Bitmemiş, Hüzünlü Bir Ezgi, 2003*

2222Sedef, o sabah, diğer sabahlardan farklı olarak, evden telaş içinde ayrılmış; içindeki heyecanın peşi sıra kendisini yollara atmıştı. Ardından seslenen babaannesinin uyarısıyla geri dönerek; hem öpmeyi unuttuğu o pamuktan yanağa buse etmiş, hem de çıkartmayı unuttuğu terliklerini soyunarak, ayakkabılarını giyinmişti.

Bundan yirmi dört saat evvel;  gün, her anına tahammül edilmesi hüner olan, ağır çekimde bir film karesi gibi tembel tembel ilerliyordu. Hele ders saatlerinde bu film, kat be kat çekilmez hale geliyordu. O gün için “Uzun Cuma” denilseydi eğer bu pek isabetli olurdu; çünkü bakışları, okul sonrasında çalıştığı markette de saate saplanıp kalmış, mesai arkadaşlarının “sabret! Az kaldı” teskinleri hiçbir işe yaramamıştı.

Nihayetinde mesai bitip de,haftalıklar dağıtıldığında; Sedef, hayalini kurduğu müzik seti için gerekli parayı tamamlamış oluyordu. Şimdi de marifet “Uzun Cuma”yı “Beklenen Cumartesi” ye bağlayan “Çekilmez geceyi” atlatmakta idi.

Babaannesi, torununu, bir Cumartesi sabahı, bu kadar erken bir saatte uyanık olduğunu hiç görmemişti. Ancak pek de şaşkın değildi, çünkü, genç kızın niçin böyle erken kalktığını o da biliyordu. “ Yahu ne tuhaf bir ateştir bu! Allah Allah!” diye söylenirken gençliğin o kıpır kıpır, o hevesli halini yeniden anımsamaya çalışır gibi baktı torununa.

Aylarca daha elzem şeyleri alması gerektiği için bu müzik setini almayı ertelemişti. Sırası geldiğinde ise gerekli olanı biriktirmek için, bir o kadar daha beklemesi gerekiyordu.  Bu bekleyişin, derviş sabrı gerektiren bir yanı olmasa da, bu yine de tatsız bir süreçti. Her gün, henüz sahip olmadığı bir nesne üzerine üç beş hayal kurmak, arkasından da bu olmayan şey için bir yerler tayin etmek birkaç denemeden sonra kabak tadı vermeye başlamıştı. Şimdi tam da bu sebepten, biran evvel alıp getirmek istiyordu bu mereti eve. Hızlı adımlarının sebebi de buydu, otobüsü yavaş kullanan şoföre hayıflanmasının da.

Ancak o anda otobüsün ıssızlığı ile fark etti ki, o saatte sokakta kimsecikler yoktu kendisinden başka. Evden biraz erken ayrılmıştı. Oldukça erken.

Bulunduğu sokağı sanki o gün ilk çiğneyen Sedef’di. Bu yüzden, kendini biraz da ayrıcalıklı hisseti, “Bu şehir koca bir gergef değilmiş” diye söylendi kendi kendine. Oysa ki o, okul, ev ve market arasında dokuduğunu düşünüyordu bu hayatı.

işvebazdır vallah,

çok şirinsin billaaaah,

çapkınlardan kolla…

Çıtırtılı,eskimiş bir ses,bir nağme işitti yakınlardan. Bu müzik sabah serinliğinde omzuna düşen ipek bir şal gibiydi. Sedef sessizliğin keskin havasını seyrelten bu müziğin geldiği yeri aradı gözleriyle. Normalden ufak bir kapının aralığından sızan bir melodiydi bu. Sedef müzikle ilgilenmeyi bırakıp, kapıya baktı şaşkınca. Belli ki o kapıcığın içinden geçen insanın boyutlarını merak etmişti. İyice yaklaştı kapıya. İçeriden “günaydın” diyen ses, Sedef’e güven vermiş olmalıydı ki, içeriye bir adım daha yaklaştı. Bu ses, içinden geçtiği kapı kadar eski, o kapının aksine geniş ve kuvvetliydi. Genç kızın durduğu yer  geniş bir antre idi. Sonra yaşlı minik bir adam beliriverdi orada:

“Hoş geldiniz kızım,hayrola bu saatte sizi buraya hangi rüzgar attı?” diye sordu ihtiyar adam.

