Üvey


“Artık sulara k(atalım) aşkların yetim rengini”[1]

-1-

Akif’le tanıştığımda sevgilimle evlilik hazırlığı yapıyorduk. Tuttuğumuz evin boya badana işleri ile meşgul olduğumuzdan düğünden birkaç ay önce taşınmıştık mahalleye. Ucuz ve ferah bir ev bulduğumuz için halimizden memnunduk. Üstelik heyecanlıydık da… Dokunduğumuz her şey çiçekleniyordu. Evin içini tamamladıktan sonra, yapının sokağa bakan duvarlarını da boyayalım, dedik. Sevgilim tulumunu geçirdi üzerine, ben de boyaydı fırçaydı hazırlayıp eline tutuşturdum.  Onu uğurladığımda, ocağın başına geçip yemek molası için bir şeyler pişirmeye koyuldum.

Bu şehrin yaz mevsimi imtihandır. Ben gibi karasal iklim insanlarını sıcak ve nem gece gündüz demeden dener. Sınavın en zorlu soruları da ocak başında sorulur. Ateşi yaktığıma hayıflanırım. Tencerenin altına har vermesem de pişecektir yemek sanki… Ancak maksat benim de bir parça eriyip yemeğe çeşni olmamdır.  Sıcak, öyle terbiyesiz, öyle sömürücü bir sıcaktır ki sormayın. Hele bir de, sevdiğim adamın gözüne girmek için yörenin en meşakkatli yemeğini paydosa yetiştirmeye uğraşıyorsam, yemekle beraber pişerim. Yemekten çok pişerim… Kendimi, tenceredekine güldürecek kadar… Uslanmadan yaparım bunu, Mersin’deki ilk yazımda da yaptığım gibi… Tıpkı Akif’le tanıştığımız ilk gün yaptığım gibi…

Kapı çaldığında sevgilimin bir konuğu vardı. Boyu, öğle vakti düşen gölge kadar kısaydı. Dört, en fazla beş yaşlarında… Ağzı burnu kir içinde… Ağzı burnu ufacık… Uzun kirpikli bal rengi gözleri tozun toprağın arasından parlayan altın kuruş gibi… Sevgilimin yanında durmuş bana bakıyordu.

“Bir konuğumuz var yemeğe” demişti sevgilim, içeri çağırılmayı bekleyen küçük adamı gösterip de. Gülümsedim. Suratındaki o anlamlı, iştah dolu ve çocuksu olmayan ama arkadaşça olan memnuniyete hayretle baktım. Efendi bir tavırla ayağından büyük kışlık ayakkabılarını çıkartıp ayakkabılığa koymasına, başıyla selam verip nereye geçeceğini sormasına baktım: Yaşamında ilk kez atlas çiçeği gören bir botanikçinin hayreti ile…  Konuşacak sözcük bulamayan bir insanın hayreti ile…

Sevgilimle beraber ellerini yüzlerini yıkadılar. Küçük konuğumuz, bu esnada bile ona bir şeyler anlatıyordu. Ötücü bir kuş gibiydi. Yumurtasından yeni çıkmış, ötücü, küçümen bir kuş… Habire şakıyordu. Gevezeliği biran olsun insanı yıldırmıyordu. Şakıdığı nağmelerin arasında yanıp sönen aksanı, onu daha da ilginç ve dinlenesi kılıyordu.

“Urfalıyız” dedi… “Benim Şahin ağabeyim var orada, keklik gösterdi bana… Şimdi keklik uçacak gelecek…” Anlatıyor da anlatıyordu. Bir yandan da kaşığını pilavla doldurup, ağzına atmadan önce kaşıktaki lokmayı ölçüp tartıyor ufacık ağzının alamayacağı kadarını tabağına geri koyuyordu. Bir avuç yedi yemedi… Onu huşu içinde seyredip, söylediklerini can kulağı ile dinlemekten asıl meseleyi unutmuştum. Korktum, içimi mesafeli bir tedirginlik aldı.

“Ufaklık” dedim “Annenlerin haberi var mı bize geldiğinden?”

“Annemler yaylaya domates toplamaya gittiler. Gelmezler ki daha.”

Akşam olmadan geleceklerinden emindim. El kadar çocuk karanlığa teslim edilir mi? Edilmiş olan niceleri yok muydu sanki?

