Katran, 2007*

-1-

renksizSabah olmak üzereydi. Lacivert, bulanık ve gri bir ışıkla seyreldi. Gecenin yalnızca adı terk etti şehri ve yağmur demirden bir perde gibi sokakların üzerine kapandı. Zemberek, beşotuzda boşanıp, çalar saatin çürüyen metal kulaklarını dövdü.  Ayaz, kara mozaik üstünde gezindi ve odanın içine kuruldu. Sıcak yorgan bir çırpıda silkelendi. Kadının soğuktan karnı ağrıdı,ayakları buz kesiverdi hemen… Ayıldı.

Odanın içindeki cılız lambayı yakıp yalınayak tuvalete girdi. Çaydanlığın içinde akşamdan kalmış küspeleri boşaltmaya üşendiğinden çay yapmadı. Tabağın üstünde duran iki tane zeytini ağzına attı, çekirdeklerini masanın üzerine koydu, cigarasından bir tane sarıp giyinmeye koyuldu. Önünde büyük düğmeleri olan yünden kurşuni renkteki elbisesini giyinirken sigarası ağzının kenarında duruyordu hala. Ufacık kalmış göz kalemini alıp ucunu yaladı. Şöyle bi çiziverdi siyah, kocaman gözlerinin altını. Saçını don lastiğiyle tutturdu. Boz bir naylon çorap giyindi ve ayaklarına tozlu botlarını geçiriverdi. Ceketini, çantasını alıp ayrıldı barakasından. Yağmur, kafasının içine nakşedecekmiş gibi yağıyordu.Yarı aydınlık, çamurlu yollardan otobüs durağına kadar aceleci adımlarla yürüdü. Yer bulamamaktan ve onca yolu ayakta gitmekten ürktüğü ilk değildi. Hatta bundan başka pek az şeyden ürküyordu artık. Korktuğu başına geldi, şehrin diğer ucuna kadar ayakta gitti. Gidene kadar tutunma askılarına kenetlenen parmaklarının gücüyle dirilen sol kolunu, başına yastık yaptı. Şehrin sanayi bölgesinde otobüs yavaş yavaş boşalmaya başladı ancak kadın o kadar derin bir uykudaydı ki; hala eli askıda, başı kolundaydı. O gün boş koltuk kadının kısmeti değildi. Nihayetinde şoför, uluorta “son durak” diye bağırdığında, kadın ıslanan ve uyuşan kolunun üzerinden kafasını kaldırıp, aşağı indi. İşte sayamadığı kadar çok yıldır çalıştığı, tek florasanın ışığıyla aydınlanan mağmum ve kasavetli atölyeye nihayetinde varmıştı.

Bir plastik eşya atölyesinde iş görüyordu. Kimlik kayıtları olmadığı için sigortasızdı. Bu yüzden azıcık bir yevmiyeyle oradaydı. Cigaralık,ekmek ve bazen de rakı…Uğruna ter döktüğü başka da bir şey yoktu. İsmini soranlara “Melek deyiverin gitsin” demişti. O an, bulaşık deterjanının üstünden okuyup,söylediği bir ismi vardı. Dünyadaki tek akrabası bir bulaşık deterjanıymış gibi hissetmişti o vakit.

Melek o gün atölyeye gittiğinde patronu bir göz işaretiyle onu yanına çağırdı. Camlı bir bölmede oturan adamın yanında aşağı yukarı on dokuzlarında bir kız duruyordu. Ağlamaklı bakışları olan kızı işaret ederek :“ Bugün Seher’i ..” sözü bölündü. Adam, gürültüyle aksırdı. Melek yüzünü buruşturdu. Adam bunu gördü ama kadın umursamadı. Adam da… Sözüne kaldığı yerden devam etti: “Bugün Seher’i eniştesi koydu yanıma. Ha onun eniştesi benim askerlikten arkadaşımdı. Bilirsin Rıza’yı…”. Melek bu gereksiz sohbetten hiç haz etmemişti, adamın kısa kesmesini istiyordu. Patron ise genç kıza iç geçirerek baktı ve tavrını hiç bozmadan konuşmasına devam etti. Melek, bezgince dinledi patronunu. Nihayetinde adam lafını bitirdi: “ Şuna işi bir gösteriver”  diyerek.

