Dil Oyunu

Steven Paul Jobs, Dylan Roscover

Duha Eğitim ve Yayıncılık kurulalı beri burada çalışırım. Yani takvim hesabı, buradaki geçmişim üç sene, iki ay ve dört gün. İşim, yeni basılan kitapların kapaklarını tek tek kontrol etmek. Bir çeşit, kalite kontrol görevlisi diyebilirsiniz bana. Matbaa, akademinin bodrum katında… Günümün yarısını matbaada yarısını da derslikler arasında, yukarıda geçiriyorum. Neşve Duha, buranın kurucusu. Kendisi bir dil bilimci. Söylenen o ki, yedi dili sular seller gibi konuşuyormuş. Yüzlerce öğrenci gelir buraya. Onlarca asistanı vardır Neşve Hanım’ın. Bir araba kitap yazdı. Hepsini burada, bu matbaada bastık. Onlarca baskı yaptı. Hele Bir Lisan Bir İnsan kitabı otuz baskıya vurdu. Hepsinin kapaklarını ben kontrol ettim, ellerimle kutulara yerleştiren yine bendim. Her dersliğe on beşerden, yüz elli nüshasını bırakırız kitapların. Öğrencilere okutulan kitaplar da bunlar aynı zamanda. Asistanları ise, henüz kitabın dizgisi yapılmadan kâğıtlardan okuyup, hatmederler…

İşe başlamadan önce, Neşve Hanım’ı televizyon programından tanırdım. Her gün akşam sekizde, Kanal R’de Dile Gelen Hayat’ı sunardı. Ben kendi lisanımı zor konuşurum aslında, o programı ne diye izlediğim ise başka bir konu. Neşve Hanım, programda kitaplarında yazdıklarına benzer şeylerden söz ederdi, insanlarla nazik konuşmak, doğru ve etkili konuşma sayesinde onları ikna etmek, kurduğumuz cümlelerle onları şaşırtmak gibi konulara değinirdi. Dil bilimcilerin yaptığı şeyin bu olduğu konusunda, üniversitede okuyan kızımın şüpheleri vardı. Programı takip ettiği zamanlar, homurdanır benim çok da kafamın basmadığı şeyler söyleyerek Neşve Duha’yı tenkit ederdi. Krizden sonra, yirmi senelik emeğimi hiçe sayarak ilk beni işten çıkartan matbaa patronu ile rüyalarımda uğraştığım zor zamanlardı. Karımın eline bakmak ağır geliyordu. Her gün iş arıyordum. Ama yolda para bulmak iş bulmaktan daha kolaydı. İşte öyle bir zamanda işe aldı beni Neşve Hanım. O saatten sonra, benim kız da sustu ekmeğe hürmeten.

Yayıncılık işine girdikten sonra, Neşve hanımın şöhreti arttı. Genç ve güzel bir kadın… Üstelik akıllı da. Envai çeşit dergiden geldiler onunla röportaj yapmaya. Röportaj günlerinde, asimetrik kesilmiş sarı saçlarını jilet gibi dümdüz taratırdı. Üzerinde daima beyaz, düğme yerleri fırfırlı gömleği ve benim boyuma erişen bacaklarını saran ütülü gri pantolonu olurdu. Bu röportajların ardından, matbaanın üstündeki katları satın aldı. Derslik yapacağını ve hoca olacağını söyledi. Matbaaya yeni çalışanların gelmesi de o günlere rastlar.

Bize nişanlı olduğunu söyledi Neşve Hanım, yüzüksüzdü parmakları oysa. Evde, hanıma anlattığımda bunu kızım dedi ki, bazı kadınlar ‘bu benim sevgilimdir’ diye tanıştıramadıklarından ‘nişanlım’ derler yanındaki adama. Söz gelmesin, diye söylemiştir dedi. Doğru, matbaadaki yeni yetmeler nişanlı olduğunu bile bile az atıp tutmadılardı kadının hakkında, neyse. Ama benim aklım, kızımda kaldı. Acaba, onun da ‘nişanlım’ diye tanıttığı bir sevgilisi mi var yoksa diyerek içim içimi yedi. Sonra, onun üniversiteye giden, cıvıl cıvıl genç bir kız olduğunu düşündüm. Hakkı var böyle şeyler yaşamaya, kızmayacağım, dedim. Eski iş yerimde, dizgide çalışırken, genç kızlara özgürlük verilmesini tembihleyen kitaplar dizmiştik. Aklıma oradan geldi.

Bir gün, öğrencilerden birisi yolu şaşırıp bodruma indi. Matbaa ilgisini çekmiş olacak, makinelerin arasında gezindi. Askere giden oğluma benzettim suratını. Yanına yanaştım. Evlat, dedim, neye bakmıştın?

“Bunlar dört renk mi?” diye sordu, “Yok” dedim, “dört renk makineler şu tarafta, gel de göstereyim.”

