Yüksek


I

Ani kararlar konusunda hiç birimiz iyi değiliz. Bazı sakız vardır, çiğnemesi pek bir güzeldir. Kurtulmanın yolu yoktur ondan. Ağız, ona tutulmuştur. Onunla flörtleşir. Dilin üzerinde gerersin, dişlerinin arasında ezersin, çıtlatırsın arka arkaya… Ona eziyet etmekten hoşlanırsın. Sasır damağın sonra, durmak istersin. Lastiğe dönüşür o kıvrak, beyaz parça, atmak istersin. Yapamazsın. Ön dişlerinde küçültürsün, çıkartıp sağa sola yapıştırırsın. Güya, ertelersin. Başaramazsın, gerisin geriye alıp ağzına atar, sanki ilk kez sakız çiğner gibi oyalarsın kendini. Ama artık ondan nefret ediyorsundur. Kurtulmanın tek yolu, bir an bile düşünmeden alıp fırlatmaktır. Toprağın, kültablasının üzerine atmaktır. Sonra, tutkuyla istesen bile geri alamayacaksındır artık. Alsan bile, sana aynı tadı vermeyecektir. Vazgeçmeye mecbur olmak, ani bir karar ister. Ama hiçbir karar yeterince ani değildir. Gövdenle çok savaşırsın önce.

II

Kapının arkasına dört tane çivi çaktık. Dört ceketimiz var toplamda. İkisi senin, ikisi benim. Dördü de yerinde ise ya yaz gelmiştir, ya da ikimiz de evdeyiz demektir. İkimiz de evdeysek –yani burada- asla o ani kararı verememişiz demektir.

III

Artık içerken daha suskunsun. Daha suskunum artık içerken. Ağlamıyorum, gülmüyorum, öpmüyorum, aşık olmuyorum. Ağlamıyorsun, gülmüyorsun, öpmüyorsun, aşık olmuyorsun (muhtemelen).

Ne kadar susuyorsak, başımızın içi öyle bulanık; öyle tek kişilik ağızların ahenksiz gürültüsüne batmışız. Yüzüme bakarken, gözlerinin orta siyahında bir keşke kımıldıyor. Küçücük. Hep siyah, hep bir tasarı halinde. “Keşke”,  başlı başına gecikmiş bir tasarıdır. Ani kararlar vermek için gecikmişiz. Yine de içimizden birinin bu geç kalmışlığa meydan okuyacağını biliyoruz. Niyeyse, bu hep sen olacakmışsın gibi gelirdi bana. İnsan nasıl da yanıltıyor kendisini.

IV

-Fotoğraf- Geçmişin, donuk ve yapay teşhiri. Albümlerin, hışırdayan jelatinleri arasında başkasının hatırasını anlamaya çalışıyoruz. Arka plan daha çok şey söylüyor her zamanki gibi: yapmacıksız. Gerçekten o anın zerresi. Yalansız olan arka planda. Başkasının hakikati. Alabildiğine ağaç lığı gören bir pencere… Şimdi pencerenin kendisi bile, bu fotoğraf kağıdındaki suretinden daha fazla yalan söyleyecek. Uzun, parlak renklere boyanmış binalar. (Sanki hep oradalardı.)

V

Haydarpaşa’dan gitmek, gitmek eylemindeki apansız parçayı aklıyor. Suyun kaldırma kuvvetinden faydalanarak, ağırlığını küçümseyen bir kayık gibi; yüzlerce gidici arasında kendi gidişimi küçümseyebiliyorum. Valizim, diğerlerinden daha küçük. Sırtımda bir, çantamda bir ceket. İki çivi boş şimdi. Ap-an-sız.

VI

Raylar çakıllı bir ıslık tutturmuş. Yataklıdan otuz lira elli kuruşa aldım biletimi; bu ıslığın iki bin kilometrelik sesi; o t u z , e l l i. Pencere kenarına yanaşıyorum. Çantamı sırt oyuğuma yerleştiriyorum. İzmit’e kadar yapraksız, zemheri çarpmış erikler, kirazlar, iğdeler…

İki çivi dolu-ikisi boş çünkü-; onun ceketi, onun odası, benim gidişim, benim yokluğum… Hem sonra bizim odamız, bizim yasağımız.

