Fidanın Sesi – İNSAN ANLATILARI (PARÇA 2)


Burcu Ö. için

by arosenlund

-1-

Minik kızım suya işaret ederek, “bu” dediğinde, yani “akan bu’lar durduğunda”  anladım… O mucizenin kerameti, onun küçücük ağzından çıkan iki harfli sözcükteydi.

-2-

Eğer, herkesin gri ile bir tuttuğu bir kentte yaşıyorsanız, eğer deniz yalnızca bir insan ismiyse bu coğrafyada, memuriyetin şaşmaz zamansallığı hiçbir sürprize ve mucizeye yer bırakmayacak kadar doldurmuşsa boşlukları, işte o zaman başıma gelen şeye hayatta inanmazsınız. İnanmayın!

Öyle ya, filmlerdeki uzaylılar daima New York şehrine gelir. Güzellikler Paris’e uğrar. Mistik olaylar Kahire’de vuku bulur… Dünyanın en şöhretli isimleri, dehasıyla nam salmış virtüözler, parlak Hollywood yıldızlarının bu memlekete uğrayacağı varsa İstanbul’a varacaklardır. Ama Ankara ne uzayacak, ne de kısalacaktır. Ankara, metropol kabuğunun içinde yaşayan naif, taşralı bir organizma… İyidir, candır fakat bir başına ve garibandır.

Eh hal böyleyken, şimdi anlatacaklarım size bir şizofrenin günlüğünden kopmuş, tutarsız bir yaprak gibi gelebilir. Ama inanın, ne öncesi var ne sonrası… İlk kez ve biliyorum, hatta adım kadar eminim ki son kez böyle bir olay yaşadım. O güne dek başıma böyle bir şey gelebileceğine dair bırakın bir umut beslemeyi, bu tarzda bir olayı tasarlayacak kadar film dahi izlememiştim.

-3-

Dershanenin serin koridorları, yüzü sivilce çarşısına dönmüş, yarım uykuları bitiştirip de kendisine tastamam bir uyku devşirememiş, tırnakları yenmekten kıymık kıymık olmuş bir alay genç insanla doluydu. Sınav bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve tercih zamanı gelmişti.

Sırf onlar istediği için fen matematik bölümüne devam etmiştim… Annem ve babama göre en iyisi buydu. “Olur” dedim.  Bu gibi durumlarda ilerisi için düşlediğiniz belirgin bir şeyler yoksa, yüreğinizde havai fişekler patlamıyor karnınızda kelebekler uçuşmuyorsa eğer, size kendi isteklerini sunanlara itiraz edecek bir argümanınız da yoktur. “Olur” sözcüğü, hevesi olmayan her ağız tarafından kolaylıkla telaffuz edilebilir.

Anlayacağınız, sınavdan sonra seçebileceğim pek az bölüm yani pek az meslek dalı bana hitap edecekti. Bu bakımdan bir mucizeye ihtiyacım olduğu açıktı. Fakat, “mucize” öyle beklemediğim bir yerde doğuverdi ki, böyle bir şeyi sahiden yaşayıp yaşamadığım konusunda hâlâ emin değilim.

Rehberlik öğretmenimizin odasının dışında, elimizde bir tomar kâğıt, kolumuzun altına sıkıştırılmış ve altı çizilmekten tarazlanmış tercih kılavuzu ile bekliyordum. Oradaki genç insanlar –ben de dahil-, kızlar, erkekler, sarışınlar, esmerler, uzunlar, kısalar, şişmanlar ve sıskalar diye bakıldığında, başka başkaydı… Ama o insanlar –ben de dahil- yüzlerimize sinmiş o bezgin, o bunalmış, korkmuş, endişeli hallerimizle tıpatıp birbirimize benziyorduk. O anda emindim ki, bir makyaj gibi yüzümüze yerleşen bu endişe yıllar geçse dahi eskimeyecek ve daima, bizden sonra gelenler tarafından kullanılacaktı. Aynı biçimde inşa edilip, aynı renge boyanan binalar gibi habire aynılaştırılıyorduk biz. Sırf bu benzeşme, bu sıradanlaştırılma yüzünden bile o mucizeyi yaşadığıma inanmakta zorlanıyorum.

-4-

Rehberlik Öğretmenimiz genç bir adamdı. Belli ki, işinde fazla tecrübeli de değildi. Aldığım vasat puana baktığında, zihninde şimşekler çakmadığından olsa gerek, tercih formunu ve benim olası seçeneklerle doldurduğum müsveddeyi evirip çevirmeye başladı.

