayı tasarlayacak kadar film dahi izlememiştim.

-3-

Dershanenin serin koridorları, yüzü sivilce çarşısına dönmüş, yarım uykuları bitiştirip de kendisine tastamam bir uyku devşirememiş, tırnakları yenmekten kıymık kıymık olmuş bir alay genç insanla doluydu. Sınav bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve tercih zamanı gelmişti.

Sırf onlar istediği için fen matematik bölümüne devam etmiştim… Annem ve babama göre en iyisi buydu. “Olur” dedim.  Bu gibi durumlarda ilerisi için düşlediğiniz belirgin bir şeyler yoksa, yüreğinizde havai fişekler patlamıyor karnınızda kelebekler uçuşmuyorsa eğer, size kendi isteklerini sunanlara itiraz edecek bir argümanınız da yoktur. “Olur” sözcüğü, hevesi olmayan her ağız tarafından kolaylıkla telaffuz edilebilir.

Anlayacağınız, sınavdan sonra seçebileceğim pek az bölüm yani pek az meslek dalı bana hitap edecekti. Bu bakımdan bir mucizeye ihtiyacım olduğu açıktı. Fakat, “mucize” öyle beklemediğim bir yerde doğuverdi ki, böyle bir şeyi sahiden yaşayıp yaşamadığım konusunda hâlâ emin değilim.

Rehberlik öğretmenimizin odasının dışında, elimizde bir tomar kâğıt, kolumuzun altına sıkıştırılmış ve altı çizilmekten tarazlanmış tercih kılavuzu ile bekliyordum. Oradaki genç insanlar –ben de dahil-, kızlar, erkekler, sarışınlar, esmerler, uzunlar, kısalar, şişmanlar ve sıskalar diye bakıldığında, başka başkaydı… Ama o insanlar –ben de dahil- yüzlerimize sinmiş o bezgin, o bunalmış, korkmuş, endişeli hallerimizle tıpatıp birbirimize benziyorduk. O anda emindim ki, bir makyaj gibi yüzümüze yerleşen bu endişe yıllar geçse dahi eskimeyecek ve daima, bizden sonra gelenler tarafından kullanılacaktı. Aynı biçimde inşa edilip, aynı renge boyanan binalar gibi habire aynılaştırılıyorduk biz. Sırf bu benzeşme, bu sıradanlaştırılma yüzünden bile o mucizeyi yaşadığıma inanmakta zorlanıyorum.

-4-

Rehberlik Öğretmenimiz genç bir adamdı. Belli ki, işinde fazla tecrübeli de değildi. Aldığım vasat puana baktığında, zihninde şimşekler çakmadığından olsa gerek, tercih formunu ve benim olası seçeneklerle doldurduğum müsveddeyi evirip çevirmeye başladı.

Ben bu gerilimin gölgesi yüzünden günlerdir uyumuyordum. Üstelik ne yediğimi ne içtiğimi bilmediğimden elim ayağım birbirine geçmişti. Bir ders gibi bana öğretilen bu endişenin bir tür hezeyana dönüşmesine ramak kalmıştı. Ama niçin?

Kendisinden haberdar olmadığım, yarına çıkıp çıkamayacağımız üzerine dahi bahse giremediğim bir gelecek için bunca galeyana gerek var mıydı? İçinde yaşadığım ülkenin kumaşı o kadar kendisini belli ediyordu ki, bu kumaştan ne biçebilir, ne dikebilirdim?

-5-

Kitapların ve kâğıtların olduğu odaların süsü tozdur. Toz almak fiili, bu gibi yerler için ütopik bir söylemdir çünkü öyle odalardan tozu asla alamazsınız… O odalardan tozu almak, bir anneden bebeğini almak kadar zordur.

İşte içerisi böyleydi. Dershanedeki rehberlik odası denilen yerde, pencereden sızan ışığın aydınlattığı sahnede tozlar ışıldayarak dans ediyorlardı. Kapının önünde beklerken etrafımda dolanıp ara sıra yüreğime sataşan kaygı, şimdi etimin kanımın içine bütün varlığı ile kurulmuş, dışarıdan bakan kimsenin göremeyeceği bir arbede başlatmıştı…

Hocam karşımdaki sandalyeye oturduğunda, onun genç yüzünde gezinen yorgunluğu, bıkmışlığı, aynı şeyleri görmekten rengini yitirmiş gözlerini hemen seçebildim. Çoktan soğumuş çayından bir yudum çekti ve yüzünü buruşturarak bana döndü: “Bu yazdıkların arasından on altısını sırasıyla yazalım…”

Ama on sekiz tercih yapma hakkım vardı.

“Biz on altısını yazalım… Bunlardan başka içine sinen bir bölüm var mı?”

 İçimdeki arbede o kadar gürültülüydü ki, onları susturup hocama yanıt veremedim.  O ise buz kesmiş çayını içip, suratını ekşitme konusunda karalıydı. Sonra ne olduysa bu yaptığının yersiz olduğunu anladı ve benden müsaade isteyen bir ses tonuyla, çayını yenileyeceğini benim orada beklemem gerektiğini söyledi.

Bu sırada, ben peş peşe tercihlerimi sıraladığım teksir kağıdına bakıyordum… Boş kalan son ikisine de bir şeyler yazsam mı, diye düşünüyordum. Günlerdir yaşadığım açlık ve uykusuzluk işte tam da o anda beni avladı. Gözlerimin karardığını, midemin kasıldığını anımsıyorum… Oysa zihnimin en büyük paydasını boş bırakmaya karar veremediğim iki tercih işgal etmişti…

O esnada pencereden giren akşamüstü güneşi ve dans eden toz taneleri bulanık bir gölge ile karardı. Başımı kaldırıp baktığımda, figürlerini tam seçemediğim bir adam karşımda duruyordu. Tuhaf bir küstahlıkla ona kim olduğunu sordum.

“Ben geleceğinim” dedi.

Ateşli hastalara mahsus bir titreyişle silkelenip, yutkundum ve güldüm: “Bu kadar bulanık olmandan anlamam gerekirdi” diye yanıtladım onu. Belli ki, yorgunluğum espri yeteneğimi benden söküp alamamıştı.

Geleceğim olduğunu söyleyen flu varlık, avuçlarını açıp yüzüme tuttu. Avuçlarının içinde aynalar vardı. Orada kendi suretimin çeşitli biçimlerini görüyordum. Dikkatimi toplamaya çalıştım.

“Bu ben miyim?” diye sordum. Sesimde iyiden iyiye hissedilen bir ürperme olmalıydı. Dedim ya, böyle bir kentte mucizelerle karşılaşmamaya hazırlarsınız kendinizi. Başınıza gelen her vak’anın bir matematiği, bir formülü vardır neredeyse… Her şey öyle bir sırada gerçekleşir ki, neden-sonuç ilişkisine tapmaktan fazlasını yapamaz hale gelirsiniz.

“Sensin” dedi parazitli sesiyle. “Senin gelecekteki vaziyetin budur…”

Gördüklerimden bir şey anlayamamıştım, “Mutlu muyum?” diye sordum.

“Hayır…” diye yanıtladı. “Bu senin okulun… Yeşillerin arasında. Eğer on sekiz tercih yazarsan, en sonuncusu tutacak ve sen de oraya gideceksin…”

“Sen bunu nereden bilebilirsin ki?” diye çıkıştım…

“Avuçları aynalı olan benim, sen değilsin!” diye azarladı sonra. Doğrusu, öfkesinde bile şakacılığı taşıyan bir mucizem vardı artık.

“Ama…” diye konuşacak oldum, habire sözünü kestiğim için huysuzlanıp gitmeye yeltendi. “Dur” dedim, “susup seni dinleyeceğim…”

İnat etmedi. Yeniden açtı avuçlarını. Sonra geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarında hayatımın henüz gerçekleşmemiş yaşantılarını izledim, o da parazitli sesiyle gördüklerimi seslendirdi.

“Eğer boş kalan yerleri yazmazsan bu sene üniversiteye gidemeyeceksin. Ama eğer yazarsan on sekizinci tercihini kazanacaksın ve peyzaj mimarlığı okuyacaksın…”

“Ben de gitmem…”

“Öyle bir tercih denk geldikten sonra gitmemek gibi bir karar veremezsin. Bu işlerin ne kadar zor, bunaltıcı ve tiksindirici olduğunu sen de biliyorsun…”

“Ama peyzaj mimarlığı iyidir. Hem peyzaj mimarları, çiçeklerin, bitkilerin dilini konuşan adamlara verilen isimdir. Onlar doğanın falcısı, doğanın terzisidir.”

“Çok şık tanımlamalar bunlar! Ama hiç birine inanmıyorsun… Şu haline bir bak! On sekiz yaşındasın ama bu ülke sana romantik olmamayı çoktan öğretmiş. Çiçeklerin ne renk açacağı kimsenin umurunda değil… Son baharda hangi ağacın yaprağı kızarır, hangi ağaç dört mevsim taze kalır, kimsenin sallamayacağını sen de biliyorsun. İnsanların açlıktan nefesleri kokarken, akşam evlerine götürecek ekmekleri yokken mavi ortancalar, pembe şebboylar, eflatun menekşeler kimsenin bi’tarafında değil! Sen de daima bu gerçeği içinde taşıyacaksın…”

“Yani yazma bu tercihi diyorsun öyle mi?”

