İlk Röportaj (Okyanus Odalar)


Sevgili Arkadaşım, Bircan Yıldız’a Mart 2010’da Okyanus Odalar’ın bir kopyasını göndermiş; fikirlerini istemiştim… Kopyanın eline geçmesinden yaklaşık on beş yirmi gün sonra beni aradığında, uzun uzadıya konuşma fırsatı bulduk. Sohbetimiz gerçekten çok güzeldi. Bu genç kadın, romanıma bir okurun verebileceği en güzel tepkiyi vermişti… Onu merak ediyordu. Dahası, beni tanıdığı, diğer kısa öykülerimi ve makalelerimi de okuduğu için değerlendirme unsurları farklıydı.

Aradan iki ay geçti. Geçenlerde üç ayda bir çıkartılacak olan Vera isimli dil-düşünce-yazın dergisi için benimle röportaj yapmayı teklif etti. Az önce röpotaj metni elime geçti. Bu röportajı Vera okurlarından önce, blog okurlarımla paylaşıyorum. Kendisine bu güzel soruları için teşekkür ederim.Ayrıca bunun yaptığım ilk söyleşi olduğunu da belirtmeliyim.

Okyanus Odalar ismi, fikri nereden çıktı?

Bu birden bire ağzımdan dökülüvermiş bir isimdi. O esnada, zihnimde ve yüreğimde kendisini direten major durum sıkışmışlıktı. Diğer bütün durumlar, kendisini sıkışmışlık altında açımlıyordu. Öte yandan bunun geçici olduğunu biliyordum. Geçici bir duruma göre oldukça şiddetliydi yalnız. Ben de onun karşısına aynı şiddette bir anti tez koymalıydım. Özgürleşmek, gidebilmek, kabukları kırabilmek… Okyanus Odalar, bu iki ruhsal figürün isimlendirilmesiydi.

Blogunuzda takip ettiğimiz metinlerin yazı dilinden çok farklı bir anlatımı var Okyanus Odaların…

Öncelikle, Okyanus Odalar, erken bir ürün. Hazırlanması, kabul edilmesi, baskı süreci uzun sürdü. Bu, genç bir yazar için yazınsal evrim geçirebileceği bir süreç. Yeni şeyler deniyor, derdimi anlatabileceğim en samimi yolu keşfetmeye çalışıyorum. Okyanus Odalar için, o an üzerinde ilerleyebileceğim en samimi anlatım buydu. Dahası, o üçüncü tekil şahıslara mal edilmiş bir kişisel anlatı. Hani, söylemeye çekindiklerimizi “Bir arkadaşım diyor ki” şeklinde anlatırız… Benim anlatım da öyle bir ruh halinin eseriydi.

Kitabın önsözünde, “hikayeler kehanetcilleşti” diyorsunuz. Kehanetcilleşmek ne demek?

Garip bir kavramsallaştırma olmuş hakikaten. Ama tam olarak durumu izah ediyor. Bu hikayelerin bir kısmı gerçekten başımdan geçen öykülerden oluşuyordu, öte taraftan bu gerçekleri bir çeşit kurgunun yani yalanın içinde anlatıyordum. Kitabı noktaladığım andan sonra, uydurulmuş öğeler birer birer olmaya, gerçekleşmeye başladı. Hani artık o cümleler, bir öykünün değil bir kehanetin cümlesi gibi çalınıyordu kulağıma. Neyse ki, tamamen hayal ürünü olan ve gerçekte karşılığını asla bulamayacak noktalar var… Ben de aklı selimi korumak için onların varlığına sığınıyorum.

Felsefe okuduğunuzu biliyoruz, Okyanus Odalarda felsefeyi hissedebileceğimiz noktalar nerelerdir?

Felsefeyi hissedeceğinizden eminsiniz demek? Eh, bu doğru. Felsefenin hayatımdaki yer alış öyküsü, onunla aramdaki akılsal değil ama duygusal ilişkinin hikayesi yer alıyor burada. Bir ekol, bütüncül bir felsefi akım değil ama pratik yaklaşımlar halinde, hani neredeyse gündelik felsefe diyebileceğimiz öğeler var.  O hep var artık. Hep!

Anlatınıza güç veren neydi? Neyi anlattınız diye sormayacağım, niye anlattınız?

O esnalarda, ekmek ve kalem kaygısı arasında büyük bir savaş sürüyordu hayatımda. Eh, insan ekmek diyor. Ama kitaplarınıza, defterlerinize, kalemlerinize, daktilonuza, bilgisayarınıza kıskanarak bakıyorsunuz. Bu çok acı bir deneyim. Lezzetini bildiğiniz bir yemeği görüp, dokunamamak; kokusunu alıp, iştahlanıp bir parça koparamamak gibi… Sonra, direnciniz kırılıyor. Kaleme koşuyorsunuz. İyi ya da kötü anlatmak değil, sadece anlatmak kaygısı güdüyorsunuz. Anlatma kaygım yüzünden anlattım… Hep bunun için anlattım. Öyle mutlu oluyorum. Kelimelerle.

