Kurgu…

cover-informersAnlam tüketicilerini şikayet köşesi:

Dün seyrettim, Informers’ı.

“Greed is good. Sex is easy. Youth is forever.” yani “hırs iyidir, seks kolaydır, gençlik sonsuzdur” sloganı ile gösterime giren film, bir romanın beyaz perdeye uyarlaması.

İzlenimimle ilgili ilk fikrimi söylemek istiyorum: “Aşırı dozun tesirinde bir film.

“Seks, uyuşturucu, sadakatsizlik, para ve şöhret metaforları yerçekimsiz bir ortamda birbirinden bağıntısızca -ya da çok belirsiz linklerle bağlı- olarak salınım halindeydi.

Filmin başlangıcı, müzikleri; filmin bütününü aşıyor.

Bütün mü dedim, pardon…

Filmin adını telaffuz ettiğimde, “bütünlük” demek yasak!

Bağımsız sinema gibisi yoktur, sinema hayranları bunu bilir. Ama bağımsızlığın, bütünlüksüzlük olmadığını da bilir.

Yönetmen, senarist, oyuncular vitüözitelerini ortaya koymak adına uçuşurlar kimi zaman…

İşte o vakit tüylerimiz hoplayıverir. Bazen şizofrenik gelgitler olur, özgünlük ve yaratıcılık tavan yapar. Üreten adam, hiç bilmediğimiz bir yerden yeni fikirleri çeker çıkartır. Ancak, şizofrenik gelgitler:  hikayeyi-dramayı-fotoğrafı-güzelliği o kadar iyi taşırlar ki…

Gerçeklikten kopasınız gelir.

Ama bazıları… Onlar, uyuşturucu tesirinde gibi dışlaşırlar. Hikayeleri yoktur. Bütünlükleri yoktur. Sıçrayışları da, uçuşmaları da yoktur. Yuvarlanıp yere çakılmaları vardır.

O saçma savruluşlar o kadar şık görünür ki, nimetten sayılabilir. Absürtlüğün mizahi çekiciliği de yoktur.Hele bir de, bir şey anlatıyormuş gibi görünenler. Öyle zannettirenler… Bir de şişirilirler ki bazılarınca, “anlamadım” demektense “hmmm… Çok orijinal…” demek daha politik gelir. Şimdilerde, politik olmak kaypak olmak demek.

Buna tahammülüm yok.

Yutmuyorum, üzgünüm.

Şişirilmiş… Informers filmi, iyi oyuncularla şişirilmiş… (İyi oyuncu kriterim sarsılmıyor değil, bugünlerde geçmişin popüler siluetleri retro rafında kıymete biniyor. Ama film geçmişlerine bakınca 80′lerin, 70′lerin çerez yapımlarında da sıkça boy göstermişler)

Bir filmi “beğenmedim” dediğim olmuştur, ama “anlamadım” dediğim çok azdır. Bir, belki de iki…  Farkederim ki, film zaten birşey anlatmıyor. Anlamamam doğal.

Sinemanın bir hikayeyi anlatması için, dramı kurması gerekiyor. Belki fotografik olarak, belki dialojik olarak, belki müzikle… Ama bir salınım halinde yalnızca bölünmüşlüğü hissediyorum filmde…

Hikaye bölünmüşlük değil.

Ne de olsa bölünmüşlük çok kuvvetli bir konudur ve kuvvetli anlatılmadığında anlam tükenir ya da çirkince -usta eller tarafından- tüketilir.

Moralist saplantılarım yok sanat konusunda. İlle de bir mesajı, belli ahlaki dizgeler doğrulutusunda vermeli dediğim de yok.

Süzülmüş bir estetizm peşinde olmadığım da açık. Güzel olsun, çamurdan olsun fikrine de bırakamıyorum kendimi.

Garip de olsa bir içtutarlılığı olmalı diyorum sadece.

İddiası bir hikaye anlatmaksa, parçaları biraraya getirmeli. “Sizin için çok güzel kelimeler buldum ve sayfalara ardarda yazdım, işte roman!” diyemem değil mi? Fonetikleri hoşuma gitti, yazdım desem bile kendinde amacı olacaktır. Ama böyle dediğimde de hikaye iddiamdan vazgeçerim.

Linklerim önemli.

Bağlantı kurma biçimim de önemli.

Gerçek, gerçeküstü, sembolik vesaire…

Sanatsal ürün olarak kendisini ortaya koyan şeyle temas kurmamın ardından “ee, şimdi ne oldu?” demiş olmkak, zamanımın gasp edildiğine dair beni öfkelendiriliyor. Muğlak bir ruh hali değil bu… Evet, muğlak bile değil ne kötü. Oyalandığımı hissediyorum… Şişirilmiş bir şeyi yuttuğumdan olsa gerek, içim şişiyor…

Bu balonu biri patlatmalı… Bu balonlar bir bir patlatılmalı… Yaratıcı ruhlar kuyruğunda sıraya kaynayanlar kulaklarından çekilmeli ve sıra dışına atılmalı.
Hırs iyidir, seks kolaydır, gençlik sonsuzdur öyle mi?

Slogan mı bu… Aşırıkişisel bir tespit mi… Bir öğüdün ilk parçası mı?

80′li yılların atmosferinde sürüyor.

Seksenli yıllar, bir karakteristik özelliği ile değil bir dekor olarak varmış gibi. Yazarın ve -sonrasında da yönetmenin- tespit kılığına girmiş, eksik gözlemlerini izledikçe izliyoruz.

Neden ama? nasıl yani? diye asılı kalan nice sorunun eşliğinde.

Çok merak edildiğinden değil hani, o merakı oluşturan şey gizem ya da drama değil, az evvel bahsettiğim bağıntısız salınımlar.

Bir de üstüne üstlük bir çoklu hikaye denemesi…

Şimdi içimden bu filmin yönetmenine “bana mı söylüyorsun?” demek geçiyor, çünkü film kendi kendine sayıklıyor yalnızca.

ve bundan “size ne?” ve tabii ki “banane”

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s