“Ben tercih yapmam… Ben tespit yapmam… Ben sadece gösteririm…”

“E o zaman, ne demeye geldin yanıma?”

“Şimdi iyi bak… Okul hayatın, okul gezilerini bir kenara koyarsak, çile gibi geçecek… Kendini sınıfa zor bela taşıyacaksın… Yaşadığın kentten o kadar nefret edeceksin ki, dört yıl boyunca bu faslın kapanabilmesi için dua edeceksin. Sana dört yıl dayanma sabrını ara sıra gittiğin seyahatler, bir ders vermekten uzak duran ağaçlar, çiçekler verecek… Ama asla çiçeklerin dilini konuşamayacaksın… Okul hayatın boyunca onların lisanını sökemeyeceksin.”

Bunları duyduğumda ağlamak üzereydim. Vazgeçme şansım vardı. Ama ben onu dinlemek istiyordum. Kaç kişi hayatı boyunca geleceği ile konuşabilir ki?

“Okulunu bitirdiğinde –ki evet bunu başaracaksın- sahip olduğun unvandan kaçarcasına başka işler yapmaya girişeceksin… Bu senin ilk kırılma noktan…”

“Anlattıklarına bakılırsa ben zaten kırıla kırıla geliyorum bu noktaya… Nasıl olur da bu halime ‘ilk kırılma noktan’ dersin?”

“Çalışmak için girdiğin reklam firmasında grafiker yardımcısı olacaksın…”

“Çok saçma! Böyle unvan olur mu? Sen de…”

“Bu unvan, sana okulunun getirebileceklerinden kat be kat fazlasını getirecek…”

“Ne o, paraya para demeyecek miyim?”

“Hayır… Cüzdanınla yaşayacaklarının ilgisi yok.”

“Peki ne öyleyse?”

“Şu adamı görüyor musun?”

Geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarına doğru iyice eğildim. Oradaki esmer siluete biraz daha yaklaştığımda yüreğim yanlış adım atmış bir ayak gibi burkuldu. Sonra hiç yaşamadığım o havai fişeklerin patlama seslerini duydum, evet ya karnımda kelebekler dans ediyordu. Bu çok anlamsızdı!

“Benim tercih yapmam gerek! Beni daha çok meşgul etme…”

“İşte o andan sonra, yeniden çiçeklerin dilini sökmek onların sözlerini anlamak için bir imkan sunacak hayat sana…”

Bir şey söylemeden geleceğimin karşısında gülümsedim. Bu tebessüm alaycılıkla ışıyordu. Eğer bu mucizevi varlık, aklımdan geçenleri okuyabiliyor olsaydı zihnimde artarda çınlayan şu cümleyle iyiden iyiye dalga geçerdi: “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…” Bu cümleyi belki on kez zihnimden geçirdim. “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…”

Ve tahmin ettiğim gibi oldu, Gelecek sanki zihnimin içinden seslendi: “Yaşayacaklarının kırmızı gülle ilgisi yok!”

Kupkuru yutkunuşum gırtlağımı yırtacaktı. Karşıma geçip bana beni anlatan bu her ne ise, insan ve Tanrı arasında imzalanmış belirsizlik ve bilinmezlik akdini bozuyor, tarumar ediyordu. Ondan hem korkmalı hem de saygı duymalıydım. Ben sadece dinlemeyi tercih ettim.

“Sen körpe bir ağaçla, bir çiçekle ilk kez konuştuğunda; onu dinlemek için kulaklarını bilediğinde duyacaksın sesini… Sonra, doğa sana taş bir binanın içinden açacak kapılarını… Ancak onu sevebilmek için yeterince nefret etmen gerekecek. Onu bütün hücrelerine kadar hakir görüp ve ona karşı bütün nefretini tüketecek kadar çok nefret edeceksin.”

Işık ve toz huzmelerinin arasında mızırdanan gelecek zaman kipi, rehberlik odasının kapısı aralandığı an yok oldu. Şimdi her yer kâğıt, her yer kitap, her yer hakikatti.

Hocam geldiğinde, benim orada beklediğimi unutmuştu bile. Belli ki, içtiği çay ve sigara onu dinlendirmekten ziyade ne kadar çok yorulduğunu anlatmıştı bir kez daha… O gün, muhatap olduğu onlarca öğrencinin arasında, benim ve vasat puanımın gözünde hiçbir kıymeti olmadığından olsa gerek, yaptıklarımızı anımsamak için bir kez daha elimde tuttuğum tercih formunu evirip çevirdi ve öyle konuştu.

“İşte sen bu on altı tercihi yaz… Elbet bir tanesi denk gelecektir…” Kafasını kaldırıp suratıma baktığında gözleri hayretle büyüdü, üzerine konuştuğu formu masasının üzerine bırakıp, “Sen kireç gibi olmuşsun, bence gidip dinlenmen gerekiyor” diye haykırdı. O anda yüzümde ne gördüğünü bilemiyorum. Bense hayatım boyunca bir kez daha yaşamayacağımdan emin olduğum o garip tecrübenin şaşkınlığına saplanmıştım. Yerimden kalkmam bu yüzden çok zor oldu.

Kapının dışına çıktığımda, çok severek okumayı umdukları bir bölüm için tercih yapmayı bekleyen kaderdaşlarıma onlardan ayrıştığımı belli edecek tuhaf bir bakışla baktım. Artık, bizi ne kadar aynılaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, başıma gelenler beni özel kılmıştı… Nefret ederek, küfürler sıralayarak okuyacağım bir bölümü tercih etmek için kendime kuytu bir köşe bulmam gerekiyordu. Bu arayışla yürüdüm…

-6-

Gelecek ismindeki o tuhaf, belirsiz varlık bana ne söylediyse, harfiyen yaşadım diyebilirim. Okul da şehir de dört yıl yüzüme karşı en galiz küfürleri savuran bozuk bir ağız gibiydi. Birbirimizi asla sevmeden, karşılıklı tahammül ederek yaşadığımız dört yıl… Ben ne vakit bu tahammülün sınırlarına dayansam, tercih günü açlığımın, kaygılarımın ve uykusuzluğumun bana gösterdiği alelacayip gündüz düşü yüzünden böyle bir saçmalığa kalkışmış olduğumu ve bu sırrı kimseyle paylaşamayacağımı hatırlardım. Bilim ve kültür arayışı içinde olan bir insanın, varlığından asla emin olamayacağı bir “şey” tarafından sayıştırılmış kehanetleri takip etmesi çok anlamsızdı.

Mezuniyetten sonra eve döndüğümde, okula dair hiçbir şey işitmek istemiyordum. Birkaç iş bakındıktan sonra oturup memuriyet sınavlarına hazırlanacak, sonra da başımın çaresine bakacaktım. Çiçeklerin şiiriymiş, ağaçların lisanıymış umurumda bile değildi. Yahu, annemin evindeki saksı bitkilerine bir tas su vermeye elim gitmemişti, neyin yaprağından neyin ormanından söz ediyordum sanki!

Zamanında yaşadığım ruhsal bir çalkalanmanın, bilinç altıma kazınmış olasılıkların aniden bir araya gelişleri, bir bütün olarak zihnimin perdesine düşmesi ve bana bir mucizeymiş izlenimi vermesi çok doğaldı. Annemin en yakın arkadaşının bir reklam şirketi vardı ve tabii ki iş bulamamam halinde orada bana bir pozisyon uydurulacaktı. Velhasıl durumun kehanetlerle bir ilgisi yoktu işte… Böylelikle o reklam şirketinde, Grafiker Yardımcısı olarak çalışmaya başladım. İyi de, işe yeni başlayan o adam… Geleceğin avuç içlerinden yansıyan o esmer figür… Benim yüreğimin paldır küldür ona doğru yuvarlanması… Bunları yaşarken bir an olsun aklıma gelmeyen o tecrübe… Peki bu neydi?

O, bana gülümsediğinde bozkır çiçeklenmişti işte. O bana gülümsediğinde dünyanın tamamı tepesinden begonviller devrilen bir Akdeniz evi olmuştu. Bahçesinde zakkumlar, bahçesinde sardunyalar… Bahçesinde mis kokulu, minyon defne…

Bizim Akdenizimiz aşkımızdı.

Bizim bahçemiz aşkımızdı.

