Savcının Kızı…

Feride’nin günlük olağan ziyaretlerinden birisi… Üç kez kapı tıklatır, zili çalmaz. Bir elini kapının kolonuna yaslamış olur, başı önünde, nefes nefese… Oturmaya gelir bize, her gün sabahın on birinde. Bir saat ya geçer ya geçmez, kurtlar kaynar Feride’nin kıçında. Canı sıkılır. Değişik bir şeyler yapmak ister. Değişik bir şey, -pek de değişik değildir aslında- gidip orada burada para çarçur etmektir. Sanır ki, herkesin babası evden çıkarken asgari ücreti buzdolabının üzerine harcanması için bırakır. Yine geliyor Feride. Oturmaya… Ne oturmak ama! Çekirge gibi koltuktan koltuğa zıplıyor, odama gidiyor, deodorantımı kol altlarına, apışarasına, saçlarına ve odanın geri kalanına boşaltıyor. Kahvesini bitirmiyor. Çay içmeye yanaşmıyor. Çıkar gider diyorum. Tutturuyor ki, değişik bir şeyler yapalım. Benim elimde para namına üç kuruş var. O da bir paket Amerikan sigarası ya alır ya almaz. Öyle ısrarcı ki, hayır deme gücü bırakmıyor insanda. Bir de karşı koyamayacağımı bildiği bir yer var: Üsküdar Çarşısı. Sırf vitrin seyretmeye bile gidilir hani. Yola koyuluyoruz. İstikamet, Üsküdar Çarşısı…

Konu Üsküdar’ın dükkânları olunca, param küçükten bir şeyler almaya yeter. Belki bir boyunbağı, belki toka… Bade Parfümeri’den oje belki… Şöyle alev alev yanan kırmızı bir oje alayım diyorum. Ama içeri girince elim saç kremlerine gider, kim bilir? Ufak boylu bir saç kremi alınabilir cebimdekiyle. Cık, alınamaz! Mercimek boyunda saç kremi yoksa eğer, cebimdekiyle alınamaz. Kirpikleri yüz kat daha kıvrık gösteren Boreyal rimellerin taklidi olan ufaklıklardan alabilir miyim? Alırım belki ama üç güne kirpiklerim sonbahar yaprakları gibi dip yerinden kopar, dökülür. Saçımı da boyamak istiyorum, laf aramızda. Ama tırnak boyası alamayacağım parayla saç boyası alma fikri de iyice hayalperestlik canım. Bu hesabı yaparak yürüyorum yolu. Feride ise susmuyor. Aslında hiç dinlemiyorum onu. Başımı sallıyorum sallamasına ama alabileceklerime ya da alamayacaklarıma. Feride kendine sanıyor, iyice düşüyor çenesi. İlişmiyorum. Cebimdeki parayla bir şey aldım mı, hafta boyu zil kalacağımı bildiğimden, bir şeye dokunmadan eve dönmeye karar veriyorum. Başımı sallıyorum. Feride “Ya… Hakikaten diyor…” Zavallı gevezem.

Dükkâna girer girmez, yüzümüze yüzümüze zırlayan ‘ağlak çocuk’ resmi yok yerinde. Bade teyzenin merdivene dönüşen sandalyesini de göremiyorum. Koca duvarda, bir alana bir bedava yazıyor. Burada böyle şeyler yazmaz… Kasanın başında bir yabancı… Kırklarının ortasında. Saçları laci-siyah boyanmış, gür bıyıkları da nasiplenmiş karanlık boyadan. Şakaklarında boyanın izleri görünüyor. Tuhaf bir biçimi var. Kasadan elini çekmeden, yüzü badanalanmış gibi duran iki tezgâhtarı kesiyor. Kızlar oralı değil. Feride, Bade teyzeyi sormak için yanımdan ayrılıyor. O gider gitmez başımı raflara çeviriyorum. Saç boyalarının durduğu rafın üzerine asılan fiyata bakıyorum. Yüzüm gülüyor, inanamıyorum. Boyayı alsam, eve dolmuşla dönecek param kalıyor. Seviniyorum. Feride ise yanıma geldiğinde üzgün… Bade teyzenin dükkânı devrettiğini söylüyor. Üzüntüsü kısa sürüyor. Saç boyalarını görünce çığlığı basıyor: “Ne kadar ucuuuuzzz!!!”

