Açık Toplum Yanılsamaları

***Bu yazı http://www.kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Ayn Rand, günde en az iki kez doğru gösteren bozuk saat…

Açık toplumdan bahsetmeye niyetlendiğimizde, öncelikle “açık toplum” kavramının bize neler fısıldadığına kulak kabartmamız gerekmektedir. Bu iddiayı taşımak için –ki açık toplum öncelikle bir iddia, bir hedef, bazen de içinde bulunulan koşullar dahilinde değerlendirilince bir hayal olabilmektedir– toplum ve açıklık anlayışını yeniden değerlendirmemiz, tutarlılığımız adına önem taşır. Öyle ki, insan gruplarının bir arada bulunması, onları bir arada tutan şeyin mahiyeti bu grubu ya toplum (society) yapacaktır ya da kitle/kütle (mess). Bu bakımdan öncelikle sorulması gereken soru, ne kadar toplum olduğumuz, ne kadar kitle olarak kaldığımızdır.

Toplum olabilmek için tek tek bireyler olarak içinde bulunduğumuz yapıya karakteristik, özgün yaklaşımlar getirmemiz gerektiğini söylemekte beis görmüyorum. Bu özgünlük, çeşitliliği ve çeşitlenmeye duyulabilecek “doğal ve zorunlu saygıyı” da beraberinde getirecektir. Özgün olmak bu noktada kritiktir. Aksi halde bir kişinin ve(ya) kişilerin, daha geniş olarak çıkarlı grup ya da grupların enjekte ettiği fikirlerle düşünmek, dayatılmış duygularla hissetmek; onların istediği gibi sinirlenmek, sevinmek, üzülmek, sevmek ya da nefret etmek söz konusu olduğunda, Ayn Rand’ın dediği gibi “elden düşmeci” olarak yaşanacak; başka bir deyişle kitle olmaktan kurtulunamayacaktır.

Otoriteci yapıları koruyan, korku ve baskıyı bir obsesyon (takıntı) malzemesi; itaati de doğal ve zorunluymuşçasına onun konvülsiyonu (itici eylem) gibi gösteren insanları buna inandıran merciiler daima olmuştur. Öyle ki, insan kendi varoluşunun en ilkel kısımlarını korumak adına, kendine ait düşünme melekesini, yani onu kelimenin tam anlamı ile “insan” yapan en temel yetisini başkalarına devretmiştir. Özgün düşünce geliştirme yetisini devredenler bir araya geldiklerinde ise artık toplumdan söz etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Bugün insanları toplum olmaktan uzaklaştıran güçler, devamlılığını ve “güç” olabilirliklerini kendilerini yansıtma, tanıtma ve ifade etme araçlarına, yani iletişim araçlarına borçludurlar. İnsan gruplarını kitle, daha terimsel –hatta daha rehavet verici bir söylemle– kamuoyu haline getiren mercii medyadır. Yığınlar, düşünmek ya da hissetmek istediklerinde artık inzivaya çekilip kalplerine ya da zihinlerine odaklanmak yerine bir uzaktan kumanda ile bu işi “aradan çıkartma” peşine düşmektedirler.

ANLAM KODLARI VE KİTLELERİN  BİLİNÇALTI

“İletişimin en korkunç yanı, iletişimin bilinçaltıdır.

Pierre Bourdieu

Ötekileştirme kavramı, pek çok düşünce çevresinde pek çok değişik eğilim ve perspektifle değerlendiriliyor. Ancak bu kavramı var eden olguların yanı sıra ötekileştirmenin devamlılığını, kuvvetlenerek evrilmesini ve güvenle saklanabilmesini sağlayan başka yapılar mevcut. Yani sistemin parçası olanlar ya da sistem tarafından onaylananlar ile sistemin bir parçası olmayı reddedenler arasında bir kutuplaşma oluşturulup bu kutuplaşmanın sürekliliği her gün başka şekillerde sağlanıyor. Bugün “öteki”den bahsederken aslında medyanın yerdiklerinden bahsediyoruzdur.

Neil Postman’ın dediği gibi, iletişim tarih boyu araçlarını arttırıp kuvvetlendirmiştir. Araçlarını arttırmak demek, “iletilmek istenen şey” ile kendimiz arasındaki mesafeleri arttırmaya başladığımız anlamına gelir. Yani mesajla bizim aramızdaki yol ne kadar uzun ve dolaylı olursa mesajın gerçek etkisi ve gerçek yapısı seyrelmeye, zedelenmeye başlar. Bu bağlamda, teknoloji yoluyla iletişim, tam bir karmaşa örneği olması bakımından mesajı zedeleyebilmek ve manipüle edebilmek (çıkarcı yanıltma ve yönlendirme) için yeterli zaman boşluğuna ve gizlenebilecek noktaya sahip olur.

