Filozoflar neden ütopya yazar?

İbni Sina, din erbabına haykırdı : “ Benim dine ihtiyacım yok, ben hakikati semboller, metaforlar olmadan da kavrayabilirim… Dine ihtiyacı olan, halktır. Onların kavrayış biçimleri, hakikati doğrudan anlamaya kapalıdır. Onlara bir şeyi anlatabilmek için, örnekler vermek, semboller göstermek, metaforlar kullanmak gerekir, din de bunu yapar.”

İbni Sina’nın şarabı fazla kaçırdığını ve o yüzden dine küfrettiğini düşünenler çok oldu. Oysa İbni Sina bu gerçeği karşısındakine bir örneklem ile anlatsaydı kendisini daha iyi ifade edebilecekti belki…

Ütopya ya da disütopya yazınının düşünürlük ve yazarlık arasındaki birbirinin içine çoktan geçmiş olan bir bölgede yer aldığını söylemek mümkün. Ama yazarlık ve düşünürlük düzleminin birleştiği bu adreste başka bir sokak daha var ve o sokak halka ulaşıyor. Bu sokağın bir yokuş olduğunu da düşünebilirsiniz, bir dönemeç de… Ama oranın çok kritik bir nokta olduğu reddedemeyiz.

Ütopyayı kaleme alan kişinin ilk niyeti, daha çok sayıdaki insana ulaşmaktır.  Çıplak teorilerin korkuttuğu sıkılgan, yarı-entelektüeller, yine de içlerindeki karşı konulamaz bilme ve öğrenme isteğinin tatminine ulaşmak için bir kestirmeye ihtiyaç duyarlar.  Bu, ütopya-severlerin tamamının böyle olduğu anlamına gelen, sığ bir genelleme değil elbette, yine de kuramın tamamını incelemektense ütopya okumayı tercih edenler; eseri kaleme alan kişinin ahlaki, politik ve epistemolojik alt yapısı hakkında bir özete ihtiyaç duyanlardır. Aslında, yazan kişinin de kısmi hedefi budur. Kendisini bir bütün içerisinde açıklayabilmek, okuyan kişilerin yalnızca kütüphanelerine değil aynı zamanda muhayyilelerine de ulaşabilmektir. İşte bu, yazarın ikinci niyeti olan daha fazla kişi tarafından anlaşılmak hedefini açıklar. Çıplak teorinin, dürüst, steril ve soğuk dünyası; ütopyada bir anlamda sıcak ve renkli bir rüyaya dönüşür.  Tutarsızlıklar, fantastik kurgularla ortadan kaldırılır. Yani ütopyanın ikna ediciliği, teorinin ikna ediciliğine oranla daha yüksek görünmektedir.

Toplumun, bir ayrık otu gibi gördüğü filozoflar; tarih boyunca örtük ya da açık olarak dışlanma problemi ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu, bir anlamda onların özgünlüğünü onaylayan ve onları  değerli kılan kriterdir. Ancak, onlar söylemeye çalıştıkları şeyi “bireysel” bir eylem olarak, yalnızca kendi hayatlarında ortaya koymanın; onları anlayan bir toplum olmadıktan sonra anlamsız ve züppece olduğu gerçeğini de arkalarına alırlar. Kendi tutum ve anlayışlarına, toplumu da davet etmek isterler. Katılım, bu davetin cazibesinde gizlidir. Bu davetin cazibesi de, ütopyanın cazibesindedir.

Bir ütopyanın kaleme alınışını yalnızca, çok sayıda kişiye ulaşarak, haklılıkları konusunda insanları ikna etme ilkesine indirgeme ve sadece bu gibi pragmatik faktörler bağlamında ele alma niyetinde değilim. Bununla beraber; yazarın içinde bulunduğu koşullar doğrultusunda kişisel ağrılarının temel nedeninin de toplumdan yayılan kuvvetli baskılar, önyargılar olduğunu; bu anlamda yazarın bu baskılar hiç yokmuş gibi davranarak sadece kendisi için üretiyor, konuşuyor, düşünüyor gibi davranamayacağını da kabul ettiğimi söylemeliyim.  Bir düşünür, toplumu ne kadar yadsırsa yadsısın, ondan ne kadar şikayetçi ya da ne kadar memnun olursa olsun, bunu dile getirmek –ister yazarak, ister konuşarak- onun doğal ve zorunlu bir parçasıdır. Ama bunu nasıl yaptığını, kişilerle kendi arasındaki bağı nasıl bir metotla kurduğunu; önündeki önyargılardan işlenmiş demir perdeyi nasıl bir marifetle araladığını görmenin en basit ama en açık yolu onun ütopyalarına kulak vermektir.

