Yeşiloğluyeşil

by: Anny Sędziwy


 Şimdi, şu anda, olduğun, oturduğun yerde koca bir külçe gibi misin? Lafın gelişi, parmağındaki yüzük dahi taşınmaz bir yüke mi dönüştü ellerin üzerinde? Ayağındaki pabuçlar devasal birer pranga misali sarmış mı seni? Her şey bir tarafa, yüzündeki makyaj gözlerine, yanaklarına ve dudaklarına yapışıp orada kalakalan birer böceği mi anımsatıyor? Hani uzun yolculuklarda araba pencerelerinde telef olanlar gibi…  Belki kıyafetlerin, bir şövalyeninkinden farksızlaşıyor;  birer zırh artık onlar, demir hacimleriyle süratini senden çalıyorlar. İnsan bir kez kendini ağırlaşmış hissetmeyegörsün, kanatlanmak imkansızdır. Şimdi sen de bunu biliyorsun…

***

Oysa özgürlük göz kapaklarının altında. Ben önce oradan başlarım kaçmaya… Gözlerimin perdesini indirir, belleğime düşen gölgeleri takip ederim. En sevdiğim diyarları düşler;  günün telaşını bir kağıt gibi küçücük parçalara ayırıp, sıkıntıların üzerine savururum.

Böyle zamanlarda belleğimde çakıp sönen görüntüler vardır.

Sadece bir yer değil, aynı zamanda bir kesit… Daha özel, daha ayrıntılı… Örneğin, Kaş’taki bir kayanın suyla kavuştuğu küçük bir noktada duran yosunlu taşı anımsarım. Erdek’te gün batımında kumların kıpkızıl oluşunu ya da…. İzmir’e otobüsle gidildiğinde kent girişindeki palmiyeler, zakkumların pembe taç yapraklarını çağırırım zihnime. Kıyı kentlerinin yarı-tropik kokularını…

Belki de, Sümela Manastırındaki taş pencerelerden görünen sisli çamlıklar ve kayın ağaçları.

Sisler.

Çamlıklar… Kayınlar…

Manastır…

Ve yeniden…

Sonra yeniden aynı yer… O Karadeniz seyahatinden sonra hep aynı kesit. Sis bulutları. Çamlar. Kayınlar. Manastır.

Loreena McKennitt’ın efsane anlatırcasına bestelediği şarkılara ilham verecek kadar gotik bir lirizm sağanağı. Ortaçağ ozanlarını mezarlarında hoplatmaya kadir, hepsini dile getirmeye mazhar bir doğa… Taşların diplerinde kaynayan cam sular; elle tutulup, gözle görülen, masalsı olan ama masal olmayan bir diyar. “Tanrım ben bu güzelliği hak edecek ne yaptım?” sorusunu sorduran o yeşil: Zümrüdi yeşil, yeşim taşından yeşil, nefti yeşil, zeytuni yeşil, fıstık yeşil, finduk dalı gibi yeşil, dilbergözü misali yeşil, yeşiloğluyeşil!

Misal, Cesur Yürek ya da Yüzüklerin Efendisi Türkiye’de çekilecek… Misal, yönetmen de filmin platosu için bir yer arıyor. (Hayalde kusur olmaz beyler hanımlar! Lütfen kendinizi kaptırmaktan başka bir şey yapmayınız) Öyle bir yer olacak ki, kapkara deniz sularına haşin birer tırnak gibi uzanan mendireklerden yana zengin bir coğrafya… Öyle bir yer olacak ki, dağlar ağaçtan ağaçlar dağlardan fışkıracak. Delicesine yüksek… Dağlar, kentten kaçıldığında varılan yer değil; kentlerin ta kendisi olacak. O yüzden sokak aralarında billur çaylar kaynayacak. Sokak yerine vadiler olacak hatta, arabaların uçar gibi geçtiği, insanların uçar gibi yürüdüğü… Kanatlanmaya mecbur olunan bir yer yani…  Ve denizle gökyüzü her an öpüşebilir. Deniz ve dağlar kucaklaşabilir her an. O yüzden dağların etekleri yosun… Elini uzatır uzatmaz hem de. Elini uzattın mı nefes. Tabii ya, soluk alıp vermek elle tutulabilir bir şey olacak… Dedim ya, fantastik kurgulara yaraşırcasına hayali ve ama sizi ağlatacak kadar sahici bir güzellik.

