Savaş Ganimeti


“Tüm baskıcı rejimler, toplumun belleksizliğine güvenirler.”[1]

-1-

Işıkla yıkanıyor Terry’nin odası. Gözlerini aralıyor. Tavanda, sekiz yaşından beri orada duran Woddywood Pecker’ın tasviri. Ergenliğinde, babası ile çizdikleri bu tavan resmine bir de KISS yazısı eklemişti. S’lerin kavisleri şimşek şimşek kırılıyordu. Şimdi yazı orada değil, silinmiş. Küf yeşili parlak boyanın üzerinde kırmızı, turuncu gagası ve lacivert gövdesi ile gülümseyen ağaçkakan… Odanın kapısı aralanıyor. Annesi elinde tepsiyle giriyor içeri. Kremalı çörekten gelen tereyağı kokusu, kahvenin doygun, acı dumanına karışıyor. Bu kahvaltı –özellikle de kremalı çörek- doğumgünü mönüsü. Yerinden kalkmadan midesine bastırıyor. Acıkmış. Doğumgünüm, diye mırıldanıyor Terry, bugün benim doğumgünüm. Başucundaki paketi görüyor hemen sonra. Kırlangıç desenli, mavi bir kâğıtla sarmalanmış. Açmadan, içindekini biliyor: Muhteşem Gastby. Babası ona, Tenessee’deki en eski kitapçıdan Muhteşem Gastby’i aldı. Kırlangıçlı jelatin, Rob&Willson’ın arması gibidir. Ancak, bunun imkansızlığını kavrıyor aniden. Babasının öldüğü gerçeği, Rob&Willson’un kapandığı gerçeğine giriveriyor. Ama paket öylece duruyor. Beş duyu ile algılanabilirliğinden endişe ediyor önce. Elini uzatıyor. Ama ulaşabildiği, kırlangıcın saks mavisi kuyruğundan kalan mürekkepsi bir buhar.

Osuruk sesi ile fırlıyor yerinden. Henüz kapalı olan gözleri, çürümüş lahanayı andıran kokunun, burnuna sokulmasından sonra açılıyor. Sonra, oradaki bütün koku öbekleri başında yoğuşuveriyor: Her zamanki gibi içkiyi fazla kaçıran Matthew’nun gözeneklerinden fışkıran kanyak buharı, Luke’un terli ayaklarından tüten çorap ve postal kokusu, körili kumanya tıkınmış Mark’ın sarımsak ve baharat soluyan nefesi ciğerlerini daraltıyor. Yastığının altındaki defterini alıp, rüyasını yazmaya niyetleniyor. Kaldığı yeri aralayıp, kalemin kıçına yükleniyor: Klik!

“Bağdat/ 7 Haziran 2006

Bağdat’taki üçüncü doğum günüm.

Burası sadece kokan bir yığın herifle dolu.”

Bunu yazdıktan sonra, kolunu kaldırıp koltuk altını kokluyor. Suratı buruşuyor. Burun kanatlarını daraltarak, orada gezinen berbat rayihadan korunmaya çalışıyor. İşe yaramıyor, üstelik tıknefes kalınca, ciğerini koğuşun pis havası ile doldurmak zorunda kalıyor. Defterine eğiliyor kafası. Kalemini, bateriyi dövmeye hazırlanan bir davulcu edası ile çeviriyor. Tek sıra halinde dizilen yataklardan yükselen armonisiz horultu kafasını karıştırıyor.

“Sırf bu rezalet koku bile, evimi özleme nedenim olabilir. Ama uzun süredir, evi özlemek için bahane aramaz oldum.”

Bu satırları yazdıktan sonra, bir tedirginlik sarıyor içini. Olur da birisi okursa yazdıklarını, bu satırdan sonra kendisine yumuşak derler diye, düşünüyor. Öyle bir karalıyor ki cümlenin üzerini, tek harfi bile belli olmuyor. Ateş altındayken ve üzerimde bir araba cephane ile gezerken korktuğum en son şey bu, yazıyor. Bu cümle, defterindeki karalanmış satırın altında bağlantısızca uzanıyor. Yukarıda, karalamanın altına gizlenen cümlenin ne olduğu anlaşılmadan, bu satır kimseye bir şey ifade etmeyecek. Ondan başka…

-2-

Defterini açık, sırtı dönük bir biçimde yatağının üzerine bırakıyor. Üzerini giyinip, bağcıkları ve dili yüzünden bağırsakları dışarı dökülmüş bir domuzu andıran postallarını ayağına geçiriyor, sıkıca bağlıyor. Sonra, yatağının üzerinden defterini alıp, koynuna sokuyor.

