Bazı Filmler ve Geçmiş

Created by: Anne-Julie Aubry

Uzun süredir, bir filmi baştan sona izleme şansım olmuyordu. Malum insanın minik bir bebeği varsa, mesainize de tatilinize de o karar verir. Bırakın film izlemeyi, iki lokma yemek yiyecek hâliniz de kalmayabilir, tuvalete uğrayacak vaktiniz dahi olmayabilir… El ayak çekildiğinde ise mutlak bir sessizlik arzu edersiniz. Belki sadece saatin sesi, bir fincan kahve… Ama film seyretmeyi özlemişseniz ve bir süre için sinemaya gitmek imkansızsa eğer, tek çıkar yol DVD izlemek gibi görünür. Büyük olasılıkla yeni bir DVD almak için de vaktiniz olmamıştır. O halde televizyonu açacak ve şansınıza çıkan filme dalacaksınızdır. Bu film eğer İncir Reçeli isimli film olursa, ya derin bir hüzne düşürecektir sizi ya da benim gibi çok uzak geçmişte kalmış gibi hissettiğiniz anlardan bir tanesini yaşatacaktır.

Oğlumuz, sanki koca koca yaygaralar kopartan kendisi değilmiş gibi sakin uykusuna dalıp, meleksi suratını takındığında kumandayı elime aldım ve televizyonu açtım. Film yeni başlıyordu. İnanın bana, sinema seyircisinin pür dikkatini takındım ve ekrana bütün heyecanımla odaklandım.

-Yazının tam bu noktasında bebeğim ağladı ve içeri gidip onu emzirdim. Gazını çıkarttım ve onunla biraz oynaştık… Gülücükleriyle aklımı aldı. Yeniden masamın başına döndüm. Gülümsüyorum ve yeni ütülediğim vişne renkli hırkamın üzerinde kusmuk lekesi var. Şimdi bu romantik yazıya odaklanmam için okkalı bir Türk kahvesi içmeli ve dün (nasıl olduysa artık) kesintisizce izlediğimiz filmin bizde yarattığı o etkiyi yeniden belleğime çağırmalıyım…-

Evet ne diyordum… Deniz ve ben (ve günün yorgunluğu) hep birlikte televizyonun karşısına oturmuş, başlayacak filmi bekliyorduk. Filmi daha evvel görmüştüm. Doğrusu beğenmiş ve toplum olarak bizim aşık olma, sevme biçimimizi en gerçekçi biçimde anlatan bir film olarak zihnime not düşmüştüm. Doğrusu, ne kadar batılı yaşam modellerini benimsemiş olsak da, bir yanımız daima arabesk, daima melankolik… Bizi biz yapan, duygusallığımızı derinleştiren bir özellik bu. Kim ne derse desin. Loş salonlarda yenilmiş akşam yemekleri de, diz çöküp teklif edilen evlilikler de olasılıklarımız arasında yer alabilir. Ancak bizler “aşamalara”, “geçişlere” inanan insanlar değiliz çoklukla… İşin içine duygular girdiğinde geçişlerden çok sıçramalarımız oluyor. O aşamaların üzerinden uçarak, en sona en derine ulaşmaya çabalıyoruz. Birisine aşık olabilmemiz işten değil. Bir insan uğruna gözyaşı dökmek, ona en güzel sözlerden şiirler örmek, temas etmek hatta yeri geldiğinde en radikal kararları göze almak bizlerin, bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın hamurunda var. Karakteri ne olursa olsun, aşk söz konusu olduğunda hepimizde bir Leyla, Şirin, Aslı hepimizde Mecnun, Ferhat, Kerem var… Müzik arşivi nasıl olursa olsun, ister rock parçalardan mütevellit ister klasik eserlerden, gün gelince Orhan Gencebay hepimize hitap ediyor. Müslüm de, İbo da yüreğimizi titretiyor. Bizim aşık yanımız o haykırışları anlıyor, o haykırışlarla bütünleşebiliyor. İşte dün İncir Reçel’ini ikinci kez izlerken bu hakikat beni tepeden tırnağa kuşattı. Yanımdaki, yarı baygın ve tükenmiş olarak omzuma yaslanan adama baktığımda, hikayemizin nasıl başladığı, nasıl iyiden iyiye bir maceraya dönüştüğü, mesafeleri nasıl aştığı, kuralları nasıl yıktığı geldi aklıma…

Onu hiç görmemiştim. O bir masal kahramanıydı benim için. İzmir’deki öğrencilik günlerimde ev arkadaşımdan saygı sözleriyle dinlediğim bir mitolojik karakter gibiydi. Arkadaşım için bir kuzenden öte, bir ağabeydi. Yardımseverdi. Kimseyi kırmayan, sesini asla yükseltmeyen, darda kalanlara koşan, varını yoğunu ihtiyacı olanlara yetiştiren, işini iyi yapan, çiçeği burnunda bir doktordu. Doktor olmasına doktordu da, dünyalıkta gözü yoktu. Annesinin evinde bir çekyatın üzerinde uyuyordu. Ama canla başla çalışıyor ve iyilik yapmaktan asla vazgeçmiyordu… Bu hikâyeleri dinlerken kendime sadece “dünyada böyle insanlar kaldı mı?” diye için için soruyor ve ona koşulsuzca hayran oluyordum. Ne bir fotoğrafı vardı, ne de görüntüsünü bana anlatacak bir veri… Sadece yüreğini dinliyordum onun. Usulca… Bir köşede… Bir masalı dinler gibi…