İşte o Karadeniz seyahatinden açılınca konu, sıcak kumsallar, tunç bir heykel gibi ışıyan gün batımları, ılık tuzlu sular, yüz mumluk ampullerle aydınlanan zeytin ağaçlıklı yollar şöhretini bir adım yitiriyor. O Karadeniz seyahatinden sonra gözlerimi yumup kaçmayı istedim mi bana hiçbir diyar Şimal masallarından daha ferahını, daha delişmenini vaat etmiyor.

***

O ani telefon:

Yazının en başında söyledim. İnsan bir kez ağır hissetmeyegörsün, kanatlar imkansızdır. Sanki doğada kanat yaratılmamıştır. Gökyüzü ise sadece bir efsanedir. Yer ve yerin yedi kat dibinden oluşur dünya bu denli ağır hissedene. Koca bir taştan farksız gömülüp kalabilirsin olduğun yere. Söz gelimi 2009’un sonları, iki aydır sokağa adım atmamışım. Valizlerimi mevsimlik olmayan giysilerimi muhafaza etmek için sandık niyetine kullanıyorum… Kapının önüne dahi adım attığım yok. Balkona ise sadece çamaşır asmak için çıkıyorum. Nadiren…

Sonra 2010 geliveriyor. Değişen hiçbir şey yok. Ben koca bir kaya… Kayalar bile aşınıyor. Bense sadece ellerimi kıpırdatıyorum kalemin hatırına. Kalem, naz niyaz bilmiyor. Koşuyor sağolsun… Sahibi ne kadar hareketsizliğe gömülmüşse, kalem o kadar çalışkan. Ve böyle bir anda, benim benden sessiz telefonum inliyor. Ahizenin diğer ucunda üniversite yıllarımda aynı evi paylaştığım dostum, Zehra var.  Bizim telefon açışlarımız ayrı bir cümbüş… Gelen aramayı kabul ediyorum. Açar açmaz soruyor.

“Ezgiiiii…. Benimle Çayeli’ne gelir misin?”

“Evet gelirim.”

Bir dakika dahi düşünmüyorum. Param yetecek mi? Zamanım olacak mı? O tarihe dek yaşayacak mıyım? O soruyor ben ikinci kez düşünmeksizin kabul ediyorum. Nisan’da Karadeniz’in avuçlarına düşmek için insan neden ikinci kez düşünsün ki? Hele de yanında can dostlarından bir tanesi varsa…

Rize’nin Sesi: Tulum, Trabzon’un sesi: Kemençe

Trabzon havaalanına vardığımızda güneş diğer yarımküreye varmıştı. Böyle bir karanlıkta, biz geçtik iki kentin içinden. Önce Trabzon sonra Rize ve Çayeli… Kopkoyu bir akşamdı… Bizi Trabzon’dan Rize’ye götüren aracın camları kapkara perdelerle örtülmüştü adeta. Çocukluk gezilerimden zihnimde kalanları anlatıyordum Zehra’ya. Bu diyarlara nereden baksanız yirmi iki, yirmi üç yıl önce gitmiştim. El kadar çocukken… Çocuk zihnimden bana miras kalanlarla, karanlığa Karadeniz’in silik bir resmini çiziyordum; “Sağ yanımız keskin bir uçurum olmalı Zehra… Uçurumlar üzerinde katmer katmer, merdivensi çay tarlaları. Bir evler serpilmiş ki üzerlerine benek gibi. Ensiz ama uzun… Zehra bak! Göreceksin, küçücük bir düzlük buldular mı eker, biçerler… Yöre insanı böyledir. Şu yanımız da deniz. Karadeniz…”

Sabah, önce silik hatıraların üstünü aydınlattı. Her şey yerli yerindeydi. Karadeniz, kendisini daha çocukluğumda zihnime kazımıştı. Şimdi sırada onların altlarını çizmek vardı.