Koğuşun dışındaki küçük çıkıntıdan gölge umarak, sigara tellendiren arkadaşlarının yanına gidiyor. Mayıstan beri, sıçtığımının çölü cehenneme döndü, diye yakınıyor Fred.  Fred denilen herif, gözüne her zamankinden daha kısa görünüyor. Ağzının kenarında sigara olmadan, bu adamın suratının gerçek bir şekli olamayacağını düşünüyor. Doğumgünü olduğunu söyleme niyetinde. Derhal vazgeçiyor bundan, sümsük derler diye. Bu esnada, çavuş Farrell beliriyor uzaktan. Buharlaşan asfalt, çavuşun görüntüsünü dalga dalga tüttürüyor.

Yaklaştığında, gözlük camlarına çarpıp dağılan ışık, Terry’nin gözlerini alıyor. Sigaralar, atılıyor. Herkes kendine –öylesine- çeki düzen veriyor. Farrell, “Beyler… Jill…” diyerek, selamlıyor. “Çavuş!” diye sesi gürlüyor dört kişilik grubun. “Bu akşamki operasyondasınız!” diyor, sanki yeryüzündeki en olağan haberi bir de onlara bildirir gibi. Kimse alınmıyor üzerine, ya da artık korkmaktan bile yorulmuş olduklarından kıpırdamıyor suratları. Çavuş ünlüyor: “Siz! Dördünüz!” Jill McMichigan’a işaret ederek, takım lideri olduğunu belirtiyor. “Onbaşı siz, bu üçünden sorumlusunuz… Er Terry O’Neil!”

“Evet efendim!”

“Doğumgünün kutlu olsun, umarım hediyeni beğenmişsindir.”

“Olumlu efendim!”

Orospu çocuğu, şerefsiz pislik… Doğumgünümde beni ölüme gönderiyorsun, aşağılık serseri… Bir de karşıma geçmişsin doğumgünümü kutluyorsun! Burnun çüke benziyor çavuş! Çenen de göte! Burnun çeneni beceriyor mu?

Terry, bunları tek kelimesini seslendirmiyor. Arkadaşları, çavuşun esprisine patlarcasına gülerken, eğer Terry, düşündüklerini sesli söylerse, ona pısırık derler diye. Ama o, ateş altında en son kendisine yumuşak, sümsük, pısırık denilmesinden korkuyor… Evet, en son korktuğu şey bu…

-3-

Kum rengi Hammer, Şaab semtine doğru ilerliyor. Ekibin tek kadın üyesi, takım lideri Jill McMichigan. Terry, onbaşının su yeşili gözlerine dalıp gidiyor. Onu ilk gördüğünde, uzun kahverengi saçları vardı. En başlarda, onunla çıkmak için koğuştakiler defalarca birbirine girmişti. “Bitlenmesin diye”… Bir sabah yemekhaneye giriyor, başında saç yok. Bir daha da hiç uzatmıyor Jill. “Bitlenmesin diye”… Yüzü ilk senenin sonunda erilleşmiş, bere içinde. Jill’den çekip giden tek şey kadınlık değil. Koyu halkalar imliyor gözlerini artık. Ağzının kenarına ara sıra seğiren hayvansı bir tik yapışıyor en nihayet… Hala orada, çürük bir kaysının rengini anımsatan dudaklarında… Kasıyor… Bırakıyor… Kasıyor… Bırakıyor… Başını geri atıyor kimi kez, sanki yüzüne musallat olan bir böceği savmak ister gibi.

Sokağa çıkma yasağının başladığı saatler. Devriyelerin palet sesleri, ara mahallelerden gelen tek tük mermi vızıltılarından başka yaşam emaresi yok. Bu patırtılara yaşam emaresi demek, Bağdat’ta yaşamın mahiyetinin günden güne evrildiğini kanıtlıyor, hepsi bu.

Operasyon, kentin, en bakir mahallelerinden birinde düzenlenecek. Neredeyse, postal izi görmemiş bir sokağa sapıyor cip. Ziyaret edilecekler arasında, El-Mustansır üniversitesinde, Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü olan Nisa Burhanî de var. İşgalden kısa süre önce, rejimin baskıcılığından yılarak, neredeyse sessiz bir protesto gibi kürsüsünü bırakmıştı. İşgal olduktan sonra ise, taraftar ya da aleyhtarların aksine kaçmayı tercih etmemişti. Öğrencilerinin kendisine, her zamankinden daha çok ihtiyaç duyacağını düşünerek, günün salim saatlerinde gizli kaçak onları aramıştı. Parası olanlar, pek çok akademisyen gibi, iltica etmiş; bazıları da direniş örgütlerine katılmışlardı. Ama çoğundan hala haber alınamıyordu. Hava saldırısının bitmesinin ardından, iki öğrencisine: Esma ve Talal’e ulaşabilmişti. Talal, ailesinin tamamını saldırının dördüncü gününde yitirmiş. Bu iki genci, Bağdat’ın en güvenli mahallesindeki evine taşımış, şimdi orada yaşıyorlar. Ancak, hepsi –her Iraklı gibi- işgal kuvvetlerinden kaçılamayacağını, yaşamsal bir bilgi olarak zihinlerinin içinde taşıyorlar. Enselerinde bekleyen o soluk, az sonra kapılarına dayanacak. Onlar ise, zamanın aldatıcı durağanlığına kapılıvermişler. Kendilerini ellerinde kalan bir tutamlık yaşamın içine bırakmışlar.