Aslında bu soruya verilecek elle tutulur bir cevabı yoktu. Bu dükkandan çok bir evin antresine benzeyen aralıkta neden bulunurdu ki insan o saatte?

“Burası bir dükkan, öyle değil mi?” diye sordu biraz tedirgin.

“ Öyle hanım kızım, bakmak istemez misin acaba?”

“ Eğer açıksanız elbette…” diye yanıtladı. Adam ‘evet’ anlamına gelen bir reveransla genç kızı içeri buyur etti. Henüz hiçbir dükkanın açık olmadığı bu saatte kendisini yollara vuran bu genç hanım, vaktin çabuk geçmesi umuduyla dükkana açılan iç kapıdan girdi ağır adımlarla. Burası, biraz köhne ve bir hayli kalabalık bir antika eşya dükkanı idi.

Adam: “Çay içersiniz değil mi?”diye sordu, fokurdayan semavere işaret ederek. Kız bir yandan eşyaların arasında yürürken, ‘olur’ der gibi büktü başını. Bu esnada,gümüş kül tablalarına, irili ufaklı fincanlara, ipekli kumaş gerilmiş yelpazeye ilgiyle yaklaşıyor; ilk kez bir kül tablası görüyormuş ve ilk kez fincana dokunuyormuş gibi davranıyor,onları merakla inceliyor,yelpazeyi ise bir parmak hareketi ile açıp kapatıyordu. Halinden memnun gibiydi. Yaşlı adam bu hüzün mahaline, apar topar dalan neşe demetine gülümseyerek bakıyordu. Sabah, onu uğurlayan babaannesinin bakışı gibi, eski bir alışkanlığı anımsamaya çalışır gibi… Yaşlı adam:

“ Beğendiniz mi o yelpazeyi?” diye sordu. Sedef, yaşlı adamın bir tüccarlık yapıp, eğlencesinden faydalanarak ona bir kaç parça bir şey kakalamaya çalıştığını düşünüp:

“ Ben aslında,kendime müzik…” diyecek oldu ki, yaşlı adam sanki kızın, yönlendirilmeyi istediğini umarak sözünü kesti;

“ Aa… Evet! Anladım… Müziği seviyorsanız eğer, şurada ilgini çekeceğini düşündüğüm bir bölüm var” dedi. Kendisinden iki misli uzun genç kızı, kolundan tutup sendeleye sendeleye bahsettiği yere götürdü. Bahsettiği yer, öyle bir yerdi ki, sanki orada bir orkestra elli yıl kadar evvel konserine ara vermiş; ancak müzisyenler enstrümanlarının başına geri dönmemişlerdi. Belki de, her birinin sahibi;onları orada, öylece bırakmanın ıstırabı ile un ufak olmuş, sonrada çalgıların üstüne kalın bir toz tabakası halinde yağarak, onlara kavuşmuşlardı.

Sanki derinden, geçmişten , fısıltı gibi zayıf  bir ezgi orada dolanıyordu. Sedef, kulaklarıyla değil ama zihninde birleşiveren bir kurgular silsilesi ile bu ezgiyi duyumsuyordu. Bitmemiş, öyküsü hüzün olan bir ezgi.

“Burası bir eşya dükkanı falan değil, hatıra dükkanı. İnsanların gelip bana sattıkları şey anıları. Yani ‘yadigar fabrikasında’ bir işçiyim ben. Her birinin değeri  yaşanmışlıklara ve taşıdıkları öykülere öylesine bağlı ki” dedi yaşlı adam.

