PUŞT…

“Geçmiş iyi ki var, yoksa ölülerimizi nereye gömerdik?”[1]

-1-

Cinsi ister erkek olsun ister kadın. Derisi güvercin beyaz ya da kömür karası… İster kırk ağızlı bir dilde konuşsun isterse elleriyle anlatsın meramını… Çatısında dursun dünyanın, ummanların dibini görsün ya da… Hepsi cisimdir, hepsi zahir. Değişebilir. Oysa hakikat içrek bir suret… O, cismin ardında gizlenir. Gel gelelim onu da görmek için ayna gerekir: Sırlanmış camdan, duru sudan, gözbebeğinden, belki kaskatı küflü duvardan. Ama yalnız ayna değil, bir de cesaret gerekir: Puştun, puştluğunu tabak gibi görmesi için.

-2-

Mâi, soğuk bir kadın… Damarlarında koşan kanı yanlışlarcasına buz kesmiş suratı. Saçları kısacık. Saçlar, kadının nefes sıcaklığını anlatan rüzgârgülüymüş… O, esintisiz, durgun, beyaz geceler yüklü bir kent. Ayazın ta kendisi…

Hayat bir buz kadar kaygan fikrince… Buz kadar saydam… Anlaşılabilir anlaşılmasına da, kaskatı yapısını reddedip her an değişebilir. Nesnedeki ısrarlı haline kafa tutabilir ve pekâlâ uçuşabilir. Terk edebilir maddeyi. Hayale ve duygulara dönüşebilir… Ama gerçek –tam bir soğuma halidir ona göre. Uçuşan her ne ise, dönüp dolaşıp konacağı yer som saydamlığın üşüyüşüdür. Mâi, gerçeği her zaman orada bekler. Gerçek, Mâi’yi daima kendisini beklerken bulur.  Onun evi, her köşesi ile bu bekleyişin mabedi gibidir. Az olanların yan yana durduğu bir genişlik. Mavi-beyaz, çelik ve taştan bir hiçlik evreni… Neredeyse etsiz kemikleri ve kısacık saçlarıyla Mâi, bu kar çölünün yegâne korsanıdır. Bu bir bakışta, kolaylıkla anlaşılır.

Suratında –her gün kendilerini tekrar eden- birkaç mimiğin oluşturduğu çizgiler onun yol haritasıdır. Gözü kapalı iman ettiği yalnızlık, bu çizgiler sayesinde yolunu bulur. Burnu kar kokusundan ürken tropik bir sürüngen gibi yüzünün orta yerine kıvrılıp ufalmıştır. Ağzı, bu kadar az konuşan birine göre fazlaca dolgundur. Çin Hanedanlığı’nın asırlar önce yitirdiği yeşim ziynetler, gözlerinde saklanır ve taşın doğası ne kadar kesif bir soğuk vaat ediyorsa o kadar da soğuktur bakışları. O gözlere ikinci kez bakmak buz tutmuş bir gölün en tehlikeli yerinden ikinci kez geçmek gibidir.

Onun amansız süratine rağmen terlemeyen alnı, kısacık geçmiş notları ile doludur: Oldular ve bittiler. Ne uzatmayı sever, ne kalabalığı. Ne anlatmayı sever, ne de anlatacak malzeme biriktirmeyi. İşe yaramayan hiçbir şeyi sevmez. Sevdiği tek şey işlevdir. Bu yüzden aile, aşk, arkadaşlık, sanat ve erdemler sevilmeye değmez. Milattan önce Atina’dan kovulmuş, kin dolu bir metek gibidir.

İşi heykelsi bir matematikledir. Uzun, kül rengi binalar çizer. Neredeyse insan kumbarasına benzeyen demir ve beton yükseltiler… Duman resifleri, toz adacıları çizer. O metalin, betonun ve işlevin mimarıdır.

Çizerken, kalem cetvel ve mürekkebe sürmez elini. Mekaniğin ruhunu makineden üfler. Gri bilgisayarının gri tuşları üzerinde kıpırdar kuşkusuz elleri.

Bilgisayarının ışığı bir görünür bir kaybolur… Kaybolan geri çağırıldığında inatçı ve kararlı çizgileri getirir. Görünür kaybolur. Her çizgi gücü ister. Görünür kaybolur. Her çizgi ölümlüleri aşağılayan kusursuzluktadır. Görünür kaybolur. Her çizgi, başkalarının çizeceğinden katbekat iyi olmalıdır.

