Bugün Herkes Ölmeyecek

Mike Egan, Day of the Death

Vahit, Efrahim’i gönderiyor. Saat altı. “Tamam, sen git uyu artık. Öğlen gelirsin.” Efrahim, rüzgârlığını hışırdatarak giyiniyor. Damağında sasıyan çayın tadı, uykusuz yüzünde kızışıyor. Damağını şaklatıyor. Bir şey demeden çıkıp gidiyor. Kapı sesi…

Altıyı on geçe, boz renkli telefon zırlıyor. Vahit, kıllı parmaklarını uzatıyor ahizeye. Alo, diyor sadece. Konuştuğu tek sözcük bu… Sonra, dinliyor sırf. Önündeki Asprin antetli not defterine yazıyor: Öğle namazından önce tıp fakültesi morgundan alınıyor, Fethi Günaşar. Muğdat Camii’ne getiriliyor. Oradan da Tarsus’taki aile mezarlığına… Hoca yok.

“Niye?”

“İntihar etmiştir…”

Dillendirmeden, şıp diye tahmin ediyor. Sağ elinin kıllı serçe parmağı bükülmüş, kulağına uzatıp çık çık kaşıyor.

Saat sekize kadar, çıt yok. Beş bardak çay, kara fiberglas kül tablasında ezilmiş beş sigara izmariti. Bu iki saat boyunca, çay ve sigara içmekten başka bir de gözlerini ayaları ile ovuşturup durdu. Uykusunu alamıyor nicedir. Karısı… Nimet fena. Nimet’i düşününce içi daralıyor. Artık çaydanlıkta kararan çaydan bir bardak daha almayacak. Ama bir sigara daha, işte sararmış parmakları bu tütün silindirine alışık. Hele de bu sabah Nimetle öpüşmediğince öpüştü sigaranın turuncu filtresi ile .

“Ah, neyse” diyerek savıyor başından Nimet’in sıkıntılı yüzünü.  Zaten o esnada, boz makine bir kez daha zırıldıyor. Vahit’in kalınca bir yaprak sarmasını andıran başparmağı tükenmez kalemin tepesini ezip duruyor: Çık çık çık çık…

“Ben kırkbeş metre dediydim, elli değil” diyor. Yazıyor hemen sonra, Kefenci Salih’i ara. İçerideki odada gürültü kopuyor. Efrahim’e sövüyor, yine suntaları, ağaçları dikey dizdi diye. Yatır demişti oysa Vahit. Aylak herif, duvara yasladı. Hızar mı burası? Cık cık cık…

Yerinden güç bela kalkıyor. Kıçı, artık vilneks kaplı iki kolçaklı koltuğun arasına sığmıyor. Sanki kabası ile koltuğu da alıp götürecek. Ter basıyor.

Bu esnada, zırlıyor yeniden telefon. Aynı anda kapı. Bir telsizli telefon almadı diye hayıflanacak, zamanı değil! Önce kapıyı açıyor sonra telefonu… İçeri giren yabancıları yatıştırır gibi oturtuyor taburelere, beklemelerini işaret ediyor. Bu esnada, ahizenin içinden fışkırıyor ses. Büronun rutubetli duvarlarında çınlıyor.

“Neresi? Orası neresi?”

Genzini temizliyor Vahit telaşsız, yanıtlıyor: “Vahit Cenaze Levazımatçısı. Her türlü cenaze işiniz yapılır… Öhö hö harkkk!”

Ahizedeki ses ilk hırçınlığını kaybedince, odadakiler için karşı tarafta konuşanın bilindik gizi başlıyor. Vahit yine önündeki kâğıda yazıyor da yazıyor: “Dört tabut, biri bebe…” Ağlama, diyor adama, anlamıyorum dediğini… Başınız sağolsun, herkese ehliyet veriyorlar, diyor. Sanki karşıdakini teselli etmekten duyduğu usanç, sesindeki kımıltıyı yutmuş. İkindiden önce kalksın, öğle namazı o vakit… Bir anda düşündüğü her şeyi yazdığını anlayınca, kalemi kâğıt üzerinden kaldırıyor. Dinliyor safi. Ama iş adres almaya gelince yeniden eli kâğıt üzerinde işliyor.

Telefonu kapattığında karşısında oturanlara bakıyor nihayet. Bir adam, yüzünü yitirmiş gibi saydam ve alık bakıyor Vahit’e. Ağlarken gözleri yok olmuş, akarken burnu ve ağzı devrik bir parantez gibi aşağı düşmüş ve adam onu düştüğü yerden almamış. Yanındaki erkek çocuk sekiz yaşlarında. Adamın oğlu. Hiçbir çocuk, başka bir erkeğin elini öyle can havliyle kavrayamaz sanki. Sadece baba olmalı o kişi.

Yüzü olmayan adamın sadece sesi işitiliyor. Tuvaleti sordu. Kendinden geri kalanları da orada bırakacak. Bu esnada çocuk, Vahit’e yanaşıyor.

“Kaç yaşındasın?”

“Yedi buçuk

“Buçuk mu?”