Kadın tüm işleyişi bir çırpıda, kıpırtısız bir sesle anlattı kıza. Ancak kız onu dinlemiyor, daha doğrusu titremekten dinleyemiyordu. Kızın esmer elleri ürkekçe uzandı önündeki etiket koçanına. Dokunmasıyla koçanın yere düşmesi bir oldu. Melek sıkılarak yere eğildi ve ilk kez Seher’le ile göz göze geldi o zaman. Kızın koçana uzanan ellerindeki yara bere izleri, kadını oturduğu sandalyeden silkeleyip karanlık bir geçmişin dehlizine fırlattı sanki. Melek, olduğu yerde ürpertiyle sarsıldı. Kendine gelmek için, bir dirhem soğukkanlılık yetecekti ancak bu kez her zamankinden daha ağır adımlarla geldi sükunet. İşine vermeye çalıştı kendini. Gözlerini, önünde duran alacalı renklerdeki plastiklere kitleyip, eğri büğrü vücutlarına süratle etiketleri basmaya gayret ettiyse de ister istemez gözü, körpenin elindeki berelere kayıveriyordu. Bunlar sigara yanığıydı, bu izleri çok iyi tanıyordu. Saat on çeyrekte Melek, iş taburesinden kalkıp, mavi-küçük tüpün üzerindeki alüminyum çaydanlıktan çay doldurdu cam bir su bardağına ve atölyenin arkasındaki gri avluya çıktı. İki parmağının arasına gerdiği kağıt çarşafa, bir el çabukluğuyla tütünü uzattı ve hünerle sarıverdi. Çayı, ateşten bir günaydın gibi geçti gırtlağından, işte şimdi afyonu patlamıştı, hatta keyfi yerine gelmişti. Yağmurdan sonra çöreklenen ayaz,bir avuç serin su gibi çarptı suratına. Sigarasını attı, tek elini mavi önlüğünün cebine soktu. Bu esnada atölyenin arka bahçesine açılan demir kapı gıcırdadı. Serinliğin ve çayın keyfine dalan kadın, olduğu yerde irkildi. Arkasına dönüp baktığında gelen, Seher’di. Kızın yüzünü şöyle bir süzüverdi. Akan burnu ve gizlice ağlamaktan kızaran gözleri kızın memnuniyetsizliğini saniyenin onda birinde özetleyiveriyordu. Ürkek bedenini, kadının yanına yaklaştırdı ve kulağına eğilerek;

“ n’olur abla,yardım et… Yardım et, yoksa canıma kıyacağım” diye hıçkırdı. Kadın, daha birkaç saattir kendisini tanıyan bu insanın yardım dileyişine ne karşılık vereceğini bilemiyordu. Açık olan tek gerçek, karşısındakinin tarif edilemez bir çaresizlik içinde olduğuydu. Öylesine çaresizdi ki, sonuçlarını hesaplamaksızın daha evvel hiç bilmediği birisinden medet umuyordu. Kadın sessizce süzdü gençinsanı. Bir şey söylemeden içeri girdi. Yıllar içerisinde öğrendiği en önemli şey, duygularını gizlemekti. Gizlense de açıkça ifşa edilse de gerçek, kadında uyanan o bildik ama kullanılmamaktan körelen duygulardı. Dışarıdan gürültüsü duyulmasa da, gövdesinin ortalık yerinde yaşlı bir saka kuşu çırpınıyordu.

Vardiya sonuna kadar, yerinden kıpırdamadan işini yaptı. Yanında oturan kız, ara sıra bakışlarını ona yöneltiyordu. Bunu hissetse de ona bir karşılık vermedi. Akşam olduğunda, patronun yanına uğrayıp yevmiyesini aldı ve otobüse doğru yürüdü. Hava ne zaman bu kadar kötü olsa, otobüsler tıklım tıklım dolu oluyordu. Zaten, insan istifi bu araçlar, yağmurlu havalarda midesini zorlayan bir obur kişi gibi iyiden iyiye doluyordu. Evine gitmeden önce bir ufak rakı aldı. O gün, ne zamandır geçirdiği en hareketli gündü ve bu harekete talimsiz kalbi ancak bir şişe ufak rakıyla yatışacaktı. Evine girdi. Radyosunu açtı. Sabahtan dağınık kalan yatağını topladı. Pencerenin, düşen raptiyesi yüzünden hava sızdıran naylonunu tekrar tutturdu. Üstünü soyup, içliğiyle kaldı. Rakısını doldurdu, ekmeğini böldü ve yatağının yamacında duran kavanozdan birkaç zeytin alıp katık etti.

Bir yudum, bir yudum daha derken hafif hafif yaklaştı sahtekar bir huzur nöbeti. Oturduğu sandalyeden kalkıp, yatağına attı kendini. Kapı öyle gürültüyle vurmasa, uyuyup kalacaktı.

Kulağında kadim bir ses yankılandı. “BEN EMEL AÇ KAPIYI ARİF, BEN EMEL!!! NE OLUR AÇ KAPIYI! GELİYORLAR!!!”