İşte her şey, bize ulaşan bilgilerin bizi yanıltabilme noktasında başlıyor. Orwell’a göre bizler, bir grup kişinin çıkarları doğrultusunda düzenlenen yalan bilgi sağanağı altında kalırız. İnanmak istemesek de, kendi varlığımızı devam ettirmek için, inanıyor gibi yapmak zorundayızdır. Muhalif olma söylemleri aslında “demokrasi” adı altında iktidar karşıtlarına kurulmuş bir tuzaktır. Komplo teorilerini anımsatan George Orwell’ın bu tezi, Huxleyci yaklaşımla daha makul ve kesinlikle daha gerçekçi bir düzleme taşınabiliyor. Huxley’e göre, “inanma taklidi yapan, ama aslında inanmayan” bir grup yoktur. Çünkü böyle bir grup, iradesini acı ve baskıyla teslim etmek zorunda kalan, karşılığında da “yaşama hakkı”nı alan, iradesini bastırmak zorunda kalmış bir gruptur. Bu bastırma koşulu, en küçük bir iradi kıvılcımda sona erer. Oysa, Huxley’e göre, kişiler iradelerini terk ederken bu terk edişi fark etmezler. Ya da bundan ötürü acı duymazlar. İşte medyanın marifeti de buradadır. İnsanlar her an istekli bir yönelimle, ilgilerini çektiği ve meraklarını uyandırdığı için ve hatta yer yer yarar sağladığını düşündüğü için medyanın sunduklarını alırlar. Bu yüzdendir ki, eğlence ve duygusal hezeyanlarla “bizden bir parçaymış” gibi düşünmemiz istenen bütün durum ve olaylar, tarafımızdan benimsenir. Ama bir şeye neden güldüğümüzü, neden ağladığımızı, yani tam anlamıyla katarsislerimizi (ruhsal boşalma) hangi noktalarda yaşadığımızı bilmeyişimiz bizim için tehlike oluşturmaktadır. İradenin yerini mekanik bir kabulleniş aldığında, biz bu ayrımı fark etmeden, irademize sahip çıktığımızı sanırken aslında mekanik kabullenişimize sahip çıkarız.

İşte bu sebeple, medyanın gücü bizde oluşturabildiği değerler dizgesinde yatar. 80’li yılların öncesinde, yazılı basın ekollerinin gücü altında şekillenen medya dünyası, 80’li yılların ortalarına doğru bütün dünyada artık tüccarlar için bir girişim noktası haline geldi. İşte medyanın oluşturmaya başlayacağı değerler dizgesi bundan böyle, daha tehlikeli olacaktı. Çünkü sonunda sadece alkış almak değil; hisseleri de tavan yaptırmak dürtüsü, insanlık adına pek çok şeyin gözden çıkarılabilmesine de fırsat tanıdı. Şimdi artık yalnızca yalan haber ile doğru haber arasında bir medcezir yoktu; şimdi insanlara satmak, insanlarla satmak ve insanı-insanlığı satmak noktaları arasında gerilimler oluşmuştu. Bu gerilimlere feda edilen en önemli noktalardan biri de “yurttaşlık ve toplum” bilinciydi.

Chomsky’nin özellikle üstünde durduğu noktalardan bir tanesi, Huxley’in de dediği gibi, iradelerimizi mekanik kabullenişlerle takas ederken içinde bulunduğumuz durumu fark edemeyişimizdir. Bunun bir nedeni, içinde bulunamayacağımız, ulaşamayacağımız noktaları kurgular sayesinde, eğlenceye ve duygusal öğelere kapılarak ulaşılabilir görmektir. Yani bir anlamda onların cazibesine kapılmamız karşılığında, yorucu olduğu ve emek istediği için bir düşünsel süreci feda ederiz.

