Kendini Otobiyografikleştiren Roman: Okyanus Odalar…

– Son Söz (Ya da bir önceki, nereden bileyim?)

“Hayallerin bedelini gerçeklerle ödemek zorunda kal da gör”

Okyanus Odalar, yazdığım ikinci roman… Biter bitmez, üçüncü romanıma başladım… Meğer zihnimde ne çok hikâye biriktirmişim. Görünen o ki, ömrüm olduğunca ve anlatmaktan bu kadar mutluluk duydukça yazmaya devam edeceğim ama “Okyanus Odalar” anlatısının yeri daima başka olacak bende.

İlk romanım Geminus’tan sonra Düş Bahçelerimin kapısına “ikinci bir emre kadar” kilit vurulmuştu. Sonra –hem de az buz değil iki yıl sonra- bu kilit, Okyanus Odalar ile kırıldı.

Yaşamımda yazılaştırmaya değecek hikâyeler olduğunu hep düşünmüşümdür. Ancak çok sevdiğim bir hocamın, kendi romanının kahramanına söylettiği gibi: “… Kopya değil de taklit eden bir meddah, elbette ki daha sevimli ve belki de gerçeğe daha yakındı. İşte realistler de Gerçeği ve Dünya’yı kopya ediyorlar, ama masalcılar aslında gerçekleşmiş bir hayal olan Dünya’yı örnek alıp, onu ve üslubunu taklit ederek yeni hayaller yaratıyorlardı. Kopyalar ne kadar kuru ve tatsızsa, taklitler o kadar canlı ve sevimliydi.”[1] Ben kopyalayacak mıydım gerçeği, yoksa taklidi taklit mi edecektim? Sanırım biraz hocamın kuru ve yavan bulduğu minvale kaydım. Oturup içimde sıkışan gerçeği yazmaya başladım. Ve biraz da onun hoşuna gidebilecek bir şey yaptım; bu gerçeği bir kurgunun içerisinde ele aldım. Kitabımı da otobiyografik bir kurmaca olarak tanımladım. Yarı gerçek yarı kurgu…

Sahiden de, gerçekliğin darlığı düşlerin ele avuca sığmazlığı sayesinde ferahlıyordu. Kendi hikâyelerimi bodoslama anlatmak, “E ne olmuş yanici” parçam tarafından sıkıntıyla karşılanacağından, yeni ve gerilimli olaylar tasarladım. Kendi gerçeğimin içinden bir düş evreni oluşturdum. Karakter parçalarımı idealize ederek, roman kahramanıma atfettim vesaire… Baktım ki, kurgu gerçeği, gerçeğin kendisinden daha iyi anlatmaya başlamış. Hoşuma gitti.

Bir de kurgunun kişiye güven veren bir yanı var:

Ölümler kansız, acılar ağıtsız, sevişmeler tersiz… Ve yazan kişi için o sulara girmek gibisi yok; ama… Ama bu korkunç bir rehavet: Yazan, kendisini hikâyenin tanrısı zannediveriyor: Ol diyorsun oluyor… Kelimelerin sanallığını anımsamayabiliyorsun, eyvahlar olsun! İşte bu ciğeri kocaman bir vakum… Hüüüüp! İçinde buluyorsun kendini. Kurgu nerede bitti, gerçek nerede başlıyor unutabiliyorsun.

Kendimi anlatmaya soyunduğumdan mıdır nedir, bu kez fena kapıldım hikâyeye… Derler ya, hikâyeye kendimi kattım diye; hah işte ben sanki kalemle yazmadım bu hikâyeyi kanımla, terimle ve gözyaşımla yazdım. Gerçekçi değildi ama hakikatli olduğunu biliyordum içimden. Sahiden de, edebi yönü ile tam bir şaheser olmasa da, anlatılanlar o kadar bendendi ki, çoğu zaman metaforlara, alegorilere –velhasıl sözü güçlendirecek sanatlara başvurmadım sayılır.

Tanrım, diyordum, yazdığım onlarca şeyin içinde bu kadar etkileşebildiğim başka biri daha yok! İşte bu yüzden, son noktayı koyarken ağlıyordum. Hıçkırarak, sarsılarak… Vedalaşıyordum kendimde yüzleştiğim kurgusallıkla. Çünkü gerçek bir mahkemeden çok daha rahat düşlerin mahkemesi… Bitmesin istedim, doğru!

Dedim ya, kurgunun emniyeti yazana rehavet veriyor, gerçeği içinde erittiğim sıcak bir içecek gibi… Peki ya, kurgular düş bardağından taşarsa, hikâye kendisini aşarsa?

Biter bitmez, önsözde belirttim: “Bu bir otobiyografik kurmacadır!” Yarı gerçek, yarı hayal… Ama meğer koyduğum son nokta sihirliymiş ve bölünerek çoğalıyor “muğlâklığın” işareti olan üç noktaya dönüşebiliyormuş.