Genç kız, geldiği bu dükkanda vakit öldürmekten daha fazlası olacağını anlamıştı. Bu suskunluğun altında çınlayıp duran onlarca anı; bu kızın ruhuna ilişmeye talip, onun zihninde kaldıkları yerden yaşamaya hevesli gibilerdi. Sedef de, sabahın en taze vaktinde, bir antika eşya dükkanında belleğini, kadim anılar çoğalmaya bıraktı.

İhtiyar koleksiyoncu, kızın elinde tutmakta olduğu uda işaret ederek:

“O ud 1948 yılından. Kemeraltı’nda esnaf olan Şadi Bey’e ait. Tam üstünde imzası da var zaten. Kemeraltı’nın Basmane’ye bakan cephesindeki ufak bir dükkanda; iplik, düğme, yün satardı. Şadi Bey, evine çok bağlı bir adamdı. Tanırdım kendisini. Çünkü, o, zevcesi hanım efendiyi pek sevmişti. Bu aşkı sağır sultan duymuştu o vakit. Zevcesi hanım efendi, mahallemizde ikamet ederlerdi. Hanım hanımcık, sessiz, sakin bir insandı Azize Hanım. Şadi bey, sabırla önce hanım efendiyi, ardından onun huysuz babasını, içindeki aşkın varlığına ve muazzamlığına ikna etmiş; sonra izdivacını gerçekleştirmişti. Asla ve kat-a eşine toz kondurmaz; bir dediğini iki etmezdi. Bu hanım efendi, bebek beklerken, kadayıf aşerdiğinin haberini bir çocukla Şadi beye yollamış; Şadi Bey de kadayıfçıdan siparişi kaptığı gibi Kemeraltı’ndan, Karataş’a kadar koşmuş. Söylenen o ki; Azize Hanım’ın aşermesi, Şadi bey Karataş’a varmadan dinmiş.

Ancak hanım efendinin bebeği bekleyişi hep böyle tatlı telaş halinde seyretmemiş. Aradan çok geçmeden sıkıntıları başlamış, velhasıl kelam, bebeğin doğumu olmamış. Bununla beraber doğmayan bu bebek, Azize’yi de almış götürmüş yanında. İşte bu  kayıptan sonra edinmiş Şadi bey bu udu. Azizesi bilmiş onu. Hiçbir sofrayı keyfe dönüştürmemiş elbette nağmeleri. Zaten onu boylu boyunca bir hicaz Azize efkarı kuşatmış ki, sormayınız. Udu, kendi efkarından başka her notaya ketum olup çıkmış. Biz Şadi Bey’in Azize’sini bu udtan dinlerdik.

Nazlı yarim ayrı düşürdü yazı

Kara gözlü lal-i efkâr fem

Olmuyor ıstırabın çoğu azı

Bin keder var her dem”

Azize, Şadi beyle beraber onun şarkılarında yıllandı. Bir ıstırabın gölgesinde; hiç eskimeyen bir aşkla yıllar devrildi. Ancak Şadi beyin ince hüznü, katre katre içine akınca; verem onun kaçamadığı sonu oldu.

Bir müzayedede, maymun iştahlı bir toplayıcı, udun parasını ödeyip, mezat salonunda unutunca bu öksüzü ben aldım yanıma” diye noktaladı udun hikayesini.

***

Sedef,her enstrümanın bir kapısı olduğunu düşledi. Bu kapılar, tıpkı sabah içinden geçtiği kapı gibi sürprizlere açılıyordu. Ama her kapının kendisine sunduğu sürprizin bu udunki kadar hüzünlü olamayacağını düşündü yahut öyle olmamasını temenni etti ve raflardaki enstrümanlara göz attıktan sonra, orada duran akordeonu göstererek:

“ Ya bu akordeon” dedi .

“Onun öyküsü mü” dedi, yaşlı adam anlatmaya dünden razı…

Aslında Sedef, birazda olsa oraya çöreklenen bu taze hüznü dağıtmak maksadındaydı.

“Elbette her enstrümanın bir hikayesi vardır ancak böyle bir alet kendisine bakıldığında bile, olsa olsa bir panayırı ya da yorulmadan dönüp duran bir atlı karıncayı anımsatır insana.”