Bir gün bilgisayarının ışığı görünür ve kaybolur. Ama geri gelmez. Şehrin giden elektriği, bütün çizgileri ve tasarımları alıp yanında götürmüştür.

En ifadesiz suratlara bile,  öfkenin ifadesinden küçük bir pay düşer. Mâi’ye de o paydan düşmüştür.

-3-

Makine nankör. Güce zaafı var. Gücün olmadığı yerde makine, yığın. Şimdi göz kenarlarında zıplayan öfke tikleri olmasa, Mâi’yi makineden ayıracak hiçbir şey yok.

Hesap cihazının çekip gittiği yerde, abaküs yaslanılan kadim omuzdur. Mâi’nin yaslanacağı kadim omuz, çizim masası, rapidosu, cetvelleri. Hepsi tavan arasında… Geçmişe ait pek çok şey gibi…

Söylenerek asma merdiveni çıkıyor. Sokak kapısından daha korunaklı bir kapı tavan arasına açılan. Çünkü orası diğer yarım küre. O kapı, tombul bir paralel çizgisi.  Hatta dikey değil de düşey olduğu için kapak demek belki daha yerinde… Bir kasanın kapağı gibi sahiden de. Yalnızca tek taraftan açılan kilitlerle bezeli.  Açmaya kas gücü gerekiyor. Sıska kollarıyla itekliyor ileriye. Kulağı tırmalayan gıcırtı ile aralanıyor. Karanlıktan ışığa doğru toz tanecikleri kaçıyor. İyice kaldırıyor ağır maden kütleyi yukarı doğru, bir yere yaslandığına ikna olunca tokmağı bırakıp; tozu kurumu çırpıyor elinden.

Bir basamak…

Bir basamak daha…

Ellerini yere koyup kendisini yukarı çekiyor son olarak. İşte tastamam içeride…

Vazgeçilmiş eşyaların arasında, çizim masasını arıyor gözü. İçerisi karanlık sayılır. Işık düğmesine uzanmasıyla anımsaması bir oluyor. Elektrikler gittiği için orada…

Tavan arasında yuvarlak, sabit küçücük bir pencere var. İçeriye kabul ettiği ışık tozlu ve kıpırtısız… Bu devinimsiz aydınlıkta sorguluyor aradığını. Gözleri, hatıraların üzerinden seke seke ulaşıveriyor çizim masasının olduğu yere. Ona erişmek için kendisine yer açması gerek. Unutulmuş eşyalar ile dama oynar gibi, birinin yerini diğeri ile değiştiriyor. Oysa oradaki antik kavimler, homurdanıp birbirleri üzerine domino taşı gibi devriliveriyor. Tavan arasının ağır kapağı böylelikle kapanıyor üzerine. Mâi, geçmişi tarafından böyle rehin alınıyor. Rulo biçiminde istiflenmiş Bünyan dokumaları birbiri üzerine yığılmış; geçit vermiyor. Sırları dökülmüş boy aynası bileklerinden tutuyor, kiraz kerevet, lambalı radyo, dev bir sandık önüne çıkıp, alıkoyuyor…

Ama Mâi, hala sepserin. Nasıl olsa kurtulacağım diyor. Nasıl olsa, buradan ve sizden kurtulacağım. O an için bildiğini bilmiyor olsa da, geçmiş yok olmaz sadece gelecekle yer değiştirir.  Ondan kurtulmak sadece an içindir. Ve o an, bir çakışma anı da olabilir pekâlâ: kurtulduğunu sandıkça bulaştığı, kaçarken karşılaştığı bir çakışma noktası.  Mâi, işte o çakışma noktasının üzerinde duruyor. Ama henüz bunu bilmiyor.

İçinde bulunduğu durumun vahametini anlamak için zaman çok taze. Zihninin çarkları, ertesi güne yetiştirmesi gereken iş için dönüp duruyor hâlâ.  O iş, mesleğinin altın vuruşu. O iş, çizimlerinin aşırı dozu: En grisi, en işlevseli, sanatsallığı ayıklanmış bir yapıt o. Ve bu sayede istediği her koltuk onun olabilecek. Dilediği kadar saygı ve para… Böylelikle zifiri tuğlalardan şatolar örebilir kendisine, daha süratli ve yılanı andıran otomobiller alabilir, is rengi kumaşlardan kimsede olmayan kıyafetler biçtirebilir. Zaten o, hayattan daha ne isteyebilir ki? Bu hayatın “dahası” ne olabilir ona?

