Kentlerin Rengi

by: Julia Grigorieva

Sevcan Akgün için…

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir

Şimdi, Haziranın dibini görmek üzereyken, yani çılgınca sıcak olmasını beklediğim bu yaz gününde, Mersin’de üstelik, serin ve tatlı bir rüzgâr var. Şahane bir yağmur kokusu ve bu harika kokunun faili  yağmur, esintiye eşlik ediyor.  Hep beraber yazıyoruz bu yazıyı.

Size, gri eteklerini giyinmiş bir gökyüzünün gölgesinden sesleniyorum. Sanki Akdeniz’in avuç içlerinden, mavi ve bronzun ışıdığı yerden değil de, sanki Ankara’nın kırkikindi yağmurlarının yağdığı bir Nisan gününden geliyor sesim. Şimdi yirmili yaşlarının sonundaki kadın olarak değil, sanki çocukluğunun yüreğindeki Ezgi olarak, o Ezgi’ye dönüşmüş olarak yazıyorum…

Bir yağmur, narin bir esinti, koyu perdeli bulutlar beni geçmişe fırlatmayı nasıl da başarıyor. Şimdi Ankara’dayım… Şimdi on iki yaşındayım…

***

Karadeniz’i anlatmamı isteseydiniz benden söze yeşille başlardım. İyi işlenmiş zümrüt ve yeşim taşlarına vardırırdım sözümü. Zeytuni bakışlardan dem vururdum. Ama laf dönüp dolaşıp yine yeşile, hep yeşile gelirdi.

Mardin’i dinlemek isteseydiniz benden, kehribar gibi sararır ve yıllanırdı cümlelerim. Zencefil kokardı satır aralarından. Sokaklar daralıp, safran sarısına varıncaya dek konuşurdum. Mardin’i dinlemek isteseydiniz, güneş, altın bir liraya dönüşürdü elimde. Size söyleyeceğim her şeyde çil çil sarıyı uzatırdım yüreğinize.

Ege kıyılarına uzansaydık kağıdın üzerinde; kireç beyaz ve turkuvaz renginde damarlanırdı harfler… Ve kağıdın terasından koyu pembe begonviller dökülürdü. Her cümlede bir balığın gümüşü parlar, bir dal kekiğin şifası uçuşurdu.

Ama ben, yağmur saydamlığına tutunup Ankara’ya varınca, belleğim gözlerini Ankara coğrafyasında açınca söyleyeceklerimden yalnızca griyi bekleyebilirsiniz. Yapmayın… Size anlatacaklarım kendi çocukluğunuzu katmanlara ayırmanın ve orada, mutlu olduğunuz anı coğrafyanın ellerinden çıkartmanın yoludur. Bu yol griden değil; bu yol leylakların, ıhlamurların, iğdelerin ve yaban güllerinin arasından geçer… Benim çocukluğumun Ankara’sı, Nisan ile tatlıya bağlanır.

Her kenti, içinde yaşayan çocuklara küstürmüş ama nihayetinde onlarla barıştıracak bir şey/ bir sır vardır.

Bu, kentlerin griliklerini geride bırakma yazısıdır.

En karanlık günlerde sokaklar:

Diyelim ki yağmur havası, gri bir duman topağı gibi gelip oturma odamızın orta yerine kurulmuş…

Gündüz demeye bin şahit gerek, öylesine kararmış ortalık…

Kanepeler, üzeri dantelalarla örtülmüş sehpalar, kalın perdeler ve kalorifer petekleri küçük odayı daha da daraltıyor şimdi…

Bir çocuk olarak orada olmamalısınız. Zülfü Livaneli’nin Serenad romanından alıntılarsak; “yağmur içinize yağıyor” adeta. Renkler ne zaman yok oldu? Ne zaman, bir kül yığının tatsızlığına batıp çıktı etraf? İşte böyle bir anda, sokak yağmurun, asfaltın, bahçelerin ve eğer izin kopartırsam benim…

Ben yağmurda dolaşmayı Ankara’da sevdim.

Çocukken yağmuru anlamak, beni daha romantik, merhametli ve duyarlı yapmıştır. Bunu biliyorum. Söylediğim hasletler bir övünç kaynağı değil. Öyle ki başarı, Ankara’nın gürül gürül ağlayan, kırkikindi yağmurlarınındır.

Yağmuru anlamak, toprağı, havayı ve yüreği yumuşatan ilkeleri anlamaktır.

Yağmuru anlamak, bir kentin gerçek rengini anlamaktır.

Bir çocuk, kente yağmur indiğinde sokakta olmalıdır. Yağmurluğu, botları ve şemsiyesi ile sakin sokakları sizinle dolaşabilmeli; ıslandığı zaman gerçek renklerini belli eden çakıl taşları gibi, sokağın ışıldayan ayrıntılarını görebilmelidir. Bu, çocuk hakları arasında en unutulanıdır.

O yüzden Ankara, -bilhassa yağmurlu günlerde- gri kelepçelerinden kurtulur. Hele aylardan Nisansa… Hele yağan yağmur, apansız bastıran kırkikindiyse…

Önce binaların çatıları kıpkızıl keser… Kırmızı, böyle temiz bir kırmızı olmamıştır gözünüzde…

Leylakların eflatunu coşar, üzerine üşüşmüş toz silkelenir; ametist kadar sarih bir mor parlar taç yapraklar üzerinde…

Kirazların pembe çiçekleri, reçellik taze yaban gülü kemerleri kız çocuklarının yanakları kadar pembedir yağmurla…

Sarısalkım ağaçlarının yeşil kısımları öyle koyu köpürür ki, sarı çiçekler ışık huzmeleri gibi coşar ıslandıkça. Daha belirginleşir…

Yağmurun direnci kırılmaya başladı mı, şemsiyeni kapatıp gözlerini ufka dikebilirsin… Yedi renkli gökkuşağı orada, iki binanın arasında bükülmüş senin bakmanı bekliyor gibidir. Işığın sudaki kırılması bir çocuğu ancak böyle heyecanlandırabilir… Bu heyecan çok hafiftir, onu yetişkinliğe dahi taşıyabilirsin, o denli hafiftir anlayacağın…

Bir çocuk, renkleri yağmurdan öğrenir…

Bir çocuk, renkleri  sokaktan öğrenir…

En önemlisi gökkuşağından öğrenir.

Ankara’nın grisini yırtan, çocuk sırtıma bir yağmurluk geçirmektir. Bir şemsiyedir, bir bottur beni sıkılmaktan ve Ankara hakkında yanılmaktan kurtaran…

Bir sonraki yağmurda, siz çocuğunuzla ve çocukluğunuzla yürüyecek misiniz?  Kendinizin ve kentinizin grilerini parçalayarak…

Ben şimdi dışarı çıkıyorum!

*

*

*

—————————————

Not: Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Teferruatlar

One response to “Kentlerin Rengi

  1. Tasvirler harika! Yağmur insanısınız :’)
    Şehri sevmek için en güzel ay şüphesiz Nisan.
    Bahar kadar taze oluyor o zaman.
    Ankara’yı çıtır çıtır soğuğu ile, gece Dikmenden bakınca deniz sandığım vadisi ile, Ulus’da Gar’ı, hala hangi ilçesinde olduğunu bilmediğim AŞTİ terminali ile bilirdim.
    Ama bu şekilde hiç bilmiyordum.
    Yağmurda götürüp gezdiren olmamış demekki :’)
    Elinize sağlık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s