Bir Kişi Bile…

**Bu yazı kronik muhalifte yayınlanmıştır.

Pretty Little Thieves

Bu kavgalarda beraat eden yok. Kanlar o kadar iç içe geçti ki; haklılar ve haksızlar öyle eşsuretle dolanıyorlar ki etrafta… Hem yargıçlar, yargılayıcı olan biricik hasletten yoksun: Vicdan. Akıla gelince, akıl sadece kiri aklamada, karmaşayı meşrulaştırmada kahpe bir hizmetçi.

 

Aynalar hileli…

 

Olur da, yangında ilk feda ettiğimiz vicdandan bize birkaç parça kalmış ise, o parçalar uç sivriltip bizi dürter de; biz de aynanın karşısına geçer isek; yüzlerimizi pür-i pak görüyoruz. İçimizde yersiz bir rehavet, küstahça bir haklılık duygusu… Yoksa nasıl uyuyabilirdik; hakikat bu kadar rahatsız ediciyken, nasıl?

 

Yaptığımız, Sokrates’in gırtlağından baldıran zehrini geçiren lafebesi sofistlerin tutumunu sahiplenmek. Onlar, dilin bütün olanaklarını kullanarak haksızı haklı, çirkini güzel, kötüyü iyi gibi anlatabilirler pek ala… Bizim için akıl da bundan ibaret: kara-gözeneksiz bir paçavra gibi şiddetin üzerini örtecek; onu görünmez kılacak ne de olsa.

 

Sormak yok çünkü…

 

Durmadan yürüyeceğimize and içtik; her gün bir doz içtik –sekiz sene boyunca… Şimdi bunun yan etkisi midir acaba bir kez olsun durup da düşünemeyişimiz? Kavramlar, içinde ne olduğunu bilmediğimiz madeni kavanozlar gibi belleğimizin raflarına yerleşirken açılan yolda o kadar süratle hedefe yürüyorduk ki, hani neredeyse bir mü’min’in kutsal ayetlerden şüphe etmeyişi gibi, içinde yaşadığımız ve içimizde yaşatılan hiç bir şeyden şüphe etmedik.

Evet ya, şüpheyi kovunca zihnimizden; doğal bir anestezinin uyuşukluğunda vicdanımızı sökmemiz zor olmadı. Kana, ölüme, şiddete, yıkıma ve aslında bizim kuyruğumuza basabilecek her şeye bağışık hale geliverdik.  Kuyruk demişken, insanın yargılayıcı biricik hasleti olmadığında, yani onu insanlaştıran şeyin yeri boşaldığında –boşluk tanımayan evren- onun yerini dolduruyor. Biz yüreğinden ve zihninden değil, kuyruğundan duyan varlıklar haline geldik böylelikle.  Hayvanlar gibi diyeceğim; ben petrol için, erk için, ırk için, namus için birbirini öldüren hayvan tanımıyorum. Sanırım bizler, canlı olduğumuzu ancak ölerek anlayabilen başka türden varlıklara dönüştük.

 

Rakamlar önemli artık.

 

Biçimler.

 

Nezaket kadar aşağı düzeyden insanlık göstergeleri de dahil, güzel olan diğer her şey ile birlikte azaldı. Yaşatabilmek, kurabilmek kıymetini yitirdi, hele bir de fayda getirmeyince. Öyle ya, fayda, işlev insani bağları anlamlı kılıyordu artık. Kullanılabilirlik dışında hiçbir özelliğin, insana heyecan ve erinç verilmediği düşünüldüğünde… “Tüketim toplumu olduk, çıktık” söyleminin ne kadar naylon olduğu, ne kadar artalandan yoksun olduğunu konuşmaya hacet var mı bilmiyorum. Ama hacet/lüzum/fayda üçgeninin iç açılar toplamını hesaplamıyoruz burada. Ağırlık merkezi “yıkım” olan bir şeklin iç açıları da, bakış açıları da etse etse sıfır eder! Tahmin etmesi zor değil. Kendisine çarpıldığında her şey sıfırlaşır. Tükenir.

 

Tükenir ya! “Tüketim toplumu olduk çıktık!”   

 

Gözlerimizle ölümü, felaketi, şiddeti tükettik. Film karelerinde, kanı, işkenceyi, ayrımı olağanlaştırdık. Ölümü rakamlaştırdık biz. “Sadece iki kişi ölmüş” diye cümleler kurduk çatışmaların ardından. “Sadece” diyerek kaybedişin keskinliğini azaltabileceğimizi düşündük.