Kapağa ulaşmak için sakin bir hırçınlıkla itekliyor eşyaları demir yuvarlağın üstünden. Onun olduğu tarafta ne bir tokmak ne de bir anahtar deliği var. Yine de zorluyor, üzerinde zıplıyor, tekmeliyor, kırmaya çalışıyor çevresini…  Milim oynamıyor. Ayakları zonkluyor, elleri acıyor, dizleri titriyor ama kapı, kendi doğasını büyük bir başarıyla yerine getirerek kapalı kalmaya devam ediyor.  Onu kendisi resmetti, kendisi istedi, kendisi üretti. Ve onun mükemmel katılığı aşılamaz:  Tıpkı kendisi gibi.

Pencereye doğru yürüyor. Kayalıkların üzerinde yükselen bu evin tavan arası penceresinden yalnızca, Ege’nin som maviliği görünüyor. Pirinç askılığı kavradığı gibi, pencereye yükleniyor. Cam, saydam bir madenden yapılmış kadar kararlı; darbeye rağmen üzerinde bir tek çatlak yok, küçücük bir damar bile oluşmuyor.

Hâlâ serin, -Sibirya’daki Lena[2] kadar serin- Mâi. Nasıl olsa ertesi gün yokluğunu fark edeceler.  Şaşmaz zamansallığına aykırı olacak işe gitmeyişi. Üstelik o kadar önemli bir günde… Arayacaklar, soracaklar onu. Nihayetinde bulacaklar… Geceyi orada geçireceğinden ne kadar eminse, sabah olduğunda oradan çıkartılacağından da o kadar emin…

Yapacak bir şey olmadığını anladığında kendisine bir yatak sermenin derdine düşüyor. Karman çorman eşyaları bir tarafa istifleyip, yün şilteyi altına çekiyor. Arada bir kalkıp, ışık düğmesini yokluyor. Ege’nin üzerinden çekip giden gün, odayı tamamen karanlığa terk etmeden elektrikler geliyor. Çelimsiz bir ışık, ampulden düşen… Bir gece için katlanılabilir. Ancak, sanki zaman ağırlaştı. Kronos, Mâi bu odaya girdiğinden beri tuhaf bir dansa tutuştu: Dururmuş gibi ağırlaşıyor, salınıyor, bekliyor, telaşsız, çabasız süzülüyor…

Birkaç saat, kestirmek iyi geliyor ona. Sadece laf olsun diye uyumayalı çok olmuş, anlıyor. Yine de kol saati, “sabaha çok var” diye homurdanıyor bileğini sardığı yerden. Şilteye uzanıp, öylece tavanı seyretmek iki saat öncesi kadar eğlenceli değil. Bu kadar durgunluğa alışık değil Mâi. Eşyaların hallerine sarıyor bu kez, düzenli ve anlamlı dursunlar diye kollarını sıvıyor. Bulunduğu yeri tastamam bir odaya benzetmesi sadece birkaç saatini alıyor. Oysa akşam on bir bile değil, işi bittiğinde.

Yerleri halılarla kapladı. Bu halılar, annesinin armağanıydı. Evin karasal iklimine aykırı davranacakları bilindiğinden, atılmışlardı tavan arasına. Şimdi nice sonra, sarıldıkları naylonların içerisinden çıkartılıp; şarabî renkleri ile yerleri süslüyorlar. Bu yer, tavan arasınınki olsa da. Biri kocaman, diğeri ufacık iki sandık yan yana duruyor… Büyük olanın içinde, dantelâlı yastık kılıfları, ipekli çarşaflar var. Onlarca. Hayatın gerçekliğini geciktirecek kadar ayrıntılı oldukları için mahkûm edilmişlerdi sandık cezasına. Ve yıllar sonra ilk kez, bir yatağın üzerinde sere serpe uzanıyorlar. Bu yatak, içi yün dolu bir yer yatağı olsa da.