Yaşlı adam, genç kıza hak vermişti ama genç kızın atladığı bir husus vardı : Söz  konusu olan bir panayır da olsa, yarım kalan her şey hüznü beraberinde getirirdi.

Adamcağız, üst raftaki akordeona dokunmak için sıçradı adeta ama erişemedi. Tam bir tabure çekip, işini görecekti ki; genç kız tek hamlede, akordeonu alıp adama uzattı. Adam derin bir nefes alıp:

“ Bu akordeon,bu yaşlı akordeon…1911 yapım Lapon marka.Vasilis’e babasından hediye. Vasilis ve ailesi Güzelyalı sırtlarında yaşıyorlardı. Babası, oğluna panayırlarda, lunaparklarda ve düğünlerde çalması için almıştı bu akordeonu.

Aleksis, çok çevik bir ip cambazıydı. Ancak bir gün, ipe kendi vücut ağırlığından başka hayatın ağırlığını da çıkarttığı için ip, bunu taşıyamadı. Aleksis o gün ipe çıktığında denge sağlayıp, eğlenmekten başka bir şey düşünmemiş olsaydı ayakları onun hizmetinde kalacaktı. Artık ekmeğini ağzındaki ufacık mızıkasından çıkarıyordu.

O esnada karnı burnuna dayanmış olan Angela da terzideki işinden ayrılmıştı. Bir boğazın artmasının arifesinde bir cüzdan eksilmişti anlayacağın. Aleksis çaresizce günleri gecelere bağlarken, gözüne duvardaki altın varaklı çerçeve takılmış  ve çok geçmeden bu çerçeveyi iyi bir fiyata elden çıkarmış. Bunu çok iyi biliyorum; çünkü, çerçeveyi sattığı kişi, komşusu  babam rahmetli Şükrü efendiydi. Evet bu öykü tam da yan kapının ardında vücuda geliyordu. Aleksis eline geçen parayla bir akordeon almış ancak aldıktan sonrada Vasilis’e, henüz on bir yaşındaki bir çocuğa, nasıl ‘al bunu ve git bize ekmek getir derim’ diye tasalara düşmüştü. Aleksis,biçare akordeona bakadururken oğlu, akordeonu görür görmez bunu Noel hediyesi sanmıştı.  Bu arada, hediyesi ona neden Eylül’ün başlarında gelmişti, bunu çözemiyordu.

‘ Noel Eylül imiS, Sukurler olsun babamiz’ diye yollarda söyleniyordu.

Babasıyla beraber panayırlara gitmek için kendiliğinden yalvaran Vasilis olunca, Aleksis’in kaygısı rahatlamaya dönüşmüş. Baya uzun bir süre ekmeğini yemişler bu akordeonun. Ne zaman ki; Türkler, İzmir sınırına dayanmış. Aleksis ve ailesi, tası tarağı toplayıp kaçmış. Tas tarak götürülmüş ama akordeon komşuya emanet edilmiş. İşte o komşu çocuğu da bu öyküyü yıllar sonra genç bir hanıma anlatmış.”

***

Sedef oradaki ketum senfonide, anlatıcısına aç ve meraklı gözlerle bakmaktan fazlasını yapamıyordu. Buradaki sessiz orkestra, bir yaşlı adamın belleğinin insafına kalan öykülerle teselli olurken, genç kız rotası çoktan değişen Cumartesi yolculuğunda, kendisini ele geçiren bir yabancı geçmişi kucaklıyordu. Kızın içindeki boş sayfa, oradakilerin tarihini istedi, yaşlı adam da kaleminin ucunu ısıtıp yazmaya koyuldu.

İhtiyar, köşede fokurdayan semaverden iki bardak çay doldurdu ve dükkanın yarısını dolduran ahşap taburelerden ikisine iliştiler. Sedef, onlara dokunarak başlatıyordu öyküyü. İçlerinden rasgele birini seçti ve yaşlı adama uzattı.