Talal, iki odalı evin mutfağında bir şeylerle uğraşıyor. Esma, salondaki koltuğun üzerinde çoktan uykuya dalmış. Profesör Burhani, çalışma masasına az sonra okuyacağı metinleri yerleştiriyor. Okuma yaparken, yemek için kendisine elma dilimliyor. Uzaklarda genişleyen silah vızırtıları, sabah duyulabilecek bir serçenin şakımasından daha olağan, aldırış etmiyorlar.

Profesör, yanaşan aracın sesini duyuyor. Kontak kapanıyor. Talal de duyuyor bu sesi. Eş zamanlı olarak ışıklar söndürülüyor. Nisa, bir hamle ile perdeye doğru sıçrayıp, perdeyi de kapatıyor. Sanki o kumaş parçası kendilerini olası bir tehlikeden koruyabilirmiş gibi… Usulca uyandırıyor Esma’yı. Uyku sersemliği ile anlamıyor Esma olup biteni. Çamaşır sepetini işaret ediyor, Talal ona. Esma, bir anda ufalıp sepete saklıyor kendini. Talal’in de içini boşalttıkları buzdolabına girmesini istiyor hocası. Hayır diyor, siz! Ben kalacağım, diye söyleniyor Nisa, hadi! Bu esnada, kırılıyor kapı. Delikanlı, dur diyecek, diyemiyor ki. İki kaşının ortasında yol alıp, konuşması için muhtaç olduğu bütün sinirleri parçalayan mermi çekirdeği buna müsaade etmiyor çünkü. Soluğu hızlanıyor Esma’nın. Parmağı tetiğe alışkın asker hasır sepete nişan alıyor. Sepet ıhlıyor. Sepet devriliyor. Koyu ve kıvamlı biçimde kanıyor sepet, askerin topuğunda kemik parçaları çıtırdıyor.

Profesör, yapılacak bir şey kalmadığına inanıyor. Elmanın dairesel biçimde doğranmış kabuklarını bıçağın üzerinden silkeleyip, kendi kalbine nişanlıyor. Ölmekten korkmuyor hayır, insanca ölememekten korkuyor. Eşya gibi hırpalandıktan, hayvan gibi aşağılandıktan sonra, yaşam da ölüm de kıymetini yitirdikten sonra bir paçavra gibi kalakalmaktan korkuyor. Son nefesini alıyor. Dudakları kımıldıyor. Elini kaldırıyor, gövdesine yaklaştırmadan, Jill Nisa’yı elinden vuruyor.

“Ben istemeden değil, koca karı” diye ünlüyor. Nisa, Arap aksanının hissedildiği akıcı İngilizcesi ile karşılık veriyor: “Yaşama hakkımızı elimizden aldınız, bari ölme hakkımı almayın elimden. Bir Müslüman, kendisini öldürecek raddedeyse; yalnız bırakılmayı hak eder.”

Duvar, taş yığını… Jill, taş yığını… Jill, duvar. İşitmiyor söylenenleri. Şamar indiriyor Nisa’nın suratına. “Kes sesini terörist” diyor.

Terör: Dehşet,korku

“Ben hayatımda kimseye zarar vermedim, kimse için kötü bir şey düşünmedim bile… Ya siz?”

Nisa’ya doğrulmuş namlu hala sıcak. Ucunda, Esma ve Talal’in ölümü tütüyor. Nisa ise, çevresini incecik, buzdan bir duvar sarmış gibi serin. Her şeyini yitirenlere mahsus, bir korkusuzluk var sesinde: “İnan, ben seni bile sevebilirim!” diyor. Nisa’nın son sözleri bunlar. Öfkeden ve kan kokusundan sarhoş olmuş Jill. Hızını alamıyor. Dişlerini sıkmış. Terry’e sesleniyor:

“Gebert şu ucubeyi!”

Ucube: Acayip huyları ve düşünceleri olan kimse, üşütük, kaçık, acayip.

Operasyon tamamlanıyor. Neyin kurtarıldığını bilmiyor kimse, neyin kazanıldığını bilmiyor. O gece orada olma sebeplerini de… Bu insanların, kime ne zarar verdiklerini hiç sormamışlar. Hayır, bu soruların tek bir kelimesi bile uğramıyor kan kokan o yere. İçeriden gelen asker, evde silah bulamadığını söylüyor. Esma’nın koyu, kıvamlı kanı, askerlerin postallarına ulaşıyor. Kızıl, kara bir ayıp ırmağı gibi bütün evi kat ediyor. Başka bir kaygı uyanıyor hemen sonra. “Ganimet işini ne yapıyoruz çavuş, kız da nalları dikti!” diye söyleniyor Fred, boyu karanlıkta daha da kısalıyor. McMichigan, “İstediğinizi alın işte!” diyor. Nisa’nın az önce ateş ettiği elini çiğneyip, iç odalara gidiyor.