Yer yatağını da annesi göndermişti. Şayet misafir gelirse bir gün, uyuyabileceği bir tek yer yoktu. Sahiden de Mâi’nin evi, tek kişilik dev bir ülkeydi. Ziyaretlerin ve tabii ziyaretçilerin sevilmediği bir ülke… Pürüzsüz, beyaz çelik bloklarla kaplanmış duvarlarda “Biz burada yabancıları hiç sevmeyiz!” şarkısı yankılanıyordu.

Lambalı radyo, büyükannesinin kendisine miras sıfatından layık gördüğü, gürültücü bir kütleydi. O radyo Mâi’ye duymak istediği hiç bir şeyi söyleyemeyecek kadar, -büyükannesi kadar- yaşlıydı. Şimdi, duvarda dirseklenen çıkıntının üzerinde duruyor. Yıllar sonra ilk kez tozlarından kurtuldu ve topraksız fişi ilk kez prize takıldı. Uzun dalgadan belli belirsiz şarkılar bırakıyor duvarlara. Bu duvarlar, tavan arasının duvarları olsa da.

Çizim masasını dağınığın arasından kurtarınca, küçük pencerenin ışığını gören bir köşeye çekti. Gerçi, pencere ışığı içeri aldığında, oradan kurtulmuş olacağından emin. Yine de, masanın durması gereken en iyi yer şimdi bulunduğu nokta.

Sırları dökülmüş boy aynası da, tam pencerenin önünde. Işığı toplayıp odaya dağıtacak bir açıda bükülmüş beli.

Mâi, iyi iş çıkardı. Kalabalık eşya yığınından, dört başı mamur bir oda devşirdi. Yüzünde, kendi yarattığı bu güzelliği kutlayan tek bir mimik yok. Ne kıvanç ne memnuniyet… İşlevsiz –ve yalnızca güzel olan- hiçbir şey onu memnun etmez çünkü.

Mâi, küçük sandığı – daha çok kutuyu andırıyor- önüne doğru çekiyor. Üzerinde paslanmış asma kilit var. Açamadığı kapının bütün hırsını paslı kilitten çıkartıyor. Tek vuruşla parçalıyor onu. Sandık açılmadan önce, gözlerini yumuyor. İçinde ne olduğunu hiç anımsamıyor. Açıyor. O an fırlayıveriyor içinden geçmiş. Kara-beyaz ve rengârenk yüzlerce fotoğraf. Kendi tarihi ve hafızası kurtuluyor karanlıktan. Ne yazık ki, karanlığı daha çok seviyor Mâi, siyahı diğerlerinden; renksizliği renklerden daha çok seviyor.

Yakın geçmişe ait olanlar, kutunun en üstünde duran fotoğraflar. İçlerinden bir tomar alıyor. Döndüre döndüre bakmaya başlıyor. Ne saatler, ne açlık, ne de pas bağlamış musluktan akan ip gibi suya talim etmesi, yüzündeki o çelikten ifadeye işleyebilmiş. Her surete aynı serinlikle bakıyor. Balyanın sonlarına yaklaştığında bir fotoğraf ötekilerden daha uzun süre kalıyor elinde. Onu alıp, diğerlerini yatağın üzerine atıveriyor. Sanki o karedekilerle burun buruna geliyor.  Kâğıt levha yarılıyor sanki ; Mâi o yarıktan içeri giriyor. O ana gerisin geri dönüyor.