Yaşlı adam “O klarnetin hikayesi; Hüzzam bir taksim kadar içli, Kürdili hicazkar bir aranağme kadar özlemli ve Rast bir beste kadar nüktedandır. O klarnetin dilinden; Kadifekale’li çingene Sabri’nin; Alsancak’ın haziranda sokağa taşan meyhane peşrevlerini de duyardın, kışın Kordon lokantalarına gömülüp, cüzdanına ot tıkayan beyhude nağmelerini de… Üç kuruşla geçin kolaysa! Gel gör ki, Sabri mağrur tavrını yitirmeden varoluşunu -etrafındakilerin bir çoğu gibi- cepçi, tırnakçı ve torbacı olmayışına borçluydu. O, hiçbir keyfin altında; yenilmiş bir haram lokma, boynu bükük kalan bir yetim istemezdi. Yıllar yılı, Kadifekale’nin en bilindik cümbüş takımının klarnetçisi olmuş, zamanı gelip de parasını denkleştirince kendi klarnetini almıştı. Bir süre sonra da oğullarıyla kendi cümbüş ekibini kurmuştu. Hayatında en az bir kez Alsancak meyhanelerinde demlenmiş olanlar bilir; Sabri’nin icrası asla unutulmaz. O, içindeki cevherle on tane cümbüş takımı kurabilirdi. Hal böyleyken, üç çocuğunu, çaçaron karısını ve torbacı ağabeyi kör Necdet’i  gül gibi geçindirmişti. Ağabeyinin çamurluğu olmasa geçinmekten fazlasını da yapardı ya, Sabri’nin ‘o fazlalıkta’ gözü yoktu. Sabri’de çalgıcılıktan ötesi vardı ve onun maksadı para kazanmayı aşan bir şeylerdi. Ancak bu gidişata tüy diken, abisinin kolay para sevdası oldu. Nihayet abisinin çamuru en soğuk yüzüyle üstüne sıçradığında; o, abisinden  gitmesini dahi istemedi. O, neyin diyetini ödediğini bilmeden, tek bir soru bile sormadan, sattı elinde avucunda ne varsa. Ancak, Necdet’in belası, klarnetini de ipotek altına alınca, kaybettiği her şeyi cömertçe yolcu eden Sabri, bu kez klarnetiyle beraber bütün gayesini de yitirdi. İşte, Sabri’nin kendine kalan son şeyi olan kederi de, bileğinden bir jilet darbesiyle akan kanla Kadifekale’nin yokuşlarından aşağı sessizce süzüldü.

***

Sedef, sızlanmak ve bağıra çağıra ağlamak arasında şaşkınca gezinen ruhunu yutkunarak yatıştırdı.Orada, o odada, ona geçmişleri ispiyonlanmış onlarca mahcup müzik aleti arasında kendini zalimce meraklı hissediyordu hâlâ. Belli ki bu ihtiyar adam, dünyanın dört bir yanındaki antika koleksiyoncularından daha başka bir şeyleri toplayıp, birleştirmeye çalışıyordu ve bu görünenin altındaki batını, Sedef çekip çıkarıyor gibiydi. O, batının kıymetini bu denli ısrarcı bir ifşa ile düşürüyor muydu yoksa?  Oysa yaşlı adam sanki bu öyküleri anlatmaya dünden razı bir hatip gibiydi. Avuçlarını açıyordun ve öykü akıyordu. Ama kız, rahatsızdı. Kendisini suçlu hissediyordu. O bütün bunları bilmeyi hak edecek ne yapmıştı ki? Adamın anlatmak konusundaki hevesi kızın iç-seslerini, kızın iç-sesleri rahatsızlığını, rahatsızlığı ise öyküleri bilmeye aç zihnini durduramıyordu.

Sedef, karşı konulamaz merakının itişiyle kaldırdı parmağını ve arbi işaret etti. İç sesler, saygıyla susup adamı dinlemeye koyuldular.

