Jumanji Simba Ne Düşünmez?

Kulatoç enna Awnatawoç [1]

Kimi zaman, özellikle de yalnız ve korkmuş olduğumda kulaklarıma Müthiş Adilo’nun sesini çağırıyorum. Böylelikle boğazıma ellerini uzatan tedirginlik parmaklarını gevşetiyor. Müthiş Adilo’nun sesi benimleyken, ruhuma kadar yürüyen şey yalnızca sükûn değil aynı zamanda geçmiş. Hayatımın bana en uzak kıyısı… Çocukluğum, Müthiş Adilo’nun sesinin gölgesinde belirip kayboluyor… Bir şifa büyüsü söylerdi Adilo: şimdi, devrilmesi an meselesiymiş gibi yalpalayan oğlum Vukika için sözlerin tamamını anımsamaya çalışıyorum: Oysa yalnızca sözleri mırıldanmak yetmez. Ben yine de bir umut söylüyorum, oysa ummak bizlere yasaklanmıştır.

Papağan Uçtu Gitti,

Kuku Kuşu Uçtu Gitti,

Kırlangıç Uçtu Gitti,

… Uçtu Gitti. [2]

Ummak, bi’türlü varılamayan köydür. İlk defasında bunu asla bilemezsiniz. Hiçbir cezalandırma büyüsü, umut etmekten daha büyük bir yıkım vaat edemez. Meğer hiç birimiz onun adını ağzımıza almamalıymışız. Hakkında konuşulmamalı, düşünülmemeli, kılığını başka isimler vererek değiştirmemeliymişiz. Ağzımızın payını almak için bir alay musibet yaşadık.

İlk kez umut ettiğimde oğlum Vukika’nın yaşındaydım. Misyoner Corbin’lerin gelişinden sonra… O zamanlar, beklentisiz olacak kadar yetiyorduk kendimize. Öyle ya, damağım yaban domuzunun tadını tanıyordu; oysa oğlum Vukika asla tatmadı. İlk karım – o zamanlar arkadaşım- olan Drebe ile, çekirge ve kurbağaları yalnızca neşelenmek için yakalardık. Corbin’ler bizim köye gelen ilk yabancılardı, gözümün gördüğü ilk beyazlar da onlardı. En başlarda afiyetimiz ne kadar yerinde olsa da, kısa süre geçmesinin ardından Müthiş Adilo’nun şifa çığırtısını gün aşırı işitir olmuştuk. Köye musallat olan sıtmayı, derimizin altına uyurken sızmış lanetlerden biri sanıyorduk. Bir ara, hastalar o kadar arttı ki, Adilo’nun ağzında şifa efsunları çığıracak ses kalmadı. Lanet dediğimiz, çocukların karınlarında sert bir kütle gibi kümelenip, alınlarında yengi ateşini yaktığında imdadımıza Doktor Corbin, metal-ağızlı panzehiri ile yetişti. Pembe suratlı ve saman kafalı adam böylelikle, herkesin gönlünü alıp; kabilenin çocuklarını okuma-yazma öğrenmeye ikna etti. Yeni Ahit’in kurtuluş vaatlerini huşu içinde hecelerken; sahipsiz kalan tatlı patates tarlalarımız aklımıza bile gelmiyordu. Bir süre sonra, Corbin gibi misyoner olduğunu düşündüğümüz ziyaretçilerden pek çoğu gelip giderek, tarlalarımızla ilgilenebileceklerini söylediler. Çoğu çocuk, yirmi haneli köyde yaşlılar dışındaki herkes sınıflara doluşunca bu pek cazip bir fikir gibi görünmüştü. Üstelik sahip oldukları iş makineleri ile mahsulü katbekat arttırabilecekleri umuyorduk… Hatta ana-babalarımızdan daha yakınımızda duran kuraklığa alışmış ve korkmaz olmuştuk. Cömert Tanrı aldığınca verirdi, biz de vereceklerinden payımıza düşenleri görmeyi umuyorduk.

Tarlalara bitişik, taraçalı, kireç beyazı yapılar dikip memleketlerine geri döndüler. Yılda yalnızca bir aydan az kalmak için fazlaca büyük olan bu evlerin; sahiplerinden başka o kadar çok ziyaretçisi oldu ki… Köylülerimden başka niceleri eve girdi çıktı. Gönülçelen iş makineleri, sımsıkı kilitlenmiş garajlarda ömür çürütedursun, ahaliyle mahsulden pay alabilmek için gece gündüz demeden arazilerde nasır büyütüp, didindik. Bize mahsulden pay vaat edilmişti. Bizse o payın mevsim boyu karnımızı doyurmasını umduk… O kadar koyu bir umudumuz vardı ki, sorularla onu seyreltmeyi düşünmedik bile. Neden kendi toprağımızı, kendi emeğimizi, kendi mahsulümüzü başkalarının insafına bıraktığımızı hiç sormadık…

Umudun en büyük kıvılcımı İncil’i bab-be-bab, haykırarak okuyan büyükannelerin üzerine sıçramıştı. Adilo’dan başka herkes akkordan bir umut feneri gibi gökte asılı duruyordu. Oysa umudun ışığı aldatıcıdır.

Drebeyle evlenmemizden kısa zaman önce, köyümüzden ziyaretçilerin ayağı kesildi. Bir süre biz bize kaldık. Sıtma elini güçlendirip yeniden kanımıza yerleştiğinde, iğnesi ile şifa dağıtmaya koşacak Corbin kim bilir hangi bakir ruha dua zerk ediyordu? Yine de ona darılamayacak kadar başımızdaki musibeti savmakla meşguldük. Büyükanneler, torunları gözlerinin önünde semender gibi saydamlaşıp ufalırken; kutsal üçlüden en az bir tanesinin yakarılarını duymasını umuyorlardı.

