Dile Gelmek V.s Dize Gelmek

***Bu yazı http://www.kronikmuhalif.com’da yayınlanmıştır.

Yazılarımda, pek çok yazar ve düşünürden alıntılar yaptığımı, onların ortaya attığı sorunsallar üzerine tartıştığımaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bunda garip bir şey yok elbette. Çekmecemde, bilgisayarımda, dosyalarımda, defterlerimin arasında duran bu yazılarda ortak bir yön belirledim yalnızca. Ortalama beş yazıdan birinde Orwell’ın 1984’ünden alıntı yapmışım. Sahiden de, 1984’te beni vuran bir genişlik vardı. Yıllar içerisinde büyüyen kitaplığıma ve ters orantılı olarak daralan zamanıma rağmen 1984’ü defalarca okumakta beis görmedim. Bunun yanı sıra, kıymet verip de fikrimi soranlara öncelikle 1984’ü önerdim her nedense. Komplo teorisyenliğinin didaktik dayatıcılığına kaymayan bir öngörüler kitabı çünkü o. Edebiyat ve düşün çevreleri her ne kadar Orwell’ın bu kitabını ütopya ( ve hatta disütopya) olarak tanımlasalar da, – ütopyalara karşı “her şakanın altında gerçek yüklüdür” tarzı bakışımdan olacak- 1984’e öngörüler kitabı olarak baktım. Öyle ya, içerdiği metaforların kabukları kırıldığında altından çıkanlar güncel gerçeklerdir.

Dediğim gibi, 1984’e referans verdirecek çok fazla olay vuku bulmakta… Nedense kendimi hep şunu söylerken buluyorum: “1949’da yayımlanan bu kitabın söylediklerine de bakın hele… Benim diyen falcı çıkıp da söyleyemez böylesini…” Falcı dediğime bakmayın, kulağında halkası elinde fincanı ile geniş baldırlı bir hatun kişinin adresi değil verdiğim. Yalnızca, ‘şimdilik’ temellendiremese de sezen kalemlerden bahsetmekteyim.

Bu kez, teşhircilik- tarih tahrifatı ya da yasakçılık bakımından değil ama manüplatif dil-bilimsel yaklaşımı yüzünden 1984 hafızamda dörtlülerini yaktı… Haber dinlerken ya da okurken gizil olarak işlenen kodlar, kelime aralarına sıkıştırılan kompakt mesajlar derken yine kendimi Orwell’ın dediğine gelirken buldum.  Kitapta, sayıları gün be gün azaltılan sözcüklerden, bir sözcüğe atfedilen anlamlardan ve kısaltmalardan dem vurulmakta… Dil-düşünce ve yaşayış triolojisinden yola çıkartılarak hadım edilen dilin yarattığı sonuçlar “engel ve manüplasyon” bağlamında kurgulanmış.

Şöyle düşünün: “Sevgi” sözcüğünü sözlükten çıkartıyor ve telaffuz edilmesini yasaklıyorsunuz. Bu sözcüğü kullanmak isteyenlere de mübadili olarak “İşlev” sözcüğünü adres gösteriyorsunuz. İlk başlarda garipsenecek bir durum, dile yerleşene dek zorlanıyorsunuz. Ancak dile yerleştikten sonra, sevgi denilen duyguyu işlev-fayda ekseninde anlar oluyorsunuz. Yani böylelikle sevgi sözcüğünün barındırdığı “umarsızlık, karşılıksızlık” çağrışımlarını belleğinizden ve dolayısıyla “eylemlerinizden” kovuyorsunuz. Dil kadar bunu yapmaya muktedir olan başka bir araç daha var mı?

Şimdi bunu daha genel ve güncel anlamı ile düşünün:

Eğer insanlara bir düşünceyi ya da inanışı aşılamak istiyorsanız, şırınganızı ‘özel’ kelimelerle doldurur ve konuşmaya bu kelimeleri zerk edersiniz. Diyelim ki, ayrımcılık…  Hatta daha spesifik olarak cinsiyet ayrımcılığı:

Lütfen şu söylemi okuyunuz: “Kadın pilot, Airbus A340 tipi uçakla kaza yaptı…”

Bu söylemdeki kötü haber, uçağın kaza yaptığıdır… Ancak gizil olarak başka bir mesaj daha verilmektedir. Ancak ilk bakışta, cümlenin semantik olarak doğru kurulmuş olması gizil söylemi örtbas eder.

Bir de şu söylemi okuyunuz: “Erkek pilot, Airbus A340 tipi uçakla kaza yaptı…”

Burada pilotun cinsiyetine dair verilen bilginin anlamsızlığı bir çırpıda dikkatimizi celp eder, oysa ilk cümle bize alışıldık gelir çünkü “yedisi kadın on kişi ödüllerini aldı…” tarzında “İnanmazsınız ama kadın olmalarına rağmen ödüllerini aldılar” şaşkınlığı ve ayrımcılığını içeren onlarca cümle işitiriz. İlk evrede buna uyanamayız ve mesajı içerdiği ayrımla kabul ederiz. Bir süre sonra, böyle düşünmeye akabinde böyle eylemeye başlarız.