Hemen birkaç renk alıyor. Artık, biri olmazsa diğerini deneyecek. Annesinin, kız kardeşlerinin de saçını boyayacak… Cümle ailesi, rengârenk kafalarıyla gezip duracaklar hane içinde. Ben kestane rengini istiyorum. Alıyorum. Zaten kumral olan saçlarımı biraz parlatırım, biraz renk, canlılık veririm düşüncesi ile… Böylelikle çıkıyorum dükkândan. Eve gider gitmez boya yaparım. Yenilenmenin heyecanı sarıyor, dolmuşu durduruyorum.

Eve vardığımda, annem boyayı görür görmez fiyatını soruyor. Söylüyorum. Şaşırıyor. Yerini soruyor, ertesi sabah ilk iş o da gidip alacak.  Beraber boyarız artık diyor. O kadar sabreder miyim, bilmiyorum.

Akşama babam taksiden geliyor. Çok yorgun. Eli kolu titriyor. Birkaç saat uyuyup, gece de çıkacağını söyleyince annem para isteyemiyor. Babamın horultusunu işitince, yanıma kedi yavrusu bakışlarını takınıp geliyor. “Benim olsun mu?” diye soruyor. Pışık, diyorum. Vermiyorum.  İkinci bir planı var annemin, saçlarımı boyayacak, artarsa kendininkileri de boyayacak. “Nasıl olsa saçlarım kısa!” diye ikna ediyor beni.

Annemin saçı bir avuç ama benimkiler kıçıma deyecek yakında, babama çektiğinden gür üstelik. Boya ucu ucuna yetiyor, annemse havasını alıyor. Saçlarımı elleriyle boyarken, melül mahzun iç çekiyor. Otuz dakika beklenecek, kutunun üzerinde yazan bu. Zaman dolunca banyoya girip, yıkıyorum. Başımdan aşağı fincan fincan kahve boşaltılmış gibi, karanlık bir su gidere doğru yol alıyor. Etrafa sıçramasın diyerek, duşu kapatır kapatmaz saçımı havluya sarıyorum.

Annemin yanına gidiyorum. Tarasın. Fönlesin saçımı. “İyi ya, otur önüme” diyor. Sesi buruk hala… Odanın ortasına çektiği sandalyeye oturuyorum. Fön makinesini getirip, saçlarımı havludan kurtarıyor. Kıkırtısını işitiyorum. Suratımı ona çevirdiğimde kahkaha kıyamet gülmeye başlıyor. Anlamıyorum olan biteni. Annemin küçük göbeği, gülücük dolmuş tir tir titriyor.  “Aynaya bak, aynaya” diyor sırıtarak.

Babamın, mavi plastik köşeli tıraş aynasını alıp bakıyorum. O ne Yarabbi! Saçım dört başka renk olmuş. Ebemkuşağı kafama geçmiş sanki. Annem gülme faslının, patlama evresine geçtiğinde ben adamdan paramı almanın derdine düşmüşüm. Kafamda dükkana girip, adama söylenecek iki okkalı cümleyi kuruyorum. Evet kafamda kuruyorum! Dört garip renkli saçın örttüğü ahmak kafamda… Annem, sesiyle ıslık çalar gibi söyleniyor: “Bunu git ver, yerine siyahını al… Şu zerzavat renkleri anca öyle kapatırız… Hi hi hi hi…”

Sözde bana söylemiş, bu renk tutmaz demişmiş de ben dinlememişim… Güleyim bari. Sanki otuz dakika evvel bana boya için yalvaran başkasıydı. Eğer ki annem olmasa, başıma gelen –sözün her anlamıyla- hoşuna gitti diyeceğim. O kahkaha ihtisası yapmaktayken, aslında doğru bir şey söylemişti. Ertesi gün gidip, siyah boya alacaktım. Bu rezillik başka türlü kapanmazdı. Sabah uyanır uyanmaz ilk işim bu olacaktı.

