İstanbulî

Muhsin Bilyap

Kaçınmak gerek İstanbul sonbaharından… Yoksa kazara oraya bırakılmış bir kelebek görür ve onun karşısında çaresiz kalırsın. Bahara yürümek ve o kelebeği ait olduğu yere bırakabilmek için fazla gecikmiş bir yerdesindir. Eli kolu bağlanan herkes başka türlü isimlendirir gövdesinde daralıp küçülen hava boşluğunu… Eğer İstanbul’un orta yerinde, bir Pazar günü bu sendelemeyi isimlendireceksen hiç çekinmeden “hüzün” dersin. Daha fazlasını söylemene müsaade etmez kent. İçinden sökülmeye yeltenen çığlığını bir vapura havale eder, çömelip kaldığın yerde göğüs geçirirsin. Gölgeler birbiri içine girerek kentin saçlarında gezinir. Yüreğindeki esmerliğin aheste aheste bir kuzgun kanadına dönüşeceğini de bilirsin. Ferahlıktan yoksun göğsünün tam orta yerinde hareketli ve karanlık leke… Günler böyle kısalmaya başlar sende.

Yeşil bir yer burası. Yüksekten bakıldığında çelik çubuklara inatla sarılmış sarmaşıkların şehri derim hep. Modern ellerin ürünü olan yapılar, tarihin ve doğanın zümrüdî marşına seyirci kalır. Yan yana durduklarında birbirlerini sevmeseler de geçinmek zorunda olan iki insanı andırırlar.

Güz diyordum, İstanbul’da güz… Rüzgar sokakları ve dik yokuşları koşarak çıkar, seni bulur ve tenine –orada ve teklifsizce sahip olur. Bunu her zerrendeki kısa ve uğultulu soluk alışverişinden anlayacaksın.

Boğazın suları benim göze alamadığımdır. “Gri sularla boğuşmayalım” derim usul usul. Çok batar çıkarız, bilirim. Ve akşama yatkın olur her sabah, eskidikçe kararan gümüş bir kelepçeye bileklerimi uzatır gibi boğazın sularına bakışlarımı öyle uzatırım. Ama bunu hiç istemem. Allah biliyor ya, korkarım.

Ne vardı yorganın altından çıkacak sanki? Ne vardır sahi? Her yorganın altı aynı kenttir, -yalnızlık varsa işin içinde- bir de aynı iklim… Uykudan caydıracak ne vardır, ekmek kavgasından başka? Çoğu Pazar, ateşkestir ekmekle insan arasında… İşte yine de Konstantiniye’nin yaşlı türküsünü duyan ne içeride durabilir ne de dışarıda…

İstanbul’un güzünden kaçınacaksın… İki başka yolun yolcusu şiir gelir aklına yetişemezsin. Bu mevsimin çekirdeğinde mısralar dolanır. Yağmur redif sesiyle yağar ve uyaktan kaçındıkça başka özgür bir mısra…

Hep yamacın kıyısında durur gibi, düşmek üzere ve kalmak üzere… Hep muğlak ve hep tasarı halinde… İçinde belirsiz yaslar uç vermiş. Hafıza ilk önce gülümseyişi defterden silmiş… İstanbul güzü seni karanlığa uyandırır… Ve seninle beraber içinde ne kadar kararsız ve aciz insan varsa onlar da gözlerini açar…

Çıkma.

Eğer mümkünse yorganın altında kal. Orada hep aynı iklim.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Teferruatlar

One response to “İstanbulî

  1. olcay toptaş

    sen hep yaz olur mu? …

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s