“Hı. Evet.” Çocuk teklifsiz konuşmayı sürdürüyor , “Annemden önce köpeğimiz öldüydü bizim. Kirli. Sen bilirsin, söylesene köpeklere cennet var mı?”

“Köpeklere cennet mi?”

“Cennet ya. Kirli, çok iyiydi. Korurdu bizi. Kinsizdi. Hani yanağı olsa gülecek derdi annem, hiç durmadan severdi. Sevilmekten ve doymaktan başka kaygı gütmez derdi annem.”

Bilgelikle hiç de işi olmayan Vahit, çocuğun haline içleniyor. Ona verecek bir yanıt bulmalı: “İnsan kötü” dedi “İnsan, kötülüğün membağı.”

“Membağ ne.”

“Yeri, yurdu, kaynağı… İnsana cennet yoktur zaar. Olsa olsa cennet, köpekleredir. Onlar kadar iyi huylu insan gördün mü?”

“Annem, ya o?”

“Anneler başka… Onlar melek.”

Çocuğun kara çakıl gözleri yanıyor. Teni petek gibi. Vahit içlendi. Böyle bir evlat istemişti. İçi daraldı. Nimet geliyor gözünün önüne saatine bakıyor. Nimet çok fena, çok sıkıntılı, diye düşündü. Yüzü olmayan adam çıkıyor içeriden. Sevdiği kadını yitiren her erkek, hayatla yüzleşme biçimini de yitirir. Ağzında birşeyler geveliyor. Vahit, hiç kimsenin bilmediği o ülkenin gidiş yolunu anlatıyor alışıldık biçimde. Adam, ağlamıyor. Tek bir his kımıldamıyor etrafında. Ölümle de yüzleşemeyecekti, öyle ya.

Efrahim’i arıyor, saat on bile değil. İkiye üçe bölünecekler o gün. Ekmek bu. Herkesin öleceği tutmuş o gün. Karısının habire terleyen alnı, bez gibi gergin suratı geliyor gözüne.

Gün uzun…

Kimsenin yıkamadığı ölüyü yıkaması düşüyor Vahit’e. Kurşun deliği şakağında pıhtılaşan kanı çıkarması uzun sürüyor. Kefenliyor. Bezin beyazının baş kısmında halka biçiminde mürdüm moru kan beliriyor. Mevtanın ıslak saçları, bezin ardından gri birer damar gibi beliriyor. Kolları arasında ağırlaşan ufak adamı, bin zahmetle toprağın içine uzatıyor. Terleyen ensesini karayel dövüyor. Kimseye belli etmeden, bir Fatiha düşürüyor mevtanın üzerine. Yaş toprak, duayı ve dünyadan bıkmış adamın soğuk etini örtüyor.

Yetişiyor Vahit. Hepsine. Bütün ölümlere, ölülere… Onları nasıl yolcu edeceğini biliyor. Tabutların içindeki bezi, bezin içindeki soğuk teni ve tenin içinden çekilmiş ruhu. Hiç isimlendirmese de bunları hepsine yetişiyor. Kazandığı paranın üzerinde ne kadar alın teri var ise, o kadar da keder var. Vahit, keder fabrikasının apansız vardiyalarını kovalıyor. Eli ne vakit toprağa ve maviye kesmiş insan etine değse o gün, aklına Nimet geliyor. O yüzden hızı kesilecekse de kesilmiyor, yetişememe korkusu bastırıyor yorgunluğunu.

Saat altıda olmalı orada. Hastanede. Yetişememekten ödü patlıyor. Beklemez ki. Bazı şeyler beklemez. Bunu biliyor. Bunu her gün yeniden ve yeniden öğreniyor. Gecikmemeli. Saf tutan erkeklerin, eli mendilli, başı bağlı, gözü yaşlı kadınların yüzünde hep o geç kalmışlık, hep o zamansızlık izi…

Saat beşbuçuk. Kapıyı çekip çıkacak. Efrahim, git diyor. Ben bakarım.

Yokluyor cebini. Taksi çeviriyor.

Acele etsin diye homurdanıyor şoföre. Geç kalma korkusu benzemez hiç bir şeye. Nimet’in kıvranışı belleğine iz düşüyor. O kapıdan nasıl girdiğini, formoldehit kokusunun yüzüne nasıl çarptığını anlamadan hemşirelerin ardına doluştuğu masaya yaslanıyor: “Ni..Nimet Bahtıbağlı” Üç yüz beşteydi ama az önce…

Ah, yetişemedi. Ne olur yanılsa… Üç katı, bu arzu ile çıkıyor. Asansör her zamankinden daha ağır… Bedeni hantal her zamankinden…

Nimet’in anası kapı önünde… Ne ketum bir surat… Duvarsı bakışlarla kendisine çarpılıp yere düşülen.

“Yetiştim mi?”

Cıklıyor kadın. Hemşire beliriyor kapı eşiğinde. O, hemşirenin elinde. Gözleri kapalı –Henüz!

Uzatıyor Vahit’e. Yaş gözüne deveran ediyor, elinde değil.

“Yetiştim oğlum” diyor elindekine “yetiştim…” Nimet, baygın. Sedyede uyuyor.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s