Uzun bir koridora benzer sokağımız.  Saklanmış odaların bulunduğu uzun mu uzun bir yol. Evimiz nokta kadar görünür sokağın başından. Biz de nokta kadar görünüyor olmalıyız evimizin olduğu yerden. Ama sevgilim ve ben, Akif için parlak ve renkli noktalar olmalıydık. O, bizi gördüğünde ayağındaki pabuçları fırlatır bize doğru koşardı. Işığı ve rengi sarmalar gibi sarmalardı bizleri. Cebimizde onun için daima şekerler, boya kalemleri, süt paketleri olurdu. Soframızda küçük konuğumuz için ayrılmış bir yerimiz, ona her koşulda verebilecek bir selamımız vardı.

Şen, geveze ve sevgi dolu haline yakışmayan çekingenliği onunla yaptığımız sessiz yürüyüşte ayak burkulmasıydı. Yemeğini bitirdiği zaman tabağını alıp, tezgahın üzerine –boyu yetişmediği için köşesine- bırakması, gözlerimizin içine doğrudan bakamaması, resimler çizsin diye önüne koyduğumuz kağıtları resmini bitirdikten sonra bir çöp gibi buruşturup çöp kutusu zannettiği gazeteliğime atması…

Bu ürkekliği bütün saydamlığı ile dururken, sevgilimle yanyana oturduğumuzda teklifsizce gelir ortamıza kurulur, başını ya onun ya da benim omzuma yaslardı. Uzun seyahatlerimden sonra eve döndüğümde sokaktan seslenir, halimi hatırımı sorardı. Onun ismimi şakımasına yalnızca ben değil, bütün komşularım alışmakta hiç zorlanmadık. Öyle ya,  bizler sanki birbirimizi nicedir tanıyorduk.

Mevsimler ilmeği kaçmış kazak gibi söküleduruken, gecelerin boyu uzayıp gündüzler kısalırken, biz pek yakın bir geçmişte evlenmişken, akşamlardan bir akşam Akif’in şarkı söylemesini işitir gibi olduk. Ses sokaktan geliyordu. Geç bir saatti. Şehrin nemli, ısıran gece ayazı sokaktaki mırıltıyı da uğultusunun içine katıp sürüklüyordu. Seslerin ondan geldiğine emin olamadık önce. Ancak kulak kabarttığımda,  “İyi dinle sevgilim” dedim “bu basbayağı Akif’in sesi…”

“Ama gecenin on biri…”

Binanın önünü görebildiğimiz pencereden baktık. Akif’in gözleri, kapımıza sığınan yaralı bir kedi gibi karanlıkta yalımlanıyordu. Belli ki, zili çalmaya çekinmiş bir yandan da sesini duyurmak istemişti. Keskin, çıkıntılı bir öfke ile indim aşağı. Tuttum elini. O nasıl bir öfkeydi ki, verdiği süratle rüzgârı parçalayarak yürümeye başladım. Akif’in avucumdaki minik parmakları buz kristalleri gibiydi: kırılgan ve soğuk. Eleği andıran kazağından ufacık gövdesine değen soğuğu kendi gövdemde hissediyordum. Ayakları tarazlanmış ayakkabısı içinde çıplaktı. Asfaltın serini ayağıma işleyiverdi. Tenime bir hayalet gibi değen şey soğuk olsa da, içimde gürül gürül bir öfke ateşi tutuşmuştu bile. Bu yangınla evlerine vardık.

Kapılarını çaldım…

Bir kez daha…

Yalın ayak başıkabak bir adam çıktı karşıma. Meczup, ne dediğini biliyor ne yaptığını. Yarı gülüyor, yarı homurdanıyor.

Akif’e adamın kim olduğunu sordum. “Babam” dedi.

“Çağır anneni!” diye çıkıştım. Kızıl saçlı, yüzü çilli, deli bakışlı, ince bir kadın çıkageldi içeriden.

“Bu çocuk niye sokakta komşum…” diye soracak oldum, kadının suratında esen adamsende rüzgârından öyle bir nasibimi aldım ki, ağzımı yumdum öylece baktım.

“Uğraşamıyorum, herif bir yandan bu bir yandan… Adamın altından bokunu alıyorum af’edersin. Bir de buna mı yetişeyim!”