Ya da alt yazı geçtik günün ölü sayılarını anlatan. Hava sıcaklığı değerini bildiren rakamlar gibi, insan hayatının tükenişini bildirdik ekran altı şeritlerinden…  Değil mi ya ölüm, hiçbir akışı sekteye uğratmamalıydı. Birileri daha çok yaşasın diye, birileri daha çok ölürken; o birilerinin akışı bozulmamalıydı.

 

Bu esnada cansız bedenlerden kimisini yüceltmekten geri durmadık, kimisini yeniden yeniden öldürdük. Ancak, aslolan eve dönüş yoluydu. O yol, ölenlerin ayaklarından mahrum kalmıştı artık. Hakikat buydu!  Biz başımızı rakamlardan kaldırıp, yaşamaya ve akmaya geri döndüğümüzde “eve dönüş yolları” aklımızdaki son şeydi. Belki kimimiz, namluya kurşun sürüyordu o esnada.

 

Kurşun sıkmak, bir rakama hakkını vermekti ne de olsa.

 

Maçlaştırdık yaşamayı: “Bizim takım, sizin takıma karşı.” Ölü sayısını skorlaştırdık biz. Oysa yoktu gerçek galip, yoktu beraat eden. Hep insan olarak azaldık… Azaldık… Azaldık… Hiçleştik. Sıfırlaştık.

 

Öyle ya, amaç yaşamak olsaydı eğer sadece; dün namlunun ucunda durup ertesi gün namlunun ardına geçmezdik hiç birimiz. Burada doğa dışı olan namludur! Barışın ortasında savaşın ne işi vardır? Ne işi vardır, yaşamın ortasında ölümün… Namlu ölümü doğurur, ölümse sıfırı. Biz geri kalanları düşündük bu denklemde. Eve dönüş yolunu yürüyemeyecek olanları değil! Ne garip bir matematiktir bu!

 

Ayçekirdeğinin kabuğu gibi, çitlenip atılan; bir hamlede indirilen insana alıştırdık gözümüzü. Destursuzca konuştuk ölümü, dilimizin dört yanını onunla çevreledik: Her söylem şimdi bir ceset adası: “Ölüm fermanı, ölesiye sevmek, aşkından ölmek, öldüresiye dövmek” diye sıralıyor Adalet Ağaoğlu, Ölüm Aryaları isimli makalesinde birbir ve ekliyor: “…bizzat ölüme bağlılıktan ölmek” meselesi.

 

Oysa ürpermek gerek… Ölümleri rakamlara, taraflara, biçimlere göre sınıflandırmayı bırakıp ürpermek… Soykırmak, kandavası gütmek, kişisel husumet beslemek, davaya hizmet etmek, nefsi müdafa etmek… İsimlendirmeyi şimdilik bir köşeye bırakarak, ürpermek gerek… Onlar rakam değil, insan! Sadece bunun için, bunun için ürpermek gerek.

 

Beraat eden yok çünkü. Tek bir kişiyi bile yitirmişsek, azalıyoruz insanlığımızdan konu bu!

 

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

One response to “Bir Kişi Bile…

  1. Şeyda

    “Ölüm”ü ve “öldürme”yi sıradan ve basit bir olgu haline getirdiler. O nedenle adalet sisteminde de kasıtlı cinayetlere artık tahliyeler de sıradanlaştı. Adalet yerini bulmayınca tepki verdiğimizde de şiddetin her türüyle karşılaşır olduk. Aynı düşünceye sahip olmadığımız için toplumdan/arkadaşlıklardan/aileden dışlanır olduk. Konuşarak çözüme gitmek yerine şiddet tercih edilir oldu. Bu sadece fiziksel şiddet de değil, sözlü şiddeti de hergün yaşar olduk. Biraz daha ilerisine gidildiğinde de yaşamlarımızı kaybeder olduk. Birine ya da birşeylere kızdığımızda öfkemizi başkasından çıkaracak kadar saygımızı yitirdik. Saygımızı yitirmekle kalmayıp cebimizdeki silahı çıkarıp karşımızdakini vurur olduk. Ezgiciğim duyarlılığın ve yaşama bakışın için teşekkür ederim…Sevgilerimle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s