Sadece düşünür, görmeyi arzu ettiği ya da görmekten korktuğu toplum, ahlak ya da bilgi formlarını yazmaz ütopyada. O aynı zamanda, içinde bulunduğu durumu da, ütopyanın farazi yansımalarını kullanarak, güvenle yerden yere vurabilir. Yani bazen de ütopyalar zannettiğimiz kadar ütopik değildir. “İzlemekte olduğunuz filmdeki, kişiler ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür” demeyi bir borç bilen yönetmenin, bunu söylemeyen yönetmenden daha fazla mesajı; daha çok dokunduracak iğnesi var demektir. Öyle ki, kimi zaman; kurgu, kurmaca, ütopya ya da adına ne derseniz diyin, yazarın kendisini düşünce polislerinden koruduğu dev sığınağıdır. O, kendisini ve de fikirlerini, hem düşünce kemirgenlerinden, hem önyargılardan, hem anlaşılmamaktan, hem de gerçeğin itici etkisinden korur…

…Bazen de koruyamaz. Yine de ütopya yazını, yazan kişinin fikirlerini koruması dışındaki diğer amaca, yani fikirlerini ulaştırabilmesi amacına hizmet edebilir. Campanella’yı düşünün… Güneş Ülkesini yazdığı zaman, kırk beş gün kazığa oturtularak ölüme terk edilmiş bu adam, “Yazdıklarım yalnızca bir ütopya” diyerek bile bedenini ıstıraptan kurtaramıyor. Yine de, ortaçağın cadı avına çıkan beyinleri Campanella’ya kulak verdiğinde içlerinde irili ufaklı sarsıntılar hissediyorlar.  Çünkü o zihniyet, önce hayal etmeye başlayarak değişecek. Düşünceyi hayal gücüyle harekete geçirmek, gerçekleri illüzyonlar ile uyandırmak ütopyanın değişim yolculuklarında önemli bir kilometre taşı olmasının nedenleri arasındadır.  “Başka bir dünya mümkün” sloganına, “ Ama nasıl?” diye karşılık veren kalabalıklara bir yanıt oluşturarak gerçekleşen değişim…

Momo ( Michael Ende), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ( George Orwell), Yeni Dünya (Huxley) gibi eserler de,yazarlarının içinde yaşadıkları toplum ve kurdukları kişisel ilişkiler hakkında derin eleştiriler içerirler. Hatta, bize okumalar esnasında “fantastik” görünen öğelerin, bir değerlendirilmesi yapıldığında bu fantazyaların birer “öngörü”ye dönüştüğünü de görebilirsiniz. İşte bu yüzden ütopya bir öngörü yazınıdır da…

Ütopyalar, ister öngörülen ister arzulanan durumlar üzerinde yükselsin; onu ortaya çıkartan şey;  var olan ya da var olmak üzere olan bir şeydir. Yaygın bir sözde söylendiği gibi “ Yumurtayı bilmeyen adam omletten bahsetmez”… İşte, ortada olmadığı iddia edilen fol ve yumurtanın hakkında konuşabilme özgürlüğü ütopyalar sayesinde mümkün hale gelir. Ortaya çıkan ütopik eser, en az Pegasus kadar hayal ürünü olsa da; at, boynuz, kanat ayrı ayrı vardır. Onları bir araya getirmek fantastiktir, rahatsız edicidir, gıdıklayıcıdır ve merak uyandırıcıdır. Kısacası hareket ettiricidir. Ütopya hareket ettiriciliğini de bu bir araya getirilen öğelerin acayipliğinden alır.

İbni Sina’nın dediği gibi din, hakikatin izahında, halk için ortaya konulan bir semboller ve ritüeller bütünüyse; ütopya da teoriyi anlatmak için aynı görevi görmektedir. Kişileri edebiyatın coğrafyasından alır ve düşüncenin coğrafyasına taşır.