Kalktığımda babam yeni geldi, kasketini kapıya attı yüzüme bile bakmadan uyumaya gidiyor. Sağa sola bakınıp, babamın kasketini kafama geçiriyorum. Boya paketini ufaktan bir poşete koyup, kapıdan çıkıyorum.

Feride’ye sesleniyorum: “Gel gidelim diye” oralı olmuyor. Kafamdaki kaskete şöyle bir göz ucuyla bakıp ‘Hayırdır?’ diyor, ben de sanki sorusuna yanıt veriyormuşum gibi “Gelmezsen gelme” diyip, tüyüyorum. Torbada ne varmış, neden kasket giymişim, bu saatte ne zorum varmış da sokağa dökülmüşüm. Ona da ders olsun, bir şey söylemiyorum. Cümbür cemaat, horoz şekerine batmış gibi rengârenk kessinler de göreyim!

Tabana kuvvet, hayıflanarak yürürken elimi poşete daldırıyorum. Küfreder gibi bakıyorum pakete. İşine gücüne gitmek için sokağa dökülen kalabalık, tuhaf halimi süzüyor. Umursamıyorum. Pakete sövüp saymaktayken, gözüm kapakta yazan tarihe çarpıyor. Frene aniden basmış otomobil gibi duruyorum. Son kullanma tarihinin üzerinden iki yıl geçtiğini görüyorum. “Aaaaaaağğğğk! Yandın sennnnnn!” Diş biledim. Adamın kurtuluşu yok, o kara-laci saçlarını cımbızla yolmaya niyetliyim. Samur bıyıklarına tüküreceğim. Bunu bilmek tabanlarıma nasıl sürat üfledi bilseniz.

Dükkandan içeri girişim de böyle, ışık gibi. Dört renkli, tehlikeli, radyasyonlu bir ışık… Badanalı suratlarıyla çalışanlar peşime takılıyor, nasıl yardımcı olabilirlermiş soruyorlar. Ben, göbekli üçkağıtçıya işaret ediyorum. Parmağım mermi gibi, tam hedefin üzerinde.

Kasketimi çıkartıyorum, adama sakin bir öfkeyle tıslıyorum: “Bak saçımın haline…” Adam, birbirine yakın gözlerini panayır yerine dönen kafama çeviriyor. “Bu senin bana sattığın boyanın marifeti…”

Utanmaz herif, gülmeye başlıyor. Beride duran yüzü badanalılardan birini çağırıp, sanki anlayacak gibi soruyor: “Kızım söyle, bu saç niye bu hali almış?”

Sözlü sınavdaymışçasına yutkunuyor tezgahtar. Harfleri yuvarlatarak konuşmaya başlıyor: “ Eee, şey Şakir Bey… Şimdi han’fendi boyayı uygulamayı bilememiş…”

Neeeee! Uygulamayı bilememişim. Yahu, kafama cenaze namazı kılınıp da gömülmesi gereken boya çaldım. Ne uygulamasından söz ediyorlar bunlar! Zırvalamasına izin vermiyorum; ne adamın ne de tezgahtarın… Cebimdeki son parayı buna verdiğime yanarken, bir de saçımın aldığı hal beni çileden çıkartıyor zaten. Dosdoğru soruyorum: “Sen bana paramı veriyor musun, vermiyor musun?” Adamın çipil çipil gözlerine saplamışım gözlerimi. Kıza dönüp bakmıyorum bile. O da bozulup gidiyor.

Samur bıyıklı sahtekar, soğukkanlı. Başıma gelenleri umursuyordu aslında. Hatta yer yer laubaliliğe vardıracak kadar sırıtıyor. Eh, ne de olsa karga ilk öğünü yapmadan onu güldürüyorum. Tek isteğim, paramı ya da kusurumu örtmek için taze boyamı alıp oradan gitmek. Laf dalaşı istemiyorum. Yola gelecek, istediğimi verecek sanıyorum.