Rize, Ayder Yaylası

Bahar, dünyayı uykusundan silkeler. Bozkırlara bile belli belirsiz tazelik iniverir. Hele söz konusu Kuzey Anadolu ise, tazelik sözcüğü yeniden tanımlanır. Çünkü bahar, yaşamanın ne demek olduğunu orada öğrenip, dünyanın geri kalanına anlatıyor gibidir. Oraya bahar gelmez sanki, mevsim mevsimliğini orada alır. Böyle olmalı. Çünkü Ayder Yaylası, Kaçkarların dibinde, dünya kurulalıberi, yeşilin ne demek olduğunu, tazenin anlamını, soluk alıp vermenin kıymetini izah etmek için öylece beklemektedir. Ancak söylemem gerekiyor ki, o temiz havanın bedeninize girmesiyle yenilenir ve modern zaman beslenme kurallarını unutuverirsiniz. Şimdi iştahınız yerindedir. Yiyecekleriniz afiyetle midenizde gezinecektir? Peki mönüde neler var?

Yörenin köfteli ekmekleri şahane. Buz gibi ayranla hele. Fasulye çorbasıyla içinizi ısıtabilirsiniz. Ne de olsa yayla havası serindir. Vakfıkebir ekmeği her ne kadar Trabzon’un çocuğu olsa da, çorbanızın yanında bir dilim kızarmış Vakfıkebir ekmeği getirdiklerinde damağınız şenleniyor. Ola ki, Ayder gezinizin ardından Rize’ye inecek ve orada da biraz keşif yapacaksanız; söz gelimi Çaykur’un tesislerinde hakiki çay içip, Rize Kalesi’nden kentin müthiş manzarasını izleyecekseniz; size en iyi hamsinin nerede yapıldığını söyleyecek birileriyle karşılaşabilirsiniz. Ancak kendileriyle böylesine eğlenen insanların yer yön tarifleri nasıl olur, deneyip görmelisiniz.

Uzungöl

 Yola çıkarken “O bakış’ı” yerleştirin gözlerinize.

“O bakış” nedir?

“O bakış”, gördüklerini bir bardak su gibi kana kana içer ve şükreder. “O bakış” kişiye özel fotoğraf makinesinin deklanşörüne habire basar. “O bakış” şarkıyı, kokuyu, lezzeti gören beş duyunun temsilcisidir. İşte şimdi üzerinde olduğunuz rota, “O bakışı” gerektirir. Çünkü göreceklerinizi anımsamak isteyeceksinizdir. Bir takvimin üzerinde, bir kartpostalda ya da bir jenerikte süratle görünen görüntünün içinden şimdi siz de akacaksınız. Uzungöl’de bir sincap rehberliğinde, gri gökyüzü üzerinizde esnerken gezecek; masalın neresinde kaldığınızı merak edeceksiniz.

“Masalın neresindeyim şimdi?”

Elimde bir bardak çayla durdum ve bu soruyu yine kendime sordum… Acaba, evimde, kabuğumun içinde geçirdiğim onlarca günün ardından düş mü görüyordum? Acaba masallar yazarken, masal mı olmuş, masalın konusu mu olmuştum? Çayımı yudumladım, tadı öyle sahici ve tazeydi ki, düşte olmadığıma inandım.

Sümela’da…

Birisi çıkacak ve kulağıma şu sözleri fısıldayacaktı sanki:

Eğer o prensesi görmek istiyorsan, bu uçurumun kenarında uzanan ince patikadan usulca yürü… Yüzünü bir duvak gibi saran sisin içinden geç… Bin yıldır büyüyen ağaç kökleriyle konuş… Yeşilin içindeki zümrüdü bul… Manastırdaki rahiplere getir. Sana derin uçurumlardan görünen, coşkun pınarları gösterecekler… Gözlerini yum ve bu pınarların sesini işit. Eğer atmacanın ötüşü, suyun sesini yırtar gibi seni ürpertirse uyan ve yürümeyi sürdür… Artık o prensesi görebilirsin. Onun adı Sümela.

Ama fısıldayan zihnimdeki masalcıdan başkası değildi.

Ben de masalcının dediklerini harfiyen yaptım. Prensesi gördüm.

Ve onu göreliberi, ne zaman ağırlaşsam; o prensese dönüşmek için kapatıyorum gözlerimi. Çok geçmiyor kanatlanıyorum. Kaçmayı düşlemeye, Karadeniz’den başlıyorum.

—————-

*

*Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Teferruatlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s