Son kerte, diyor Terry saplandığı yerden. Çenesi kapalı, hep yaptığı gibi –yumuşak, sümsük, pısırık demesinler diye- içinden konuşuyor. İşkence ve aşağılama üşüşüyor miğferinin altına. Sonra, oradan yavaş yavaş sızıyor başından içeri. Geçip, katliamın yanına kuruluveriyorlar. Yağma, elsiz bir yumruk gibi iniyor suratına, suratında tek ifade yok, -ödlek demesinler diye- aşağı doğru süzülüyor sonra, gövdesinden içeri giriyor. Gücün yanına sokuluyor, meşrulaştırıyor kendisini. Terry, süngersi, geçirgen bir yapı. İnsandan başka pek çok şeye benziyor durduğu yerde.

Askerler dağılmışlar evin dört yanına. Üç beş parça eşyayı eşeliyorlar. Bir tanesi, pamuklu bir donla geri dönüyor. Fred, Talal’in boynundaki altın zinciri kopartıyor. Ucundaki besmele, yere düşüyor. Mozaikte şıngırdıyor.

Terry, olduğu yerde donmuş. Sanki canlı bir asker değil de onun heykeli. Kusurlu, neredeyse kambur… Yeleğinin önündeki cephane onu ağırlaştırmış, öne doğru çekmiş. Silahı, Nisa’nın düştüğü yere çevrili hâlâ. Jill, masadaki dolma kalemi alıp, boş bir kabartı gibi duran göğsünün üzerindeki cebe koyuyor. Terry, bir çakı bile yoktu, diye mırıldanıyor. “Asker, bir şey mi söyledin?” diye haykırıyor Jill. Terry, orada değil. Zaman, kâğıt yaprağı gibi ortasından yırtılmış, Terry’yi de içine çekmiş, insanlığın acıyan canı bütün sorularını onun kulağına üflüyor. İşinin, askerlik olduğunu fark etmesi ile titreme gelip buluyor onu. Mesaisi bittiğinde, öğretmenin, elektrikçinin, ressamın gönül rahatlığını taşıyamayacağını ve asla üretemeyeceğini düşünüyor. “Hey T!” diye itekliyor Fred onu, “Hadi adamım, kısa günün karı için ne buldun kendine?”

Terry, kütüphaneyi tutuşturmadan hemen önce, oradaki en şatafatlı, en yaldızlı cilde sahip kitabı çekiyor. Öylesine, ne olduğuna bakmadan, ona tavuk demesinler diye.

“Hadi er O’Neill!” Jill’in sesinde tastamam gizlenemeyen kadın yırtınıyor.

Sadece beş dakika önce, içinde insanların nefes aldıkları, elma yedikleri, uyukladıkları, çamaşır yıkadıkları ve beş dakika içinde mezarlığa dönüşen evden böyle ayrılıyorlar. Bağdat’ta yaşamak dediğin nedir ki, topacın bir yüzünün diğeriyle yer değiştirme çabukluğunda; ölüm ve yaşam yer değiştirebilir.

-3-

Ekipler, üsse kayıpsız dönmüş. Az evvel, cehennemden çıkan onlar değil sanki. Belki de cehennemin ta kendisi onlar! Alev, ateş, acı, günah, iştah, şeytan, zebani… Kahkahaları yangın! Gülüyorlar, gülebiliyorlar, yıkıp viran ettikten sonra, üreten bir adamın iç huzurunu takınabiliyorlar. Evet ya, iç huzurunu da yağmalayıp, ele geçirebiliyorlar.

Terry yalnız başına oturuyor. Yüzünde, diğerlerininkine benzemeyen bir gülümseme. Daha çok vidaları gevşemiş bir makineden çıkan bir tıkırtıya benziyor: Duruyor, işliyor, duruyor, işliyor: Hıh, hıh, hıh…

Kelimeler, dilinin üzerinde zıplıyor… Üç kelime: “Savaş ganimetime bakın!” hıh hıh hıh…

Jill, kahkaha parçalayıp arasında pay eden kalabalığı susturuyor. Terry’nin yanına gidiyor.

“T iyi misin?”

“Savaş ganimetime bak onbaşı!” Elindeki altın yaldızlı kitabı uzatıyor. Hayvansı tik, su yeşili göz pınarlarında seğiriyor.  “Tek ciltlik zırva işte!” diyor, başını geriye atıp. “Barış diye bir şey yok Terry O’Neil. Kanundur çatışmak, uzlaşmak aptallıktır!” Kitabı, erin kucağına fırlatıyor. Başı önüne düşüyor Terry’nin. Uyumalı. Katil kokusu altında ezilen koğuşa yürüyor.