Defne, bizim bahçemizde çiçeklendi. Defne, benim sesini duyduğum, dilinden anladığım ilk ağaçtı, ilk fidandı…

-7-

Çevre ve Orman bakanlığına atandığımda, Batı sinemasının sol omzunda duran o taş binada çalışacağımı öğrendim. Bürokrasi, beyaz gömleklerde, jilet ütüsü pantolonlarda boğulurken ben kimi zaman bu hayat törpüsü üniformalardan kurtulacak, kendimi dev dağların arasında ufaltıp, gövdemi bir çamın gövdesine yaslayacaktım. Yaşamın ve evrenin bütün sırları, sanki toprağın nemli alnında yazıyordu, buna birinci elden tanık olacaktım. Sonra bir bakmışım, hayatı çekirdeğinde taşıyan, renklerin en basit ama en coşkulu ışık tayflarından akıp geldiği coğrafyalar benim ibadethanem oluvermiş. Yaptığım işte şüpheye yer bırakmayan, bütün bu güzelliğin karşısında beni sadece iman edercesine aşka yönlendiren her şey aslında zamanında nefreti bir zırh gibi kuşanmaktan kaynaklanıyormuş. Öyle güçlü, öyle müsrifçe nefret etmişim ki, bir dirhem bedbinlik, bir parça sevgisizlik bırakmamışım içimde. Tibetli’nin dediği lafa geldim en nihayetinde; fincanı doldurabilmek için önce boşaltmam gerekiyordu… Ben de içimdeki öfkeyi ve ümitsizliği boşaltmıştım. Şimdi derin bir soluk… Şimdi yaşam dolu bir bütün… Ne var ki, ağaçlar hâlâ benimle konuşmuyordu… Onların sözünü, dahası yaşamın sözünü hâlâ anlamıyordum…

-8-

“İşte senin ilk kırılma noktan…” Kendimi yeniden sararmış kehanetleri karıştırırken bulduğumda, bana ben olduğumu hissettiren inişlerin ve çıkışların sayısını hiç bilmediğimi, onları asla sayıp, ‘şu ilk olsun şu da son’ demediğimi fark ediyorum. Dört koca sene, küçük ama rahatsız edici bir et kesiği gibi kendimle taşıdığım şikayetlerimi bir yana bırakıp “öylesine” çalışmaya başladığım bir yerde kendi iklimimi bulmak mı benim hayatımın dört yol ağzı onu da bilmem… Zaten şu an kızım bana sesleniyor… Şimdi kehanetlerden sıyrılma zamanı…

“Bu… Bu… Bu…”

Minik birer akide şekerini andıran dudaklarını yuvarlamış. Elimdeki bir bardak suya bakıp, işaret ederken, Oltu taşından yaratılmış gözlerini kocaman…  Benim minik Defne’m. İçimde büyüttüğüm yaşam. İşte benimle konuşmaya başlamış…

Akşamüstü güneşi, kütüphanemin çevresinde tozlu bir parlaklıkla kıvrılırken gülümsüyorum. Ben dünyanın en güzel çiçeğiyle artık konuşabiliyorum…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

Suya Anlat- İNSAN ANLATILARI (PARÇA 1)


Tuğba H. için…

-0-

-1-

Bazı hikayeler sondan başlar. Benim hikayem de öyle başlamalı. Bu geceden… Sıcak yatağımda uyandığım, evlatlarımın üstlerini örtüp, sevgilimin ensesinden ıpılık bir öpücükle yanından sıyrıldığım bu geceden… Uyuduğum en kederli uykudan, gördüğüm en uzun kâbustan bir sıçrayışla kurtulmalıyım…  Çeşmenin başına sandalyemi çekmeli ve hızına yetişemeyeceğim bereketle akan suya düşürmeliyim sözcüklerimi… Kimsenin daha evvel işitmediği, zihnimde bir çamur birikintisi gibi yoğunlaşıp kuntlaşan ne varsa suyla çözmeliyim… Kendi tarihçemin kirini, pasını bir sırçadan daha duru davranan suya bırakmalıyım… O, lekelere ne yapacağını bilir. O, hareketi ve ışığı bilir. O, ferah olandır. Bu yarayı başka hiçbir şey arıtamaz, iyileştiremez. Ortada, yüreğimin orta yerinde bir ateş var madem, bu alevleri sudan başkası ehlileştiremez…

-2-

İnsan dünyaya gelir gelmez, koku hafızası da onunla aynı anda doğar. Yaşantılarını kokudan harflerle yazar bellek defterine.

Ben bir buçuk yaşındaydım.

Annem, kekikti, kuzinede çıtırdayan kor ateşti, yağmur sonrasındaki nemli topraktı. Annem bozkırdaki yalnız ağaçtı… Annem, sebebini kimsenin anımsamadığı bir kavgaydı. Annem terk edişti. Annem kapının öteki yanıydı. O, beni ve kundaktaki kardeşimi bırakmıştı… Annem, valiz kokuyordu. Tek yönlü, geri dönüşü olmayan bir tren bileti kokuyordu. Annem bende bırakılmış koskoca bir boşluk kokuyordu. Asla şefkatle sarılmamış bir beden, asla okşanmamış bir saç, asla teselli edilmemiş hıçkırıklı bir ağlayış kokuyordu. Annem on üç yıl bomboş kalan bir sayfa kokuyordu… Ben annemi kokusundan tanıyordum.

-3-

Saat gece yarısını geçmiş… Çeşmeden akan incecik suyla dertleşmemize ara veriyorum. Onun konuşması yalın, onun sözü ferah… İnsan onu dinleyerek iyileşebilir. Su dinleyerek iyileştirebilir seni… Ne vardı insan da su gibi olsa birbirine… Saydam bir hekim misali içimizi dışımızı yaralardan, sancılardan kurtarsak… Ne var ki insan çoklukla marazidir. Karanlıktır. Kimi insan çabuk türeyen hastalıktır… Bir bakarsın ölüme benzeyen ne varsa gelip kurulmuş yakınına yörene… Ölümün aynası ölümü başka suretlerde gösterir öyle ya. Ölüm bakarsın yalnızlık görürsün. Ölüm bakarsın yalan görürsün, hainlik, zalimlik görürsün… Ayna kalabalık, ayna gevezedir. Ayna soğuk ve sahicidir.

-4-

Babamın koca ellerinde küçücük bir avuçtur bizim çocukluğumuz. Babamın elleri yanlış kararlarla dolmuş bir çuval. Bir çuval pişmanlık… Bir çuval yıkım… Bir çuval yürek parçası. Babamın elleri gölgelidir. O kadının elini tutup başımıza getirdiğinden beri gölgelidir. Heyula gibi rüyaları ve hakikati geceye boğan bir kadının karanlığı bulaşmıştır onun ellerine… Bizim çocukluğumuz onun ellerinde küçücük avuçlarımızdır. Avuçlarımız da çocukluğumuz da sevmekten nasibini almayan, merhametin meskenine uğramayan bir karartının ışıksızlığına batıp çıkmıştır. Üveylik dediğin şefkat hasarı… Üveylik dediğin insaf ihlali… Bir çocuğa üvey oldun mu, o çocuğu onaramazsın. Ne yaparsan yap, bir masuma özgü rüyaların kadifesini çalmışsındır… Üvey olan çocukluk hırsızıdır. O kadın benim geçmiş hapishanemdeki en azılı suçlulardansa eğer, babam onun affa tabi olmayan suç ortağıydı.

-5-

Gözlerim uykudan kurtuldu iyice. Ağzımın kıpırtısız gevezeliğinde, geçmişi suya gömüyorum… Ağır ve geç saatlere mahsus ürpertici bir cenaze töreni bu aslında. Zihnimin bütün tozlu perdeleri aralandı… Öte yanı göstermeyen pencerelerde ben ne arıyorum? Konu arayış oldu mu, benden kötü rehber bulamazsınız. Ben yaşamı ölümde, suyu alevde, öfkeyi sükunette, karayı beyazda ararım… Benim pusulam çocukluğumda kırılmıştır. Definem insanlıktır lakin haritam silik, haritam hatalı, bozuk, kıyamet yeri…

-6-

 Babamın evlendiği o yaz, hayatımın en sıcak yazıydı. Cehennem, kor, magma… Öyle yakıcı ve eritici bir sıcaktı ki, göğsümün orta yerinde hâlâ o yazı taşıyorum. İşte yangında parçalanan ilk şeylerden biri benim şaşkın pusulam oldu. Bundan böyle, burnu zedelenmiş bir köpek gibi “o kokuya” benzeyen ne varsa o yöne koşacak fakat yüreği bomboş dönecektim. “o koku” anneminkiydi. Yüreğime nakşettiği boşluk deseni, çıkışı olmayan bir labirente ne çok benziyordu. Ne vakit o çetrefil yollardan kurtulacağımı sansam, ne vakit beni oradan çekip çıkartacak kanatların varlığına inansam başka türden surlarla çevreleniyor, ona benzeyen fakat asla “o” olmayan izlerden kendime yeni, yanlış ve beni asla aradığım o şeye, ismini telaffuz edemediğim o duygudan bilhassa uzaklaştıracak haritalar çiziyordum. Yaşadığımız köydeki kadınlarda soluklanışım bu yüzdendi. Bir de Minnoş vardı. Hayvanlara özgü içsezileri ile beni yaralayan her şeyi parçalamak için çıkarttığı minik pençeleri… İkimizi birbirimize yaklaştıran ortak parçamız konuşamıyor oluşumuzdu. O da ben de, bizi anlamayan onlarca kulağa sadece miyavlıyorduk belli ki. Bu yanımızla iç içe geçmiştik. Hâlâ emin değilim, o mu benim kedimdi ben mi onun insanıydım. Açık olan tek şey yanyanalığımızdı.