Kısmen gülen üç surat yan yana. İçlerinden birisi kendisi… Birini tanıyacak ama adını anımsamıyor. Üçüncüsünü ise o gece son kez görmüştü: Hüseyin.  Kendi gülümseyişine takılıyor bir süre. Yüzü oraya sanki önceden konmuş, tebessüm ise sonradan gelip yüzünü bulmuş gibi. Bir iş davetinde çekilmiş fotoğraf. Poz, ortalarda fink atan şipşakçılardan birine verilmiş. Niyeyse bir şey düğümleniyor boğazında Mâi’nin. Görecekmiş gibi gıdısını altına alıp, gövdesine bakıyor. Kafasını yeniden fotoğrafa çeviriyor. Hüseyin’in başı kendisine dönük… Adamın yüzündeki gülümseyiş bir yana, basbayağı minnetle bakmış Mâi’ye. Kadın, fotoğrafı elinden silkeleyip oturduğu yerden doğruluyor. Neredeyse telaşlı bir hareket bu… Gözle görülemeyen bir böcek tarafından hart diye ısırılmış gibi sağa sola bakınıyor. Bu ısırık acısını gövdesinde hissediyor. Biraz daha uğraşsa bunun rahatsızlık hissi olduğunu anlayacak. Oysa Mâi yüzüne dupduru hiçliği geri çağırıyor. Ve bir fotoğraftan korkulmayacağı için yeniden kâğıdı eline alıp gözlerini dikiyor: donuk suretlerden ne zarar gelecek ki Mâi’ye?  Hüseyin’in bir kareye raptolmuş minnettar bakışları zamanın arka sıralarından yeniden fısıldıyor: “Bilgisayarım bozuk Mâi. Senden başka kimse kendisininkini kullanmama müsaade etmedi Mâi. Buraya kaydediyorum, sorun olmaz değil mi Mâi? Çok yeni bir fikir geliştirdim, ya terfi alacağım ya da işimden olacağım Mâi. Bu fikir başkası tarafından öneri olarak sunulmuş, itiraz ettim ve işimden oldum Mâi… Sen elinden geleni yaptın çok iyisin Mâi… Bari son bir fotoğraf çektirelim Mâi…”

Kulaklarını tıkadıkça ses iyice billurlaşıyor. Ellerini kulaklarından çekiyor: “Fotoğraflardan korkulmaz” diye tekrar ediyor kendisine. Sesi krom bir çivi gibi duvarların içine gömülüyor. Gerçekler, krom bir çivi gibi gömülüyor gövdesinin tam orta yerine… Adını anımsayamadığı o yere: kalbine.

Sandığın ağzını kapatıyor. Birkaç adım voltalıyor. Çizim masasının çekmecesinde çalışmayan bir çalar saat var. Kurmalı. Demir kulaklarından tutuyor. Kolundaki saate bakarak ayarlıyor. Zembereğini, zembereği tutan kancayı yokluyor. Her şeyi yerli yerinde… Saatin gövdesindeki horozun başı bir öne bir arkaya inip kalkıyor. Zilini denemek için birkaç dakika sonrasına kurup beklemeye başlıyor. Zemberek boşanana kadar kesif bir sessizliğe batıp çıkıyor oda.  Minik çekiç, kancadan kurtulduğunda ise onu hiç bir şey durduramıyor… Zemberek, kulakları habire dövüyor da dövüyor.

Ya Mâi’nin içindeki çekiç de kancasından kurtulmuşsa. Ya az evvel duyduğu sesler, -susmak şöyle dursun- artarak devam edecekse? Ne kadar sürebilir ki, uyanana dek mi? Mâi içinde uyuyan bir şey olduğunu kabul edecek değil ya.  Saati kaldırıp bir köşeye fırlatacak oluyor. İçinde kıpırdayan horozu görünce cayıyor. Onun tik takıyla oyalanıyor. Gözleri ağırlaşıyor, uykuya dalıyor.

Sabaha karşı hararetle zıplıyor yerinden. Ağzını musluğa dayayıp midesini dolduruyor. Ceplerini yokluyor. Ay çekirdeği olacaktı. Buluyor. Bir avuç, ha var ha yok. Birkaç tane çitliyor.

Bir süre yarı uyur yarı uyanık, sırtı duvara yaslı oturuyor. Yeniden çekiyor fotoğraf haznesini önüne. Gözlerini ovuşturup, bir süre laf olsun diye eline aldığı balyaları çevirdikçe çeviriyor. Ne giyinmiş, nasıl durmuş, saçlarını kestirmeden önce nasıl görünürmüş…

Aile albümlerine sıra geldiğinde duralıyor. Saate bakıyor. Sabahın sekizi. Bir ya da iki saate kalmaz ararlar, diye düşünüyor. Albümü açıyor. Çocukluğundan bu yana ustaca gülebildiğini görüyor. Şaşırıyor. Gülerken ne kadar da şapşal göründüğünü düşünürdü oysa: kısacık bir an için gülümsemeyi yakıştırıyor kendisine. Saç rengi, şapka, gözlük, bluz yakıştırır gibi yakıştırıyor.