Kuzgun kaşlı adam, pazarlığa tenezzül ediyor. Eğleneceği kadar eğlenmiş, varlığımdan da sıkılmış görünüyor hatta.

“Al bu paranın yarısı bak başının çaresine…” diyor. Kuş beyinli… Öyle ya, dünyanın en uyanık, en parlak, en zeki insanı sanıyor kendisini. Tarihi geçmiş boyaları sıfıra atmaktansa, milletin önüne atmak onun fikri, o dakika anlıyorum.  Ya, demek öyle… Paketi alıp, burnuna yapıştırıyorum. Gözlerim, gözlerinin içine batıp çıkıyor. Adam, benzer umursamazlıkla omuz silkiyor. O vakit aklıma hinlik geliyor. Anlayacağı dilden konuşmaya karar veriyorum.

Boya kutusunu burnundan öteye çekip, çantama koyuyorum. Tavrım nasıl sakin, nasıl asude… Sanki, kafasında dört perdeden dört renk açan ben değilim. Tek kaşımı kaldırıyorum. “Tamam beyefendi” diyorum, sesimde bir spikerin vurgusu var. “Madem, hatanızı düzeltmeye yanaşmıyor; bir de üstüne üstlük sağlığım ve görünüşümle sorumsuzca oynuyorsunuz, o halde benim de yapacak pek bir şeyim kalmıyor…” Öksürüp genzimi temizliyorum. Etrafı yokluyorum bir yandan. Herkes dikkat kesilmiş. “Bu tip bir dava, sağlık bakanlığı ile içli dışlı bir savcının kızı için çocuk oyuncağı. Ama ben babamı bunlarla meşgul etmek istemedim. Dün sormasına rağmen, yarın gider hallederim dedim. Hata etmişim!”

Adam, inanmıyor. Biliyorum. Ama doğru olma olasılığını da göz ardı etmiyor. Anlayacak gibi soruyor, babamın nerede çalıştığını. Bam telinden atmış asfalyam, hiç istifimi bozmuyorum.

“Güneşlice…” diyorum, ayağımın dibinde duran güneş kremine bakıp uydurduğumu belli etmeden. “İyi de bunu size açıklamak zorunda değilim, şimdi derhal çıkıp yanına gidiyorum. Benden haber bekliyordur büyük olasılıkla…”

Göbekli çakal, tırsıyor. Gözlerini kaygı ile kırpıştırınca bu faslı yırttığımı anlıyorum. Zaten, ikna etmek için bol malzemeli laf salatası yeter. Buradaki kızlar da kendilerini öyle yutturmuşlar. Sırf yüzlerine bakınca bile, içlerinden bir tekinin dahi makyajdan çakmadığı ayan olur. Adama artık ne nağme yakmışlarsa, adam yutmuş. Tıpkı benim martavalımı yuttuğu gibi. Oh, canıma değsin! Tek akıllı sendin öyle ya!

Aslında o an için, blöflerin en dönülmezini yapıyorum. Ödüm patlıyor. Suskunluk uzun sürünce, ilk anki direncim de ufak ufak yitiyor. Telaş yaklaşıyor yanıma. Eğer yakalanırsam ne olur, ya elbirlik yaparak köteği basarlar da, kafamda tek tel kalmayana kadar döverlerse? O vakit, çamura yatmak geliyor içimden. Fikri iyi buluyorum. Tehdit ederim, diyorum. Mahalleye rezil edip, ayaklarını keserim, diye tehdit ederim… Ama adamsendeci patron geri adım atıyor, oh çekiyorum.

“ Hanım kızım” diyor bana, yüzüne baksan tonton bir bey dersin. “Bizi de mazur gör iş güç kafamız çorba oldu. Ne içersin?” diye esnaf ağzı takınmaya çalışıyor.