-7-

Gece yarısı ile kör sabah arasında, ışığın ve sesin uyuduğu bir yer vardır. Ben oradayım. Çeşmenin başında cam lavaboyu incecik bir ip gibi teğelleyen suyun kıyısında bakışlarımla mırıldanıyorum. Yumruğum gövdemin orta yerinde. Zar zor yutkunuyorum. Bu kez sabaha çıkacağız. Bu kez kâbuslar tarafından avlanıp yitmeyeceğiz biliyorum. Ben hayatta kalmanın bir çaresini buluyordum, bu defa yaşamanın –tastamam, dosdoğru yaşamanın hem de- bir yolunu bulacağım. Ben bu sabaha çıkacağım…

-8-

Kendini, kendi içerisinde yineleyip duran coğrafyadır Anadolu. Bir yerde çamların yeşiline batıp çıkarsınız, bir yerde meşelerin, kavakların… Ama her halükarda yeşil… Sonra evler, pastel boya ile çizedurduğumuz kızıl damlı beyaz evler, ister yaylada ister ovada… Ve her halükarda evler… Her halükarda ismi başka olsa da türküsü vardır sonra. Düğünü, kışı, çorbası, neşesi ve ıstırabı vardır. Çirkefi, keskin, çirkin, çürük gelenekleri… Övmeye gerek yok! Biçimler, isimler değişir fakat hep aynı kimya. Sıkılmaksızın şiirleşebilen bir döngüdür bu. Her halükarda şiirleşir. Benimkisi biraz ağıt. Bu yürek zımparalayan şiirin tökezlediği membağ, kasabaların florasanlı sonradan binalaştırılan yapıları. Bu ağıdın yorulduğu yer, okuldur. Okul, yinelemenin tükendiği, durduğu yerdir. Okul, düşler türetmek için malzeme aldığım dükkandır. Okul çıkış kapısıdır. Okul, kaçabilme, kurtulabilme, aynılaşmaktan bıkmayan bir resmi yırtabilme imkanıdır. Okul, benim ilkgençliğimin tek gülümseyen fotoğrafıdır. Gerisi virane.

Dedim ya. Kömür karası bir tarihim var benim. Köz, alev, cehennem… Okul, bir tebeşirin ak izidir. Ama bazen tırnak, karatahta üzerinde ince, yürek söken bir cızırtıyla kayar. Benim karatahtamda bu tırnaklardan bol ne var?

Okuyamazsın.

Evleneceksin.

On dörtsün.

Evde kalmış sayılırsın.

Okumak da nereye kadar?

Dedim ya. Dedim ya. Dedim ya… H e p a y n ı.

Anadolu çemberdir. Ya sen onun etrafında dönersin. O her halükarda kendi etrafında döner… Her halükârda…

-9-

Ve su, bir yerden sonra hiç sözümü kesmedi… Yüreğimdeki geçit vermeyen o her ne ise, için için çözülüyordu. Beklediğim şifa geliyordu belli ki. SU dinledi. Dinledi…

-10-

Bir yerde okumuştum. Kadının biri şöyle yazmış; Elif mi Ezgi mi nedir… Her neyse… Şöyle diyordu: “Ergenliğe geçer çocuk / Yavaş yavaş/ Ama yetişkinliğe sıçrar ergenlikten./ Apansız büyür insan -büyümenin hakikatlisi böyledir-/ Bazen bir gecede, Bir kelime ile büyür…”  Bir yerde doğru… Liseye gitmeyi düşleyerek bitirirsin ortaokulu.  Köy yerinde zaman şekil değiştirir. Elle tutulur adeta. Ayak uçlarında yürür, nasıl ahestedir hem. Okula kavuşmayı beklemekse uzun, bitimsiz bir nöbet gibi. Kitapların kapısını kilitleyip, içeri kimseyi kabul etmeyeceksindir. Onların kapısını aralamak tüm mevsimin en heyecan verici düşüdür.

Defterler. Beyaz sayfalar… Kareli olanlar… Çizgililer. Pürüzsüz bir ten gibi, alnına yazılacak olanı bekleyen defterler…

Kalemler. İçisıra bir omurga gibi uzanan kurşundan kelamlar düşüren, kağıdın üzerinde mırıldayan kalemler…

Kitaplar… Harfler… Sayılar… Biçimler…

Düşler, hakikatler…

Edebiyat, tarih, felsefe…

Tebeşir kokusu, karatahta…

“Buradan git!” diyen o ses sonra, “Buradan git yoksa kırkındaki bir adama verecekler seni…”

Karatahtada daima o tırnak çiziğinin acı çığlığını duyuyordum. Kabukların zamansız kırılışındaki o ağrılı sese benzer… O gün o köy evinden çıkıp bütün gücümle yürüdüm. Bütün gücümle kaçtım. Üzerimde sakil bir pelerin gibi duracaktı büyümek. Büyümekten kaçtım. O gelmişti ve ben gidiyordum… Yolun bir yerinde kesiştik, göz göze geldik… Henüz değil, dedim. Henüz değil…

Beni on üç yıl evvel terk etmiş olan annemin yanında soluk alacaktım. Alabilecek miydim?

-11-

Evdeki sessizliğin içinde bir ninni gibi, bir fısıltı gibi uçuşuyor su sesi. Ona anlattığım ne varsa alacak ve lacivert denizlere dek küçülte küçülte götürecek. Nihayetinde söylediklerim okyanuslara vardığında, iyiden iyiye ufalıp azalacak inanıyorum. Bir ayete inanırcasına hem de…

-12-

Anladım ki vazgeçmek denilen şey bir tür uyuşturucudur. Kişi onu bir kez ruhuna zerk etmeyegörsün, etine, kanına, bakışına öyle nüfuz edip, ele geçirir ki; vazgeçmeden yaşayamaz… Bir kumarbazın, karşısına çıkan her durumu bahis mevzuu haline getirişi gibi, her dönemeç vazgeçme müptelası için kaçma istasyonudur. Bu yüzden, bir vazgeçme müptelasının evladı olmak, terk edilişi daima cebinde taşımak demektir… Annem, benim cebime yalnızlığımı bir yazgı olarak bırakmıştı. Yatılı lisenin on altı kişilik koğuşlarında aslında hepimiz bu vazgeçişlerin ağır havasını soluyorduk… Hayatın keyfi dilimlerinden en bayat, en yavan, en kekre parçaları bize düşenlerdi. Bunu körpe ellerimizle soğuk mutfaklarda soğan doğrarken de anlıyorduk, okul koridorlarını iki büklüm paspaslarken de… Aslında bunu anlamakta bir şey yoktu. Genç suratlarımıza kederi yerleştiren, kimimizi o yaşta intihara ikna eden, kimimizi hırçınlaştıran, kimimizi bir bebek gibi kendi sidiğimizde boğan o rezillik terk edildiğimizi kabul etmemiz yüzündendi. Sevmediğin bir şeyi anlamak bıçağın uysal yanıysa, kabul etmek parlak ve keskin tarafıydı. Hepimiz, ben de dahil birbirimize kardeşlik edecek kadar birbirimize muhtaç ama çare olamayacak kadar paramparçaydık. İşin en kötü yanı, karanlıklardan karanlık beğenen ben, bu seçtiğim kurşuni dünyadan memnun olmak zorundaydım. Çünkü annem bütün vazgeçişlerini üstümde sınıyordu ve beni okutmaktan vazgeçerse yaşamaktan kesilirdim.

-13-

Müezzin uykulu bir aksırıkla ezana başladı. Gün ha söktü ha sökecek. Saba makamında okunan bu çağrı kurduğum bütün cümlelerle beraber suya karışıyor şimdi. Suya, bir dua ile sığınıyorum.

-14-

Yaşamımın erken yorgunluğunu bir tek sözcükle özetleyebilirim: Örtüşmezlik! Hayatı bulduğumda annemi, annemi bulduğumda şefkati, şefkati bulduğumda insanı, insanı bulduğumdaysa gücü bulamıyorum. Hep bir peşin mağlubiyet, daimi bir eksiklik hali… Ruhumun sağında solunda üşüyen gedikleri asla tam anlamıyla kapatamıyorum. Söz gelimi, üniversiteye gitmek liseyi tamamladıktan sonra artık benim için bir olasılıktı. Öyle ya, bir dershaneye gönderiliyordum. Ama orada sevilmeyen bir öğrenciydim. Takındıkları ideolojik tavırdan hoşlanmıyor, bunu ilgi çekici bulmuyordum. Sınavı tamamlayıp, puanlarımı öğrendiğimde göbeğimi kendim kesmek zorunda kaldım… Ben kaleme, kelama sığınacağımı biliyordum. Doğrusu, bunu benden başka bilen yoktu… Ben de öylesini tercih ettim. Ben edebiyatın gerçek olamayacak kadar güzel, ıstırap kadar güzel, ıstırap kadar gerçek dünyasını seçtim. O yol benim ilacım olacaktı. O yol benim eksiklerimi unutturacak kadar kucaklayıcı olacaktı. Sevdiğim adamla o yolda karşılaşacaktım. O an öğrenecektim ki, aşk geniş, aşk kocaman, aşk aşkındı her boşluğu… Örtüşmeyen ne varsa böyle örtüşecekti…

15-

Gün ağarıyor. Gırtlağımda hararet… İçim, bir yaylanın çiçekli tepeleri kadar havadar,  ferah… Ciğerimde son bir kuytu, son bir alev. Ağzımı musluğa yaslıyorum. Kana kana içiyorum… Külleniyor içim. Ben küllerimden yeniden doğuyorum. Yerimden kalkıyorum. Su, hekim. Su, şifa. Su, dertdaş. Suya selam ediyorum. Evlatlarımın terli alınlarından öpeceğim. Sonra sevdiceğimin ılık koynuna sokulup, kâbuslardan azade –varsın kısa olsun- bir uyku çekeceğim.