Rüyanın yarı saydam zemininde tutunacak yer yok. Yumuşak, sümsük, pısırık, tavuk diyen yok. Ağlayan, karakafalı bir çocuk koşuyor kendisine. O kadar ağlamış ki, sümükleri sallanıyor burnundan. İyice yaklaştığında, kafasının yarısı yok, bunu görüyor. Şarapnel parçası ile uçmuş beyni. Şimdi baş derisi bir parça kumaş gibi rüzgârda dalgalanıyor. Akıp giden çocuk ruhtan geriye ağlamaklı surat kalmış.

Yerinden sıçrıyor. Uykularını vahşetin koynunda uyuyor artık. Dua etmek istiyor. Ama her gece ettiği duayı anımsayamıyor. Yüksek sesle söylenerek yerinden kalkıyor: “Ha… Ha… Ha… Ne kadar ilahi bir iş beceriyoruz burada! Duamı unutturuyor o kadar ilahi! Sıçtığımın…”

Bay Başkan’ın ceplerine –Bağdat’a gelmeden önce- sıkıştırdığı monotip mektubu alıyor yatağın altından. Gittiğiniz yere demokrasiyi götüren siz korkusuz askerler… Nefes… Nefes… Nefes… Bize el kaldırana yanağımızı çevirecektik hani Teksas katili? A hayır, bize el kaldırmayanların beynini uçuracağız, hangi bab yazıyordu, evet, Matthew 5-38 “Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edene iyilik yapın…” Peki ya, geceleri okuduğum dua neydi? Nefes… Nefes… Nefes… Demokrasi getirdim, o halde beynini uçuracağım, Matthew 5-38 “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız siz de onlara öyle davranın”[2]

Yatağında ileri geri sallanıyor Terry. Her geriye gidişinde, yakın geçmişten bir parça pişmanlık kopartıp geliyor. Orada ne işi olduğunu soruyor. Verdiği ani karardan hiç o kadar pişman olmamıştı. Kazandığı paraları, en iyi olasılıkla, psikiyatri kliniklerinde tüketecek. Belki de, ayyaş herifin biri olup çıkar, hani şu sürekli unutmak için içenlerden. Ama kuvvetle muhtemel ki, annesine miras olarak kalacak.

Sue Ann’i düşünüyor. Kendisini terk etmekle ne iyi etti kızcağız! Belki de terk etmeseydi, asla bahçecilik işini bırakmazdı. Durumu biraz daha zorlar ve kendilerini geçindirecek kadar kazanmayı başarırdı. Geçinmeyi sikeyim, diye haykırıyor.  O vakitler rüyasına giren, ateş çiçeklerini, düşünüyor… Şimdi yerini kundakçılar ve bombacılar aldı. Toprağa dokunduğunda, yaşam çiçekleniyordu. Şimdi, diyor, şimdi… Toprak şimdi, kendisinden olanı kendisine karıştırırken, katliamın ayıbını örtüyor hepsi bu!

Tutunmaya çalışıyor, aklında rengarenk parlayan geçmişe uzanmaya… Atlas çiçeklerini, deniz menekşelerini, gardenyaları, katmerlibademleri… Iıh, hiç birini anımsayamıyor, telaşlanıyor. Duasını düşünüyor yeniden. Iıh, masumiyet tastamam terk etmiş.

“Çiçekleri” diyor, “kremalı çöreği” diyor, “kahveyi” diyor, “Sue Ann” diyor…

“Allah’ın cezası, kapa çeneni artık! Annene söyle de koynumdan çıkıp seni buradan götürsün, kaçık Tenessee’li…” Küfür… Küfür… Küfür…

Asker haklı! Uyuma hakkı elinden alınmamalı kimsenin. Yaşamak, uyumak, uyanmak onun hakkı!

Mırıldanıyor Terry; “Uyan artık ahmak!” diyor.

“Kaçık!” diye ünlüyor diğeri.

Kaçık (arg.) : Gerçek ve gerçek olmayan arasındaki ayrımı kaçıran kimse için kullanılan argo sözcük.

-4-

Kan…  Kan yağıyor gökten. Keskin kokusu ile yağıyor. Dün operasyona giden askerlere ilişmemiş kimse. Etraf curcuna. Herkes bir yere koşuyor. Terry uyanıyor. İnsan çığlıkları yırtılıyor gökyüzünde. Terry koğuşta değil. Üssün yemekhanesinde sızmış. Kanyak şişesi, ayağının dibinde tıngırdıyor. Nasıl oldu da, bu hengameyi duyamadı! Diğer şişe dizleri üzerinde kalmış. Anlıyor. Fena içmiş. Gece, onu yatakhaneden öteleyen insan irisi er ile karşılaşıyor. Herif, Terry’e dönüyor: “Ana kuzusu, festival var dışarıda!”

“Ne olmuş?”