“ İçmem bi’şey” Hemen yumuşarsam vaziyeti açık ederim diye rolüme sıkıca sarılıyorum. Geçip kasanın karşısındaki koltuklardan birine oturuyorum. Söylemem gereken en uygun cümleyi toparlıyorum, oysa dışarıdan çok kızgın görünmeliyim. Kaşlarımı alabildiğine çatıyorum. Alnım buruşacak, Allah saklasın!

“Kızımmmmmmm! İlgilensenize küçük hanımla…”

Adam, başlıyor konuşmaya! Susturana aşk olsun. “Hadi kardeşim ver paramı!” diyeceğim, ağzımı açmak ne mümkün! Çenesi yerinden çıktı… Car car car… Bu arada yüzü badanalılardan biri gelip, diğeri gidiyor. Hani susup, kalsalar iyi… Muhakkak fikir beyan ediyorlar: Yok efendim, cildim güzelmiş ama tırnaklarım zayıfmış… Yok efendim, dudaklarım kuru, kirpiklerim kısaymış. “Söylediğiniz iyi oldu, ben de hiç bilmiyordum!” diye suratlarına kükreyeceğim ama tam olarak ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Belli ki, yardım edeceğim derken hakaret ediyorlar. İçlerinden biri gelip: “SAÇLARINIZ YIPRANMIŞ” deyince, gözümü çevirip nemrut nemrut bakıyorum. Neden acaba?

“Tamam” diyorum “ bu kadar şarlatanlık yeter.”Duyan olmuyor.

Adam bu esnada kızın tekiyle kulaktan kulağa fısıldaşıyor. O sandalyede oturdukça tavrıma ve rolüme alışıyorum ama öte yandan sıkılmaya da başlıyorum.

Sonunda, “Kardeşim bak, beni bu lagalugalarla tavlayamazsın. Bu kızların hiç biri parfümeriden anlamıyor bir de gelmiş bana ahkâm kesiyorlar. Bana verin taze boyamı gidip saçımı boyayım, yine bana bi’şey satıp da vereceğin boyayı karşılamayı düşünüyorsan, pışık…” diye kükrüyorum.

“Aman” diyor adam “ Olur mu küçük hanım”.

Kasanın olduğu yerden sıyrılıp, boyaların durduğu raflara doğru yürüyor. Kapaktaki tarihlere bakıp, en taze boyayı getiriyor bana. Bana derken, Güneşlice Savcısının kızı olan bana… Kalkmak için davranıyorum yerimden. Dudakları, biber kızartması yediği için yağa bulanmış gibi duran kız yetişiyor peşimden. Ellerinde, tıkabasa dolu iki poşet. “Hediyemiz” diyor. Teşekkür etmiyorum. Poşetleri, kızın elinden çekerek alıyor ve olanca hoşnutsuz edamla başımı çeviriyorum.

Bu halde yürüyorum eve. Yolda, yüzümü muzip bir gülüş buluyor.

Poşetlerin içinden çıkan türlü makyaj malzemeleri, şampuanlar, spreyler, parfümler, ojeler ve daha sayamadığım ateş pahası güzellik malzemeleri oturma odamızın ortasında duruyor. Annem, şaşkın bir tavırla bir bana bir de malzemelere bakıyor. Vaziyeti anlatınca şaşkınlığının yerini önce bir zafer sonra da böbürlenme alıyor. Babam uyanıyor, selamsızca geçiyor odadan. Kasketini kafasına takıp evden çıkıyor. Annem, onun ardından bilindik sitemkâr bakışlarını göndermiyor bu kez. Savcının, ailemiz içindeki hayali varlığı bile annemi sessiz kalmaya ikna ediyor. Adalet denilen şey böyle kuvvetli bir şey işte…

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Kurmacalar...

One response to “Savcının Kızı…

  1. Çekirge

    Çok güzel.. Gülücük dolan küçük göbek çok güldürdü beni.. Komik denemelere devammmm..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s