Yerinden doğrulup, kendine gelmeye gayret etti ama bunun bir uyanık-düşü olma olasılığı öyle kuvvetliydi ki. Zira yıllar vardı ki, çalmıyordu kapısı. Gecenin tekin olmayan saatlerine aldırış etmeden, kim olduğunu sormadan açıverdi kapıyı. Karşısında Seher duruyordu. Bir şey söylemeden içeri doğru yürüdü, Seher de onu takip etti. Birbirine gürültüyle çarpan dişleri arasından birkaç kelime döküldü;

“ Benim gidecek başka yerim yok. Önce okuldan aldılar, sonra…” konuşması sıksık titreme nöbetleriyle bölünüyordu; “ … sonra kapattılar. Kaçmaya çalıştım ama… ama yakalandım. Tanıdığım, güvenip de sığındığım herkes beni elleriyle teslim etti onlara…”

-2-

“ Arif kapıyı aç!! Ben Emel”

Kapı sessizce açıldığında,Arif’te bir kaçağın tedirginliğinden başka bir tedirginlik vardı. Kaygısının yanında devasal bir suçluluk durmaktaydı sanki. “ Ne oldu, neden bu kadar geciktin. Yoksa…??” diye korkarak sordu kadın. Arif, telaşlı bir hareketle “hayır” anlamında başını salladı. Aradan henüz beş dakika geçmemişti ki, kapı ikinci kez gürültüyle çalındı. Arif’e “neden?” diyen gözlerle bakarken kadın, genç adam çoktan kapıyı açmıştı. Kadının kumrallığı, polisin avuçlarında sürüklendi. Gözleri Arif’in gözlerinde kaldı. Bu, Arif’i son görüşü olacaktı. Merkeze gittiklerinde komiser ve kızın patronu karşılıklı oturup çaylarını yudumlarken, patron;

“ Ben bu kıza çok dedim komiserim… Karı kısmısına mı düşer memleketi kurtarmak. Ha gelmişsin faprikama… Çalış namusunla, al hakkettiğini değil mi? Yok bu orospular durmuyorlar afedersin…” diyerek yaltaklandı komisere ve konuşmasını sürdürdü “… Eh o zaman bana müsaade, bak sözüm söz gel sana dairede bi kebap ısmarlayım. Bana yaptığın iyiliği unutmam şefim…” dedi pişkinlikle ve kalktı. Kendisine ateş saçan gözlerle bakan kadına yaklaşıp, “ Haydi bakalım, ağabeylerin kulağını çeksinler de akıllan azıcık…” dedi. Emel derin bir nefes çekip, patronun suratına okkalı bir tükürük savurdu. Aynı anda kendisini zaptetmeye! çalışan polis memurundan şamar yedi. Aslında o şamar, karşılaşacakları arasında en masum olanıydı. Omuzları üzerinden dökülen kaynar çayların, paslı bıçaklarla kesilen meme uçlarının ve defalarca geçilen ırzının yanında gördüğü hakaretler bile bazen kulağının dibinde vızıldıyordu. Oysa onun istediği yalnızca adaletti. En başından itibaren başka bir arzusu da olmamıştı. Okuduğu her şeyden yüreğine sızıp da içini yakıveren imgesel adaleti, bir kez olsun elle tutmak istemişti. Düşlerinde zorbalık yoktu, düşlerinde yalnızca söz vardı. Sözün olduğu yerde de çatışmaya hacet yoktu. Elbette adalet, bir kitabın sayfaları arasında can çekişmediği sürece. Zaman bir karanlık odanın içinde rakamların dağınık ve serseri sesleri üzerinde akıp gitti. Yediği yumrukların indirdiği göz kapaklarından bazen süzülüverirdi kıllı kollarının üzerindeki demir saatlerin görüntüleri. O zaman sanki “az kaldı” demek için bir uçucu avuntu olurdu Emel’e. Sonra avunmayı da bıraktı. Kendine bir başka ses bulmalıydı orada, o ses diğer bütün sesleri bastırmalıydı. İşte o zaman umursamazlığın tiz avazı çıkageldi. Gelirken sabrı da yanında getirmişti.

Oradan çıktığında inandığı şeylere koştu. Eğer onlar yerlerinde ise sımsıkı tutunacaktı yeniden. Bu kez daha kuvvetli sarılacaktı. Oysa sokaklar bile aynı değildi. Duvarlar, kireç boyaların altında gittikçe sessizleşen dilekleri taşıyorlardı. Evler kararıyor, caddeler emredilmiş sessizliklere bürünüyordu. Gazete sayfalarından damlayan haki mürekkep, koskoca bir esareti duyuruyordu. İnanmak, bir gecenin sabahında pılını pırtını toplayıp memleketi terk etmişti. Oysa karanlık bir odada tanıştığı vazgeçiş ve sabır, gittiği her yerde Emel’i takip ediyordu.