Başladım söyleşmeye. Sordum, “Hangi lisanı öğreniyorsun delikanlı, söyle bakalım…”

“Vallahi” dedi başını o yana bu yana bükerek, “Daha lisan öğrenmeye geçmedik, bu kitabı okuyoruz şimdilik…”

Kitabı hemen bildim, yukarıya ben bırakmıştım onu:  “Bir Lisan Bir İnsan”

Dört renklinin yanına geldiğimizde, bana üzerinde yazan CMYK nedir diye sordu. Onların dört rengi temsil eden harfler olduğunu anlattım. “Renk ayrımını nerede yapıyorsunuz?” dedi, içeriye işaret edip görmek isteyip istemediğini sordum. “Sonra belki” dedi.

Delikanlı, matbaaya aşinaydı. Bu tanışıklığın nereden geldiğini sorunca, gazeteciliği kazandığını söyledi. Aklıma yattı. Oradan ayrılmadan dedi ki, “Bu akşam SULUZIRTLAK programına çıkıyor Neşve Hanım, seyredecek misin?”

Bizim kız bazı geceler programa bakıyor ama ben dilim dışarıda, gözlerim yarı kapalı oluyorum o vakitlerde.

“Artık takip edemiyorum Neşve Hanım’ı” dedim, “O kadar çok çıkıyor ki programlara, hangi birine yetişeyim?”

“Bunu seyret bak,” dedi “Çok eğlencelidir…”

Sonra da geldiği yoldan geri döndü, ona çıkışı da tarif ettim. Artık yolunu bir daha kaybetmez.

O gün, bodrum katın misafiri çok oldu. Delikanlı gittikten belki beş, belki de on dakika sonra asistanlar indi aşağı. Yeni gelene binayı tanıtıyorlardı. Çaylak, kısa boylu, ışık gibi bir çocuktu. Sürekli konuşuyor, soruyor, kıdemli asistanları kahkahalara boğuyordu. Çok geçmeden yanıma yaklaştılar. Benle tanıştırdılar. Genç, saygıyla kâğıt çiziği dolu ellerimi toka etti. Sevdim çocuğu. Ama saate bakınca, orada fazla kalamayacağımı anladım. Yukarı çıkıp, günlük bülten dağıtmam gerekiyordu. Günlük bülten, asistanların ve öğrencilerin yazdığı, çizdiği şeyleri bastığımız bir çarşaf kâğıt. Dörde katladım yüz ellisini, sonra tekerlekli rafıma yerleştirip asansöre bindim.

Asansör sürekli tangır tungur, sonradan yapılan şeyler hep eğreti durur böyle. Gözümün kenarıyla okuduğum bülten içimi bulandırdı, kata vardığımda kendimi nasıl dışarı attım, Allah bilir.

O akşam eve gittiğimde, asansörde üzerime yapışan bulantıyla hâlâ boğuşuyordum. Tek lokma yemeden kendimi koltuğa attım, uyumuşum. Gözlerimi açtığımda, gece yarısıydı. Karanlık oturma odasında, televizyonun mavi ışığı titriyordu. Benim kız, dibine sokulmuş, sesini kıstığı programı takip ediyor,  beni uyandırmamak için kahkaha atacağı yerde kıh kıh gülüyordu.

“Sesini açıver” diyince yerinden hopladı garibim, korkuttum istemeden.

Sesini açtığında reklâma girdi, “Annen nerede?” diye sordum, “Yattı” dedi. Yemek yemediğim için ekmek arası yaptım kendime, kız yarısını istedi. Reklâmlar dönerken, afiyetle yedik. Arkadaş gibi olduk, dedim içimden. Hoşuma gitti.

Reklâm bitince, programın gümbürtüsü sardı odayı. “Aha” dedim, “Neşve Hanım…” Gündüzün, delikanlının dediği program buydu demek.

“Evet…” dedi kızım, “Şimdi sıra onda…”

Ne sırası diye sormaya kalmadan, sunucu Neşve Hanım’a bir şeyler soracağını söyledi. Neşve Hanım, her zamanki gibi gıdısını, gömleğinin fırfırlarına gömerek gülümsedi. “Sorun bakalım,”  dedi neredeyse muzipçe.

“Yedi dil biliyorsunuz doğru mudur?”

Sunucu bunu söyleyince, stüdyoda alkış koptu. Ben de alkışladım.

“Evet, efendim,” dedi Neşve Hanım, “Doğrudur…”

“İngilizce, Fransızca, Rusça, İtalyanca, Almanca, İspanyolca… Başka?”

“Arapça…”

Başımı kızıma çevirip, görüyorsun ya, dedim. Kızım, şşşş, dedi.

“Peki, efendim, lütfen bize şu cümlenin Fransızcasını söyler misiniz?”

“Pardon?”

“Ben zengin değilim…”

Seyirciler, kahkahaya boğuldu. Neşve Hanım’ın yüzündeki gülüş sallanır gibi oldu, yutkundu.

“Bak,” dedim kızıma, “Şimdi gör sen!”

Stüdyoda kısa bir sessizlik oldu, sonra mırıltılar başladı “Bir saniye millet!” diyerek bastırdı uğultuyu sunucu.

