Yaz(ı) Mevsimi

Yaz mevsimi benim yöremde bir sınavdır. Tahammülü sınar ilkin. Geceyi yanıltmadan uyuyamazsınız. Bir pervanenin çevirdiği havayı yüzünüze tutarak hayatta kalmaya çabalar, gürültücü bir makineden çıkan serin soluğun odaları doldurmasını beklersiniz. Gırtlağınızdan geçen üç lokmadan sonra tıkanır, terlemeyi ezberleyen vücudunuzu serin deniz suyunda salamuraya yatırırsınız. İster bir balkon gölgesine sığınmış olun, isterseniz bir şemsiyenin altına güneşten kaçamazsınız. Sarışın ve kalleş ışıkları üzerinize bir kova zift gibi dökülecek ve muhakkak sizi karartacaktır. Suya acıkır bütün doğa: Toprak kuru bir ağız gibi yol yol çatlar, bitkiler altın rengine evrilir ve sivrisinekler hiç olmadığı kadar hararetlidir. Evcil hayvanlardan bile yakındır artık. Etinizin üzerinde bir ev tutmuştur. Pembe uçlar veren kaşıntılı tepeler yükselir sivrisinek yurtlarında. Uykudan sıktınız sıyrılır. Göz çukurlarınız karanlık eflatunlar biçiminde genişler, gündüzleri küçük bir esinti sizi olduğunuz yere devirecektir ama nerede? Söz gelimi sokaklar, cehennemi prova ettirir. Yapar bunu. İşte o an bir yaylanın serinine iman edersiniz. Yaparsınız bunu.

Derken kendinizi doğadaki herhangi bir canlıyla eş tutacak olursunuz: Bir serçeyle, köpekle, salyangozla. Onlarla aranızda çok güçlü bir ortak nokta sezersiniz. Çünkü sıcak, içinizdeki insansal eğilimlerinizi kaynatıp buharlaştırmıştır. Ve siz de tıpkı onlar gibi sadece hayatta kalmaya çalışıyorsunuzdur. Bu mücadelenin ismi, Mersin’de Temmuzdur.

Akşam esintilerinden yoksun, aysız ve yıldızlı gökyüzü mahvınıza sebep olur. Nem, katı bir cisim gibi, eli kolu olan bir adam biçiminde aranızda dolaşmaya başlar. Pencerelere buharsı sırtını yaslar, teninize saydam bir ağda gibi uzanır. Ağzı büyüktür ve sizi yutması an meselesidir, böyle gelir insana… Her an maddenin diğer haline dönüşecek denli ısı eşiğiniz yükselmektedir. Bu önlenemez yükselişe Mersin’de Ağustos denir.

Derken güneş terbiyesini takınacak olur. Hırçın bir hayvan gibi sağa sola pençe savurmaktan yorgundur. Eteğindeki son taşlar dökülmekte, har bir tik gibi kentin üzerinde seyirmektedir. Pencerenin gırtlağında duran eli çekilir, rüzgar perdelerin arasından kısa kesik sızıntılar halinde odalara adım atmaya başlar. Bir Mevlevi direngenliğinde dönüp duran pervaneler hız keser, iyice ağırlaşır ve nihayetinde durur. Sabaha karşı ten ürpermeye, gövdeler birbirine sokulmaya başlar. Yüze düşen perçemler sığır derisi kırbaçlar gibi alnı acıtmaz. Eylül, kentin nekahet dönemidir.

Sofralar ne vakit içeri taşınsa ve ne vakit incecik bir hırka örtse omuzları, odanın serinliği suyu ne vakit üşütse insan kendine dönüşünü –tam anlamıyla- işte o vakit yaşar. Eli, sıcağın önünde bir siper değildir. Eli, rüzgarsız geceden rüzgar devşiren bir yelpaze değildir… El, üretecek eldir. Şimdi tastamam insan elidir.

İşte o vakit kaleme uzanmak caizdir.

Hayatta kalmaktan başka derdimiz yokmuşçasına uydurabildiğimizde, kalem helaldir sanki.

Aslında değişen bir şey de yoktur. Sözün konusu yine hayatta kalmaktır. Ancak değişen sözün, buhardan suya dönüşmesidir. Artık kalemin kalıbına girebilecek ve anlatılır hale gelebilecektir.

İşte o vakit yaz bitmiş, yazı mevsimi başlamıştır…

Herkese yazı mevsiminden selam olsun!

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Teferruatlar

One response to “Yaz(ı) Mevsimi

  1. cekirge

    Mersin’de Ağustos… İlk gençlik dönemini Adana’da bu sıcaklarda geçirmiş birisi olarak o sıcağı tekrar yaşadım bu güzel tariflerle. Bu kadar mı güzel anlatılır bir sıcak, bir mevsim?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s