İçimde kırıldı ses, ağzımdan da öyle çıktı: “Ölür soğukta” diye yakındım “Yemin ederim ölür…”

“Aman” dedi, “Ne hali varsa görsün…”

Kapı kapandı.

Kapandı.

Sanki yüz defa kapandı…

Evimin önünden Akif’i nasıl alıp oraya götürmüşsem, oradan da çaresizlik yükünü alıp evime getirdim. Sevgilimle yüzleşmedik. Kendimizle yüzleşmedik. Akif’le…

-2-

Gözlüğümün ucunu kemiriyordum, bir öğleden sonra… Yazdığım makalede sakil duran bütün söz öbeklerine söverek, gözlüğümün ucuna diş geçiriyordum. Yatağımı söylenerek toplamıştım o gün. Çalan telefonlara cevap vermemiştim. Yemek pişirmemiştim. Yazmam gerekenleri yazmamış, daha evvel yazılı olanları da beğenmemiştim. Saçlarım dağınıktı. Tekrar tırnak yememe az kalmıştı. Aslında fotoğraf albümlerimi düzenlemeye karar verdiğim günden sonra böyle garip bir ruh haline bürünmüştüm. Etrafa saçılı fotoğraflar, en az geçmişim kadar dağınıklardı ve o dağınıklığı toparlamadan; kendimi toplamamın bir yolu yoktu.

Kapının zili böyle bir kaosun içinde yankılandı.

Açmayacaktım ama açtım.

Gelen, Akif’ti. Küçücük parmakları bir parça kâğıdı kucaklıyordu. Kâğıdı bana uzattı. Kargacık burgacık bir el yazısı ile yazılmıştı: “Biz Irak’ta iş bulduk. Plastikçide. Akif sana emanet, kafa kâğıdı yok.” Ayağımdaki terlikle fırladım sokağa. Evlerine doğru koştum. Perdesiz pencerelerden, eşyasız odaları gördüm yalnızca. İçeride küçücük bir yer yatağı duruyordu. Akif’i uyurken bırakıp gittiklerini anladım. Geri dönmeyeceklerdi.

Akif tıpkı ilk tanıştığımız gün gibi, kapıda duruyordu. Onu hayatıma kabul edecek miydim, evime alacak mıydım, korkudan sarsılan gövdesi bu sorunun ağırlığını taşıyordu. Hiç bir şey söylemeden kucakladım onu. Üzerinde fotoğrafların yığılı olduğu koltuğa oturdum. Minik başını gövdeme yasladığında, bütün soruları sessizlik yanıtlasın istedik. En uzun susuşumuzu sustuk.

-3-

Annem beş para etmeyen bir adam için terk etti bizi: Babamı, kardeşimi ve beni.  Göt gibi ortada kaldığımızda ben on yaşındaydım. Babam, durumu fark ettiğinde ölüyü diriltmek gibi bir mucizeye soyundu. Evliliğini doksanlı yılların modern-anlayışlı üslubunu takınarak kurtarmaya çalıştı. Ama bu işe yaramadı. Başka türlüsünü deneseydi, her şey iyice berbat olurdu. Annem çoktan gitmişti, sadece eşyalarını ve kendisini evden götürdü.  Üstelik babam sonradan, seçtiği tavırdan pişman oldu. Belki de erkeklik gururuna yediremedi, çünkü erkeklik gururu denilen şey, hiç de modern ve anlayışlı değildi.

İkisi de zayıftı. Annem de babam da… Ama onların zayıflıklarını gizlemek için güçlü zırhları vardı. Bahanelerin cılız ellerine geçirilen ipek ve dantel eldivenleri işlemek ne basitti. Zihinlerinde fink atan yüzlerce zırvayı, dünyanın en ciddi kelimeleri ile dinledik ağızlarından.

Fedakârlığın bir yalan olduğunu kabul etmelerine diyecek sözüm yok. Buna inanmıyor olmaları hiç değilse onları tutarlı yapar. Ama tutarlılık, bir çocuğun içindeki küçücük yalnızlık gediğinin dev ıssızlık çukuruna dönüşmesini engelleyemez.  Başka ruhların insafına terk edilen, daima “daha az” önemli olmaktan pay alan çocukların hesabını da o çocuklara soramazsınız. Peki kime sorarsınız?