2 Yorum

Filed under Kurmacalar..., Yirmili yaş fiksasyonları...

ÖZGÜRLEŞMEK İZMİRLEŞMEKTİ BENDE, YA ŞİMDİ?

the orange tree

*** bu yazı kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Ben İzmir’de okuyan bir felsefe öğrencisiydim. Ankara ve İstanbul ikilisinden sonra bu inci suretli memlekete geldim; felsefenin yüreğine girdim. Ama anlatmak istediğim bu değil… İşin başka bir yanı var benim için; derslik dışında dersimi alışımın, sınıfın içinde sınıfsızlığı anlayışımın kısa öyküsü bu…

Oraya gittiğimde “beyaz türk” tanımlamasına uyan bütün kriterleri de kucaklamıştım. Kucaklamak, masum bir sözcük değildir; sadece sahip olmak değil, bunları korumak da kucaklayışın içindedir… Benim yaptığım buydu. Bağrıma bastığım, büyük beyaz bir yanılgı taşıyordum. Anlayacağınız on sekizimde kıracak çok kalın bir kabuğum vardı. Şimdi şaşıyorum, o ana dek okuyup tükettiğim her satırı neremle okumuşum, o sözcükler nereye tutunmuş… Sözcükleri suçlayamam! Ben onları tüketmişim, bunu anladım.

Oradaki ilk günlerimde başörtüsünden ürküyor, Kürt denildiğinde hepimizin TC kimliği yok mu yahu diyordum. Herkes vaziyeti abartıyor, kendisine dünyayı dar edecek sorunlar türetiyordu; böyle sanıyordum. O ana kadar beynimin yedi kat derinine nakşedilmiş şifrelerle flört ediyordum, onlara yaranıyordum. Hah! Bir şifreye yaranmak!

Sonra, tek tek zihnime diktiğim putlar devrilmeye başladı. Onları yıkmak için bir kez heves etmeye gör, bir kez olsun “şüphe” denilen o tehlikeli ama tamamen insancıl ve akılsal refleksi benimsemeye gör… Zaten sonra şüpheni ne için/ kimin için tehlikeli olduğunu da anlıyorsun! Ama bir kez cesaret et!

Okul tuvaletlerinde başörtülerini soyup, giyen kadınlarla bir kez göz göze gelme cesareti çok şey anlatıyor size. Soruyorsunuz; bugün içeri girerken, ya benim tişörtümü çıkartmamı isteseydi birileri; ya üzerimdekinin benim için ifade ettikleri anlamdan ürktükleri için beni soymaya kalksalardı? Bu soruyu olanca samimiyetinizle sorabilmek, kuntlaşmış fikirler için ölümcüldür bilesiniz. Ama anlıyorsunuz… O zaman, ateist hocalarınızın başörtülü öğrenciye “olduğu gibi” derse katılma müsaadesini veriş nedenlerini anlıyorsunuz. Kimsenin kimseden “soyunmasını” istemeye hakkı yok. Hocalarınız, dersliğin dışında size büyük bir ders veriyorlar. Onlar bu zoraki çıplaklaştırmanın bir parçası olmayı reddediyorlar, siz de reddediyorsunuz… Kabuğunuz ilk yarayı alıyor böylelikle, ilk katman yarılıyor.

21 Martta okulun bahçesinde halay çeken insanların arasına karışmanızı istiyorlar sizden, o gün ders saatini değiştiriyorlar: diyorlar ki tutun o insanların esmer ellerini! Siz, omuz omuza durmak nasıl bir şeydi anımsayın… O halaydan başka hiçbir şey, dökülen kanın meşru kılınışını böyle kuvvetli bir biçimde yanlışlayamaz… Size ölümün nasıl ürkütücü bir şey olduğunu anlatamaz. Halayın içinde çabalayan beceriksiz ayaklarıma bakıyorum, onların ayaklarına… Ya’rabbim diyorum; hepimizin ayakları var! Ayakların ırksızlığını anlıyorum. Anlıyorsunuz…

Amerika, Irak’ı bombaladığında ders yapılmıyor. Sınıfa giren hocam diyor ki. “Ben bugün insanlığımdan utanıyorum, size anlatabileceğim hiçbir şey yok!” Bu tepki size külliyatlarda yazmayan bir şeyi anlatıyor. Savaşı reddetmeyi anlıyorsunuz. Onun çirkinliğini… Kilometrelerce ötede yanan bir canın, sizin gövdenizi nasıl acıttığını…

Başka birisi, bayraklar yoktur insanlar vardır, diyor. Semboller üzerinden değer yargılar üretişin garipliğini anlıyorsunuz. Sonra o değer dizgelerinin, etli canlı bir insandan daha kıymetli kılınışını… O sembolün uğruna etin parçalanışı ürpertiyor sizi, canın katledilişi yaralıyor… A n l ı y o r s u n u z!

Ortaya koymak istediğiniz en basit eylemler için izin almaya alışkın ağzınız, eften püften şeyler için hocalara izin sözcükleri dizmek için aralanıyor. “Özne izin almaz!” diyor o insanlar… Özne oluşunuzu sınıfa girmeden öğreniyorsunuz, bir kez daha… Öyle ya, sizin bir yargı gücünüz var. Yargı gücünüzü fark etmek, evinizde, üzeri hiç açılmamış bir kütüphane bulmak gibi bu… Muhtaç olduğunuz yanıtların, soruların, izsürücü aletlerin yattığı “gıcır” bir mecra. Oysa siz muhtaç olduğunuz kudreti kanda sanıyordunuz… Oysa kan, yitim demek.

Velhasıl, bütün zincirler İzmir’de kırılınca, ezberlerim İzmir’de bozulunca; Özgürlük benim için İzmir demek oluyor. Özgürleştikçe İzmirleşiyorum… Ama ya şimdi?

Canım yanıyor. Hayatımın sınıf tanımaz sınıfının, İzmirist putların arasında çiçeklenmiş bir fide olduğunu görüyorum… Ama yine de orası İzmir’in olanağıdır. Kendisine yakıştırdığı sıfatları hak etme olanağı…  Hani şu dillerden düşmeyen, özgürlük, eşitlik, aydınlık niteliklerinin hak edilebileceği yer.

İnkâr, ayrım, yıkım davullarını çalanların İzmir’inde, ANLAYANLARIN küçük büyük İzmir’i. Benim İzmir’im… Kabukları kıran, içinden insan çıkartan olanağım…

İzmir

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Eski Ten

by: Linda Christine Norton

yaşlı bir kadın olsam şunları diyeceğim tutardı belki…

Sessiz sedasız ayrılacak yaşam tenimden

Bir gündüzün yeryüzünden çekilip gitmesi gibi gidecek

Saçlarımda içi dolu yağmur bulutları gibi

Gri

Beyaz

Yalnız rüzgarlar bir sonun gelişini bekleyecek

Ve gökyüzünden bir küçük kumaş

Örtmeyecek matemlerin izini

Gözlerimin içinde asılı kalacak

Boş

Kimsesiz

Ve artık huysuzluğu beş para etmeyen bakışlarım.

Kelimeleri tükenmiş ağzım

İçinde yalnızca dişlerini değil

Söyleyecek bütün dertlerini kaybeden bir sahnenin perdesi gibi

Kapanacak

Bir ağıt

Bugün giden için çığırdığım

Yarın onu kim benim için çığıracak?

… Ve bunları söyledikten sonra belki de içerler ağlardım. Öyle oluyor çünkü eskiden beri.

 

Yorum bırakın

Filed under Lirik Teferruatlar

Yeşiloğluyeşil

by: Anny Sędziwy


 Şimdi, şu anda, olduğun, oturduğun yerde koca bir külçe gibi misin? Lafın gelişi, parmağındaki yüzük dahi taşınmaz bir yüke mi dönüştü ellerin üzerinde? Ayağındaki pabuçlar devasal birer pranga misali sarmış mı seni? Her şey bir tarafa, yüzündeki makyaj gözlerine, yanaklarına ve dudaklarına yapışıp orada kalakalan birer böceği mi anımsatıyor? Hani uzun yolculuklarda araba pencerelerinde telef olanlar gibi…  Belki kıyafetlerin, bir şövalyeninkinden farksızlaşıyor;  birer zırh artık onlar, demir hacimleriyle süratini senden çalıyorlar. İnsan bir kez kendini ağırlaşmış hissetmeyegörsün, kanatlanmak imkansızdır. Şimdi sen de bunu biliyorsun…

***

Oysa özgürlük göz kapaklarının altında. Ben önce oradan başlarım kaçmaya… Gözlerimin perdesini indirir, belleğime düşen gölgeleri takip ederim. En sevdiğim diyarları düşler;  günün telaşını bir kağıt gibi küçücük parçalara ayırıp, sıkıntıların üzerine savururum.

