Münafık! (Hiç birşey göründüğü gibi değildir, bilhassa onlar…)

“Ders almayanların öğretmenliği yavandır…”

 

Memnun musun böbreğinden ya da sol elinin serçe parmağından?

Nice soru sordum, bazısı okkalı bazısı saçma… Ama bu kadar tuhafını sordum mu, anımsamıyorum. Böbrek ve sol elin serçe parmağı nasıl oldu da bir sorunun konusu oldu, nasıl sözün konusu oldu?

Olmaz ya…

Eğer onlardan şikâyetçi değilsem, böbreğimden de sol elimin serçe parmağından da söz etmem. Onlarla yaşarım ama onları anımsamam… Şener Şen’in de bir keresinde söylediği gibi; “onları hissetmediğim zaman mutluyum.” Çünkü böbreğim ağrıyla konuşur, serçe parmağım yarayla konuşur ve beni ağrı yüzünden, yara yüzünden konuşturur…

Rahatsızlık halidir onların dile gelişi… Rahatın yokluğu, EKSİKLİĞİ!

Ne kadar acı çektiriyorsa, o kadar söyletir… O kadar konuşturur.

BAZI ŞEYLERİN HAKKINDA SÜREKLİ OLARAK KONUŞMAK MARAZİDİR.

Şikayet, mikayet… Saçma… Tuhaf… Bedensel ağrılarımız doğrudandır, dolaysızdır, sevimsiz ama merttir. Bir yarabandı ile sona ermeyi, bir ağrıkesici ile susmayı göze alarak yok edilmek için varlıklarını haykırırlar… Dümdüz… HASTALIKLIYIM!

Peki ya ruh yaraları, karakter ağrıları?

İşte onların dili kaypaktır bazılarının ağzında. Her ağrı, yara ve EKSİKLİK gibi onlar da sözün konusu olurlar. Onlar da konuştururlar. Ama yazıldıkları gibi okunmayan sözcükleri vardır onların. İçeriden gönderilen “İmdat! Berbat haldeyim, şikâyetçiyim, yetersizim, bitik durumdayım, namussuzum, kişiliksizim, tembelin tekiyim ve kesinlikle başarısızım” mektupları  “aslında şöyle iyiyim, gerçekten böyle harikayım, vallahi güçlüyüm, yemin ederim güzelim, inan bana başarılıyım, iki gözüm önüme aksın namusluyum, musaf çarpsın dürüstüm, böyle durduğuma bakma çalışkanım” diye seslendirilir…

Yalan!

Tamam, ama Bir yalana inanmak da mümkün.

Peki,  nasıl?

Onu sürekli seslendirerek! Yeterince konuşarak onu… Önce mırıldanarak, sonra kırık dökük bir gürültünün içine katarak, öfkeyle destekleyerek ve gerekli ya da gereksiz haykırarak!

Hiç karşılaşmadınız mı? Ateşli iman sözleri savuran Allahsızlarla… Namus neferi olmaya soyunan sapkınlarla… Çalışmanın kıymetini salık veren tembellerle… Dedikodudan tiksindiğinin dedikodusunu yapanlarla… Alçakgönüllülük dileyen kibirlilerle… Doğrusu bu yergilerin en tutkulusunun onlardan gelmesi hiç de garip değildir; söylesenize ayıpladıkları şeyleri onlardan daha iyi kim bilebilir?

Nice sonra öğrendim ki, böyle davranmak savunma mekanizmalarından biriymiş…

İyi de, savunulan nedir? Nedir korunan, sakınılan?

Bedendeki ağrı, hastalığı saklamak için başka bir şeye dönüşür mü? Ama dedik ya, bu başka!

Sakınılan “gerçekten” değişmektir. Gerçek de dahil her şey, değişmemek uğruna değiştirilir. Ne de olsa karakterinin üzerinde bir mantar gibi çoğalan pisliği temizlerken “güçlü” görünmez kimse. Hastalıklı bir “güçtür” sakınılan…

Bir kattır insanın kendisini koyduğu, o kata çıkmak için sanrılardan, yalanlardan merdivenler tırmanmıştır… O merdivenlerin ve o katın yokluğunu kabul etmek; başladığın yere geri dönmektir. O yere düşerek dönmektir. Bir hayalî tahttır sakınılan…

Cıkcıklayan ve kınayanların arasından ayrılmak ve cıkcıklanan ve kınanan olmak koyar adama! Ne de olsa bilir, cıkcıklayanlar ve kınayanlar ne kadar katı ve merhametsizdir… Bu katılıktan ve merhametsizlikten ürker. Bilir, ders almayacaktır hiç biri; birilerine fatura göndermekle meşguldür çünkü onlar, tıpkı kendisi gibi…

Bunca şeyi söylemekteyim ama “bir ahkam da sen kes” diyenlerin ardından yürümediğimi biliyorum. Çünkü “sözünü ettiklerim” şunu asla yapamazlar:

“Ben… Ezgi! Hata yapma konusunda mahirim. Çok kalp de kırdım, hatta belki hak da yedim. Defalarca egomun peşinden gittim. Keyfim bozulmasın diye yalan söylediğim de oldu. Aldattım zamanında. Hele daha gençken yaptığım kabahatlerin bini bir para. Sarhoş olduğumda hiç de etkileyici değilimdir: Makyajım dağılır önce, gözlerim kayar bir tarafa… Dilim dönmez… Telefonları yanıtlamamak için pek çok kez fişi çektim. Evdeyken evde değil gibi yaptım. Tiksindiğim ve çok kızdığım insanların yanında bi’tarafım yemediği için gayet sevecen davrandım. İkibindört ve ikibinbeş senesinde sarışın ve güzel kadınların hepsini kıskanıp, hiçbir suçları yokken hepsinden nefret ettim. Bir tanıdığımın müzik bilgisi benden daha iyi diye onu öldürecek kadar kıskandım… O bahsettiğim savunma mekanizmasını ben de defalarca kullandım! Tiksindim ve kaldırıp atıyorum işte! Ben buyum… Değişiyorum, değişirken daha küçük görünüyorum. Ama bunu göze alamayıp kişilik ağrılarıma yalancı dublajlar yapmak istemiyorum artık… Hiçbir “Fuck!” kelimesi “Kahretsin!” olarak çevrilmeyecek söz…”

Kur’an’da cehennem yedi kat olarak tasvir edilir. Altıncı kat, kâfirler için tahsis edilmiştir. Peki ya yedinci kat? Yedinci kat münafıklarındır. Öyle olmasa da öyle görünenlerin… -mış gibi yapanların. Anlayacağınız, günahkârım ama münafık değilim artık!

Böbreğinizden memnun musunuz? Umarım evet… O halde onun hakkında konuşmuyorsunuz bugün. Peki ya karakterinizden? Bugün onun hangi özelliğinden söz ettiniz? Dürüstlüğünden, sorumluluğundan, kadir-kıymet bilirliğinden… Hangisinden? Hangi ağrınızı sakladınız sözcüklerle, hangi kusurunuza makyaj yaptınız?

Ders almadan ders verdiniz mi bugün, öğrenmeden öğrettiniz mi? İçinizde (muhtemelen susturacağınız o ses) size bunun ne kadar yavan olduğunu söyledi mi? Kusursuz musunuz hala? Günahkar mısınız benim gibi… Yoksa münafık mısınız?

Söyleyin, rötuşlu dublajlardan sıyrılıp…

Siz, nesiniz?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Teferruatlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s