Ben bu gerilimin gölgesi yüzünden günlerdir uyumuyordum. Üstelik ne yediğimi ne içtiğimi bilmediğimden elim ayağım birbirine geçmişti. Bir ders gibi bana öğretilen bu endişenin bir tür hezeyana dönüşmesine ramak kalmıştı. Ama niçin?

Kendisinden haberdar olmadığım, yarına çıkıp çıkamayacağımız üzerine dahi bahse giremediğim bir gelecek için bunca galeyana gerek var mıydı? İçinde yaşadığım ülkenin kumaşı o kadar kendisini belli ediyordu ki, bu kumaştan ne biçebilir, ne dikebilirdim?

-5-

Kitapların ve kâğıtların olduğu odaların süsü tozdur. Toz almak fiili, bu gibi yerler için ütopik bir söylemdir çünkü öyle odalardan tozu asla alamazsınız… O odalardan tozu almak, bir anneden bebeğini almak kadar zordur.

İşte içerisi böyleydi. Dershanedeki rehberlik odası denilen yerde, pencereden sızan ışığın aydınlattığı sahnede tozlar ışıldayarak dans ediyorlardı. Kapının önünde beklerken etrafımda dolanıp ara sıra yüreğime sataşan kaygı, şimdi etimin kanımın içine bütün varlığı ile kurulmuş, dışarıdan bakan kimsenin göremeyeceği bir arbede başlatmıştı…

Hocam karşımdaki sandalyeye oturduğunda, onun genç yüzünde gezinen yorgunluğu, bıkmışlığı, aynı şeyleri görmekten rengini yitirmiş gözlerini hemen seçebildim. Çoktan soğumuş çayından bir yudum çekti ve yüzünü buruşturarak bana döndü: “Bu yazdıkların arasından on altısını sırasıyla yazalım…”

Ama on sekiz tercih yapma hakkım vardı.

“Biz on altısını yazalım… Bunlardan başka içine sinen bir bölüm var mı?”

 İçimdeki arbede o kadar gürültülüydü ki, onları susturup hocama yanıt veremedim.  O ise buz kesmiş çayını içip, suratını ekşitme konusunda karalıydı. Sonra ne olduysa bu yaptığının yersiz olduğunu anladı ve benden müsaade isteyen bir ses tonuyla, çayını yenileyeceğini benim orada beklemem gerektiğini söyledi.

Bu sırada, ben peş peşe tercihlerimi sıraladığım teksir kağıdına bakıyordum… Boş kalan son ikisine de bir şeyler yazsam mı, diye düşünüyordum. Günlerdir yaşadığım açlık ve uykusuzluk işte tam da o anda beni avladı. Gözlerimin karardığını, midemin kasıldığını anımsıyorum… Oysa zihnimin en büyük paydasını boş bırakmaya karar veremediğim iki tercih işgal etmişti…

O esnada pencereden giren akşamüstü güneşi ve dans eden toz taneleri bulanık bir gölge ile karardı. Başımı kaldırıp baktığımda, figürlerini tam seçemediğim bir adam karşımda duruyordu. Tuhaf bir küstahlıkla ona kim olduğunu sordum.

“Ben geleceğinim” dedi.

Ateşli hastalara mahsus bir titreyişle silkelenip, yutkundum ve güldüm: “Bu kadar bulanık olmandan anlamam gerekirdi” diye yanıtladım onu. Belli ki, yorgunluğum espri yeteneğimi benden söküp alamamıştı.

Geleceğim olduğunu söyleyen flu varlık, avuçlarını açıp yüzüme tuttu. Avuçlarının içinde aynalar vardı. Orada kendi suretimin çeşitli biçimlerini görüyordum. Dikkatimi toplamaya çalıştım.

“Bu ben miyim?” diye sordum. Sesimde iyiden iyiye hissedilen bir ürperme olmalıydı. Dedim ya, böyle bir kentte mucizelerle karşılaşmamaya hazırlarsınız kendinizi. Başınıza gelen her vak’anın bir matematiği, bir formülü vardır neredeyse… Her şey öyle bir sırada gerçekleşir ki, neden-sonuç ilişkisine tapmaktan fazlasını yapamaz hale gelirsiniz.

“Sensin” dedi parazitli sesiyle. “Senin gelecekteki vaziyetin budur…”

Gördüklerimden bir şey anlayamamıştım, “Mutlu muyum?” diye sordum.