Böyle zamanlarda belleğimde çakıp sönen görüntüler vardır.

Sadece bir yer değil, aynı zamanda bir kesit… Daha özel, daha ayrıntılı… Örneğin, Kaş’taki bir kayanın suyla kavuştuğu küçük bir noktada duran yosunlu taşı anımsarım. Erdek’te gün batımında kumların kıpkızıl oluşunu ya da…. İzmir’e otobüsle gidildiğinde kent girişindeki palmiyeler, zakkumların pembe taç yapraklarını çağırırım zihnime. Kıyı kentlerinin yarı-tropik kokularını…

Belki de, Sümela Manastırındaki taş pencerelerden görünen sisli çamlıklar ve kayın ağaçları.

Sisler.

Çamlıklar… Kayınlar…

Manastır…

Ve yeniden…

Sonra yeniden aynı yer… O Karadeniz seyahatinden sonra hep aynı kesit. Sis bulutları. Çamlar. Kayınlar. Manastır.

Loreena McKennitt’ın efsane anlatırcasına bestelediği şarkılara ilham verecek kadar gotik bir lirizm sağanağı. Ortaçağ ozanlarını mezarlarında hoplatmaya kadir, hepsini dile getirmeye mazhar bir doğa… Taşların diplerinde kaynayan cam sular; elle tutulup, gözle görülen, masalsı olan ama masal olmayan bir diyar. “Tanrım ben bu güzelliği hak edecek ne yaptım?” sorusunu sorduran o yeşil: Zümrüdi yeşil, yeşim taşından yeşil, nefti yeşil, zeytuni yeşil, fıstık yeşil, finduk dalı gibi yeşil, dilbergözü misali yeşil, yeşiloğluyeşil!

Misal, Cesur Yürek ya da Yüzüklerin Efendisi Türkiye’de çekilecek… Misal, yönetmen de filmin platosu için bir yer arıyor. (Hayalde kusur olmaz beyler hanımlar! Lütfen kendinizi kaptırmaktan başka bir şey yapmayınız) Öyle bir yer olacak ki, kapkara deniz sularına haşin birer tırnak gibi uzanan mendireklerden yana zengin bir coğrafya… Öyle bir yer olacak ki, dağlar ağaçtan ağaçlar dağlardan fışkıracak. Delicesine yüksek… Dağlar, kentten kaçıldığında varılan yer değil; kentlerin ta kendisi olacak. O yüzden sokak aralarında billur çaylar kaynayacak. Sokak yerine vadiler olacak hatta, arabaların uçar gibi geçtiği, insanların uçar gibi yürüdüğü… Kanatlanmaya mecbur olunan bir yer yani…  Ve denizle gökyüzü her an öpüşebilir. Deniz ve dağlar kucaklaşabilir her an. O yüzden dağların etekleri yosun… Elini uzatır uzatmaz hem de. Elini uzattın mı nefes. Tabii ya, soluk alıp vermek elle tutulabilir bir şey olacak… Dedim ya, fantastik kurgulara yaraşırcasına hayali ve ama sizi ağlatacak kadar sahici bir güzellik.

İşte o Karadeniz seyahatinden açılınca konu, sıcak kumsallar, tunç bir heykel gibi ışıyan gün batımları, ılık tuzlu sular, yüz mumluk ampullerle aydınlanan zeytin ağaçlıklı yollar şöhretini bir adım yitiriyor. O Karadeniz seyahatinden sonra gözlerimi yumup kaçmayı istedim mi bana hiçbir diyar Şimal masallarından daha ferahını, daha delişmenini vaat etmiyor.

***

O ani telefon:

Yazının en başında söyledim. İnsan bir kez ağır hissetmeyegörsün, kanatlar imkansızdır. Sanki doğada kanat yaratılmamıştır. Gökyüzü ise sadece bir efsanedir. Yer ve yerin yedi kat dibinden oluşur dünya bu denli ağır hissedene. Koca bir taştan farksız gömülüp kalabilirsin olduğun yere. Söz gelimi 2009’un sonları, iki aydır sokağa adım atmamışım. Valizlerimi mevsimlik olmayan giysilerimi muhafaza etmek için sandık niyetine kullanıyorum… Kapının önüne dahi adım attığım yok. Balkona ise sadece çamaşır asmak için çıkıyorum. Nadiren…

Sonra 2010 geliveriyor. Değişen hiçbir şey yok. Ben koca bir kaya… Kayalar bile aşınıyor. Bense sadece ellerimi kıpırdatıyorum kalemin hatırına. Kalem, naz niyaz bilmiyor. Koşuyor sağolsun… Sahibi ne kadar hareketsizliğe gömülmüşse, kalem o kadar çalışkan. Ve böyle bir anda, benim benden sessiz telefonum inliyor. Ahizenin diğer ucunda üniversite yıllarımda aynı evi paylaştığım dostum, Zehra var.  Bizim telefon açışlarımız ayrı bir cümbüş… Gelen aramayı kabul ediyorum. Açar açmaz soruyor.

“Ezgiiiii…. Benimle Çayeli’ne gelir misin?”

“Evet gelirim.”

Bir dakika dahi düşünmüyorum. Param yetecek mi? Zamanım olacak mı? O tarihe dek yaşayacak mıyım? O soruyor ben ikinci kez düşünmeksizin kabul ediyorum. Nisan’da Karadeniz’in avuçlarına düşmek için insan neden ikinci kez düşünsün ki? Hele de yanında can dostlarından bir tanesi varsa…

Rize’nin Sesi: Tulum, Trabzon’un sesi: Kemençe

Trabzon havaalanına vardığımızda güneş diğer yarımküreye varmıştı. Böyle bir karanlıkta, biz geçtik iki kentin içinden. Önce Trabzon sonra Rize ve Çayeli… Kopkoyu bir akşamdı… Bizi Trabzon’dan Rize’ye götüren aracın camları kapkara perdelerle örtülmüştü adeta. Çocukluk gezilerimden zihnimde kalanları anlatıyordum Zehra’ya. Bu diyarlara nereden baksanız yirmi iki, yirmi üç yıl önce gitmiştim. El kadar çocukken… Çocuk zihnimden bana miras kalanlarla, karanlığa Karadeniz’in silik bir resmini çiziyordum; “Sağ yanımız keskin bir uçurum olmalı Zehra… Uçurumlar üzerinde katmer katmer, merdivensi çay tarlaları. Bir evler serpilmiş ki üzerlerine benek gibi. Ensiz ama uzun… Zehra bak! Göreceksin, küçücük bir düzlük buldular mı eker, biçerler… Yöre insanı böyledir. Şu yanımız da deniz. Karadeniz…”

Sabah, önce silik hatıraların üstünü aydınlattı. Her şey yerli yerindeydi. Karadeniz, kendisini daha çocukluğumda zihnime kazımıştı. Şimdi sırada onların altlarını çizmek vardı.

Rize, Ayder Yaylası

Bahar, dünyayı uykusundan silkeler. Bozkırlara bile belli belirsiz tazelik iniverir. Hele söz konusu Kuzey Anadolu ise, tazelik sözcüğü yeniden tanımlanır. Çünkü bahar, yaşamanın ne demek olduğunu orada öğrenip, dünyanın geri kalanına anlatıyor gibidir. Oraya bahar gelmez sanki, mevsim mevsimliğini orada alır. Böyle olmalı. Çünkü Ayder Yaylası, Kaçkarların dibinde, dünya kurulalıberi, yeşilin ne demek olduğunu, tazenin anlamını, soluk alıp vermenin kıymetini izah etmek için öylece beklemektedir. Ancak söylemem gerekiyor ki, o temiz havanın bedeninize girmesiyle yenilenir ve modern zaman beslenme kurallarını unutuverirsiniz. Şimdi iştahınız yerindedir. Yiyecekleriniz afiyetle midenizde gezinecektir? Peki mönüde neler var?

Yörenin köfteli ekmekleri şahane. Buz gibi ayranla hele. Fasulye çorbasıyla içinizi ısıtabilirsiniz. Ne de olsa yayla havası serindir. Vakfıkebir ekmeği her ne kadar Trabzon’un çocuğu olsa da, çorbanızın yanında bir dilim kızarmış Vakfıkebir ekmeği getirdiklerinde damağınız şenleniyor. Ola ki, Ayder gezinizin ardından Rize’ye inecek ve orada da biraz keşif yapacaksanız; söz gelimi Çaykur’un tesislerinde hakiki çay içip, Rize Kalesi’nden kentin müthiş manzarasını izleyecekseniz; size en iyi hamsinin nerede yapıldığını söyleyecek birileriyle karşılaşabilirsiniz. Ancak kendileriyle böylesine eğlenen insanların yer yön tarifleri nasıl olur, deneyip görmelisiniz.

Uzungöl

 Yola çıkarken “O bakış’ı” yerleştirin gözlerinize.

“O bakış” nedir?

