Anı Eşiği

Ağır ağır adımlıyorum koltuğuma doğru. Henüz gün sökmedi. Bu oda seksen dört nisandır, sabahın beş buçuğunda nasıl ise şimdi de öyle. Yüksek beyaz tavandaki bezemeler, ışıksızlıkta tek parça halinde görünüyor: Sanki aralarındaki kıvrımlar, bükümler, desenler alacakaranlık tarafından yutulmuş. Koltuğumun, kızıl kadife sırtı günün bu ham saatinde daha da esmer. Halısız zemin, terliğimin aksak tapırtısını yankılıyor. Günbegün ufalan topuklarımın altından çıkan sesler, uğultuya dönüşüyor kulağımın çevresinde. Yüzü, kapılara dönük koltuğuma nihayet vardığımda, ilk işim kolçakta duran uzak gözlüğümü takmak oluyor. Kataraktlı gözlerim, hafızama tutunarak iş görüyorlar nicedir aslında. Bu gözlük ise, başka bir alışkanlık: Şimdilerde mora kesmiş bir topan patlıcanını andıran burnumun alışkanlığı…

Hâlâ harfleri seçebilirken, bu saatlerde yapmayı en sevdiğim şey, açıp iki kelime şiir okumaktı. Yeats’ın ellisinden sonra yazdığı olgunluk dizeleri beni ayıltan bir fincan kahve gibiydi. Pikabın iğnesi, Debussy’nin plağı üzerinde çıtırdarken, İngiliz dilinin en oyunbaz sözcükleri sabahın içinden akıp geçerdi.

Şimdi, şarabî kolçaklara uzattığım benekli, saydam ellerim bir kafadanbacaklı gibi yalnızca ilaçlarıma doğru hareket ediyor. Onları yanı başımdaki sehpadan alıyor, yüzümde gezinip, ağzımın içine bırakıyor. Tablet, afiyetini yitirmiş dilimin üzerine kekremsi tadını yayarken acelesizce suya doğru gidiyor kafadanbacaklı. Bardak, içsiz dudaklarıma yaslanıncaya dek, su bile eskiyor.  Ve o andan sonra, birbirine benzeyen dakikalar başlıyor benim için. Müziksiz, mısrasız ve sadece Asya Hanım’ın mırıltıları ile akıp giden ve diğerine tıpatıp benzeyen bir başka gün işte… Asya yemeğimi getirdiğinde öğlen biri vuruyor duvar saati. Koridorlardan deterjan kokusu yükseldiğinde, öğleden sonra dörde varıyor kadran. Dördü on geçe, ‘Allah’a emanet ol büyükhanım’ diyip, kapıyı çekiyor. Dördü on iki geçtikten sonra som sessizlik zamanı artık. O an, gözlerimi koridordaki kapıdan ayırmadan; kokulardan, sükûttan ve bulanıklaşan görüntülerin hafızamda kanırttıklarından geçmişi yontmaya başlıyorum. Hepsini burada, bu kızıl koltuğun üzerinde, kıpırdamadan yapıyorum.

Önce, rüzgâr fırfırlandırıyor kapıyı. Ahkâf giriyor içeri, otuz üçünde, tıpkı onu gördüğüm ilk gün gibi. Üzerinde kahve, fitilli redingotu; fildişi yünlü boyunbağı uçuşuyor. Özlediğimi söylüyorum onu, en çok onu… Bir kadının en çok özlediği şey aslında, yatakta beline sarılan sıcak, yakın bir eldir, bunu anlatıyorum. Zihnime mıh gibi gömülmüş gencecik görüntüsü yitiyor. Gözkapaklarım, ilk sahnenin sona erdiğini anımsatan kalın perdeler gibi iniyor. Yeniden açıldığında Ahkâf orada değil.

Deyrace’nin kendine özgü, bergamotlu kokusunu duyumsuyorum. Ablamın, pudralı, ak suratı zihnimin perdesinde kımıldıyor. Kapıdan başını uzatıyor, o şen kahkahasını atacak gibi aralanıyor etli ağzı. Hani neredeyse gülerek dertleşecek gibi. Bir dostun yokluğu, kardeşin yokluğundan daha kötüdür, diye düşünüyorum. Ama ikisinin aynı anda olmayışı, yoksulluğun kendisidir. Düşüncelerim ne kadar kararırsa, o da kararıyor ve nihayetinde iyice azalıp, yitiyor. Tastamam bir düş bulutuna dönüşmeden hemen önce, anlağımın hıçkırığı çınlıyor: “Bana ilk ismimle seslenmeni özledim!”

