Bedriye’nin Filmi

İçimdeki Yırtıklar/ Little Fox

Elleri ufak, parmakları ince, yüzüksüz… Tırnakları kısa hem de temiz. Cilasız. Derisi ak. Avuç içi pembe, gergin… Elleri boş, elleri hareketsiz… Elleri için dünya yerçekimsiz, sanki havada asılı. Manşetli empirme bluza dek, bileğe dek aydınlık elleri. Bedriye’nin elleri. Ekleminden kıvrılıyor, sehpaya uzanıyor. Gövdeden ayrı bir varlık ellerinki. Parmaklar minicik ayaklar misali sehpanın bereli yüzünü adımlıyor. Gri, tuşları oyuklara gömülmüş kumandayı bulup kavrıyor. En tepede duran kırmızı düğmeye basıyor (bastırıyor). Yapar yapmaz sessizlik odaya çarpıyor.

Kornişten kurtulmuş tül perde kımıldıyor. Işık Bedriye’nin yüzünde sağa sola bükülüyor. İkindi ışığı güzele vurur, Bedriye’nin yüzündeki ışık yanaklarını ısıtınca ilk bunu düşünüyor. Sık, el değmemiş kaşlarına değiyor uzun kirpikleri. Öyle uzun ve aslında öyle uzak gözleri ile kaşları birbirinden. Göz kapakları pürüzsüz, pamuklarla dolu bir ova. Bembeyaz eti. Mızrak mızrak kara kirpikleri gölgeliyor bu ovayı. Şebnemler durmuş mızraklar üzerinde sanki. Sırça gibi, renksiz… Bilye gibi yuvarlak mı yuvarlak. Ağlamış Bedriye. Ağlamış, televizyonda gördüğü kavuşması mahşere kalan iki güzel sevgiliye. İnce, narin parmakları silkeliyor göz pınarlarındaki tanecikleri. Pınarlar kızıla kesmiş ağlamaktan. Şekerli leblebiyi andıran burnu kayısı rengi, pembe oluvermiş. Islanmış. Başını sütten kaldırmış kedi gibi ıslak. Empirmenin ılık dokusunun arasında, Bedriye’nin körpe gövdesi titriyor. Gözyaşı dökmeyi kesmiş ancak, ağlamaklı halini bir türlü üzerinden atamıyor.

Kalkıyor yerinden, sahanlıktaki sabun kirine batmış aynanın önüne varıyor. Musluğun buz vurmuş tepesini iki kez yuvarlayıp, ip gibi akan suyu pembe avuçlarında biriktiriyor. Yüzüne çalıyor avuçlarını, su şakaklarındaki saç tellerine tutunuyor. Soğuk acıtınca elini, hissiz parmaklarıyla suyu kapatıp başını aynaya doğru kaldırıyor. Bunu yaparken, öyle ağır, öyle edalı… Başını odadan tarafa çevirip, bir gözüyle yangörünümüne bakıyor. Burnu küçük, ağzı çıkık, bakir kaşları biçimli… Ağzını yalnızca hava girecek kadar açıveriyor. Azıcık… Şakaklarında beliren saç telleri su ile hırçınlaşmış, kıvrılmış, lüle olmuş. Somyanın yayları gibi silindirik bir saç buklesi. Çekip bırakıyor. Televizyondaki hatunların, böyle bukleleri olsun diye türlü eziyetlere katlandığını düşünüp kendini şanslı sayıyor. Hepsinden daha güzel Bedriye! Saçları zahmetsizce en lütufkâr biçimi alıveriyor. Aynaya iyice yaklaşıyor. Böyle yaptığında, gözü beri duvardaki sıvanın çatlağını görmüyor-Bedriye ondan o Bedriye’den kaçıyor. Sırtında sanki mavi bir pelerin varmış kadar pürüzsüz olduğunu sanıyor gözün kadrajı. O vakit, Bedriye, makyaja hacetsiz suratına yerleştirdiği hülyalı bakışlarını kendi ekseninde gezdirdikçe gezdirebiliyor. Arızasız, çatlaksız, fasılasız bir hayranlıkla bakıyor kendine. O kadar ki, şimdi karşısında kara yağız jön olsa ona hayır demesi mümkün değil. Kendini buna ikna edinceye dek, bakıyor suretine. Pencere dışında kıvranan ikindi güneşi, uzun ve ılık bronzluğu ile aynaya kadar varınca, doğa Bedriye’nin güzelliğini rengiyle onaylıyor. Sanki ışık demetindeki her ışın, “Evet Bedriye o karayağız sana asla hayır diyemezdi!”  diye dökülüyor. Alnının üzerindeki bukleler arasından süzülen su damlacığı, kaşlarına çark edip ela gözlerinin önünde soluklanıyor.  Bedriye gözyaşı gibi düşünüyor onu, ağlama pozuyla yüzünü dramatikleştiriyor. Damlacık, yanakları üzerinden kayıp giderken ona sanki “Bu bakışlarına asla hayır diyemezdi!” diye fısıldıyor. Menteşeleri gevşek pencerenin dili, oyuktan kurtulunca aralanıveriyor. Akşam rüzgarı davetsizce giriyor eve. Odanın duvarlarına yaslanıyor, bir gayret koşusuna devam ederek sahanlığa ulaşıyor. Şimdi tastamam Bedriye’nin lüleleri arasında, koyu kahve saçlarını ikindi ışığına doğru havalandırıyor. Işığa ulaşan bukleler, bakır kızıl yanıp sönüyor. Bedriye hayran kendine, güzelliğine, ışığına… Cümle âlemin ona karşı koyamayacağını adı gibi biliyor. “Karayağız ona hayır diyemez!” Tıpkı esasoğlanın, esaskızla karşılaştığı o büyülü andaki gibi. Kendisine direnilemeyecek kadar güzel o an! Bedriye o karenin içinde buluyor kendisini, hafta içi  her akşamüzeri, aynı saatte bulduğu gibi.

Pencere rüzgârla beraber sesleri de buyur ediyor içeri. Sokağın sesi: Çocukların, satıcıların, çitlenen çekirdeğin ve annesinin sesi…

“Bedriye kıııııııııııııııııııız, çırptın mı sofra bezini?”

Işık çekiliyor teni üzerinden, bukleleri yemeninin altında sönüp eziliyor. Bedriye yüzünü aynadan geriye çeker çekmez duvardaki sıva çatlağı görünüyor.

“Çırpıyorum!” diye ünlüyor Bedriye. Narin, beyaz elleri sofra bezine uzanıyor.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s