İçecek bardaktan taştı, kurgu hayali aştı ve romanda kurup süslediğim düş bahçelerinin kapısı açık kalmış, dışarı beni bile şaşırtan şeyler kaçtı… Yazdıklarım bir öykü gibi değil de birer kehanetmişçesine gerçeğe bürünmeye, yalnızca öykü olan ve okumayan kimselerin haberdar bile olmadığı bu yüzdeyüz kurgular patır patır başıma gelmeye başlayınca ve de ben bunları fark edince  –batıl bir refleksle- oluşabileceklerden kaçınmaya çalışırken buldum kendimi.

Romanın çok da iyimser bir havada ilerlemediğini düşününce, hatta yer yer olayların sarpa sardığını da anımsayınca kuşkucu bir soru işaretini zihnime asmam o kadar da garip değil sanırım… Tuhaf bir biçimde, küçük hayali ayrıntılar gerçekleştikten sonra sıra badirelerde mi diye düşündüm ve içten içe kararlarımı onlardan uzak durabilecek şekilde almaya başladığımı fark ettim. Bilerek yolumu değiştirdim yani… Ama ne oldu biliyor musunuz? Saptığım yön meğer onlara çıkıyormuş…

Ben böyle, yazdığım kitabın “açıklanamaz ve akılalmaz” tılsımı tarafından ele geçirilmiş halde günleri günlere katarken, yayınevlerinden birisi dosyamı basmak istediğini söyledi. Yalnızca sevinmedim aynı zamanda içim çok rahatladı: Çünkü romanımın içinde başka bir roman daha yazılıyordu ve yazan kişi romanı ile ilgili o kadar büyük bir travma yaşıyordu ki, toparlanması ve yaşamına dönmesi uzun zaman alıyordu. İşte bu, kurgunun kırılma noktasıydı. Ama ben bunu atlatmıştım işte! İşaret toplayıcılığı yapan halime kızdım, ayan beyan başıma gelen tuhaf şeyleri bir anda görmezden geldim. Bak, dedim kendime, eğer bu hikâye sahiden de gerçeğe dönüşüyor olsaydı o zaman gününü görürdün!

Gerçekten de atlatmış mıydım? Öyle görünüyordu… Oturmuş kitabımın basılmasından önce yapılması gerekenleri yapıyor, İstanbul’a gidip yayıncı ile görüşeceğim gün için geri sayıyordum. 28 yıllık yaşamımın en güzel haberlerinden biriydi. Kariyerimle ilgili en güzel haberdi. Sıkıntılar sona erecekti ve o kapıdan içeri adım atacaktım. Gecem gündüzüme geçmişti, bu işi yapabilmek için birçok angarya iş yapmak zorunda kalmıştım, hakir görülmüş, kimi zaman yaptığımın boş ve yersiz bir iş olduğuna dair nasihatler dinlemiştim. Hem bunlara hem de maddi kayıplara göğüs gererek sonunda bir yerden başlama fırsatı elde etmiştim işte. Tek atımlık hakkı kalan kalem-tabancamı isabet ettirmiştim. Edebi olarak küçük benim için büyük bir başlangıçtı vesselam.

Ama meğer bir tuzakmış! Bana vaat edilen şeyler bomboş çıktı: Elime kitabımı alamayacaktım. Bunu çirkin bir biçimde öğrendim.

Kitabın kurgusundaki kırılma noktası, hayatımın üzerinde kırıldı ve parçalandı.

Bir yazar diyor ki, yazan muhakkak yarı otobiyografik yazar… Benimkisi yarıdan biraz fazlası oldu (oluyor???)…

Madem bu kadar ilerledi tamamlansın o halde diyorum içimden… Bunca badireden sonra, mutlu sonu umar oldum. Yine içten içe… Eğer gerçekleşecekse bile o mutlu son, öyle şıp diye olmayacak. Çünkü her yol çetrefil… Kurguda da, gerçekte de…

Biliyorum ki, hakikat kurgudan, hayat benden çok şey alacak daha ve bana karşılığında Okyanusu verecek! Bu can kırıklarını da ancak o okyanus tedavi eder; Benim okyanusum kelimelerim… Maviyi, derini, aşkı, kederi, onun bitimsizliğinden yakalıyorum.

Olmazı olduruyorsa bu kadersi oyun, acaba gülmezi de güldürür mü? İşte şimdi bunu merak ediyorum.


[1] Anar, İhsan Oktay. Kitab-ül Hiyyel. İletişim, sf.140

Reklamlar

8 Yorum

Filed under o k y a n u s o d a l a r

8 responses to “Kendini Otobiyografikleştiren Roman: Okyanus Odalar…

  1. Çekirge

    Bizler de okuyabilecek miyiz bu romanı?