O an sanki derinlerden, uzaklardan, içerinin daha da içinden bir sesin bana seslendiğini duyuyorum; “Selma!” diyor… Tanıyacak gibi oluyorum ama hayır. Adeta, bana ilk ismimle hitap eden bütün insanların, -kocamın, ablamın, annemin, babamın- sesleri birbiri içine geçmiş. İrkiliyorum. Kapının kanadı, boşlukta öne arkaya titriyor sadece.

Günün birinde, sana ilk isminle hitap eden kimse kalmadığında, tamamen yalnızsındır diyorum kendime. Bu tıpkı, ayakkabını hiç çıkartmadan yaşamaya benziyor. Öylesine rahatsızlık veren bir duygu… İsmin artık, dolayımların kucağında. Sen artık, Selma Hanımsın, büyükhanımsın,  Selma abla, Selma Teyze, Selma yenge, hala, hoca, anne, nine… Nice sonra, insanlar bir isme sahip olduğunu bile unutuyorlar. O ayakkabılar o kadar çok kalıyor ki ayağında, ayağın olduğunu unutuyor insanlar. O vakit, soğuk mezar taşını delicesine arzu ediyorsun, diyorum. O taşın üzerinde yalnızca kadimleşen soyadın ile yan yana yazılacak çıplak ismin… Aslında demiyorum, oturduğum şu koltukta yaptığım şey sadece mırıl mırıl sallanmak…

“Hı hı” diyor kapının ağzındaki, “hı hı…” Saçsız başını örten uyku kukuletasının ucu, babamın yanağına dokunuyor. Üzerinde, beyaz gecelik entarisi… Ak bıyıkları altında kalan dudakları yay biçimini alıp, gülümsüyor bana. Babamın hayali, adeta kapı eşiğine iz düşen aydınlık bir saçakbulut. Ömrübillah yaptığı üzere, yine onaylıyor beni oracıkta. “Hı hı” Ona çok erken gittiğini söylüyorum, kızdığımı söylüyorum ona… Sonra, hiçbir ölüm için ‘işte tam zamanında!’ denmez diye düşünüyorum. O sadece, pamuk topağı gibi “hı hı” diyor… Sureti, kafamın içindeki perdeden kalkmadan söylediği son şey bu…

Ziyaretler sona erdiğinde, sokağa kulak kabartıyorum. Arnavut kaldırımlarını çiğneyen lastiklerin hışırtısı, ökçelerin aceleci tıkırtısı, overlokçunun kendini yineleyen sevimsiz anonsu, bakkalın çırağına seslenişi ve yeniden başa dönen velvele…  Kulağımdaki cihazı yokluyorum. Sesini iyice kısıyorum. Ama gök öyle bir haykırıyor ki, eskimiş kulak zarlarıma kudüm tokmağı gibi çarpıyor. Aralık kapının üzerinde ışıyor şimşekler.  Tek isteğim, başımı çevirip göğe bakmak. Pencereye sokulan yağmur damlalarını izlemek… Ancak kesif bir güçsüzlük bedenimdeki… Ne ayağa kalkıp, pencerenin kenarına gidebilirim ne de başımı o yana çevirebilirim. Koyu, kopkoyu bir uyku ürperiyor üzerimde. İşte tam bu esnada görüyorum onu kapının eşiğinde. Selma, diyorum, Selma… Bütün şaşkınlığı, sözsüzlüğü ve tazeliği ile pencerenin berisinde olup bitene dalmış. Kapının kanadına tutunmuş, biraz korkarak çokça hayran vaziyette gözlüyor dışarıyı.  O da, dudaklarını kıpırdatmadan anlatıyor. Yanına çağırıyor beni, koşabileceğimi söylüyor. Dışarıda olup bitenlere bakabileceğimi… Gözümün seçmediğini anlatıyorum, sadece gel Selma diyor. Yerimden kalkarken kuş gibiyim: Tüyden ve telekten yaratılmışım sanki. Yanına yaklaşıyorum, engelsizce görüyorum göğün yarılışını o vakit. Hadi, diyor… Tutuyorum ufacık ellerini, çıkacağız kapının eşiğinden beraber. Dur, diyorum, bir şey unutmanın tedirginliği üşüşüyor aniden. Başımı çevirip bakıyorum koltuğuma, eskimiş bir et yığını gibi duran bedenimden başka hiçbir şey kalmamış geride.  Tamam diyorum, artık gidebiliriz.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Kurmacalar...

One response to “Anı Eşiği

  1. Çekirge

    Oofffffff.. Güneş batarken, Kabataş’tan kalkan Üsküdar motorlarında okudum hikayeyi. Ve ilk ismimin kıymetini anladığımı söyledim martılara..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s