“Bizimkilerden çok giden var adamım bu kez! Teröristin teki, pazar yerinden ilerleyip D bölümündeki koğuşlara dalmış.”

“Çok ölü var mı?”

“Bizden yedi kişi diyorlar!”

Sanki kaybeden yalnızca onlar, sanki kazanan yalnızca onlarmış gibi…

Terry, sessizce doğruluyor yerinden. Kan kokusunu takip ediyor. Üzerinde kevlar yok, malzemeleri yok, yeleği yok. Beli ferah, tabancası yok çünkü. Postalları ferah, çakısı yok çünkü. Başı özgür,  miğferi yok. Elinde, hissiz bir uzuv gibi sallanıyor ismini görmeye bile cesaret edemediği kitap. Sıkıca kasılmış parmakları, kavramış ganimeti şirazesinden. Pespembe olmuş sanki rüzgar, kanın kırmızısının rengini seyreltmiş, rengini yele vermiş. Yüzünde geziniyor.

Pazar yerine yürüyor Terry. Koyu renkli dumanı takip ediyor. Patlama, gökyüzünde kapkara asılı kalmış. Koku değişip, belirginleşiyor. Dev bir tencere gibi pazar yeri. Bağdat, harlı bir ocak. Bugün, orada insanoburlara çorba pişiyor. Parçalar halinde organlar, eller, kollar, korku dolu kopuk başlar görünüyor çorbadan… Yaşamlar, hatıralar, masallar, hayaller; tuz biber gibi yitiyor içinde. İnsanoburlara kaynıyor bu çorba: Küçük çocukları, incinmiş kadınları, yarım-kesik hayatları sindirebilen mideler için… Katliam festivalinin, felaket çorbası!

Terry tozun, dumanın, çığlığın ve kaosun içinde. Keder soluyor: Havada başka bir şey yok çünkü. Acıyor ayakları, korunmasız ama korkmuyor. Bedeni ağırlaşıyor. Sunakta diz çöker gibi, Meryem’e dua eder gibi dizlerinin üzerine düşüyor. Utanç. Utanç okkalı bir sille savuruyor. Olduğu yere yığılıyor.

-5-

“… Ve demiş,

İyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de. Herkes kendi zannınca dost oldu bana. İçimdeki sırlarımı ise kimse aramadı. Benim sırrım, feryadımdan uzak değil, fakat gözde, kulakta o ışık yok. Beden candan, can da bedenden gizli değil; fakat kimseye canı görmeye izin yok.”[3]

Ses, kulağında Terry’nin. Ilık. Alnındaki el. Ilık. Kim? Nerede? Uyku götürmüş bildiklerini.

“Ateştir neyin bu sesi, yel değil. Kimde bu ateş yok ise, yok olsun o kişi. “Aşk ateşidir ki neye düştü, aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü.”[4]

Ses yitti. Sonra derinden, daha yüksek duyuldu: “Velid Dede, uyandı!” Velid, ak saçlı bir ihtiyar. Beyaz sakalları kınalı. Sakalındaki kızıl, odayı aydınlatan mumun ışığında titriyor. Torununa dönüyor: “Haydi Samra” diyor, “Misafirimize çorba getir.” Terry, söylenenleri anlayamıyor. Bu lisanı anlayamadığını hatırlıyor sonra. Velid, Terry’e bir şeyler söylüyor. Samra, tercüme ediyor: “Pazar yerinde bulmuş dedem sizi, hastaydınız. Üç gündür uyuyorsunuz. Rahat mısınız?”

“Ben… Şey…”

“Yorma kendini, diyor dedem. Onun adı Velid, ben de Samra.” Terry, çorbaya uzanıyor. Kavrulmuş un kokusunu aç burnuna çekiyor. Kitabı uzatıyor Samra. Peaceful Tought Of Rumi (Mevlana’nın Barışcıl Düşüncesi) “Biliyor musunuz, bu benim üniversite hocamın araştırması. Yani savaştan önce üniversiteye gidiyordum ama…”

Terry, yerinden doğruluyor. İçi ürperiyor. “Sizin hocanız?” diye soracak, beyninde kıvranan o zehirli gece utanmasını emrediyor. Susuyor. Velid’e dönüyor: “Bana ne yapacaksınız?” Samra, iletiyor. “İyileşene kadar misafirimizsiniz. Hem de ortalık yatışsın azıcık, bugünlerde etraf kimse için güvenli değil.”

“Ben… Ben bir…” Terry kıvranıyor, “Askersiniz,” diyor Samra, “Yorulmayın artık, dinlenin hadi!”

Koskoca bir soru imi var belleğinde. Ama uyuyor. Kimse ona, korkak, kaçık, ödlek, yumuşak, tavuk, sümsük, pısırık demeyecek. Kimse ona, öldür demeyecek yarın.