“Hayır…” diye yanıtladı. “Bu senin okulun… Yeşillerin arasında. Eğer on sekiz tercih yazarsan, en sonuncusu tutacak ve sen de oraya gideceksin…”

“Sen bunu nereden bilebilirsin ki?” diye çıkıştım…

“Avuçları aynalı olan benim, sen değilsin!” diye azarladı sonra. Doğrusu, öfkesinde bile şakacılığı taşıyan bir mucizem vardı artık.

“Ama…” diye konuşacak oldum, habire sözünü kestiğim için huysuzlanıp gitmeye yeltendi. “Dur” dedim, “susup seni dinleyeceğim…”

İnat etmedi. Yeniden açtı avuçlarını. Sonra geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarında hayatımın henüz gerçekleşmemiş yaşantılarını izledim, o da parazitli sesiyle gördüklerimi seslendirdi.

“Eğer boş kalan yerleri yazmazsan bu sene üniversiteye gidemeyeceksin. Ama eğer yazarsan on sekizinci tercihini kazanacaksın ve peyzaj mimarlığı okuyacaksın…”

“Ben de gitmem…”

“Öyle bir tercih denk geldikten sonra gitmemek gibi bir karar veremezsin. Bu işlerin ne kadar zor, bunaltıcı ve tiksindirici olduğunu sen de biliyorsun…”

“Ama peyzaj mimarlığı iyidir. Hem peyzaj mimarları, çiçeklerin, bitkilerin dilini konuşan adamlara verilen isimdir. Onlar doğanın falcısı, doğanın terzisidir.”

“Çok şık tanımlamalar bunlar! Ama hiç birine inanmıyorsun… Şu haline bir bak! On sekiz yaşındasın ama bu ülke sana romantik olmamayı çoktan öğretmiş. Çiçeklerin ne renk açacağı kimsenin umurunda değil… Son baharda hangi ağacın yaprağı kızarır, hangi ağaç dört mevsim taze kalır, kimsenin sallamayacağını sen de biliyorsun. İnsanların açlıktan nefesleri kokarken, akşam evlerine götürecek ekmekleri yokken mavi ortancalar, pembe şebboylar, eflatun menekşeler kimsenin bi’tarafında değil! Sen de daima bu gerçeği içinde taşıyacaksın…”

“Yani yazma bu tercihi diyorsun öyle mi?”

“Ben tercih yapmam… Ben tespit yapmam… Ben sadece gösteririm…”

“E o zaman, ne demeye geldin yanıma?”

“Şimdi iyi bak… Okul hayatın, okul gezilerini bir kenara koyarsak, çile gibi geçecek… Kendini sınıfa zor bela taşıyacaksın… Yaşadığın kentten o kadar nefret edeceksin ki, dört yıl boyunca bu faslın kapanabilmesi için dua edeceksin. Sana dört yıl dayanma sabrını ara sıra gittiğin seyahatler, bir ders vermekten uzak duran ağaçlar, çiçekler verecek… Ama asla çiçeklerin dilini konuşamayacaksın… Okul hayatın boyunca onların lisanını sökemeyeceksin.”

Bunları duyduğumda ağlamak üzereydim. Vazgeçme şansım vardı. Ama ben onu dinlemek istiyordum. Kaç kişi hayatı boyunca geleceği ile konuşabilir ki?

“Okulunu bitirdiğinde –ki evet bunu başaracaksın- sahip olduğun unvandan kaçarcasına başka işler yapmaya girişeceksin… Bu senin ilk kırılma noktan…”

“Anlattıklarına bakılırsa ben zaten kırıla kırıla geliyorum bu noktaya… Nasıl olur da bu halime ‘ilk kırılma noktan’ dersin?”

“Çalışmak için girdiğin reklam firmasında grafiker yardımcısı olacaksın…”

“Çok saçma! Böyle unvan olur mu? Sen de…”

“Bu unvan, sana okulunun getirebileceklerinden kat be kat fazlasını getirecek…”

“Ne o, paraya para demeyecek miyim?”

“Hayır… Cüzdanınla yaşayacaklarının ilgisi yok.”

“Peki ne öyleyse?”

“Şu adamı görüyor musun?”

Geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarına doğru iyice eğildim. Oradaki esmer siluete biraz daha yaklaştığımda yüreğim yanlış adım atmış bir ayak gibi burkuldu. Sonra hiç yaşamadığım o havai fişeklerin patlama seslerini duydum, evet ya karnımda kelebekler dans ediyordu. Bu çok anlamsızdı!