Şebnem Ferah’tan ve Sezen Aksu’dan alıntılamalar yapıyorsunuz.

Onlar benim “kadından” anladığım. Onlar benim “duygudan, zekadan, direnmekten” anladığım… Sadece müzik değil onlar, onlar benim samimiyetim. Hem Yıldız Usmanova’dan, Hümeyra’dan, Bob Marley ve Sagopa Kajmer’den de alıntılar yaptım. Onlar sayesinde gürültüyü susturup, kendimi işitebildim.

Finalde de…

Sürprizi bozacaksın!

Peki… Filiz ve Derin karakterlerine gelelim… Bu karakterlerin ne kadarı siz?

Hikayenin ne kadarı bensem o kadar. Bu romanı, diğer yazılarımdan ayıracak olan dinamik de bu. Diğer yazılarımda, ben bir karakterim. Bu romanda, karakterler ben. Bu yüzden hatalarla dolu. Bu yüzden kusurlu. Bu yüzden basit ve anlaşılır.

Uzun süreden sonra kalemi elinize alıp bir roman yazıyorsunuz, korkmadınız mı? Başaramamaktan?

Birincil kaygım başarmak olsaydı korkardım. Kazanmak, bitirmek olsaydı korkardım. Birincil kaygım anlatmak olduğu için korkmadım. Kağıt çok iyi bir dinleyici. Ben de gevezeydim. Pek iyi anlaşmışken niye korkayım? Ama sonra, iş bu anlatıyı dışlaştırmak fikrine gelince, korktum. Korkuyorum.

Beğenilmemekten mi?

Hayır. Hiç. Yanlış anlaşılmaktan. Evet. Çok.

Bu kitapta yanlış anlaşılacak olan nedir?

Gerçekler tabii… Gerçek olamayacak kadar acı ya da güzel olan gerçekler. Aslında bu okuyucunun belleğini ele geçirme arzusu. Ne kadar kötü! Ne kadar patolojik bir istek değil mi? Ama yalan söyleyemem… Diliyorum ki, benim sesimle okuyabilsinler hikayeyi.

Bu kitabı en çok kimin okumasını isterdiniz?

Birilerinin… İki ya da üç kişi de olur, bin kişi de. Yahu, bir çığlık atıyorsunuz ve duyuluyor. Yakarıyorsunuz duyuluyor. Seviniyorsunuz duyuluyor.

Teşhir mi bu?

Yalnızlık tutkusu anti-teşhircilik mi? Eğer yalnızlığın kötücül yüzünden kaçmayı istemek teşhirse, tabii ki teşhir. Bir ressamın teşhiri kadar, bir yönetmenin teşhiri kadar. Her teşhir aşağılanmayı hak etmez.

Heyecanlanacak mıyız?

Ben yazarken heyecanlandım. İlk okuyanlardan biri sensin, sen söyle…

Bir ara kalbime iniyor, dediğim bölümler oldu.

Sıkıldın mı?

Hayır! Burada soruları ben soruyordum…

Peki…

Yeniden soruyorum, kitabı gerçekten de “şu kişi” okumalı diyor musunuz?

Buna yanıt vermek de hastalıklı bir işaret olurdu. Özellikle bu kitap için. Kimseye hitaben yazmadım. Herkese okumakta özgür. Herkes kendi üzerine alınmakta özgür. Herkes bir parça bulmakta özgür. Herkes oradaki duyguya katılmakta ve nefret etmekte özgür. Kimseye bir mesajım yok.

Kitabın kırılma duygusu nedir?

“Kabulleniyor musun, direniyor musun?” bu soru onun temel eksenidir.

Kitabın bir kısmının kurgu olduğunu söylediniz, aşk da bu kurgunun bir parçası mı?

Hayır. Belki de hikayenin en kurgusuz parçalarından biri.

Bu kitaptan ne bekliyorsunuz?

Ben, öyküden alacağımı aldım. Onun kitaplaşmasına gelince, henüz ne beklemem gerektiğini bilmiyorum. Sadece yazabilmek, anlatmaya devam etmek istiyorum. Tek kaygım, tek hayalim bu.

Nereye kadar anlatacaksınız?

Ne zaman öleceğimizi ne kadar biliyorsam, bu sorunun yanıtını da o kadar biliyorum.

Yeni bir şeyler yazıyor musunuz?

Jey ve Bahir isimli, fantastik kurgumu yazıyorum. Bir çok öykü yazma şansım oldu. Bu arada Yer isimli, öykü kitabım bitmek üzere. Bu fotoğraflı bir çalışma olacak. Hemen ardından bir öykü kitabı daha hazırlayacağım. Erken öykülerimin yer aldığı… İsmini sana söyleyebilirim. Ama burada ve şimdi olmaz.

Bu röportajın fotoğraflarını dergide görebileceksiniz. Satışa sunulduğunda sizleri de haberdar edeceğim.

Sevgiler.

Tasarım: Ahu Özgen

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under o k y a n u s o d a l a r

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s