“Hiç, arbin sesini dinleme şansına nail oldunuz mu genç hanım?” diye sordu adam

Sedef;  “Evet” diye yanıtladı.Yaşlı adam sormaya devam etti;  “ Peki, sizde uyanan hissiyatı sorabilir miyim acaba?”

Sedef “ Durmam gerektiği duygusudur bende uyanan” dedi. Yaşlı adam kafasını sallayarak;

“ İşte şimdi anlatacağım hikayede Hümeyra’nın hayatının merkezindeki nesnenin lisanı dinginlik iken, bu dinginliğin kar toplayan bir bulut gibi sessiz ve sinsice bir tipiye, bir fırtınaya, dönüştüğünü göreceksin. Öyle ki; onun görünüşünde bile bir ninninin tınısını bulanlar, öyküsüyle de daldıkları tatlı uykudan sıçrayarak uyanmışlardır. Hümeyra ve arbi yan yana geldiğinde müthiş bir manzara oluşuverirmiş. Kızıl saçları beline dökülünce adeta etrafta gün batımının tadı yaşanır, bal rengi gözleri gündüz müjdeleri taşır gibi ortalığı aydınlatırmış. Kısacası pek fazla rastlanmayan bir güzelliği ve çekiciliği varmış bu kadının. Üstelik çok başarılı ve yetenekliymiş. Arbinin tellerine dokunduğu anda muhteşem görüntüsüne eşlik eden melodi, dinleyenleri bir mitolojik döngünün içinde hissettirirmiş. Güzel kadın, müthiş ninniler icra eder, en güç ve en duygusal piyano eserlerinin yareni olurmuş. İnsanı çepeçevre saran havası ve başarısıyla; gıpta ve hatta kıskançlıkla bakılan biriymiş.

Eğer sıradan bir insan, kendi hissiyatını terbiye etmemişse, onun başkalığının altında ezilebilirmiş.”

Yaşlı adam öksürdü, çayından bir yudum alarak kıza dönüp; “Vasatlık, iyi ile karşılaştıktan sonra biçim değiştirip, haset halini alıyorsa bu kişi, bahsettiğim tarzda, duygularını terbiye edemeyen bir insandır” dedi ve hikayesine devam etti kaldığı yerden.

“Orkestradaki fagotçu kadın tam da bu tarife uygun bir kişiymiş. Onun kıskançlığı tehlikeli ve aslında bir kaynağı olmayan nefrete dönüşünce, Hümeyra’nın hayatının hazin perdesi de açılmış: Çok mühim bir konser esnasında Hümeyra, nadiren aldığı solo arpejlerden bir tanesini icra edecekmiş.

Solo arpej bir cesaret işidir hele de elli-altmış kişilik bir orkestrada bir anda herkes susup da, spotlar yüzünü tastamam aydınlatınca onlarca seyircinin önünde adeta çıplak kalırsın. Tek seçeneğin kabahatsizce çalıp ondan sonra keyifle asıl çıplak olanın kim olduğunu seyretmektir.

