Bir Paulo Coelho Kazığı: Elif

Bu bir eleştiri yazısı değildir. Çünkü kişisel öfkelerimi içermektedir. Eleştiri yazıları serin kanlı bir subjektivite (öznellik) içerir. Ama ne yazık ki, şu anda o serinkanlılık bende mevcut değil değerli okurlar.

Simyacı güzeldi. Özdü. Su gibiydi. Bir klasik, bir öğreti olmaya hakkı vardı o kitabın. Üstelik maddi olarak da karşılığını aldı. Hem de bir yazarı, yaptığı iş bakımından en tatmin edecek biçimde. Otuz milyon sattı. Nereden bakarsanız bu, kitabın birden fazla kişi tarafından okunduğunda en az altmış milyon kişiye ulaşma olasılığını gözler önüne seren bir rakamdı. Bu neredeyse Türkiye’nin nüfusudur. Satsın… Kazansın… Eli kalem tutan ihya olsun, zirzoplar, şaklabanlar, soytarılar değil… Alınteri dökenler…  Sonra, Coelho için –tahminimce- zor ama güzel bir süreç başladı. Artık ne yazarsa yazsın, okunacağını bilmek bu güzel sürecin taç yaprağı… En yoksul parçamla size yemin ederim ki, para bir yere kadar yazarın dişine gelir. Bir kişi bile okusa yazdıklarınızı, yani şu kalabalık ve yalnızlaştığınız dünyada bir kişi sesinizi duysa, duvar yıkmış, hapishanenizden salıverilmiş, ciğerinize soluk girmiş, pranga kırmış gibi hissedersiniz. Bunu karşılayacak hiçbir şey yoktur.

Sonra iyi kumaşı ne kadar kötü biçseniz de, ortaya çıkan şey yine de hammaddesini belli eder. Bu da bir yazarın, yapacağı hataları, denemeleri haklı kılan kredisidir. Bu krediyi, bize harika şeyler sunarak kazanmış, şimdi kafasından geçenleri denemek için kendi çılgınlıklarına yer açmıştır. Edebiyatta çılgınlık özgünlüğü bir adım daha aşan bir şey… Ucunda, anlaşılmamak var. Garip görünmek var… Biçimsiz olmak… Ama sanatçı zihninde uçuşan en marjinal parçalardan bir kolaj yapmayı öyle çok beklemiştir ki, o çılgınlık kredisi ondan alınırsa eğer küser. Özgünlüğünü de alıp yanında götürür. Ayakları yere basan eserler üretmemeye karar verebilir. İşte sayısız felaketlerden sonra dünya bir gömlek daha kötü bir yer olacaksa, sanatçı küstükten sonra olur. Milan Kundera’ya az kalsın yapıyorlardı bunu…

Gelelim Coelho’ya… Eğer Coelho, Elif yerine Dadaist akımda bile bir şeyler yazmayı deneseydi, inanın bunu içim alır, bana daha kabul edilesi gelirdi. Ben de kitaba döktüğüm 20 lira için, haramlık okumazdım kendisine… Dadaist akım demişken; bu akım rastgelelik üzerine kurudur. Tesadüfi olarak seçilen sözcükler yan yana getirilir ve metin oluşturulur. Dadaistlere göre, dünyada her şey bu kadar rastgele olup biterken, edebi metinlere kurallar koymak manasızdır. Dadaistlerin çoğu, 30’lu 40’lı yıllarda sürrealist (gerçekdışıcı) olup vaziyeti noktaladı. Çünkü dağınık odaların dahi kendince bir ilkesi vardır! Neyse… Coelho’dan bahsediyorduk… Saçmalayacağını bile bile deneysel bir çalışma yapıp, bunu bastırsaydı, Dadaist olsaydı örneğin… Okuduklarımdan tek kelime anlamamış olsaydım dahi, “üretmeden duramamış işte!” der susardım. 20 lira paramı da helal ederdim. Ama…

Ama…

Eğer bir kitabı; “Ben harfleri tükürsem yine de satar” mantığıyla yazıyorsanız, adınızı kötüye kullanıyorsunuz demektir. Kitabın sırtına yazdıklarınızla içine koyduklarınız aynı yola çıkmıyorsa, beni ve diğer tüm okurları enayi yerine koymuşsunuz demektir. Ne desem satar, düşüncesi eserinizi “sadece” bir ürüne indirgemektir. Yaptığınız, alın terinizle, düşünce üretiminizle yaptığınız işten kazanmak şahane bir şey bunu kim istemez? Ama… Sadece parayı istemek… Satmayı istemek…