Ertesi gün, sıcak yufka yiyor. Dizleri dermansız, yerinden kalkamıyor.  Samra’nın kendisine o kitabı okumasını istiyor. Aslında kafasındaki o koca soruyu sorup kurtulmak istiyor: “Neden iyi davranıyorsunuz bana? Zaten az olan ekmeğinizi neden paylaşıyorsunuz? Çelimsiz kollarınıza neden yüklemişsiniz beni, neden getirmişsiniz evinize?”

“Dinlemiyor musun Şems?” diyor, Samra, “Sabahtan bu yana ne okuyorum ben! Ben senim” diyor. Terry’nin yüreği tökezliyor. “Senin etin kanasa, benim canım yanar!” Doğru mu söylüyor? “Eğer aksi mümkünse, ya ben insanlıkta değilim ya sen.” İnsan değilim, insanlıkta değilim diye düşünüyor Terry. Öyle bakıyor. “Dışlarımız ayrıdır, doğru!” bunu söylerken, Terry’nin elini tutuyor. Elleri esmer, ufacık, yumuşak ve ılık, “Suretlerimiz başkadır. Ama içimiz aynı ağaçtan düşen meyvedir, aynı bedenin uzvudur. Ciğerim çürükse, kalbim sağlammış! Ne yapayım? Senin derdin, beni çürütür. Sen ölürsen, ben azalırım. Sevilmeye mecburum, o yüzden seni severim… Anladın mı?”

“Senle ben aynıyız öyle mi?”

“Tabii ya! Şimdi sen benden başka biçimde görünüyorsun, ardında başka bir resim. Ama söyle bana, ikimiz de ağzımızı annemizin memesine yaslamadık mı?” Şu sözler Terry’nin içini titretiyor, onu böyle görseler, kim bilir nasıl dalga geçerler, kız derler ona! Desinler…   “İsimleri başka, ruhları aynı olan şeyleri; aynı meydana çıkan başka sokakları tanımadık mı?  İnsanız ya, bundan büyük benzerlik olur mu?”

“Olmaz mı?”

“Ben sana yardım ediyorum ve aynı anda kendime yardım ediyorum. Sana kötülük ederken aynı anda kendime ederim. Bu bencillik değil, çıkarcılık değil. Ben sen olup da bilmek için önce kendimi bilmeliyim, hepsi bu!”

Terry bir gayretle yattığı yerin dibine çöküyor, dizleri hala güçsüz. Umursamıyor. Bağışlanmak istiyor, kendime neler ettim, diyor, ben o kadındaki, çocuktaki, ihtiyardaki kendime neler ettim? Yok diyor, yok. İnkar titriyor çenesinde. Ceza katreler halinde gözünden süzülüyor. “Yok! Günahkarım, suçluyum, katilim.” Ne başka bir tınısı var bu sesin. Adı neydi, diyor. Adı neydi, neyin sesiydi bu, neydi, neydi? Hah, diyor, vicdan…

Terry’nin kumral kafasına uzatıyor Samra elini, teselli eder gibi değil, tebliğ eder gibi konuşuyor: “Yeter ki af dile ve git. O’na git. O merhametli değil, merhametin ta kendisidir.”

Terry uyuyor. Sabah, Velid Dede bir gazete kâğıdına sarılı otlarla gelmiş. Sebze getirdim, diyor. Sebze, diye Samra tercüme ediyor. Yüzü kireç kesmiş, sayıklar gibi sadece sebze diyor. Garipliği seziyor Samra, artık söylenileni tercüme etmiyor. Su veriyor ihtiyara. İçeriden ‘sebze’ diyerek geliyor Terry. Üzerinde, Velid’in entarilerinden birisi var. İçeri bembeyaz giriyor. Velid’in şeytan görmüşe dönen yüzüyle karşılaşmamış olsa, gülümseyecekti. Nicedir böyle bir uyku görmüşlüğü yok çünkü. Velid sakinleşir sakinleşmez, günaydın diyor. Samra da hemen gülümsüyor. Tanık oldukları kedere rağmen, kendilerini unutturmamışlar tebessümü. Sebzelerin sarıldığı gazeteye uzanıyor Terry, elifbetesecimhahı… Okuyamıyor bile, bilmiyor ne yazdığını. Gerek de yok zaten. Kağıdın göbeğindeki fotoğraf anlatıyor her şeyi. Samra alıyor elinden sayfayı okuyup, çeviriyor:

“… Terorist bir oluşumun kaçırdığı var sayılan er Terry O’Neill’ı arama çalışmaları devam etmektedir. Olay üzerine düzenlenen operasyonlarda on bir örgüt evine baskınlar düzenlenmiş ve çok sayıda şüpheli ele geçirilmiştir!” Terry sizin şüphelilerinizi biliyor! Örgüt evi dediğiniz yerleri, terörist dediklerinizi biliyor. Onbaşı McMichigan ve Çavuş Farell’in sinirli suratları parlıyor sayfanın göbeğinde. Demeç vermiş ikisi de, güç kullanmaktan çekinmeyeceklermiş… Ne zaman çekinmişlerdi, Terry böyle bir zamanın var olduğunu bile anımsamıyor.