Bu kadar etkin bir yol varken kimsecikler bize “Kadınları aşağılayıp, ayıralım” diyerek doğrudan tepki çekebilecek taleplerde bulunmaz.

Noam Chomsky’nin şuanda ismini anımsayamadığım bir makalesinde “siyah” kelimesine yüklenen anlamlar tartışılıyordu. Ölüm, cehalet, cinayet, izbe, fuhuş, sapkınlık, aykırılık ve nihayetinde de hiçlik bu kelime kutucuğuna istiflenen anlamlar arasında sayılmaktaydı. Kelimelerin anlamlandırılmasının masum bir filolojik devinim gibi görünmesi de ayrı bir tehlikeydi. Zaten daha sonra buradan hareketle Amerikan toplumundaki beyazların kendilerini bir adım önde ve ayrıcalıklı görmek için oluşturduğu bütün kelime dizgelerinde siyah sözcüğünü yadsıdıkları tespit ediliyordu. Anlayacağınız, yadsınan basit ve birkaç harfli bir sözcüktü ancak aslında siyah ten rengine sahip olan insanlarla siyaha yüklenen diğer anlamlar arasında yıkıcı bir bağlantı kurulmaktaydı. Üstelik bu duruma uyanmak çok uzun zaman aldığından, artık sadece “siyah” için söylenenler bir konuşma biçimi değil, bir düşünme biçimi olarak konumlanmıştı bile.

Entelektüel Chomsky’i ve yazar Orwell’ı bir köşeye koyup yaygın bir kadın dergisini ele almak istiyorum… Tuvalette okunulan cinsten… Diyor ki, eğer erkeğinizin gözüne girmek istiyorsanız tanga giyinmekten kaçınmayacaksınız!

Şu kısacık cümlenin otopsisine başlayalım o halde:

Bir, siz daima kendinizi beğendirmek zorunda, raf ömrü olan bir eşyasınız.

İki, siz kendinizi sunmak zorundasınız.

Üç, birisiyle sevişmek istediğinizde önce onun sizi beğenmesini sağlamalısınız.

Dört, çünkü kadınlar birini arzuladıklarında bunu doğrudan söyleyemezler.

Beş, kadın dediğin tanganın içine girecek kadar zayıf olmalıdır. Kilolu olanlar, bacağı olmayanlar, kalçalarında yara izleri olanlar bizim muhatabımız bile değildir.

Meğer bu cümle hiç de o kadar kısa değilmiş…

Peki ben bu yazıyı niye yazdım?

Şüphe insan aklının en kıymetli organıdır. Ve organ mafyası –şakşak medyası da diyebiliriz- siz uyurken (-ki onların anestezisi güldürmek ve ağlatmaktır) şüphenizi kesip sizden çalabilir. Tuzağı görün! Paranoya ve şüphe arasındaki ayrımın kılcallarında yürümek de zordur vesselam, hayatı katlanılmaz kılabilir. Ama dünya yanarken, siz sevinçten deliye dönmüşseniz bu işte de bir gariplik yok mudur zaten? Şeylerin önem sıraları haberlerin uzunluğu ve kısalığına göre değişmekteyse, kavramlarınız kısalıyor, anlatımlarınız daralıyorsa, açıklamak-aydınlatmak ya da yeni bir söz kurmak size üşenilesi geliyorsa, yani başkalarının sözcüklerini konuşuyor, başkalarının düşüncelerini düşünüyorsanız şüphenizi bir yoklayın… Herkesin alkışladığı bir durumun gerçekten alkışlanası olup olmadığını en son ne zaman sormuştunuz? Herkesin yerdiği birinin haklı olma ihtimali üzerine ne zaman düşünmüştünüz? Popülizm bütün kalabalığı ile size “sev/sevme/iste/uzak dur” diye direttiğinde en son ne zaman “sen bir sus hele!” diyerek dile gelmiştiniz? Bu akşam haberleri seyrederken, elinizde gazetenizi-derginizi tutarken kelimelere kulak verin, size öyle gerçekler fısıldayacaklar ki hiç de masum olmadıklarını anlayacaksınız… Dile gelmediğiniz her an, aklınızın ne kadar çok kez dize geldiğini… Kulak verin…

Reklamlar

5 Yorum

Filed under Asıl mesele...

5 responses to “Dile Gelmek V.s Dize Gelmek

  1. Çekirge

    Son paragraf müthiş..

  2. semra

    organ mafyası şüpheyi de alıyorsa hemen gelsinler bağışlıyorum.

  3. taylan kumeli

    kendini aşma durumu soz konusu…harika

  4. işte bu yazıyı çok ama çok ama çok beğendim…Beni tanımla, cümleler içinde kullan sayın uzmansel…

  5. işte bu yazıya bayıldım…beni tanımla, cümleler içinde kullan sayın uzmansel…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s