Sıradan bir aile fotoğrafı kalıyor elinde. Onu tutan yapışkan kuruyunca, o da kurtuluvermiş, ayrılmış. Çok bildik bir poz herkesteki. Çekildiği zamanı da hatırlıyor hayal meyal. Makinenin diyaframı o anı önce yutup sonra kâğıda tükürmüş sanki. Babası daima kanatlarını açmak üzere olan bir kartal gibi kabarık göğsü ile poz vermiş. Anne, ise o kanatların altında yitip giden rüzgâr kadar memnun halinden.  Onların aile fotoğrafları, güven ve himaye kokuyor. Bir fotoğraf ıtır, iğde, sandal kokacak değil ya. Hiç sevmez Mâi bu kokuyu. Ona bir kaplan kafesininkini andırır. Kafese karşı çıkar Mâi:  Asice ya da adilce değil. Sinsice ve usulca… Gözlerinde harfi harfine yazan bu… Okunması için iyice bakılması gerek yalnız. Mâi, iyice bakıyor. Pat diye burun buruna geliyor yeniden.

Geçmiş, üzeri sembollerle dolu fragmentler halinde dökülüyor Mâi’nin başından aşağı. Taş levhalar, hiyeroglifler halinde: Sözcükler, biçimler tepesine geçiveriyor sanki. Kendisini, kendi tarihinin ortasında buluyor. Döndürüyor bir sonraki sayfayı. Bu sayfada diğerinden çok daha uzun süre duruyor. Bir sayfaya sığan altı fotoğraftan birine, diğer beşinden daha uzun süre bakıyor… O fotoğrafta, kimsenin göremediği gerçeği görüyor. Gerçeğin sesi eskimiş… Ama o eski ses, gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmemiş.

İngiltere’de okumak için yaptığı başvuru kabul edilmiş. Valizler hazır. Çabucak vazgeçmiş baba emekli ikramiyesini balıkçı teknesine, sayfiye evine harcamaktan: Eh ne de olsa okuyacak ya kızı… O da hayatı boyunca onu onurlandıran kızına layık olabilsin. Kızının dişleri, ona akan sevginin damarında duruyor oysa. Gür bir debi ile akıyor o sevgi. Mâi, kana kana sömürüyor, semiriyor. Susuşundaki her anlatım, ana babasını borçlu hissettiriyor. Sessizlik taşından “bana ödemeniz gereken bedeller var!” diye haykıran gürültüler yontuyor. Hâlbuki o, ne sessizliği umursuyor, ne de sevgiyi. Doymaktan başka derdi yok. Almaktan başka derdi yok Mâi’nin. Baba ve anne için vermekse bir onur. Diğer evlatlarından yana gülmeyen yüzleri onunla güldü ne de olsa. Uçağa gitmeden önce deklanşörü eziyor bir yabancının parmağı. Babanın vakarı, annenin özleyişi, kardeşin utancı ve Mâi’nin hesabı renklere dönüşüyor filmin üzerinde. “Bak”, diyor baba diğer evladına, “Bak… Aynı anda mektup attınız ama o gitti… Sen değil. Biraz ablan gibi olsan ne vardı?” Bu cevabı olan sorulardan değil. Kardeş bakacak yer bulamadan, ablasını kucaklıyor. Ağlıyor. Birkaç damlada içini döker gibi. Onları geride bırakır bırakmaz, henüz topraklarından, göğünden bile ayrılmadan cebindeki kâğıdı çıkartıyor. Kardeşe gelen ama asla iletilmeyen o kabul mektubunu. Ne parmakları titriyor yırtarken, ne içi.  “Okutamazdı ikimizi. Ya beraber gidecektik, ya da hiç. Kusura bakma artık, bunu senden daha çok hak ettim… Anlayacaksın” Dudaklarını kıpırdatmadan içini konuşturuyor. Kendini aklıyor. Şıp diye beraat veriyor vicdanına, onu kendinden azad ediyor. Yeni bir dünyaya o olmadan devam edecek.

Beş yıl kalıyor orda Mâi. Adanın gecesini tanıyor, gündüzlerini tanımıyor. Dolu kadehler, boş kâğıtlar… Şehvet dolu erkekler, kadınlar… Günahın tedrisinden geçiyor, gençliği afyon yapraklarıyla yazıyor. Dişlerini ailesinin damarından çekmeden kanıyor dünyaya.