“Benim tercih yapmam gerek! Beni daha çok meşgul etme…”

“İşte o andan sonra, yeniden çiçeklerin dilini sökmek onların sözlerini anlamak için bir imkan sunacak hayat sana…”

Bir şey söylemeden geleceğimin karşısında gülümsedim. Bu tebessüm alaycılıkla ışıyordu. Eğer bu mucizevi varlık, aklımdan geçenleri okuyabiliyor olsaydı zihnimde artarda çınlayan şu cümleyle iyiden iyiye dalga geçerdi: “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…” Bu cümleyi belki on kez zihnimden geçirdim. “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…”

Ve tahmin ettiğim gibi oldu, Gelecek sanki zihnimin içinden seslendi: “Yaşayacaklarının kırmızı gülle ilgisi yok!”

Kupkuru yutkunuşum gırtlağımı yırtacaktı. Karşıma geçip bana beni anlatan bu her ne ise, insan ve Tanrı arasında imzalanmış belirsizlik ve bilinmezlik akdini bozuyor, tarumar ediyordu. Ondan hem korkmalı hem de saygı duymalıydım. Ben sadece dinlemeyi tercih ettim.

“Sen körpe bir ağaçla, bir çiçekle ilk kez konuştuğunda; onu dinlemek için kulaklarını bilediğinde duyacaksın sesini… Sonra, doğa sana taş bir binanın içinden açacak kapılarını… Ancak onu sevebilmek için yeterince nefret etmen gerekecek. Onu bütün hücrelerine kadar hakir görüp ve ona karşı bütün nefretini tüketecek kadar çok nefret edeceksin.”

Işık ve toz huzmelerinin arasında mızırdanan gelecek zaman kipi, rehberlik odasının kapısı aralandığı an yok oldu. Şimdi her yer kâğıt, her yer kitap, her yer hakikatti.

Hocam geldiğinde, benim orada beklediğimi unutmuştu bile. Belli ki, içtiği çay ve sigara onu dinlendirmekten ziyade ne kadar çok yorulduğunu anlatmıştı bir kez daha… O gün, muhatap olduğu onlarca öğrencinin arasında, benim ve vasat puanımın gözünde hiçbir kıymeti olmadığından olsa gerek, yaptıklarımızı anımsamak için bir kez daha elimde tuttuğum tercih formunu evirip çevirdi ve öyle konuştu.

“İşte sen bu on altı tercihi yaz… Elbet bir tanesi denk gelecektir…” Kafasını kaldırıp suratıma baktığında gözleri hayretle büyüdü, üzerine konuştuğu formu masasının üzerine bırakıp, “Sen kireç gibi olmuşsun, bence gidip dinlenmen gerekiyor” diye haykırdı. O anda yüzümde ne gördüğünü bilemiyorum. Bense hayatım boyunca bir kez daha yaşamayacağımdan emin olduğum o garip tecrübenin şaşkınlığına saplanmıştım. Yerimden kalkmam bu yüzden çok zor oldu.

Kapının dışına çıktığımda, çok severek okumayı umdukları bir bölüm için tercih yapmayı bekleyen kaderdaşlarıma onlardan ayrıştığımı belli edecek tuhaf bir bakışla baktım. Artık, bizi ne kadar aynılaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, başıma gelenler beni özel kılmıştı… Nefret ederek, küfürler sıralayarak okuyacağım bir bölümü tercih etmek için kendime kuytu bir köşe bulmam gerekiyordu. Bu arayışla yürüdüm…

-6-

Gelecek ismindeki o tuhaf, belirsiz varlık bana ne söylediyse, harfiyen yaşadım diyebilirim. Okul da şehir de dört yıl yüzüme karşı en galiz küfürleri savuran bozuk bir ağız gibiydi. Birbirimizi asla sevmeden, karşılıklı tahammül ederek yaşadığımız dört yıl… Ben ne vakit bu tahammülün sınırlarına dayansam, tercih günü açlığımın, kaygılarımın ve uykusuzluğumun bana gösterdiği alelacayip gündüz düşü yüzünden böyle bir saçmalığa kalkışmış olduğumu ve bu sırrı kimseyle paylaşamayacağımı hatırlardım. Bilim ve kültür arayışı içinde olan bir insanın, varlığından asla emin olamayacağı bir “şey” tarafından sayıştırılmış kehanetleri takip etmesi çok anlamsızdı.

Mezuniyetten sonra eve döndüğümde, okula dair hiçbir şey işitmek istemiyordum. Birkaç iş bakındıktan sonra oturup memuriyet sınavlarına hazırlanacak, sonra da başımın çaresine bakacaktım. Çiçeklerin şiiriymiş, ağaçların lisanıymış umurumda bile değildi. Yahu, annemin evindeki saksı bitkilerine bir tas su vermeye elim gitmemişti, neyin yaprağından neyin ormanından söz ediyordum sanki!