Babam, babaannemin yanında daha iyi bakılacağımızı söyleyip bizi oraya terk etti. Babaannemin söylediğine göre o yıllar bizim altın yıllarımızmış. Tertemiz giydirilir, tastamam doyurulurmuşuz. Eğer altın böyle bir şeyse, ona biçtikleri kıymet çok fazla. Ya da, yüzüstü bırakılmamızın ardından yaşadığımız senelere yapılan yakıştırma çok yersiz. Bir kelime daha edersem nankörlük yakıştırmasını taşımaktan korkarım. Kalem! Derhal sus… Sen sustuğunda gerçekler de susuyor ya sanki!

Annemin, uğruna bizi bıraktığı adama olan aşkı, bir yere kadar içimdeki sızıyı akladı. Ama o aşk, onların sıcaklığıydı. Bize serin ve keskin gerçekler düşüyordu. Çocukça kusurlara tahammül kapıları kapalı, hakaret kapıları açıktı. Bir çocuğun ruhunda sivrilen acı çıkıntıları, ailesinin yanında yuvarlanmalı, yumuşamalı… Biz yıllarca törpülendik. Savaştan yeni dönmüş bir adam, bir asker eskisi tarafından daima emir erleri ile kıyaslandığımız için yenik ve disipline edilesi varlıklardık. Ölmeler, kaçmalar, susmalar, haykırmalar başka kulakların insafında daima hesap sorulasıydı. Tercihler söz konusu olduğunda, bizler daha vaz geçilesiydik. Kapılar yüzümüze kapatılası, tatiller bizsiz gidilesi, güzel sözler bizden ayrı söylenesiydi. Bir tarikattı onlarınki. Ne çile çektikse, ağzımızla ne kuş tuttuksa kabul edilemediğimiz, içeri alınmadığımız bir çemberdi.

On üç yaşındayken bir hediye aldım annemden. Yılmaz Odabaşı’nın Her Ömür Kendi Gençliğinden Vurulur isimli şiir kitabı. İki şiir işaretlenmişti annem tarafından. İlki kitaba ismini veren şiir, o vakitler o şiiri anlamak için de vurulmak için de çok gençtim –belki de vurulma sürecinin tam da ortasındaydım- ama diğer şiir, zihnimdeki pek çok soruyu mısrabemısra sormaktaydı. “Seni kim bırakmış/ Kara kitapların arasına kıstırılmış kendiyle/ Yanlış babaları bekçiliğinde/ Seni kim/ Bırakmış kirli suların sofrasında?

Bu soruları ben nasıl yanıtlayaydım?

Bu sorular bendeydi? Ama ya cevaplar…

Yarısı, bu kitabı bana gönderen annemde; diğer yarısı da bu kitabın varlığından dahi haberi olmayan babamdaydı. Ama onlar yanımda değildi. Annem kadar babam da…

O da aşkla akladı terk edilişini…

Ama sanki bütün kumaşlar onun üzerinde daha düzgün; bütün renkler onda daha temizdi. O zaten aklanmaya muhtaç değildi sanki. Terk edilen, geride bırakılan, üzülen, ailesi dağılan oydu. Bu sebeple babam her halükarda müsterihti. Oysa o da annem kadar -ve kimi zaman ondan çok- terk etti bizi. Hesabın nihayeti zamanın içinde görünüyor…

Âşık olmuştu. Biz de onunla beraber âşık olduk. Sanki onun kalbinden dünyaya bakmamıza müsaade vardı. Sanki onun kucağında ısınacak bir parça… O sevdiği kadından kendisine aşk biçecekti, biz de o aşktan aile… O kadının sıcacık gözleri bunu vaat ediyordu. Biz her vaade aldanmaya açıktık. Bize uzattığı eller, fısıldadığı güzel sözcükler kandırıldığımızı gizliyordu. Onun yokluğunda, fotoğrafını babamla beraber seyrediyorduk. O geldiğinde, babam onu sarsın sevsin el üstünde tutsun da o da gülümsesin istiyorduk. Gülümsediğinde, hüznün bulutlandırdığı odalarımız aydınlanacaktı. Güneş bile ikindiden sonra gitmede, kaldı ki mum ne etsin?