Baba geri çağırıyor onu. Sıfır tükendiğinde.

Mâi mahcubiyet şöyle dursun; öfkesini sırtlanıp geri dönüyor evine. Babasıyla baş başa kaldıkları ilk anda, adamın yüzüne kükreyecek. Kükrüyor da. Bütün başarısızlığını, yaşadığı sefalete bağlıyor. Söylemekte ne var, ağız açıp kapatmaya bakıyor. Dilenci gibi kalakaldığını, açken ders çalışmanın çok zor olduğunu, onların pintilikleri yüzünden gençliğini heba ettiğini vesaire… Acıtmakta ne var, iki cümleye bakıyor hepsi. Babası, şaşkın. Kızı elinden kaçıp gidecek. Gitmekte ne var? Kapıyı çarpıp çıkmaya bakıyor. Yüz çevirmeye bakıyor. Her şey çok basit… Adamcağız, ayaklarıyla değil kalbiyle yetişmek ister gibi yüreğini dörtnala sürüyor kızının peşinden. Yetişemeyeceğini anlayan yüreği durmak istiyor… Durmakta ne var. Duruyor kalbi, yalnızken bir koltuğun üzerinde…

Annesi böyle buluyor onu. O yokken ölüm gelmiş, sevgilisini alıp götürmüş. Avuntuyu, Mâi’nin yanında arıyor. Ayağa beraber kalkarız, diyor. Oysa onu yere düşürene el uzattığından bihaber. Kuşku dalgalandırmıyor annesinin zihnini, kıyılarından bile geçmiyor. Tek dileği, -babasının hep arzu ettiği gibi- Mâi’nin okulunu tamamlamasını sağlamak.    Elinde kalan üç beş şeyi satıp savıyor. Esirgemesiz veriyor elindekini. Matemin acı suyunu kızı için arılaştırıyor. Acı da, kızı da kurutuyor onu.  Büsbütün tükendiğinde, dişlerini çekiyor damardan ve terk ediyor annesini de. Buharlı bir lokomotif gibi Mâi’nin yaşamı: kazana attığı ruhlar olmadan işlemiyor.

Savuruyor kadın elindeki albümü. Saat öğleden önce on bir. Telefon, kendini parçalayacak gibi çalıyor. Bedenine kan pompalayan kas yığını gürültüde. Sanki bir kapı değil de, ismini bilmediği başka bir şey kapanmış üzerine. Zihnini berraklaştıran utku ve erinç duygularını nasıl geri çağırabilir? Onu bir an olsun terk etmeyen ruh halleri, şimdi nereye gitmiş olabilir? Başını yerdeki kapıya yaslıyor. Telefonun sesini değil de, kaybettiği dinginliği duyabilmek istercesine. Bir süre öylece kalıyor. Halsiz hissediyor kendisini, midesi acıyor. Açlık ağır adımlarla yaklaştı yanına, şimdi ensesine doğru üflüyor. Olduğu yerden kalkıp, musluğa doğru gidiyor ve ağzını suyla dolduruyor. Cebindeki son birkaç çekirdeği de çitleyip yatağa uzanıyor.

Olması gereken yer orası değil. Bunu bilerek uykuya dalıyor. Nasıl olsa arayacaklar onu… Nasıl olsa.

Saydam bir dairede genişliyor ışık… Gün o dairede daralıyor. Aile albümüne dokunuyor Mâi. Yerlere saçılmış fotoğraflara. Onlarcasına dokunuyor. O kadar sessiz ki ortalık, sabit karelerden dökülen yakarıları, hakikatleri, yüz ifadelerini tek tek işitebiliyor.

Pencerenin önüne çekiyor yatağını: Aynanın hemen yanına. Işıkla beslenmek için. Oysa yeşeremeyecek ölü toprağı ile dolu içi.  Gücünü yitiriyor an be an. İçindeki dev binalar yıkılıveriyor. O her birinin altında kalıyor. Her birinin altından çıkıyor. Her birinin altından birkaç gün öncesine kadar onu doğrultan ne varsa onları bırakarak ayrılıyor. Daha güçsüz, daha sıcak… Mâi, neredeyse kendi cehenneminde yanmak üzere.  Her kare, bir odun… Her kare bir kıvılcım… Her kare o lokomotifin kazanında yanan bir ruhu taşımakta. Kabahatleri güvenmek, sevmek, söylemek olanların ruhları… Onlar tarafından enseleniyor. Kaçacak yeri yok. Dudaklarını kıpırdatmadan bir bir hesap veriyor hepsine.