Günün birinde telefon numarasını arkadaşımın telefonundan çaldım. Ona ulaşmak zorundaydım. Yirmi iki yaşında olabilirdim fakat aşka olan inancımı yitirmek üzereydim. O benim son umudumdu. Sadece aşka değil, insana olan inancımı tazeleyecek dermandı. Bunu göze almak zorundaydım… Aksi hâlde hayallerimi rafa kaldırıp, yüreğime mantığın mührünü vuracaktım. Ama ona ne diyecektim ki? Daha önce böyle bir şeye kalkışmamıştım. Zaten telefonda konuşamazdım hiç. Hâlâ da öyleyim. Yazacaktım… Bildiğim en iyi yol buydu. Ama ne yazmalıydım? Telefonun ışıklı ekranındaki yazma çubuğu saatlerce kıpırdayıp durdu. Yok, tek bir kelam düşmüyordu… En sonunda ona en merak ettiğimi sormaya karar verdim. Cevap alacağıma dair tuhaf bir şüphesizlik kapladı beni. Ve yazdım: “Bir hayalin var mı?”

O gece, eğer ismini, numarasını bilmediği birinden gelen böyle bir soruya yanıt vermemeyi tercih etseydi, yaptığım bu şeyi sekiz yıl sonra anımsayıp derin bir utanç duyardım sanırım. Öyle ya, bu mesajı gönderir göndermez günah çıkartmaya muhtaç bir insanın süratiyle arkadaşıma koştum ve yaptığım şeyi anlattım. O ise müsterih bir gülüşle, “merak etme” demişti, “kalbini kırmaz ama cevap da vermez…” Oysa telefonumun ekranı yanıp söndü… “Binbir hayalim var, ya senin?” diye sormuştu… Meğer o da o gece, düşlerinden konuşmak istiyordu… Sohbetimiz çok kısa sürdü. Bana kim olduğumu sormadı. Saklamaya niyetim yoktu ama isimlere, kimliklere sıra gelmemişti işte. Bir anda en derinden ulaşmıştık birbirimize… Takip eden günlerde, yalnızca mektuplaştık, mesajlaştık… Onu bir ay sonra, İzmir otogarında otobüsten inerken gördüm… Saatlerce tek kelime konuşamadığımı, yemek yiyemediğimi biliyorum. Sadece ışıklı yüzünü seyrettim.

Aslında biz hep sessizdik. Ama zannedilmesin ki, kelimelerin olmadığı yerde sözler yoktur. Mersin-İzmir arasında mekik dokurken, bir arada olabildiğimiz kısa zamanlarda soframızı kurar, birer kadeh rakımızı doldurur, müziğimizi dinler ve koklaşırdık… O masaların heyecanı, hevesi pek az şeyde vardı… Biz öyle masalarda anladık kopamayacağımızı… öyle masalarda anladık bir an evvel kavuşmamız gerektiğini… Öyle masaları özledik, birbirimizi özler gibi…

İşte dün, İncir Reçeli filmini seyrederken, kendilerine çilingir sofrası kuran, aldıkları bir kilo balıkla eve koşuşturup kendilerine masa hazırlayan kahramanları gördüğümüzde yorgun yüzlerimiz bir nebze daha sokuldu birbirine… Yine, hiçbir şey söylemeden baktık, gülümsedik… Ne kadar hesapsızdık, ne kadar derinden, cisimlerden, görünüşlerden vazgeçerek tutulmuştuk biz. Onun saçı, bunun dişi, aman burnun, aman kaşın demeden birbirimizin suretlerine güzellik atfetmiştik. Ne güzel söyleşmiştik… Film bittiğinde, yavrumuzu kucaklayıp odamıza doğru yol aldık. Minik ensesi uyku kokuyordu… İmrendik. Eğer miniğimiz uyanmazsa biz de uykuya dalacaktık. Işığı söndürdük… Karanlıkta fısıldadım: “Yine kuralım böyle sofralar tamam mı?” Cevap alacağımı ummuyordum ama tıpkı birbirimize ulaştığımız ilk günkü gibi yanıt gecikmedi: “Ben de öyle düşünmüştüm…” Birlikteliğimizin sekizinci yılına girerken bir şeylerin hâlâ aynı  kalabildiğini görmek güzeldi.

——————————————————————————————————————————————————————–

** Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Yirmili yaş fiksasyonları...

2 responses to “Bazı Filmler ve Geçmiş

  1. Cekirge

    Bu hikayeyi bilmiyordum, cok guzel ve ozelmis…

    • :)Burada söz etme fırsatı bulamadığım, neşeli,güzel ayrıntılar var. Ben yazmayayım da kimler yazsın? Her şeyde bir öykü, bir macera var … Tarsusîleri içerken anlatırım İnşallah birgün.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s