Öyle bir şey oldu ki, duyuldular sandık… Yakarıları duyuldu… Aptallığımız henüz bluğa bile ermemişti o zamanlar.

Birleşmiş Milletler, ilaç ve yiyecek yüklü kamyonlarla köyümüze çıkageldi: İlk kez kullanılacak, yepyeni ilaçlar ve çekirgeden gevreyen midelerimizi yumuşatacak temiz toz yiyecekler… Bir süre bizlerle kalması için yanımıza bırakılan ateş saçlı Yetta Moliner, kaldığı kısa sürede, aşı yapmayı, küçük kutucuklara işaretler koymayı ve ölülerimizi gömerken kireçlemeyi öğretti. Bununla kalsa iyi: çamurlu sularda elek sallamayı ve cebimize koyduğu cam parçalarını kesebilecek taşları bulduğumuzda kendisine götürmeyi de ondan öğrendik. Bize masum yeşil gözlerini dikerek, neredeyse yalvarırcasına ezberlettiği en önemli kaide, birkaç seneye kadar bazı şikâyetlerimiz olursa eğer, okuma-yazmayı bilenlerin kılavuzdaki “yan etkiler” sayfasını açıp orada yazılanları yapmasıydı.

Drebe üçüzlerimizi dünyaya getirdiğinde, Kızıl tüylü Yetta’nın tozları bile yoktu artık. İsa’nın sözlerinden daha iyi bellediğimiz kitabın tarazlanmış sayfaları, onma sözleri fısıldamaktan çok uzaktı. Karımın kahve çekirdeği gibi parıldayan gözleri sanki başka bir aleme dikilmişti. Süt pınarları, içinde maden aradığımız su birikintilerinden daha kuruydu. Herkesin benden nefret edip, yüzüme tükürmesini göze alarak, Adilo’nun kutsal tekesini kestim. Ahalinin kapısının önüne bir parça bırakıp, kendi payımı da Drebe’nin kansız dudaklarından içeri göndermeye uğraştım. Bu, Drebe’nin tattığı son şeydi. Ertesi gün uyanmadı.

Karımın sonsuz susuşuna kafa tutarcasına haykıran üçüzlerim, koca mevsimi kendilerine memelerini uzatma cömertliği gösteren köylü kadınlar sayesinde atlattılar. Ama diğer mevsimi sağ çıkartmaları, Adilo’nun bile tanık olamayacağı kadar mucizevî olurdu. Ben fütursuzca o mucizeyi umdum. Umudum yanıtsız kalmadı. Büyük arabaları ile geldiler yeniden. Bu kez, Müthiş Adilo’nun köyde gördüğü rağbeti aratmayacak bir ilgiyle arabasından inen; kara gözlüklü beyaz kadın, oğullarımdan birini alıp götürmek istediğini söyledi. Karşılığında bütün köye yetecek kadar lapalık pirinç ve çocuklar okusun diye kitaplar vaat etti.  Kabul etmeyip de ne yapacaktım ki? Susuzduk biz. Kabulleniş ırmağından kana kana içebilirdik. Umut etmenin ırmağından…

Rüzgarlar Duriyan ağaçlarını nasıl sallar bilir misiniz? Uzun parmaklı elleri bir o yana bir bu yana uzanır… Ama rüzgâr o kadar hırçın ve alıcıdır ki, eser esmez öteye uzanan dallar geriye döndüklerinde yapraklarından yitirmiş olurlar… Duriyan ağaçlarına benzeriz biz.

Gelenler muhakkak giderler… Giderken alırlar…

Sevenler muhakkak isterler, en sevdiklerimizi alırlar.

Durdururken devinirler, devinirken alırlar…

Öyle şeyler bırakırlar ki bizlerle, alırken saklanırlar…

Midemin sesini bana belletilen hiçbir şiir ya da dua ile susturamadım. Oğullarımın gözyaşını hiçbir kitabın yaprağı ile silemedim. Yanımızdan gideceklerini bildikleri için cömertçe gülümseyen; yerimizde olmadıkları için şükranla şefkat sunan ziyaretçilerimizin bize bıraktıkları sözcükler köyümle beraber ardımda kaldı. Hayal meyal anımsadığım bir cümle de, öfke sayesinde belleğime raptedilmiş olacak… Ne diyordu o Kenyalı : “Buraya geldiklerinde topraklar bizde, kitaplar onlardaydı. Bize gözü kapalı dua etmeyi öğrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtığımızda kitap bizde, topraklarsa onlardaydı.” Oysa bizden giden topraktan fazlasıydı. Belki bu cümle de hatırladığımdan fazlasıydı… Dedim ya, şimdi Müthiş Adilo’nun şifa efsunundan başkasına ihtiyacım yok.

Papağan Uçtu Gitti,

Kuku Kuşu Uçtu Gitti,

Kırlangıç Uçtu Gitti,

Hastalık da Uçtu Gitti. [3] [4]


[1] Amharca: Kelimeler ve Gerçekler

[2] Challaye, Felicien. Dinler Tarihi. Varlık yay. Çev: Samih Tiryakioğlu 1994, İstanbul

[3] A.g.e

[4] Özel Teşekkür: Mensur Hussen, Alem Taddese, Hana Alemu, Wangelawit Gebreilassie, Cüneyt Bozer.

*** Fotoğraf: Sebastio Salgado, Koremp Kampında Göçmenler, Etiyopya 2004

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s