“O bakış”, gördüklerini bir bardak su gibi kana kana içer ve şükreder. “O bakış” kişiye özel fotoğraf makinesinin deklanşörüne habire basar. “O bakış” şarkıyı, kokuyu, lezzeti gören beş duyunun temsilcisidir. İşte şimdi üzerinde olduğunuz rota, “O bakışı” gerektirir. Çünkü göreceklerinizi anımsamak isteyeceksinizdir. Bir takvimin üzerinde, bir kartpostalda ya da bir jenerikte süratle görünen görüntünün içinden şimdi siz de akacaksınız. Uzungöl’de bir sincap rehberliğinde, gri gökyüzü üzerinizde esnerken gezecek; masalın neresinde kaldığınızı merak edeceksiniz.

“Masalın neresindeyim şimdi?”

Elimde bir bardak çayla durdum ve bu soruyu yine kendime sordum… Acaba, evimde, kabuğumun içinde geçirdiğim onlarca günün ardından düş mü görüyordum? Acaba masallar yazarken, masal mı olmuş, masalın konusu mu olmuştum? Çayımı yudumladım, tadı öyle sahici ve tazeydi ki, düşte olmadığıma inandım.

Sümela’da…

Birisi çıkacak ve kulağıma şu sözleri fısıldayacaktı sanki:

Eğer o prensesi görmek istiyorsan, bu uçurumun kenarında uzanan ince patikadan usulca yürü… Yüzünü bir duvak gibi saran sisin içinden geç… Bin yıldır büyüyen ağaç kökleriyle konuş… Yeşilin içindeki zümrüdü bul… Manastırdaki rahiplere getir. Sana derin uçurumlardan görünen, coşkun pınarları gösterecekler… Gözlerini yum ve bu pınarların sesini işit. Eğer atmacanın ötüşü, suyun sesini yırtar gibi seni ürpertirse uyan ve yürümeyi sürdür… Artık o prensesi görebilirsin. Onun adı Sümela.

Ama fısıldayan zihnimdeki masalcıdan başkası değildi.

Ben de masalcının dediklerini harfiyen yaptım. Prensesi gördüm.

Ve onu göreliberi, ne zaman ağırlaşsam; o prensese dönüşmek için kapatıyorum gözlerimi. Çok geçmiyor kanatlanıyorum. Kaçmayı düşlemeye, Karadeniz’den başlıyorum.

—————-

*

*Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Teferruatlar

Kentlerin Rengi

by: Julia Grigorieva

Sevcan Akgün için…

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir

Şimdi, Haziranın dibini görmek üzereyken, yani çılgınca sıcak olmasını beklediğim bu yaz gününde, Mersin’de üstelik, serin ve tatlı bir rüzgâr var. Şahane bir yağmur kokusu ve bu harika kokunun faili  yağmur, esintiye eşlik ediyor.  Hep beraber yazıyoruz bu yazıyı.

Size, gri eteklerini giyinmiş bir gökyüzünün gölgesinden sesleniyorum. Sanki Akdeniz’in avuç içlerinden, mavi ve bronzun ışıdığı yerden değil de, sanki Ankara’nın kırkikindi yağmurlarının yağdığı bir Nisan gününden geliyor sesim. Şimdi yirmili yaşlarının sonundaki kadın olarak değil, sanki çocukluğunun yüreğindeki Ezgi olarak, o Ezgi’ye dönüşmüş olarak yazıyorum…

Bir yağmur, narin bir esinti, koyu perdeli bulutlar beni geçmişe fırlatmayı nasıl da başarıyor. Şimdi Ankara’dayım… Şimdi on iki yaşındayım…

***

Karadeniz’i anlatmamı isteseydiniz benden söze yeşille başlardım. İyi işlenmiş zümrüt ve yeşim taşlarına vardırırdım sözümü. Zeytuni bakışlardan dem vururdum. Ama laf dönüp dolaşıp yine yeşile, hep yeşile gelirdi.

Mardin’i dinlemek isteseydiniz benden, kehribar gibi sararır ve yıllanırdı cümlelerim. Zencefil kokardı satır aralarından. Sokaklar daralıp, safran sarısına varıncaya dek konuşurdum. Mardin’i dinlemek isteseydiniz, güneş, altın bir liraya dönüşürdü elimde. Size söyleyeceğim her şeyde çil çil sarıyı uzatırdım yüreğinize.

Ege kıyılarına uzansaydık kağıdın üzerinde; kireç beyaz ve turkuvaz renginde damarlanırdı harfler… Ve kağıdın terasından koyu pembe begonviller dökülürdü. Her cümlede bir balığın gümüşü parlar, bir dal kekiğin şifası uçuşurdu.

Ama ben, yağmur saydamlığına tutunup Ankara’ya varınca, belleğim gözlerini Ankara coğrafyasında açınca söyleyeceklerimden yalnızca griyi bekleyebilirsiniz. Yapmayın… Size anlatacaklarım kendi çocukluğunuzu katmanlara ayırmanın ve orada, mutlu olduğunuz anı coğrafyanın ellerinden çıkartmanın yoludur. Bu yol griden değil; bu yol leylakların, ıhlamurların, iğdelerin ve yaban güllerinin arasından geçer… Benim çocukluğumun Ankara’sı, Nisan ile tatlıya bağlanır.

Her kenti, içinde yaşayan çocuklara küstürmüş ama nihayetinde onlarla barıştıracak bir şey/ bir sır vardır.

Bu, kentlerin griliklerini geride bırakma yazısıdır.

En karanlık günlerde sokaklar:

Diyelim ki yağmur havası, gri bir duman topağı gibi gelip oturma odamızın orta yerine kurulmuş…

Gündüz demeye bin şahit gerek, öylesine kararmış ortalık…

Kanepeler, üzeri dantelalarla örtülmüş sehpalar, kalın perdeler ve kalorifer petekleri küçük odayı daha da daraltıyor şimdi…

Bir çocuk olarak orada olmamalısınız. Zülfü Livaneli’nin Serenad romanından alıntılarsak; “yağmur içinize yağıyor” adeta. Renkler ne zaman yok oldu? Ne zaman, bir kül yığının tatsızlığına batıp çıktı etraf? İşte böyle bir anda, sokak yağmurun, asfaltın, bahçelerin ve eğer izin kopartırsam benim…

Ben yağmurda dolaşmayı Ankara’da sevdim.

Çocukken yağmuru anlamak, beni daha romantik, merhametli ve duyarlı yapmıştır. Bunu biliyorum. Söylediğim hasletler bir övünç kaynağı değil. Öyle ki başarı, Ankara’nın gürül gürül ağlayan, kırkikindi yağmurlarınındır.

Yağmuru anlamak, toprağı, havayı ve yüreği yumuşatan ilkeleri anlamaktır.

Yağmuru anlamak, bir kentin gerçek rengini anlamaktır.

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; ıslandığı zaman gerçek renklerini belli eden çakıl taşları gibi, sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir. Bu, çocuk hakları arasında en unutulanıdır.

O yüzden Ankara, -bilhassa yağmurlu günlerde- gri kelepçelerinden kurtulur. Hele aylardan Nisansa… Hele yağan yağmur, apansız bastıran kırkikindiyse…

Önce binaların çatıları kıpkızıl keser… Kırmızı, böyle temiz bir kırmızı olmamıştır gözünüzde…

Leylakların eflatunu coşar, üzerine üşüşmüş toz silkelenir; ametist kadar sarih bir mor parlar taç yapraklar üzerinde…

Kirazların pembe çiçekleri, reçellik taze yaban gülü kemerleri kız çocuklarının yanakları kadar pembedir yağmurla…

Sarısalkım ağaçlarının yeşil kısımları öyle koyu köpürür ki, sarı çiçekler ışık huzmeleri gibi coşar ıslandıkça. Daha belirginleşir…

Yağmurun direnci kırılmaya başladı mı, şemsiyeni kapatıp gözlerini ufka dikebilirsin… Yedi renkli gökkuşağı orada, iki binanın arasında bükülmüş senin bakmanı bekliyor gibidir. Işığın sudaki kırılması bir çocuğu ancak böyle heyecanlandırabilir… Bu heyecan çok hafiftir, onu yetişkinliğe dahi taşıyabilirsin, o denli hafiftir anlayacağın…

Bir çocuk, renkleri yağmurdan öğrenir…

Bir çocuk, renkleri  sokaktan öğrenir…

En önemlisi gökkuşağından öğrenir.

Ankara’nın grisini yırtan, çocuk sırtıma bir yağmurluk geçirmektir. Bir şemsiyedir, bir bottur beni sıkılmaktan ve Ankara hakkında yanılmaktan kurtaran…

Bir sonraki yağmurda, siz çocuğunuzla ve çocukluğunuzla yürüyecek misiniz?  Kendinizin ve kentinizin grilerini parçalayarak…

Ben şimdi dışarı çıkıyorum!

*

*

*

—————————————

Not: Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır

1 Yorum

Filed under Teferruatlar

Bazı Filmler ve Geçmiş

Created by: Anne-Julie Aubry

Uzun süredir, bir filmi baştan sona izleme şansım olmuyordu. Malum insanın minik bir bebeği varsa, mesainize de tatilinize de o karar verir. Bırakın film izlemeyi, iki lokma yemek yiyecek hâliniz de kalmayabilir, tuvalete uğrayacak vaktiniz dahi olmayabilir… El ayak çekildiğinde ise mutlak bir sessizlik arzu edersiniz. Belki sadece saatin sesi, bir fincan kahve… Ama film seyretmeyi özlemişseniz ve bir süre için sinemaya gitmek imkansızsa eğer, tek çıkar yol DVD izlemek gibi görünür. Büyük olasılıkla yeni bir DVD almak için de vaktiniz olmamıştır. O halde televizyonu açacak ve şansınıza çıkan filme dalacaksınızdır. Bu film eğer İncir Reçeli isimli film olursa, ya derin bir hüzne düşürecektir sizi ya da benim gibi çok uzak geçmişte kalmış gibi hissettiğiniz anlardan bir tanesini yaşatacaktır.