Evlendiler… Onların evliliğinden bize yoksunluk düşüverdi. Yadsınmamız olumlanıyor, evimiz olumsuzlanıyordu: Onların evliliğinden bize evsizlik düşüyordu. Bize evlerden valizler düşüyordu. Bize kavuşmalardan gitmeler düşüyordu. Bize özlemelerden yolculuklar, zamanında uzatılan ellerden iteklenmeler düşüyordu. Gülümseyen ağızdan –hiç zaman kaybetmeden ne sözler dökülüyordu: Babamla gizli kaçak sevişen kadın daha önce hiç evlenmediği için kendisini yüceltip, bekâretini alkışlıyordu. El deymemiş (!) geçmişine bizi yakıştıramıyordu. Babamın bize açık sandığımız kalbinden “varlığımızı ele güne açıklayamadığı için” kovuluyorduk. Babam ondan aşk biçiyordu, o da aşktan aile… O ailede adımız bile geçmiyordu.  İsimlerimiz otobüs biletlerinde yazdığı kadar anababamızın belleğine yazılmamıştı. Bir süre sonra otobüsler o yöne gitmez oldu, ayaklarımız jiletsi sözlerle kesildi. İsimler biletlerden de silindi.

Babamın, annem kadar zeki bir kadının açtığı derin yarığı aptal ve kurnaz bir kadınla tedavi etmeye çalıştığını hesabın nihayetinde gördük. Çünkü zeki kadınlar anımsatırlar, acı ve tatlı olanı… Can yakanı ve cana can katanı…  Parıltının ta kendisidir zekâ. Oysa kurnaz kadınlar unuttururlar. Kurnazlık, küftür: Hafızanın gerçeği saklayan parçalarına saldırıp, çürütür. Matematiğin artığı olan küçük ve bayat hesaplarla beslenirler kurnazlar… Hesapları sindirir ve sıfırlar demeti dışkılarlar… Sıfırdan ne çok pay aldığını anlayamaz kişi.

Annem ve babam… Bir iyi kalpli biri akıllı, biri güzel biri yakışıklı, biri çalışkan biri ahlâklı… Tepeden tırnağa meziyet olsalar ne fark eder tepeden tırnağa zayıf olduktan sonra? Kurnaz, kötü, sivri ve güçlü olanların buhurdanlığından yayılan rehavet afyonunu ciğerlerine çeke çeke bizden gittiler. Zekâlarını hiçleştirip, ahlarımızdan yaptığımız yataklarda deliksiz uykulara daldılar. Hesabın nihayetini hiç düşünmediler. Sivrilen acıların ruhumuzu parçalayıp ucunun dışarı çıkıvereceğini ve onlara dokunacağını… O hesabın bir gün, bir fotoğraf karesine bakarken apansız sorulacağını… Klişelerin etkisiz evreninden kılıçlar dövüleceğini: “Sevgi vermek için karında değil kalpte büyütülür bir çocuk” diye çınlayan çığlığın bizim topraklarımızda yer-yeksan bir depreme dönüşeceğini…

Kim bırakmıştı bizi yabancıların bekçiliğine?

Bir fısıltı kadar hafif bir “ah”, omuzda ne kadar ağırdır ya, bilemişlerdi bu ağırlığı omzumuzdan silkeleyeceğimizi. Etinden söküldüğümüz insanların şişirdiği üveyliği patlatıp, cerahati akıtır gibi akıtacağımızı… Bütün bunları ufacık bir çocuğun sığınışında yeniden soracağımızı, rehavetin buhurdanlığını parçalayacağımızı düşünmemişlerdi muhtemelen…

-4-

Akif, uyumuştu. Fotoğrafları koltuğun üzerinden yere savurdum.

Bir çocuğa yatak vermesi zor muydu? Yemek yapmak için kalktım yerimden. Tabak koyması zor muydu bir sofraya? Gövdesi titrek, zor muydu istediğinde sarılmak? O şakısa ben dinlesem. O gülse ben gülsem, zor mu? Zordur kimine zordur da, o kalakalsa sokakta bir başına; ben evimde özbeöz gerçeklerimle bu mu daha kolaydı? Bir battaniye getirmeye gittim. Onun yatağı, yastığı, yuvası bundan böyle benim yanımdı.

Akif


[1] Odabaşı, Yılmaz. Her Ömür Kendi Gençliğinden Vurulur. Başak yay. 1992, Ankara

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s