Elif Şafak’a bir ara buna benzer bir sebeple küsmüştüm. Tabi benim küslüğüm tavşanın dağa küsmesi gibi olabilir ama ben kendi adıma tek bir okurumun dahi bana gönül koymasına razı olamazdım… Eminim o da olmazdı. Neyse… Sandy Tolan’ın Limon Ağacı kitabının önünde, Elif Şafak’ın romanı önerdiğine dair bir cümlesi alıntı biçiminde yazıyordu. Pinhan’ı, Bit Palas’ı, Aşk’ı, Baba ve Piç’i nakış gibi işleyen bu kadın eğer bir roman için böylesine güzel şeyler söylemişse o kitap alınıp okunmalıdır. Bu tavsiyeye uymakta beis görmedim. Ama ne oldu? O kitap, hayatımda okuduğum en ilkesiz, en berbat çeviriydi. Elif Şafak, neye ve hangi dildeki kopyasına dayanarak bu tavsiyeyi salık vermişti? Eğer Türkiye’deki okurlara sesleniyorsa,başka dilden okuyup da önermek nasıl bir burnu havadalık, nasıl bir aymazlıktı? İçimden bir sürü şey saydırıyordum. En sevdiğim romancılardan birisiyle kavga ediyordum, ona darılmıştım. Güvenimi boşa çıkartmıştı… Bir daha onu okurken gülümsemeyecek, ismini gördüğümde heyecanlanmayacaktım. Bir okur olarak verebileceğim en büyük ceza onu okumamak olurdu ki, bunu göze alabilmiş değil(d)im. Tabii ki yapmadım. Üstelik Oxford konuşmasını dinlerken belki bininci kez ne kadar kıymetli bir insan düşünüyordum, kızgınlığım geçmişti… Her şeyden önce, kendi kaleminden çıkan hiç bir şey beni düş kırıklığına uğratmamıştı… O, Elif Şafak, bize kelimeleri yutturmaya çalışmamıştı asla.

Ama Paulo Coelho için bu geçerli değil…

Elif isimli kitabı boyunca beyefendinin, kişisel bunalımlarını dinlediğimiz yetmiyormuş gibi, fazladan şişirilmiş egosu eşliğinde “aforizmalar” saçışını okuyoruz. Altı çizilip, önemli sanılsın diye atılmış sloganlar… “İçine iki Mevlevilik serpiştirelim… Sufilik üfleyelim… Budizm ve Taoizm gibi Uzakdoğu öğretileriyle süsleyelim… Biraz bunalım, iki dirhem cinsellik de kattık mı ooooh oldu işte sana kitaaaap!”

Elif’i okuduğum süre zarfında bu gözü açıklığın bana kaktırıldığını hissedip küplere bindim, evet! Türkiye ile ilgili bileşenlerin olması zerre ilgimi çekmedi, evet!

Müthiş bir fırsatın var, Rusyayı baştan ayağa trenle geziyorsun… Bir yazar olarak söyleyeceklerin bunlar mıdır? Böyle sığ mı geçti bu seyahat, diye haykırdım evet!

A, eğer ona sorarsanız öyle değil…

Elif’e girmiş sayın Coelho. Elif’e girmek ne demek? Sufiliği inceleyen, Mevleviliği tanımlayan, tanıtan, anlatan nice kitapta böyle bir söylem görmedim. Bir çeşit tamamlanma anı, sezgisel, meditasyon benzeri bir trans hali mi? Yoksa hepsinden biraz biraz mı? Kim hangisinden ne kadar isterse…

Geç bunları Coelho!

İnsan Elif’e girip, böyle açıkgözlülük yaparak çıkmaz… İnsan, o birliği, o ego terkini yaşadıktan sonra imza günü yapmaz söz gelimi! Konferansa katılıp, ödül almaz… Elif’e girilmez; çünkü girdiğin yerden çıkarsın. Elif olunur. Ona dönüşülür. Ve bu “dört kez oldu” diye niceliksel olarak değerlendirilecek, sayılara dökülecek bir tecrübe değildir. Elif olundu mu, artık onun üzerinden yürütülür hayat… Bu popüler bir şaka, fiyakalı bir ürün değildir.

Yazdığın son kitap öyle olabilir ama eliflik öyle değildir…

Seni bir daha okumayacağım Coelho.Bir okurun cezasına çarptırıldın işte…

Hoşça kal.

İmza:

Elif

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Kurmacalar...

2 responses to “Bir Paulo Coelho Kazığı: Elif

  1. size bu parçayı armağan ediyorum,kendi blogumdan alıntıdır./vodka fraise.

    http://anlatmahircim.blogspot.com/2011/07/zaza-fournierla-vie-deuxmademoisellevod.html

    selamlar.

  2. Tuğba Han

    Elif’e dört kere girilmez. Zaten Elif’e girilmez. Elif’de yok olur insan, hiç olur… Elif’te hiç olmak da herkesin harcı değildir. Hele hele amacı popülistlik olan birinin harcı hiç değildir. Sufiliğe soyunmadan da tasavvuf ikliminden geçebilirsin. O iklimden geçmek bile egoyu en aza indirir. Ego yerindeyse eğer sen o iklimden gözü kapalı geçmiş, sadece bir arkadaşa bakıp çıkmışsındır. Ya da zamanın modasına uyup ‘-mış gibi’ yapmış, keseden gelecek sese odaklanmışsındır. O kese dolar, taşar hatta… Ama itibarını ve okurunu kaybetmek göze alınabilir mi? Alınıyorsa da -ki bu fütursuz tavır bunu gösteriyor- size bol kazançlı günler sevgili Coelho!

    Düşüncelerime tercüman olmuşsunuz Elif Hanım. Sevgiler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s