Neşve Hanım, iyiden iyiye terlemeye başlamıştı: “Jö… Jöööö…”

“jöööööö!” diye inledi sunucu! Neşve Hanım, “Ay em nat riç” dedi,

“İyi de Neşve Hanım, bu İngilizce!” diye aksilendi sunucu.

Kızıma dönüp baktım, “Jö nösvi pa riş” dedi, “Fransızcası budur!”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum, “Okulda bir yıl gördük baba” dedi, “Azıcık Fransızca bilen bu soruyu yanıtlar, azıcık…”

Midem kaynadı, elimi gövdeme bastırdım. Ama kızımın bilmesi de hoşuma gitmişti. Onun yüzü televizyona dönükken, ufak, esmer suratına baktım. İçimden aferin kızım dedim. İçimden…

Sunucu, “bir saniye yahu!” diye inledi. Uzatmadan, yanındaki şarkıcıyla konuşmaya başladı. Sonra, ortalığı bir kahkaha aldı. Neşve Hanım da, gülümsedi, edalı edalı şarkı söyleyenleri alkışladı.

Program bittiğinde, kızım bana dönüp, kadınla ilgili daima kuşkuları olduğunu söylediğini söyledi. O gün de birinci elden şahit olmuşuz, bunu dedi. Ama benim içim daralmıştı, o gün sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün tatildim. Yerimden kıpırdamadan, pencereden dışarıyı izledim.

Pazartesi günü, matbaa çalkalanıyordu. Yukarıyı düşünemiyordum bile. Kim bilir, neler söyleniyordu Neşve Hanım hakkında. Herhalde, diye düşündüm, birkaç gün buralarda gözükmez… Öğlene doğru, binanın önünde yarış arabalarınınkine benzer bir motor sesi hırladı. Cümleten dışarı çıkıp baktık, Neşve Hanım’ın altında lacivert, pırıl pırıl bir spor araba, yüzünde kocaman gülümseme… Aracı park etmesi için güvenlikten Nedim’e anahtarı attı. Topuklarını tıklata tıklata binaya girdi. Herkes suspus birbirine bakıyordu.

Basılmış bültenleri alıp, dörde katlamadan yukarı çıktım. Hakikaten merak ediyordum. Asistanlar, her zamankinin aksine suskun ve başları öne eğikti. Hepsi, işlerinden olmamak için Neşve Hanım’ın peşi sıra sormadan yürüyorlardı. Yanımdan geçmelerinden birkaç saniye sonra, Neşve Hanım durdu. El arabasının tutacaklarına sıkı sıkı sarıldım. Düşmekten korkar gibi… Sarı, düz perçemini kulağının ardına attı. Ve konuşmasına başladı:

“Kaç kişi aradı sabahtan beri?”

“Yü…Yüü.. Yüz yirmi!” dedi asistan kızlardan biri.

“Ne soruyorlar?” dedi, herkes sustu. “Biliyorum, herkes benim yedi dil bilmeyen bir dilbilimci olduğumu konuşuyor değil mi?” dedi, “ Ama yanılıyorlar” Asistanlar başlarını düşürdükleri yerden kaldırdılar. Hani, aynı anda yapmak için anlaşsalar o kadar olmazdı. Onunun birden başı Neşve’ye döndü. Çaylak, neredeyse sevinçle gülümsedi. Olanlara inanmak istememişti hiçbiri zira. “O arabayı nasıl aldım sanıyorsunuz? İyi bir anlaşma gibisi yoktur!” diye ünledi.

O vakit, program yapımcıları ile nasıl bir anlaşma yaptığının izahına koyuldu. Araba çok güzeldi ama ona yakıştıramadım bu davranışı. Hem, iki uykusuz gece geçirmiştim utancımdan. Ama baktım ki, onun utandığı yoktu. Gıcır arabasından ve yeni, kötü şöhretinden memnun gibiydi. Neyse, dedim, buradakilere işin doğrusunu anlatıyor hiç değilse.

Arayanlara ne diyeyim, diye sordu asistan kız. “Bunun bilerek yapılan bir şov olduğunu söyle, onun ciddi bir program olmadığını, işin içine biraz eğlence kattığımızı söyle… Herkes bir de eğlenceli yüzümü görsün diye yaptım, diyor Neşve Hanım, de…”  Asistan kız, hemen ikna olup oradan ayrıldı.

“Hadi dağılın siz de,” dedi, derin bir oh çeken asistanlarına, “Hadi…”

Tam bu esnada olan oldu. Çaylak Neşve Hanım’ın arkasından seslendi: “Peki patron!” dedi muzip bir sesle “ Fransızcada Ben zengin değilim, ne demek?”

“Hah” dedi Neşve Hanım, yutkunduğunu gördüm yalnız, “Hadi işinin başına!” Asistan gülüp, gitti.

“ Jö nösvi pa  riş” dedim mırıltıyla “azıcık Fransızca bilen bunu da bilir…”

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s