Twilight Serisi Neden Bu Kadar Çok Sevildi?

Amerikalı yazar-çizer tayfasının, ortaya çıkarttıkları ürünün sanatsallığı kadar satış rakamları ile ilgilendiklerini de söylemem sanırım abesle iştigal etmez. Ve hatta bu Amerikan ruhunun ta kendisidir.

Söz konusu satış rakamlarını tavanlara tırmandırıp orada tutmanın şifresini de çözdüler ve çoktan ilan ettiler aslında: Onlara istediklerini ver… İstediklerini: duyumsamayı, görmeyi, tatmayı, koklamayı, işitmeyi… Ama Twilight ya da nam-ı diğer (lisan-ı diğer) Alacakaranlık’a zirve yolunu gösteren şifre bu olmadı.

Amerikan rüyası, rüyaları gerçek eylemek fikri ile şenlenip büyüyedursun, birileri kolay elde edilen ve dolayısı ile kolay tüketilen her şeyin kısa ömürlü olduğunu söktü. Bu seriyi kitaplardan tanıyanlar, kolaylıkla Stephanie Meyer’in dört başı mamur bir yazar olmadığını söyleyebilirler. “Ne kadar sığ bir dili olursa olsun, gerçeklere dokunma şekli güzeldi” demek de mümkün değildir. Zira o gerçek olmayanı yeniden kurgular ve fantezileri hakikatin içine rapt eder. Peki nedir bu başarının sırrı? Muhteşem reklamlar, promosyonlar, film öncesi patlak verdirilen sansasyonlar mı? İlk filmin makarası o kadar iddiasızca pazarlanmış ki, buna inanamıyorsunuz. Üstelik sinemalarda birkaç haftadan fazla kalmayacağı düşünülüyor; Twilight pazarı ilk filmin sürpriz başarısının ardından oluşuyor… Takvimler, tişörtler, Edward-Bella figürlü tuhaf türlü nesneler. Ayrıca ilk filmin kadrosuna bakarsanız yüreği ağzında genç oyuncular ve şöhretten ümidini kesmiş orta yaşlı aktör ve aktristler fink atıyor. İtici gelmesi muhtemel saç modelleri ve makyajları “garip” bir biçimde çekiverince insanı; iriste bombeli bombeli duran kızıl-kahve lensler gerçeği yüzümüze çarptığında bile filmi seyretmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Üstelik genç aktrist ve aktörlerin acemice birbirleri karşısında heyecanlanmaları hikayeyi tuhaf bir biçimde samimi kılıyor.

E, hani bu garip bir fantazmaydı?

Hahah, işte! Bu hakikaten garip bir fantazma. İşte Stephanie Meyer’in bildik bir efsaneyi yeniden şekillendirmesi ve sürprizlere açması onun ilk galibiyeti. Ama bu filme ya da kitaba (en genel haliyle hikayeye) insanları mıknatıs gibi çeken şey bu değil. Bu başlı başına anti bir hareket. Vampir, kurtadam v.b. mitik figürleri oldukları gibi kabul etmemek. Onlara kendi formları dışından bakabilmek. Veeee; “ulaşamama” duygusu… İşte Amerikan rüyası bu duygu üzerine ne zaman oynarsa kazanıyor. Bu tam da Anti-Amerikan rüyası, işte bu da garip… Bakınız Titanik’e. Bundan yaklaşık on üç sene önce on bir Akademi Ödülü’nü silip süpüren başkası değildi. Aynı insanı on kez sinemaya çeken başka bir film değildir.  Milyonlarcasını gişelerin önüne dizen… Ayrı dünyaların insanları birbirine ulaşamayacaklarını bile bile aşkı filizlendirmekten geri durmazlar. Önce bunu filizlendirip, daha sonra aralarına bir ezber gibi örülmüş olan duvarları tuhaf ve gerçek üstü bir biçimde yıkmaya çalışırlar. Tuhaf ve gerçek üstü tabiri de yine bu sözünü ettiğim tarzdaki filmlerden biri olan Nothing Hill’den alınma bir kalıp: şimdi hatırladım… Düşünün… O filmi de, gündelik hayatımda repliklerini kullanabilecek kadar çok kez izlemişim. A, evet… Yine şu mevzuu: Ulaşılmaz olanı isteme ve onu en masum ama en güçlü bir biçimde elde etme: Aşk ile!

Şimdi… Merak ettiğini bir şeyi bulmak için üç kez “w” işaretini tıkladıktan sonra aradığınız konu ile ilgili sözcükleri yazmanız yetiyor. Bilgi, ulaşılır. Birisini özlediğinizde, gözlerini, gülüşünü örneğin; “Hey kameranı açıp, MSN’ye gelsene” demek de o özlemi dindirmeye yardım ediyor. Özlem, ehlileştirilir.

Karnınız aç, doyurmak içinse yalnızca birkaç dakikanız var; buzluk “5” dakikada pişecek onlarca şeyle dolu.

Temiz su, “lafı olmaz”! Musluğu çevirmek gerekiyor sadece.

İstanbul, Londra arası sadece üç saat sürüyor. Kıtalar, adalar ıssız değil!

Sahi, her şey ne kadar da elimizin altında…

Yanındayken özlemek, sonsuza dek özlemek nedir? Yaklaşmak ama ulaşamamak nedir? Delicesine ve tutkuyu hissederek her şeye rağmen sevebilmek nedir? Ben bu soruları aşağı yukarı yanıtlayabilen nesilden sonra dünyaya geldim. Ve şimdilerde bu sorular tedavülden kalkmıştı. İşte Bayan Meyer bu soruları yeniden dolaşıma soktu. “Kaşlarımı alır, saçlarımı yaptırırsam o çocuğu elde ederim” klişesini elinin tersi ile iterek, “Başka kızlara gülümsediğini gördüm, bir daha beni arama!” kaprisine bi’tarafı ile gülerek, “üç kez çıktık dördüncü randevuda yatalım” genişliğine düşmeden, “Eh bu çocuk da yakışlıklı bir kez öpeyim de ruhum şenlensin” beklentisine dil çıkararak bu seriyi yazdı.

Dedim ki, ilk filmi izledikten sonra, işte birini sevebilmek o insanın “lanetine ve kusuruna” bile tapabilmektir. Az önce gördüm Yeniay’ı bu kez de  Amerika’lı meslektaşımı hayretle alkışladım yine: İşte aşk acısı, barda kafayı bularak ve sağa sola çatarak değil böyle derin bir melankoli ile çığlık çığlığa, uykusuzca, yemeden-içmeden ve neredeyse katatonikçe çekilir. Romantizm de tam olarak böyle bir şeydir. Ve iflah olmaz romantikler bunu şıp diye görüverir.

Bir de benim için bu filmi, kitaplarından daha özel kılan bir şey daha var. Bunun bu kez Meyer’le ilgisi yok. Bunun filmin müziklerini yapan adamlarla ilgisi var. İlk filmin enstrümantal teması, beni yüksek bir yerden aşağı bırakıyor gibiydi. İkinci filmde aynı gücü göremedim. Klasik bir senfonik zemin döşenmiş filme ama ilkindeki o melankolik tutku müzikten ruhuma pat diye düşmüştü. Romantizmin hakkı, kopkoyu minörlüğü hissettiren şarkılardadır. Üçüncü filmi sabırsızlıkla bekliyorum. Aşk konusunda yeni nesli şaşırtmaya devam etsin diye…

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s