Ailesinin yanına gittiğinde kapıdan başka bir şeyi göremedi. Arkadaşları sanki hiç varolmamıştı. Kimsecikler, onların adlarını ağızlarına almıyor ya da artık görünmezliğin bir parçası olan bu kadına bir şey söylemiyorlardı. Günlerce, aralıksız yürüdüğü yollar, rahminin içine düşmüş bir karanlık embriyosu ve açlık; takatten düşen kadına bir derin uykudan başka bir şey vermedi. Gözlerini açtığı parkta, kaybedecek hiçbir şeyinin kalmadığını belki yüzüncü kez anlıyordu ama bu kez adam akıllı itiraf etti bunu. Kaybedecek bir şeyi yoktu.

Çalıştığı fabrikaya gitti. Herkesin başı önünde, sindirilmişliğin som hiçliğinde gidip-geliyorlardı. Patronun odasına girdi. Odaya yayılan kesif koku, kadının siluetinden ürken patronu silkeledi. Masanın üzerinde duran mektup açacağını aldı ve patrona yaklaştı; “ Ekmek ver bana!” diye inledi tok ve yoğun bir solukla. Patron, az evvelki ödlek surat ifadesinden kurtulup nutuk çekmeye başladı: “… Artık burada olmaz… Sen gel ben seni başka bir yere götürecem… Akıllandın mı bakıym?” gevrek  kahkaha bütün fabrikayı sardı. Emel, yeniden kavradı mektup açacağını sıkıca. Patron bir anda ciddileşti. Şoförüne bir adres verip kızı oraya götürmesini tembihledi.

Şoför, kadını bir plastik eşya atölyesine götürdü. Oranın sahibi, kadına acıyan ve tiksinen gözlerle baktı. “Nerede kalıyor bu??” diye sordu. Şoför, “ Kalacak yeri yok garibin” diye yanıtladı atölye sahibini. Adam “İyi ya, al şu adreste amelelerin kaldığı bir baraka vardı inşaat zamanı, götür orada kalsın. Yarın sabah yedide de burada olsun. Adı ne bunun?” dedi, büyük dişli anahtarı uzatırken. Şoför adını bilmiyordu, kadınsa unutmak istiyordu. Odanın camından dışarıdaki çalışanlara bakmakta olan kadın; “ Melek diyiverin gitsin!” diye yanıtladı.

-3-

Seher, yorganın altında iki büklüm uyuya kalmıştı. Kadın, bu genç insanın neden kaçtığını sormamaya kararlıydı. Ama onun ürkekliğinde yaşayan geçmişe ait bir kalıntı, bir telafi olanağı vardı sanki. Puslu aynasının önünden geçerken durdu. Üzerindeki yün içliğin düğmelerini çözdü. Omuzlarından itibaren sıyırdı. Göğüsleri açıkta kaldı. Bakışlarını aynadan çekti hemen ama gözleri görüntüsüne doğru yeniden yükseldi. Kumral ve ince yanaklarından isli yaşlar döküldü. Yorgun radyo, gesi bağlarını bir mahcup gitarın ucundan sesledi. Göğüslerinin ortasında, gövdesinin çatısında bir tek sarı tüy duruyordu. Zift kadar karanlık ve yapışkan bu hayat için, o sarı tüy çok şımarık ve yersiz görünmekteydi. İşaret parmağını ve baş parmağını birbirine kavuşturup, etten bir cımbızla koparttı tüyü. Acaba o ışıyan, sarı, sıcak tane kaç yıldır bağrında gizlice yaşıyordu? Tüyden boşalan yeri ince bir bıçak yarasıyla doldurmak icap ediyordu. Küllenen bağrını ödüllendirir gibi değdirdi bıçağı. Kan değil, katran boşalacaktı oradan. İşte varlığından emin olduğu ağırlık, bir yaranın içinden çıkıp göğsünden aşağı süzülüp gidecekti.

Narin, yaralı ve esmer bir el kaldırdı bıçağı sineden. Yasladı başını tam iki göğsünün ortasına, iki kadının acısı birbirine karıştı da karıştı. Karıştıkça seyreldi, seyreldikçe değişti.

Bir valiz yoktu ki, kaybettiklerini de alıp içine doldursalardı giderken. Bir arzu yoktu ki, yanlarında bir şey götürsünlerdi…

* Petrol-iş kadın öyküleri yarışması, 2007 yayınlanmaya değer bulundu.

Tipografi düzenleme: E.Ezgi Uzmansel

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Kurmacalar...

One response to “Katran, 2007*

  1. Özellikle ismine bayıldım bu yazının. Bir de don lastiğiyle bağlanan saçlara… Melek, sabah hazırlanırken dikizledim onu kenardan… O da çok yalnızdı… o , cigara sarınca benim de canım çekti, beraber içtik.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s