VII

Kendine rağmen sırtında bırakabilir misin gerçeği? Ceket kadar mecbursun, ceketten daha çok; seni ısıtan ve acıtan şeyin ta kendisi; gövdende taşıdığın. Sen tepeden tırnağa yalanlarla dolu olduğunda bile, kendi yalanını yalanlarcasına var olacak kadar hakikisin. Kendi doğanı kovalarken hep geride kalmaya mecbur. Onu inkar etmek için (bile) yakalamak isteyeceksin: “Ey sen! Olduğun yerde kal… Sen yakaladığım, sen benim doğam olamazsın…” Ama öyle.

Yazgının kalemi, satır atlar ve senin gözün okumak için o atlanmış satırda takılıverir.

Senin satırın atlanmıştır, yasaklar uluorta yazılmaz çünkü. Senin doğan yasaklardır. Bu kovalamaca sana daha çetin -hiç değilse buradan anlamalıydın-.

VIII

Yeryüzünün mıhı. Altımda akıp giden yolda düşürdüm seni. Şimdi geri bakarak bulmaya çalışıyorum. Eskişehir’de, sarı sokak lambasının altında donmak üzere biriken bir avuç önemsiz suya karışmış olabilirsin… Az sonra, serin akşamın içinden akıp geçtiğimizde seni de ardımızda bırakmış olabiliriz. Çünkü aradıklarımız, hiç ummadığımız yerde karşımıza çıkıverir. Benim için sadece yol üstüdür bu kent. Sadece yataklının penceresinden gördüğüm kadar. Bir istasyonun, göze görünen sarı iddiasız binası kadar. Üşüyen makinistin maviye dönmüş suratı kadar. Belki de uzun bir bekleyişten başka hiçbir şey yok sende. Çamurlaşarak eskiyen içanadolu karlarına saklanmış olabilirsin… Bozkarlara.

(Seni neden burada arayım ki?) İz süreceğim bir yolum yok burada… Koltuğumun karşısındaki aynadan yansıyan karanlıksın. Geride bırakılmış karanlık…

Karanlık geçmiş, şimdi kendisine koştuğum bu. Rayların üzerinden koştuğumuz bu. İleri giderken, geçmişe gömülmek ancak bu raylarla olası.

IX

Çocuk. Varoluşunu sesle anlatan. Buradasın çocuk; gözlerimi açmadan görebilirim seni… Sesin seni görünebilir kılıyor… Kısa yumuk parmakların sesinle uzayabilir, ufak gövden sesle genişleyebilir, ses çıkarttıkça her yere uzanabilecek kadar yükselirsin. Senin sesin buna kadir, çünkü kötek yiyeceğin güne kadar, şiddetle bastırılıncaya kadar hakikatin sadece içinden geçenleri haykıracaksın. Tanrının sana bahşettiği ilk lütuf bu. Ama biz lütufları katletmeyi pek iyi beceririz.

Annen cömert kadın: bak sana hayat vermiş. İçinden, etinden, damarından. Sonra, babana da öncesini ve sonrasını… Eliyle yuğurup pişirdiği ekmeğinden bana da pay biçiyor. Ne kadar anne olabilirse bir kadın o kadar. Kaç kişiye anne olabilirse o kadar. Ekmek paylaşmaya başladıysak eğer, Şarkışlayı geçeli çok oldu. Şimdi ortalık, beyazoğlubeyazdır.

Gözlerimi açmadan bilebilirim, kar da sen gibi çocuktur. O da kendini duyurur.

XI

Ölmek için bu kadar uzaklaşmam gerekiyor mu? Kendime sorduklarım arasında beni acıtan tek soru bu. Ölmek ya da gereksinimler değil; uzaklaşmanın yakıcı ve uzun süren bir yanı var. Diğerleri an kolluyor.