BAZI ÜTOPYA ÖRNEKLERİ:

  • Platon, Devlet : Platon, politika teorisinin ışığında ideal Atina sitesini Devlet adlı eserinde resmeder. Sitenin yönetim biçiminden, nüfus yoğunluğuna kadar ideal devlet modelini Devlet adlı ütopyasında ele alır. Diyalojik üslupla yazılmıştır.
  • Farabi, Erdemli Şehir ( Medinet-ul Fazıla): Farabi’nin devleti, Platon ve Aristoteles’çi düşünce etkileri altında yazılmış olmakla beraber, İslam felsefesinin atmosferine uygun olarak din-felsefe uzlaştırılması kaygısını sıklıkla hissettirir.
  • Thomas Moore, Ütopya: Özel mülkiyetin olmadığı ve herkesin devlet adına üreterek ihtiyacı ölçüsünde aldığı bir yönetim modelini resmeden ütopyada, paranın geçerli olmadığı bir alış-veriş modeli çizilir. Kurallara uymayı sağlayan ve bencil düşünce ve dürtülere kapılmayı engelleyen motivasyon çok sıkı şartlarda gerçekleştirilmiş bir eğitimdir.
  • Fransis Bacon, Neo Atlantis: Bir devleti yönetmenin politik değil, ahlaki bir süreç olduğunu anlatan ütopyada, İnsanın bilgisi sayesinde doğaya hükmedebileceğine dair ipuçları yer alır. Bu eserin önemi, Descartes’tan hemen önce modernitenin sinyallerini veren bir yapısıdır. Çünkü o zamana kadar var olan, doğaya boyun eğmek, doğayı anlamak, doğayla uyumlanmak yaklaşımlarının yerini doğaya hükmetmek almıştır.
  • Machiavelli, Prens: Bir yönetici için kullanma klavuzu niteliğinde yazılmış bu geç-rönesans eseri her ne kadar yukarıda örneklendirdiğimiz ütopyalara benzemese de; “Ben yönetici olsam şöyle yapardım, çünkü…” düzleminde ilerlemektedir. Machiavelli, ideal yönetici figürünü bir kurgu içerisinde canlandırır.

Modern Zaman Ütopyaları:

  • Yukarıda adı geçen Orwell, Huxley, Ende’in yanı sıra Ursula Le Guin’de 20.yy en kuvvetli ütopyacılarından sayılır. J.R.R Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ise kuvvetli ütopik öğeler içermekle birlikte, fantastik roman olarak sınıflandırılmaya daha uygundur. Çünkü iktidar ve egonun insanı yoldan çıkarabilmesi mesajıyla şekillenen öykülerde, teori öyküyü değil, öykü teoriyi beslemekte ve çoğunlukla geride bırakmaktadır.
Reklamlar

6 Yorum

Filed under Asıl mesele...

6 responses to “Filozoflar neden ütopya yazar?

  1. confusetobscur

    kısa ve faydalı bir yazı. teşekkür ederim..

  2. bihter

    Benim için sabah sabah çok keyifli oldu bu makaleyi okumak ama ben bunu bir pazar sabahı “Radikal”in Pazar ekinde de okumak istiyorum 🙂 göndermeyi düşünmez misin? Devamı da gelir hem:)

  3. teslim

    Marx’ın Komünist Toplumu ve Habermas’ın Radikal Demokrasi (Haberrmas bu terimi hiç kullanmaz, tamamen onu okuyanların uydurduğu ve güzel uydurduğu bir kavram) diye adlandırılan siyasal, ahlaki denemsi de birer ütopya olabilir mi?
    sanki olabilirmiş gibi görünüyor, ben mi duygusal davranıp yanılıyorum yoksa_?

    • Sözünü ettiklerin yalnızca birer fantazi değil aynı zamanda kuvvetli olasılıklar… Oysa Güneş Ülkesi onlar kadar gerçel ve olası değil ne dersin?
      Ve hatta yukarıda sözü geçen tasarımlar, dünyanın bir yerinde vücut buldu. Bu bakımdan ütopik olmaklıklarından çoktan kaybettiler. Çok mu mantıksal davranıp yanılıyorum yoksa? :=)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s