Şüphe(siz)ler

İçini Aç, Elif Ezgi

Bu soruyu sormaya devam edeceğim! Çünkü biliyorum ki, bütün kangrenler şüphe damarının tıkanmasıyla başladı.

Size suçlu olduğu öğretilen birinin suçsuz olabilme ihtimali üzerine en son ne zaman düşündünüz?

Herkesin yerdiği bir insanın, aslında haklı olabileceğini; doğru söylediği için ve/veya birilerinin kumpasını ifşa ettiği için ayağının kaydırıldığını aklınıza getirdiniz mi?

Çoğunluğun bir parçası olmak, çoğunluğun sesini işitmek, demokrasinin bize öğrettiği bir şeydir. Demokrasi dedikleri, öylesine yüceltilir ve şüphe edilmeksizin öyle tepede bir noktaya yerleştirilir ki; eleştirmek için elinizi uzatamaz, bir türlü dokunamazsınız… Çoğunluk, tek bir kişinin fikrini aynı anda okuyan korodan farksız olabilir bazen… O vakit, yargıç vicdanınızdır; mahkeme yargı gücünüzdür. Tek başına durmak, işte böyle zamanlarda kıymetlidir.

Ama siz öyle yoğun bir biçimde, veri sağanağına tutulursunuz ki, kaçınılmaz olarak ağzınızdan, burnunuzdan, gözeneğinizden içinize işler. Artık, önyargılar ve tabulardan oluşan birisinizdir. Haklı olanı aramak, kendinizi acıtacak, şaşırtacak, sarsacak bir yola sapmak korkunç gelir. Oysa korkunç olan, birilerinin verdiği tuğlalarla insanlığınız ve kendiniz arasına o duvarı örmektir.

Kendi cümlelerini seslendiremeyen bir ağza dönüşürken sizin ağzınız, söylediklerinizin ne kadar sıradan, ne kadar hareket ettiricilikten yoksun, ne kadar koyunlaşmış olduğunu da anlayamazsınız?

Şu soruyu yanıtlar mısınız?

“Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu niye yenilmiştir?”

Durun, hiç uğraşmayın… Ben sizin vereceğiniz yanıtı kelimesi kelimesine söyleyeyim: Almanlar yenildiği için biz de yenik sayıldık… Hiç kimse, bir insanın kaleminden çıkan bu tarihsel veriyi şüphe ederek eleştirmedi. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu denilen devletin Birinci Dünya savaşında ne işi var, diye soran olmadı. Bir dünya savaşı, “yendik-yenildik” şeklinde anlatılabilecek kadar iyelik zarfları ile sahiplenildi. Oysa, savaş dediğin kıyımdır. Savaşta herkes yenilir… Bunu kimse böyle konuşmadı. Niye? Öyle öğretilmedik de ondan…

Hayatınızda, böyle ezberden yanıtladığınız kaç tane ölümcül ve yaşamsal soru var? Bu ezberler, insanlığınızla sizin aranızdaki duvarı daha ne kadar besleyecek?

Örneğin, akşam haber bültenini izlerken, hiç gündemde olmamasına rağmen, “Tekel işçilerine ne oldu yahu?” diye sorabilecek misiniz? Niye artık haklarında haber yapılmıyor?

Diyelim ki, bakımevlerinde kötü muamele gören çocukları kaçınız anımsadı bugün?

Kanser gibi çağın vebası olarak değerlendirilen bir hastalık, bunca gelişmiş tıp ve teknolojiye rağmen niye hala kesin bir biçimde tedavi edilemiyor? Hangi ilaç şirketi bundan rant sağlıyor olabilir? Yine şu an sormadığınız sorular arasında…

F Tipi cezaevi ne demektir, bir grup insan neden buna karşı çıkıyor, diye soracak mısınız? Yoksa sorularınızın sorulması için gündem oluşmasını mı bekleyeceksiniz? Sahi, sorularınızı da siz sormuyorsunuz belki kim bilir? Gündem-ana sizin kulağınıza fısıldıyor, hem soruları hem de sizi gece yatağınızda rahatsız etmeyecek yanıtları… Ve siz, asla o yanıtlardan şüphe etmiyorsunuz? Değil mi?

Ama biliyor musunuz? Ailenizde bir tekel işçisi olsa, yakınlarınızdan birisi kansere yakalanmışsa, bir tanıdığınız içeri girmiş ve F tipi bir cezaevine gönderilmişse o vakit; içinizde kazanlar kaynamaya başlıyor… Merak ediyorsunuz, insanların niye sesinizi duymadığını? Niye duyurmuyor kimse çığlığınızı? Birilerinin aldığı jetler haber bültenlerine konu oluyor da, sizin sahici, etinizi, ruhunuzu, belleğinizi sömüren acılar konu olamıyor? Siz bu kadar mı önemseniyorsunuz?

Kuyruğuna basıldığında cıyaklamak, diye bir söz vardır. Musibet, başa geldikten sonra dank eder… İşin içine girince, acının bıçağı sizin kemiğinize dayanınca haykırırsınız… Çünkü insansınız, çünkü içinizde diğerinden daha korunaklı olduğunuza dair de bir önyargınız vardı, değil mi? Ama bu da her önyargı gibi sizi yanılttı. Üstelik artık samimiyetinizi de yitirdiniz. Çünkü, başınıza gelmeden o musibet, sorabilirdiniz! Sormadınız. Haykıranları işitebilirdiniz. İşitmediniz. Bizlere-sizlere (hepimize) öğretilen yanıtların ne kadar naylon olduğunu fark etmek için, kuyruğumuza basılması gerekmiyor işte. Şuan, hiçbir geçerli nedeni yok-muş gibi görünürken sormaktır makbul olan. Hakikatin keskin ve hiç de filmlere benzemeyen-hiç de kurgusal olmayan gövdesi; gündemlerin arkasında uyur… Onu görebilmek için, gündemi parçalamanız gerekir.

Yerin yedi kat dibine sokulan bir adamın haklı olma olasılığını düşünmeniz gerekir…

Gazetenin 6., 7. Sayfasında çeyrek sütun yazılan bir haberin manşette verilen bir haberden daha kritik olduğunu düşünebilmeniz gerekir.

Sokaklarda bağıran, slogan atan insanlara küçümseyen gülümsemelerle bakmak yerine kulak kabartmak ve söylediklerini-dertlerini anlamaya çalışmak gerekir.

O insanların –az oldukları için cılız çıkan sesleri- aslında çoğunluğun kişiliksiz korosunda boğulan dev gerçekleri seslendiriyor olabilir…

Duymak gerekir, şüpheyi içinizde duymak… Çünkü yarın aynı şeyler sizin de kapınızı çalabilir. O gün  yakındığınızda sizin  samimiyetinizden şüphe edilebilir…

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

2 responses to “Şüphe(siz)ler

  1. olcay toptaş

    Yazını değillemek değil amacım. çok haklısın, ama başına gelmesi… dünyada insan denilen varlığın bir böcek kadar önemsenmediği, nasıl da birer zavallı haline getirildiğini görmekten başka bir işe yaramıyor. Ya da çaresizliğimiz. Herkes payına düşeni alır yazından. ben payıma düşeni aldım. Bir kez daha çaresiz 😦

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s