Diğer yandan da, “demokrasi” savunusu, bir alternatifler çokluğuna indirgenir. Bu da medya tarafından oluşturulan bir düzmecedir. Bizler de bu alternatifler arasından –sözde– seçimler yaparız. Oysa seçenekler, sınırlı ve yine güdümlüdür. Örneğin, yakın zamanda geride bırakılan ABD başkanlık seçimlerinde, cumhuriyetçilere karşı demokratlar mücadele etmiştir. Demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını yan yana koyduğumuzda aslında birinin, diğerini doğurabilmesi an meselesi gibi görünür. Yani bu tercihlerden biri, diğerine değişilebilecek nitelikte değildir. Ama üç yüz milyonluk bir insan grubu –ki onlara toplum demek gerçekten zor–, bu alternatifler arasında “seçim” yaptığını düşünür.

Medya, önümüze her zaman kendi belirlediği renk perdesini koyar. Bu renk perdesinde siyahlar ve beyazlar vardır. Ara renkler ya önemsizleştirilir ya da radikalleştirilir. Yani seçilmiş seçeneklerin de içinde, yeniden seçilmesi istenen noktaya yönlendirmeler vardır. Bu durumda ara renkler o kadar silikleştirilir ki iradeye yaşama ihtimali veren ara sesler (ötekiler!) “demokrasi, özgürlük, seçmek” gibi iradi(!) kavramların deforme edilmiş anlamları altında eziliverir.

Yakın geçmişte, iktidardakiler ile ekonomik ilişkileri iyi olan medya grupları, iktidardakilerin bekâsı için haber, reklam ve sanat sunumlarını (sinemalar, diziler, müzikler) bu ilişkinin kuvvetlenmesi doğrultusunda düzenlerken; medya grubu ile iktidar arasındaki ekonomik ilişkinin bozulması, medya grubunun söylemlerinde tam aksi yönde bir değişime gitmesine neden olmuştur. Bu değişimin hemen ardından iktidar grubu, gücünü hızla kaybetmeye başlamıştır. Bu denklemde, medya iktidardan daha güçlü olduğunu ispat ederken, gerçek iktidarın medya olduğunu söylemek de doğru olur.

Medyanın gücü ve yanıltıcı  etkisi, siyasi yapılanmadan gündelik yapılanmaya kadar her noktaya kolaylıkla ulaşabilirken “sağlıklı iletişim” çağrılarını yeniden gözden geçirmeyi öneriyorum. Çünkü “sosyalleşme” sürecimizi, yani bireyselliği aşarak çoğul bir ortamda varoluşumuzu iletişime borçluysak, iletişimi hangi kanalla kurduğumuza dikkat etmemiz gerekiyor. Kullandığımız her sözcüğün, içini dolduran anlamı, o sözcüğün gerçek yapısından mı, yoksa “yaygın” kullanımından mı kaynaklanıyor, bilmek zorundayız. Yaşamımızdaki hareket noktalarını, kendi düşünsel yolculuklarımız sayesinde mi oluşturuyoruz; yoksa birilerinin bizler için oluşturduğu değer ve anlam dizgesini alarak onları “ne olursa olsun” koruyup kolluyor muyuz? Fikrimizi ,birileri sorduğunda mı söylüyoruz; yoksa bir fikri her ne pahasına olursa olsun hayata geçirecek noktayı mı keşfediyoruz? Çevremize, olup bitenlere akşam haberlerinde bize söylendiği gibi mi bakıyoruz; yoksa kendi karakteristik bakış açımızı geliştirmek için hiçbir araca ihtiyaç duymadan, söz konusu çevrenin bir parçası olmaya mı gayret ediyoruz? Kısacası bizler, özgürlüğün adını kötüye kullanan bir grup çıkar çevresinin var ettiği bir yığın, bir kütle ve özgürlüğün üzerine çökmüş bir ağırlık mıyız? Yoksa, “uçuk” olduğumuz söylense de, özgürlüğümüzü ve irademizi yaşatmak için düşünsel olarak kanatlanmaya hazır mıyız?

Yani biz kitle miyiz? Yoksa toplum muyuz? Bu soruya verebileceğimiz her dürüst yanıt, bize “açık toplum”u talep etme hakkını da verecektir. Ama önce “toplum” olup olmadığımız konusunda gerçek bir itirafa ihtiyacımız var.


KAYNAKÇA

  1. Chomsky, Noam.Medya Gerçeği (Necessary İllusion:Thought Control in Democratic Societies) Everest Yay.
  2. Postman, Neil. Televizyon Öldüren Eğlence, Gösteri Çağında Kamusal Söylem (Amusing Ourselves to Death) Paradigma Yay.
  3. Rand, Ayn. Hayatın Kaynağı (The Fountainhead), Plato Yay.
Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s