Terry, sessizce ayrılıyor evden. İsmini bile söylemeden. Su gibi akıp çıkıyor dışarı. Üsse kadar akıyor, akıyor, akıyor.  Yolda, çok şey topluyor: kan, gözyaşı, ter, korku, hatıra ve hiç olmamış özgürlüğün hayalini topluyor.

-6-

Terry buz gibi. Üsse vardığından beri tek kelime konuşmuyor. Yüzü dolu, ağzı ketum… Kutlama tertip ediliyor ilk iş, arkadaşlarının taşacak, içip, sapıtacak bahanesi oluyor. Terry bir köşede, sessizlikle onları izliyor. Onlarca sırıtan surat.

Sonra, onlarca gazeteci.

Bugün orada ne anlatılacak onlara? Amerika Birleşik Devletleri ordusu, istediğini almak konusunda bir mahirdir. Binlerce sözcük sayıştırılacak. Ama bütün sözcükler bir araya geldiğinde, bu cümleden fazlası olmayacak işte. Soruların tamamını, Farrell ve sözcü Jacobson yanıtlıyor.  Uzun, beyaz örtülü masa, üzerinde mikrofonlar ve Terry. Terry o kadar sessiz ki, o beyaz örtü kadar sessiz. Onu, bir masa örtüsünden ayıran hiçbir şey yok. Ortadoğulu bir gazeteci, Terry’e üsten uzakken neler yaşadığını soruyor.

“Biz barışın bedeninde yaşayan urlarız!” diyor. Ortalık uğulduyor. “Cismimiz küçüktür ama dev bir gövdeyi yıkmak için kişiliksizce çoğalırız. Uruz biz!” Mikrofon kapatılıyor. Terry, bir adım öne çıkıyor. “O gövde düştüğünde sanıyor musunuz ki, biz yaşayabileceğiz? Varlığımız barışın varlığından bağımsız mıdır sanıyorsunuz?” Salondan çıt çıkmıyor.  “Hangi kanser, ölü bedende yaşayıp, çoğalmaya devam etmiş? Yiyip yuttuklarımı göbeğimizi öyle büyütmüş ki, ayaklarımızı göremez olmuşuz. Ondandır, ayaklarımızı bizden ayrı sanıyoruz!”

Sesi gürleşiyor: “Bizim olmayan şeylere uzanmak için, sahip olduğumuz tek şeyi verdiğimizi biliyor musunuz?” Başını diğer erlere ve sonra da rütbeli komutanlarına çevirip soruyor: “Siz, şimdi benim için kaç tane ben feda ettiniz? Beni, diğerlerinden daha değerli kılan haklı sebebiniz nedir söyleyin? Sizi, dünyanın geri kalanından daha önemli, yaşamlarınızı daha kıymetli kılan nedir?”

Susuyor.

Gürlüyor: “Savaşa mı susadınız? Evet mi? Sahip olmak için savaşmak mı istiyorsunuz? Peki… O halde, sizden çalınanı geri almak için savaşın! Bu savaşta kaybeden yok! Kan yok! Bu savaşta, insanlığınızı göçtüğü yerden geri çağırmaktan başka hiçbir bok yok!” Gazeteciye dönüyor. Sadece deklanşöre basıldığı an çakan flaş ve makinelerin usul sesleri var içeride: “ İnsanlıktan daha büyük parantez yoktur! Hepimizi kapsayacak, hepimizi ilgilendirecek daha büyük bir parantez yoktur! Şimdi gazeteci arkadaşım, ben kayıptım. Ve ben, kendimi bir başkasında buldum. Sakın, şu arkamdakiler benden daha fazla kayıp olmasınlar! Sakın, onlar kaybolduklarını hiç fark etmemiş olmasınlar! Kaybolun, evet, kaybolun bulmak için… Tek tek, katledip, yitirdiğimiz her şeyi, varlığına son verdiğimiz her şeyi bulmak için kaybolun… Barışın içinde kaybolun! Eğer artık kendinizi orada bile bulamıyorsanız, kendinizi yok etmeyi durdurun… Yok etmeyi durdurun!”

Terry, yutkunuyor:  “Yumuşaksın T!” diye hıçkırıyor Jill, “Ödleksin, tavuksun, pısırıksın…” Beline davranıyor. Tabancasını çekiyor ve Terry’yi iki kaşının ortasından vuruyor.

Mikrofonda gazetecinin sesi çıtırdıyor: “Ne… Ne yaptın?”

“Buna alıştım” diyor Jill, “Başka bir şey bilmem ben.”

2007-2009 Mersin


[1] Varlık Dergisi, Kültür Gündemi, Ekim 2009

[2] İncil, Luka 6, Matthew 5:38-48; 7:12

[3] Mevlana, Mesnevi.

[4] age

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s