Zamanında yaşadığım ruhsal bir çalkalanmanın, bilinç altıma kazınmış olasılıkların aniden bir araya gelişleri, bir bütün olarak zihnimin perdesine düşmesi ve bana bir mucizeymiş izlenimi vermesi çok doğaldı. Annemin en yakın arkadaşının bir reklam şirketi vardı ve tabii ki iş bulamamam halinde orada bana bir pozisyon uydurulacaktı. Velhasıl durumun kehanetlerle bir ilgisi yoktu işte… Böylelikle o reklam şirketinde, Grafiker Yardımcısı olarak çalışmaya başladım. İyi de, işe yeni başlayan o adam… Geleceğin avuç içlerinden yansıyan o esmer figür… Benim yüreğimin paldır küldür ona doğru yuvarlanması… Bunları yaşarken bir an olsun aklıma gelmeyen o tecrübe… Peki bu neydi?

O, bana gülümsediğinde bozkır çiçeklenmişti işte. O bana gülümsediğinde dünyanın tamamı tepesinden begonviller devrilen bir Akdeniz evi olmuştu. Bahçesinde zakkumlar, bahçesinde sardunyalar… Bahçesinde mis kokulu, minyon defne…

Bizim Akdenizimiz aşkımızdı.

Bizim bahçemiz aşkımızdı.

Defne, bizim bahçemizde çiçeklendi. Defne, benim sesini duyduğum, dilinden anladığım ilk ağaçtı, ilk fidandı…

-7-

Çevre ve Orman bakanlığına atandığımda, Batı sinemasının sol omzunda duran o taş binada çalışacağımı öğrendim. Bürokrasi, beyaz gömleklerde, jilet ütüsü pantolonlarda boğulurken ben kimi zaman bu hayat törpüsü üniformalardan kurtulacak, kendimi dev dağların arasında ufaltıp, gövdemi bir çamın gövdesine yaslayacaktım. Yaşamın ve evrenin bütün sırları, sanki toprağın nemli alnında yazıyordu, buna birinci elden tanık olacaktım. Sonra bir bakmışım, hayatı çekirdeğinde taşıyan, renklerin en basit ama en coşkulu ışık tayflarından akıp geldiği coğrafyalar benim ibadethanem oluvermiş. Yaptığım işte şüpheye yer bırakmayan, bütün bu güzelliğin karşısında beni sadece iman edercesine aşka yönlendiren her şey aslında zamanında nefreti bir zırh gibi kuşanmaktan kaynaklanıyormuş. Öyle güçlü, öyle müsrifçe nefret etmişim ki, bir dirhem bedbinlik, bir parça sevgisizlik bırakmamışım içimde. Tibetli’nin dediği lafa geldim en nihayetinde; fincanı doldurabilmek için önce boşaltmam gerekiyordu… Ben de içimdeki öfkeyi ve ümitsizliği boşaltmıştım. Şimdi derin bir soluk… Şimdi yaşam dolu bir bütün… Ne var ki, ağaçlar hâlâ benimle konuşmuyordu… Onların sözünü, dahası yaşamın sözünü hâlâ anlamıyordum…

-8-

“İşte senin ilk kırılma noktan…” Kendimi yeniden sararmış kehanetleri karıştırırken bulduğumda, bana ben olduğumu hissettiren inişlerin ve çıkışların sayısını hiç bilmediğimi, onları asla sayıp, ‘şu ilk olsun şu da son’ demediğimi fark ediyorum. Dört koca sene, küçük ama rahatsız edici bir et kesiği gibi kendimle taşıdığım şikayetlerimi bir yana bırakıp “öylesine” çalışmaya başladığım bir yerde kendi iklimimi bulmak mı benim hayatımın dört yol ağzı onu da bilmem… Zaten şu an kızım bana sesleniyor… Şimdi kehanetlerden sıyrılma zamanı…

“Bu… Bu… Bu…”

Minik birer akide şekerini andıran dudaklarını yuvarlamış. Elimdeki bir bardak suya bakıp, işaret ederken, Oltu taşından yaratılmış gözlerini kocaman…  Benim minik Defne’m. İçimde büyüttüğüm yaşam. İşte benimle konuşmaya başlamış…

Akşamüstü güneşi, kütüphanemin çevresinde tozlu bir parlaklıkla kıvrılırken gülümsüyorum. Ben dünyanın en güzel çiçeğiyle artık konuşabiliyorum…

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

One response to “Fidanın Sesi – İNSAN ANLATILARI (PARÇA 2)

  1. Sonuna Kadar OkuduM, Süper..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s