Ayın Karanlık Yüzü

Created by: Brandi Burns

Kuru kahveciye gittim. Küçücük bir büfe. İçerisi mis gibi kokuyor. Önce o kokuyla ciğerlerimi doldurdum ve tezgâhta bekleyen adama şöyle dedim: “Bana öyle taze ve güzel bir kahve ver ki, intihar etmek üzere olan birini kararından caydırsın…” Adam, teşbihimi kusurlu bulmuş olacak ki, “Aman Allah korusun” diyiverdi. “O zaman” dedim, “son arzusu bu kahveden içmek olan birisine veriyormuşçasına bir kahve ver bana”. “Abla iyi misin?” dedi. Kahkahasız güldüm. “Şükür çok iyiyim” dedim, “Sen sadece kahve ver…” İşte şimdi o kahveden içiyorum. Sadece biraz kara mizah yapmak istemiştim. Kimseyi güldürmedi. Bir daha böyle espri deneyleri yapmayacağım, maksadını aşıyor çünkü.

Akşam olmak üzere, bugün yazacağım yazıya, gözlerimi açtığımda karar vermiştim. Güneşli ve ılık bir Kasım gününe uyandım. Bebeğim, yanımda duran beşiğinde cıvıldıyordu. Yerimden kalkıp onu koynuma aldım. Koklaştık, gülüştük… O kadar güzel kokuyordu ki, yedi renkli bir gökkuşağı kıvrıldı sanki odamızda… Onun varlığı başlıbaşına bir festivaldi. Bunu düşünüp şükrettim. Otuz yıllık yaşantımda ne kadar tuhaf, acı dolu, hatalı şeyin içinden geçip gittiğimi; bazılarını başarıyla geride bırakıp bazılarında çuvalladığımı yineledim kendime. Ama sadece o an vardı benim için… O dakika ve güzelliği… Yedi rengi dolu dolu görebilmek için, içimdeki karanlık tarafı susturmam gerekmişti. Evet, benim bir de böyle bir yanım vardı. İçimde soğuk, yıldızsız bir gece vardı… Bir an için, -sadece küçük bir an için- kendi gerçekliğimde yer alan bu parçama nasıl olup da karşı çıkabildiğimi düşündüm. Hiç de kolay olmamıştı. Hâlâ o dipsiz kuyu bir olasılıktı ve olmaya devam edecekti. Bunu fark ettiğimde oğluma biraz daha sokuldum. O yine cıvıldadı… Yine yedi renk…

Daha önce paylaştığım bir yazıda, depresyonun bir köşede pusu kurmuş avcı olduğundan söz etmiştim. Çünkü insanın (kendi iradesi dışında gelişen olaylar haricinde), zihninde daima kederli ve zor sorular sormak için bekleyen bir yargıç vardır. Bu yargıcın hakkaniyetli olduğunu söyleyebilmek her zaman mümkün değil. Kimi kez, bu yargılayıcı iç ses, simsiyah bir duygunun temsilcisi, taraftarıdır ve sizi de yanına çekmeye çalışır. O sesin sorduğu soruları yanıtlamak için çırpınırken kendinizi yetersiz, güçsüz hissetmeniz işten bile değildir. Elinizde olsa da, gövdenizde bir yarık açabilseniz yüreğiniz bir kuzgun kadar kara bir kütle gibi görünecektir. Damarlarınızda, korku, endişe, pişmanlık ve hüzün ölümcül bir kokteyl gibi süratle dolanır. Bazen mutsuzluk öyle bir hal alır ki, o kadar katılaşır ki, onu elle tutup gözle göreceğinizi zannedersiniz.

Ben böyle zamanlarımda, kendimle ışıksız diyaloglar kurarım. Asla kimsenin duyamadığı, göremediği veya başka bir şekilde tanık olamadığı kıyametler kopup durur içimde. Daima bir tükenmişlik hissi, “buraya kadarmış” tınısı yüreğimin orta yerinde inler. Dünya bana kurşuni hikayeler anlatmaya başlar, her an susacakmış gibi anlatır üstelik. Dedim ya, bitmeye, yok olmaya yatkınlık vardır her şeyde. Ya da gözlerimde öyle umutsuz bir gözlük. Asla çıkmayacakmış gibi, benimle beraber dünyaya gelmiş bir parçam gibi… Kimi kez uyku sığınağımdır. Yorgansa bir kafes. Beni dışarıda olduğuna inandığım o adaletsiz savaştan korumaya kadirmiş gibi sarınırım ona. Dövüşmeyi unutan bir antik zaman askerinin, kalkanına çaresizce sarınması gibi. Hiçbir şeye kızamam. Öfke içimdeki buzulları eritecek bir alevdir oysa ki. Şikayet de etmem… Bir başıma sürdürdüğüm konuşmaların, kendi kendime sayıklamalarımın hasta birinin iniltisinden farkı yoktur. Bu, benim soluk alıp verme şeklim olmuştur. Kilitleyip, anahtarının nerede olduğunu unuttuğum bir kutunun içinde öylece yaşayacağımı zannederim.

Ve aniden bir şey olur… Ben bu hapislikten hep aniden kurtulmuşumdur…

Aniden bir şarkı duyarım mesela… İçinde inancın ve gücün çınlandığı bir şarkı. Bana kanat gibi gelir böyle sesler. Olduğum yeri yükselerek terk eder ve yukarıdan bakarım enkazlarıma. Sonra ben yükseldikçe onlar küçülür, küçülür ve nihayetinde gözden yiterler. Her şey katre katre rengini bulur yeniden. Şaşıp kalırım dünyanın güzelliğine, yaşamanın lezzetine. Nicedir görüşmediğim bir dostumla yolda karşılaşmak gibidir. Ne kadar özlediğimi anlarım, yaşamın lezzetini ne kadar özlediğimi…

Yahut aniden bir kuş görürüm… Gövdesi sapsarıdır. Bir arap bülbülüdür. Öyle müthiş bir sarıdır ki bağrı. Yüreğimi esir alan karanlığı reddeder, imkansızlaştırır. İşte bu güzelliği gördüğümde ağzıma yeniden gülmeyi öğretmem gerektiğini düşünürüm. “Hemen şimdi!” derim kendime, “şimdi başlamalısın gülmeye…”

Ama kahve kokusu…

İşte o kokunun bana yaşattığı, uyanıştır. Bir defasında bir köşeye şöyle bir not düşmüştüm: Cemre düşecek üç yere/havaya, suya, toprağa/aşka, inanca, hayata./ve ısınacak ten yavaş yavaş,/bahar, sana yeniden sevmeyi öğretecek gör bak!/o mevsim ki,/kuru dala yaprak yeşertmesini öğretir…

İşte kahve kokusunun bana vaat ettiği böyle bir şeydir. O kokuyu hissettikten sonra üzülmek mümkün değildir sanki.

Ve şimdi bir şey daha… Beni ayın karanlık yüzünden kovan, gecelerime yıldız, günlerime yedi renkli gökkuşağı gibi uzanan o şey… O şey küçücük ama kocaman ve şimdi karşımda uyuyor. Kahvemin son yudumunu alıyor ve gülümsüyorum. “Yaşamak” sözlük anlamını oğlumda temize çekiyor sanki… Şükrediyorum.

 * Bu yazım, anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Teferruatlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s