    • Bir yılı aşkındır süren yayınevleri ile mücadelemde sona yaklaştım… Dosyalarımı okumadan reddedenler, okuyup reddedenler, içine biraz seks ve para koymadan basmanın anlamı olmaz diyerek reddedenler, reddetmeye bile tenezzül etmeyenler, kabul ettiklerini-basacaklarını söyleyip “kitabımı bile okumayanlar” ve dünyamı başıma geçirenler… Bir yer var, benim için son bir umut orası… Olumlu gibi… Ama bu kez de olmazsa vazgeçeceğim. Herhalde yirminci yayınevini tamamladım. Hem de yoruldum. Mankenler,suikastçı katiller , uyuşturucu bağımlıları, sabah şekeri sunucuları, ikinci sınıf devşirme oyuncular dururken ben gibi bir felsefe mezunu belki de bu işe hiç kalkışmamalıydı…Ne de olsa kitap yazmak onların hakkı!

      Eh neyse gelelim mevzuya, okuyabilecek misiniz bu romanı?

      Öznur Hanım, şuraya yazı eklediğim günden beri bana destek oluyorsunuz… Eğer kitabımı basmaz iseler, ben dosyamı size kendim bastırıp göndereceğim. Yazıcıdan çıktı alıp da… 450 sayfalık bir bebektir o. Geride bıraktığım 20 yayın evinin 20 editöründen daha özenli davranacağınızı biliyorum!

      Yani evet, siz bu romanı okuyabileceksiniz.
      Teşekkür ederim.

  2. Çekirge

    2 bebek (1 de yaşı size yakın kardeşimi sayarsanız 3) büyüttüm, bu kıymetli bebeği de büyütürüm. Ama benim özenim yeter mi bilmem..
    Bugün esen rüzgardan akıl-fikir diledik ya hep beraber, Gazinocular Kralı’nın birisine denk gelecek bu akıl-fikir.. Az daha sabır eyleyin..
    Sevgiler

  3. Çekirge

    Sevgili Ezgi,
    sabah işe giderken (biraz evvel) yağan karın ve ayazın içinde varolmaya çalışan, taşların arasında tek bir çiçek gördüm. Bir de evdeki sıcak salonda, suları eksik edilmeyen, saksıdaki çiçekleri düşündüm. Öyle düşündüm işte..

  4. melih

    Salaş bir pazardı dün maksatsız gezdim durdum. Yol D&R a götürdü beni kendimi kitap raflarının arasında buldum. Onca kalabalık “en çok satan” raflarının önlerini doldururken ben her zamanki gibi içi kitap dolu ama önü bomboş olan raflara baktım uzaktan. O rafların üzerinde de ” yeni çıkan ” yazıyordu. Onca kitaptan hangilerinin birkaç gün sonra en çok okunan rafların tarafına geçeceğini düşündüm. Yaklaştım tepeden aşşağı doğru süzmeye başladım. Tam boyumun hizasında beni oraya mıhlayan başlığı gördüm ” Okyanus odalar “…
    Kitabı elime almaya arkasını okumaya korktum önce. Biliyorum içimde suları durulmuş yüzlerce okyanus odaları fırtınasız sakin.. Ve benim o fırtınaları atlatmam çok güç oldu. Okuyabilir miyim odaları dalganandırmadan diye düşündüm kitabın ön yüzüne bakarak. Cesaret edemedim kitabı yerine koydum.

    • Ona dokunmanız bile kıymetli… Hikaye size teşekkür ediyor. Ben teşekkür ediyorum…
      Bir şarkı bana, denizlerin dalgalanmadan durulmayacağını öğretmişti… Şarkı ne kadar haklıymış…
      Ben kendi fırtınamı ve kendi durulmamı anlattım orada… Umarım siz de kendi dinginliğinize kavuşur ve gelecek diğer dalgaları tüm cesaretinizle kucaklarsınız…
      Sevgiler, tekrar teşekkürler…
      Ezgi

  5. candan

    Sevgili Ezgi,
    Nette öylesine gezinirken buldum blogunu. Yeni.. Çok etkilendim yazdıklarından.
    Kelimeleri görsellerle süslemen müthiş olmuş. Merak ettim görsellerin bir kısmını
    sen mi tasarlıyorsun? Eğer öyleyse bunu diğer kitaplarında da görmek isteriz….
    Sevgiler…

    • Sevgili Candan,

      Yorumun da ismin gibi, candan olmuş. Yazılarımı beğenmene çok sevindim. Görsellerimden bazılarını ben tasarlıyorum ama çoğunu kaynak bildirmek koşulu ile çeşitli animasyon ve illustrasyon arşivlerinden elde ediyorum.Örneğin, senin yorum yazdığın bu yazının görselini ben tasarladım. Yazıların yanısıra grafiklerin de beğenilmesi beni çok mutlu etti. Kitaplarda görsel figür kullanmak hep arzu ettiğim bir şey ancak buna kalkışırsam eğer, işinin ehli olan kişilerden yardım alırım sanırım. Örneğin bir sonraki kitabımda Yer’de, Fotoğrafçı Zehra Pektaş Böge’nin fotoğrafları ile bezeli olacak her hikâye.

      Selamın için teşekkürler, sevgiler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s