Ancak o gün tüm orkestra susup da Hümeyra, arbinin telleri ile parmaklarını buluşturduğunda her bir telin haddinden fazla gergin ve keskin olduğunu görmüş, teller yalnızca parmaklarını kanatmıyormuş, hepsi teker teker kopuyormuş da. Hain fagotçu, başarıyla güzel kadını harcamış. Hümeyra, pırını pırtını toplayıp İzmir’ine döndüğünde körfeze nazır oturur, kendine karşı mahcup olan sazını affettiğini fısıldarmış. Ama parmakları asla eskisi gibi kıvrak ve özgür olamamış tellerin üstünde. İnat etmiş, çalışmış. Ama her başarısızlık buhranı, buhranlar da iç-bahanelerin artık yetişemediği korku ve kaygıları taşımış ruhuna. O, evinden tek bir adım dışarı atamaz olmuşken, dışarıda hazırı eriten bir çark dönüp durmuş. Hümeyra onu bu hallere düşüren bir neden aramış. Güzelliğinin ölümcüllüğüne lanet etmiş. Başarıya, mevkie, itibara kin kusmuş. Etrafında konuştuğu tek bir insan kalmadığından olsa gerek, çevresindeki nesnelere çatar olmuş ve en ciddi muhatabı arbi haline gelmiş. Arbi, duyguları ve de alacaklıları ile arasındaki çatışmayı sona erdirmek amacıyla bu mahcup çalgıyı, zengin bir İstanbullu koleksiyoncuya satmış. Lalettayin bir iş bulup çalışmaya başlayan Hümeyra, hayatını neye dönüştürdüğüne baktığında pişmanlık ve özlemden başka bir şey hissetmez olmuş. Yaptığı şeyin bir budalalıktan ibaret olduğunu anlayıp, İstanbullu koleksiyoncuyu aradığında artık arbine ulaşmak için çok geçmiş. İşte tekrar aklı ve duyguları arasındaki ahengi yitiren Hümeyra bu defa,bu uyumu asla tutturamamış; çünkü o, pişmanlığının dönüştürdüğü bambaşka bir kişi olmuş artık. Belirsiz ve hastalıklı…

Bu arbi getirdiklerinde -dedikodu muhabiri kılıklı bir müşterim-bu hikayeyi anlatmıştı bana; yerini yurdunu sordum. Kem küm etti, bir şeyler uydurdu. Eğer ulaşabilseydim, ona arbini geri götürecektim.”

***

Genç kız, oradaki eşyaların ne kadar da kalabalık olduğunu düşündü.Ne kadar da kalabalıktı yarım hikayeler. Dünyadaki tüm antika dükkanlarını ve antikacıları düşündü ne kadar da çok bitmemiş hikaye vardı ve her bir antikacı o odada duran yaşlı adam gibi bu natamam hikayelerin çetelesini tutan yetkili makamlardı.

Sedef,merakının dönüştüğü hüznü; kocaman,kapkara gözlerine yerleştirmiş, yaşlı adama öylece bakıyordu. Bu hüzünde duyup, dinlediği hikayelerin payı elbette vardı ama; onun hüznünün asıl nedeni, insanların kendi parçası saydıkları bir şeyden bu kadar çabuk ve inat  etmeden vazgeçişleriydi. Ona göre insan, bir nesneye yalnızca para kulpu ile tutunmuş olamazdı. Bunlar yapay sebeplerdi. Bir nesne, insan sevgisine layık olmak için nedenini kendi içinde barındırırdı. Hele ki bu nesne, bir enstrümansa. Kendi içkin güzelliği ve sahibinin içkin güzelliği ne para ne de başka bir şey olmadan da pekala birbirine karışırdı. İşte bu alaşım, sevgiydi. Bu etkileşim, müptelalığı aşan bir şeydi. Tam da bu yüzden, o müzik aleti, sahibinin alışkın olduğu bir şey değil, aynı zamanda onun bir uzvu oluyordu. Ama Sedef tam da bunu anlayamıyordu: Nasıl olurda insan, beyni gibi, yüreği gibi bir parçasını böylesine kıpırtısız ve kolay teslim edebilirdi. Bu sorunun cevabı yoktu, mümkün olan herhangi bir cevap kabahatinden daha büyük bir özür olurdu. Kendileri için üzüldüğü bütün bu insanlara şimdi de kızıyordu.

Genç kız şimdi dört bir yanını saran her şeyi; tenor tubayı, kavalı, kabak kemaneyi, tamburu, yani orada ne varsa, bir yaşlı adamın dükkanına sığınan çaresizler olarak gördü. Bu sığınakta, her biri, rafların üstünde eşit muamele görüyor; hepsi yalnızlıktan ve terkedilmişlikten adilce pay alıyorlardı. Yalnız orada bir tanecik ney, cam bir fanusun içinde muhafaza ediliyordu. Görünüşüne bakan, onu henüz el değmemiş ve daha dün imal edilmiş sanabilirdi.