Eğer yükseklik korkumu yenersem, bir daha hiçbir şeyden eskisi gibi korkmayacağıma inanırdım. Yerin, tabanlarım altında derinleşmesi niye beni bu kadar ürkütür hiç bilemedim. Belleğimin bir yanı, bu soru için en az korkunun kendisi kadar derin çukurlar kazıyor. Belki de yanıtsızlığın içine düşmek beni bu kadar acıttığından olsa gerek, gerçek bir derinliğin içine yuvarlanmaktan korkuyorum.

Kendimi azaltarak, küçülterek dizlerimin üzerine çöküp, yere biraz daha yaklaşmaya çalışır mıyım? Sürünür müyüm? Can havli, bayağılaşan tasarıları görünmez kılıyor.

XII

Kemah’ta iniyorum. Ateş vurmuş gibi kıpkızıl kayaların arasına gerilen köprüye kadar yolum uzun. Korkulukları olmayan taş köprüden başımı sarkıtıp, cansız bedenimi ve katılaşan su üzerine çarpıp dağılacak  zerrelerimi hayal edeceğim.

Tren hareket ediyor. Ayaza kavuşan sıcak nefes gibi buharını, geçide bırakarak uzaklaşıyor. Gözden yitene dek bakışımı ayırmıyorum.

Beni öleceğim yere kadar bırakan bu trenin peşinden minnetle bakıyorum.

Dağ eteklerine, kayalıklara inatçı, sert bir kar örtüsü yaslanmış.

–eğer beni orada karşılayıp da, neden geldiğimi soran olursa onlara iki şey söyleyebilirim: Korkarak ölmedim.

Üzerine kapaklandığım, bir ırmağın mavi buzu, mor gölgesi değil, üzerinden atladığım eski bir köprü değil… Korkumun üzerinden atlayıp, zorbalığının üstüne kapaklandım. Ve bunu siz beni itmeye karar verdiğiniz için değil; kaslarıma na şu başımın içinden sarmal sarmal emir kipleri göndererek yaptım.

Hem burada öldüm; yaşamak onun yanında, o kentte yaşamaktı… Onlara da cansız, içi (öte yana) göçmüş; kemiği kırılıp yeninden fışkırmış etimi bıraktım. Yücelttikleri de yerdikleri de bedenimdi çünkü. Erkek olduğu için, bir uzuv farkı baş köşeye koydukları, gövdemin orta yerinde çarpan uzvumu daha önemsediğim için fırlatıp attıkları ben(im) bedenim.

Bana ait olan ve hissettiklerimi haksızçıkaran bedenim. Onlara bunu verdim. Onların ruhuma yaptıklarını ben de bedenime yaptım –derim.

Eğer öte yanda sormak için bekleyen varsa söyleyeceklerim bunlar.

XII

Bir erkeğin diğer erkeğe duyduğu aşk kadar, tehlikelisi yoktur: Böyle doğrudan, böyle yapmacıksız, amansız, cisimsiz hissetmek çağın maskesini düşürür çünkü. Bu tehlike değil de nedir? Durian meyvesi gibi, kabuğu kesilip de içindeki yemiş çıkartılıncaya dek; kokusundan da, görüntüsünden de kuşku duyulur. Yasaklanır! Oysa içinden çıkartılan her ne ise; Tanrı onu korumak, sakınmak için öyle bir kabuk altına yerleştirmiş dersiniz. Doğanın böyle nazik jestleri yoktur; insanın hele hiç! Bu daha tanrısaldır; bu sınav bizlere daha zordur.

XII

Şaşırtmaca olacak. Hala yanıt bekleyenler, bedenin hesabını isteyenler; ona sorsunlar. Onlara sadece bedenimi bırakıyorum. Bakalım yanıt alabiliyorlar mı? Et cevapsızdır.

Ben, kendimi alıp gidiyorum. Apansız!

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s