Fotoğraf kuyusunun dibinden son suyu çekmek için en derine uzatıyor elini. Son bir kare… Dört koca günün ardından, son bir kareye hesap verecek.

Kireç ağzı kımıldıyor. Onu seven adamın ismi dökülüyor dilinden. Eli başının altında… Başını doğrultacak hali yok.  Artık fotoğraftakilere yürümüyor. Elindeki kağıt parçası bir pencere gibi açıldığında fotoğraflardakiler, gündüz hayali gibi yanındalar. Sanki uzansa dokunacak. Sesleri silik bir şarkı gibi değil.

Flaş patlıyor. Bir şimşeğin marifeti ile Mâi’nin odası Rumeli Kavağındaki balıkçıya dönüşüveriyor. Nihat’ın başı Mâi’nin omzunda. Nihat’ın gözleriyle görüyor dünyayı. Kendisinden başka berrak olan hiçbir şey yok sanki. Ne insanlar ne eşyalar. Arkadaşı, Nihat’a seslenmese o anı kimse bozmayacak. “Haydi” diyor adam, “anlat da bilelim, neymiş şu ihaleye koyduğunuz rakam. Hadi be müdürüm”. Adamın karısı, dirseğiyle itekliyor. “Rakip firmanın adamı var, dikkat ediniz.” Her şaka gibi heybesinde ciddiyet yüklü… Oysa Nihat, kadınını daha bir sıkı sarıyor: “Mâi mi?” diye soruyor kızar gibi. Diğer kadın kendisine ölüm mesafesi kadar uzak duran kocasından hırsını alırcasına söyleniyor: “Babana bile güvenme derler ya, neyse…” Zaten babasına hiç güvenmez Nihat. Sevdiği kadından başkasına güvenmez.  Mâi’nin suratında maksatlı bir yıkım, ya söylersin ya da bensiz devam edersiniz, diyor.

Nihat’ın gözünden görünüyor ona dünya.

O dünyanın içinden geçiyor. Geçmiş, Mâi’nin içinden geçiyor.

Rumeli Kavağındaki balıkçı dev bir toplantı salonu oluveriyor. Onlarca kişi var masanın başında. Ne kadar emin kendisinden Nihat. Yapacağı işten. Vereceği tekliften. Bir küçük cümle insanın başına geçirir mi dünyayı? Geçiriyor. İhaleyi hiç hesapta yokken, -esamesi okunmazken- Mâi’nin firması kazanıyor. Mâi, bu rakamı patronunun kulağına eteğini sıyırırken fısıldıyor. Vereceklerinin yanında alacakları soğutuyor içini. Sayılar, günah çemberini çizen yaylar gibi inliyor.

Nihat’ın gözünden görüyor dünyayı. Ona yazdığı mesajı. Tek kelimelik terk edişi: ARAMA!

Kimler arasın, neden arasın beni diye soruyor yün şiltenin üzerinde. Gün, mevsimini bitiren yaprak gibi al kesiyor. Artık sözcükler anlaşılmayacak kadar can çekişiyor beyaz ağzında. Yerdeki çekirdek kabuğunu alıp emiyor. Üzerindeki tuzla yıkıyor kuru ağzını. Bu Mâi’nin diline değen son lezzet. Mâi, yüzünü görüyor sırları dökülmüş aynada. Bu onun gördüğü en gerçek ve en son şey oluyor. Deri ve kemiğin ardındaki görünüyor, yüzü sırttaki bıçak izi kadar acıklı. Yüzü, içindekilerin rengi kadar çirkin… Bütün berraklığı ile görüyor… Çirkinliğin adı, söylediği son şey oluyor: Mâi, Puşt Mâi…


[1] İhsan Oktay Anar. Levha, Çadır, Tapınak. FOL 1997

[2] Lena, Baykal gölü yakınlarında doğan bir ırmaktır.

Resim: Silencio

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Kurmacalar...

One response to “PUŞT…

  1. Emre Dursun

    Çok sevdim yahu bunu. Çok.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s