Oğlumuz, sanki koca koca yaygaralar kopartan kendisi değilmiş gibi sakin uykusuna dalıp, meleksi suratını takındığında kumandayı elime aldım ve televizyonu açtım. Film yeni başlıyordu. İnanın bana, sinema seyircisinin pür dikkatini takındım ve ekrana bütün heyecanımla odaklandım.

-Yazının tam bu noktasında bebeğim ağladı ve içeri gidip onu emzirdim. Gazını çıkarttım ve onunla biraz oynaştık… Gülücükleriyle aklımı aldı. Yeniden masamın başına döndüm. Gülümsüyorum ve yeni ütülediğim vişne renkli hırkamın üzerinde kusmuk lekesi var. Şimdi bu romantik yazıya odaklanmam için okkalı bir Türk kahvesi içmeli ve dün (nasıl olduysa artık) kesintisizce izlediğimiz filmin bizde yarattığı o etkiyi yeniden belleğime çağırmalıyım…-

Evet ne diyordum… Deniz ve ben (ve günün yorgunluğu) hep birlikte televizyonun karşısına oturmuş, başlayacak filmi bekliyorduk. Filmi daha evvel görmüştüm. Doğrusu beğenmiş ve toplum olarak bizim aşık olma, sevme biçimimizi en gerçekçi biçimde anlatan bir film olarak zihnime not düşmüştüm. Doğrusu, ne kadar batılı yaşam modellerini benimsemiş olsak da, bir yanımız daima arabesk, daima melankolik… Bizi biz yapan, duygusallığımızı derinleştiren bir özellik bu. Kim ne derse desin. Loş salonlarda yenilmiş akşam yemekleri de, diz çöküp teklif edilen evlilikler de olasılıklarımız arasında yer alabilir. Ancak bizler “aşamalara”, “geçişlere” inanan insanlar değiliz çoklukla… İşin içine duygular girdiğinde geçişlerden çok sıçramalarımız oluyor. O aşamaların üzerinden uçarak, en sona en derine ulaşmaya çabalıyoruz. Birisine aşık olabilmemiz işten değil. Bir insan uğruna gözyaşı dökmek, ona en güzel sözlerden şiirler örmek, temas etmek hatta yeri geldiğinde en radikal kararları göze almak bizlerin, bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın hamurunda var. Karakteri ne olursa olsun, aşk söz konusu olduğunda hepimizde bir Leyla, Şirin, Aslı hepimizde Mecnun, Ferhat, Kerem var… Müzik arşivi nasıl olursa olsun, ister rock parçalardan mütevellit ister klasik eserlerden, gün gelince Orhan Gencebay hepimize hitap ediyor. Müslüm de, İbo da yüreğimizi titretiyor. Bizim aşık yanımız o haykırışları anlıyor, o haykırışlarla bütünleşebiliyor. İşte dün İncir Reçel’ini ikinci kez izlerken bu hakikat beni tepeden tırnağa kuşattı. Yanımdaki, yarı baygın ve tükenmiş olarak omzuma yaslanan adama baktığımda, hikayemizin nasıl başladığı, nasıl iyiden iyiye bir maceraya dönüştüğü, mesafeleri nasıl aştığı, kuralları nasıl yıktığı geldi aklıma…

Onu hiç görmemiştim. O bir masal kahramanıydı benim için. İzmir’deki öğrencilik günlerimde ev arkadaşımdan saygı sözleriyle dinlediğim bir mitolojik karakter gibiydi. Arkadaşım için bir kuzenden öte, bir ağabeydi. Yardımseverdi. Kimseyi kırmayan, sesini asla yükseltmeyen, darda kalanlara koşan, varını yoğunu ihtiyacı olanlara yetiştiren, işini iyi yapan, çiçeği burnunda bir doktordu. Doktor olmasına doktordu da, dünyalıkta gözü yoktu. Annesinin evinde bir çekyatın üzerinde uyuyordu. Ama canla başla çalışıyor ve iyilik yapmaktan asla vazgeçmiyordu… Bu hikâyeleri dinlerken kendime sadece “dünyada böyle insanlar kaldı mı?” diye için için soruyor ve ona koşulsuzca hayran oluyordum. Ne bir fotoğrafı vardı, ne de görüntüsünü bana anlatacak bir veri… Sadece yüreğini dinliyordum onun. Usulca… Bir köşede… Bir masalı dinler gibi…

Günün birinde telefon numarasını arkadaşımın telefonundan çaldım. Ona ulaşmak zorundaydım. Yirmi iki yaşında olabilirdim fakat aşka olan inancımı yitirmek üzereydim. O benim son umudumdu. Sadece aşka değil, insana olan inancımı tazeleyecek dermandı. Bunu göze almak zorundaydım… Aksi hâlde hayallerimi rafa kaldırıp, yüreğime mantığın mührünü vuracaktım. Ama ona ne diyecektim ki? Daha önce böyle bir şeye kalkışmamıştım. Zaten telefonda konuşamazdım hiç. Hâlâ da öyleyim. Yazacaktım… Bildiğim en iyi yol buydu. Ama ne yazmalıydım? Telefonun ışıklı ekranındaki yazma çubuğu saatlerce kıpırdayıp durdu. Yok, tek bir kelam düşmüyordu… En sonunda ona en merak ettiğimi sormaya karar verdim. Cevap alacağıma dair tuhaf bir şüphesizlik kapladı beni. Ve yazdım: “Bir hayalin var mı?”

O gece, eğer ismini, numarasını bilmediği birinden gelen böyle bir soruya yanıt vermemeyi tercih etseydi, yaptığım bu şeyi sekiz yıl sonra anımsayıp derin bir utanç duyardım sanırım. Öyle ya, bu mesajı gönderir göndermez günah çıkartmaya muhtaç bir insanın süratiyle arkadaşıma koştum ve yaptığım şeyi anlattım. O ise müsterih bir gülüşle, “merak etme” demişti, “kalbini kırmaz ama cevap da vermez…” Oysa telefonumun ekranı yanıp söndü… “Binbir hayalim var, ya senin?” diye sormuştu… Meğer o da o gece, düşlerinden konuşmak istiyordu… Sohbetimiz çok kısa sürdü. Bana kim olduğumu sormadı. Saklamaya niyetim yoktu ama isimlere, kimliklere sıra gelmemişti işte. Bir anda en derinden ulaşmıştık birbirimize… Takip eden günlerde, yalnızca mektuplaştık, mesajlaştık… Onu bir ay sonra, İzmir otogarında otobüsten inerken gördüm… Saatlerce tek kelime konuşamadığımı, yemek yiyemediğimi biliyorum. Sadece ışıklı yüzünü seyrettim.

Aslında biz hep sessizdik. Ama zannedilmesin ki, kelimelerin olmadığı yerde sözler yoktur. Mersin-İzmir arasında mekik dokurken, bir arada olabildiğimiz kısa zamanlarda soframızı kurar, birer kadeh rakımızı doldurur, müziğimizi dinler ve koklaşırdık… O masaların heyecanı, hevesi pek az şeyde vardı… Biz öyle masalarda anladık kopamayacağımızı… öyle masalarda anladık bir an evvel kavuşmamız gerektiğini… Öyle masaları özledik, birbirimizi özler gibi…

İşte dün, İncir Reçeli filmini seyrederken, kendilerine çilingir sofrası kuran, aldıkları bir kilo balıkla eve koşuşturup kendilerine masa hazırlayan kahramanları gördüğümüzde yorgun yüzlerimiz bir nebze daha sokuldu birbirine… Yine, hiçbir şey söylemeden baktık, gülümsedik… Ne kadar hesapsızdık, ne kadar derinden, cisimlerden, görünüşlerden vazgeçerek tutulmuştuk biz. Onun saçı, bunun dişi, aman burnun, aman kaşın demeden birbirimizin suretlerine güzellik atfetmiştik. Ne güzel söyleşmiştik… Film bittiğinde, yavrumuzu kucaklayıp odamıza doğru yol aldık. Minik ensesi uyku kokuyordu… İmrendik. Eğer miniğimiz uyanmazsa biz de uykuya dalacaktık. Işığı söndürdük… Karanlıkta fısıldadım: “Yine kuralım böyle sofralar tamam mı?” Cevap alacağımı ummuyordum ama tıpkı birbirimize ulaştığımız ilk günkü gibi yanıt gecikmedi: “Ben de öyle düşünmüştüm…” Birlikteliğimizin sekizinci yılına girerken bir şeylerin hâlâ aynı  kalabildiğini görmek güzeldi.

——————————————————————————————————————————————————————–

** Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

2 Yorum

Filed under Yirmili yaş fiksasyonları...