Sedef hemen sordu: “Bu ney, neden imtiyazlı? Neden ayrı duruyor diğerlerinden? Kime ait bu?”Yaşlı adam yanıtladı:

“ O, kendine bile ait değil, işte belki de onu orada mahpus kılan budur. O, burada yaşayıp giden yalnızlığın, bayrağı gibi duruyor fanusunda. Yani neyi burada boynu bükük bırakan, sahibinin iç paralayan öyküsü değildir. O, doğası icabı sitemkârdır. Yalnızca ney olmak bakımından içlidir. Anlayacağın, onun öyküsü kendindedir. İşte bir tek bu sebeple, ney ne kendini üfleyene ne kendisine aittir. Dedim ya; O, aidiyet duygusunun yitişinin bayrağıdır. Hangi makamı üflerse üflesin, nağmeler sanki kimyasal bir değişime uğramış gibi evrimleşir, konuştuğundan başka şeyler anlatır. Ney, hüznü taşımaya hizmet eden ve ne kadar nota varsa hepsini bu hüzne davet eden bir nesnedir. Mevlana’nın bir mesnevisi vardır, tavsiye ederim oku. Der ki:

“İnsanoğlu ney’e ‘neden hep sitemkar üflersin çilen dolmadı mı?’diye sorar. Ney de cevap verir: ‘Ben sazlığımdan ayrıyım ne zaman ki saz olurum işte o anda çilemi doldururum’ devam eder ‘Peki sen niye sitemkarsın insanoğlu?’ İnsanoğlu cevaplar ‘Ben de Yaradanımdan ayrıyım’. Yani ney, asla gülmeyecektir; çünkü insan ancak mutlu olduğunda neyi diğer sazların arasına koyacaktır, oysa insan asla mutlu olamaz, çünkü o, mutluluğu koşullara bağladığı sürece, kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi gibi mutluluk denen şeyi kovalayacak, ona yaklaşacak ama asla onunla birleşemeyecek, ona ait olamayacaktır. Bu tıpkı paralel iki doğru gibidir: Birbirlerini görürler ama asla kavuşamazlar; çünkü öyle mağrur ve öyle sabittirler ki!”

Sedef’in gitmesi gerekiyordu. Eliyle cebini şöyle bir yoklayıp parasının yettiğince bu zavallı müzik aletlerini alıp eve götürmek içinden geçti. Adam bunu görüp, hayır anlamında salladı başını iki yana. Buracıkta kifayetsiz kalmış müzik aletleri, kız onları alıp götürse eğer yaşlanmaya onun yanında devam edecek, kifayetsiz kalışlarını orada da sürdürecekti. Üstelik onları maddi bir güçle edinmek, onlara suni teneffüs bile yapmazdı, kaldı ki Sedef, onları yeniden hayata döndürmek istiyordu. Ama bu, Şadi beysiz, Vasili’siz, Sabrisiz ve Hümeyra’sız mümkün değildi. Onlar zaten sahipleriyle beraber ölmüşlerdi. Genç kızın şüphesiz kavradığı buydu: Enstrüman ve sahibi arasında, yaşayan bir bağ vardı ve bu bağda taraflardan birinin yokluğu ile diğerinin varlığı aynı anda mümkün değildi.

Yaşlı Adam’a “iyi akşamlar” dedi ve oradan ayrıldı. Dükkan kapanmadan müzik setini almaya yetişebilir miydi? Yetişmeye çalışmıyordu ki. Gitmesi gereken yoldan bambaşka bir yola döndü, amaçladığından başka bir dükkâna girdi. Kendinde amacı olan bir şeyi edinebileceği bir yere… Dükkândan çıktığında elinde bir trompet vardı ve artık bomboş kalan cebinde özgürce salınan bir kağıt, kağıtta da kurs saatleri.

“Benimsen artık söz ben de seninim! ” dedi trompetine “…biliyorum bana bir şarkı gibi gülümseyeceksin.”

(*) Bu öykü, 2007’de Gila Kohen öykü yarışmasında, mansiyon ödülüne layık görüldü.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s