Kaldığı Yerden

Bu yazı anneboyutu.com’da yayınlanmıştır. (28 Aralık 2011, Çarşamba günü yazısı)

Tarz-ı Hususi (Tarsusî)

Bendeki de ne cüret. Oturup dostluğa dair bir şey yazmaya kalkışınca, ilk önce dostluğu tanımlamaya çalışıyorum… Hayır, yapmayacağım.

Bazı şeyler tanımlandığında ufalır, ele avuca gelir. Oysa dostluk dediğimiz şeyden umduklarımız kocamandır. O yüzden dostluğu genelleyip, bir cümlenin içine tıkıştırmayacağım…

Bu yazının tamamı dostluğa adanmıştır… Bu yüzden bütün harfler, sahici bir yoldaşlığa örnek olurcasına yan yana getirilerek özlemi, saygıyı, vefayı, hatıraları, sitemleri, hesapsızlığı ve dolu dolu bir sevgiyi söylemek üzere cümleleşmiştir.

Balkonumda oturuyordum. Dört mevsimlik bir dinlenme durağı oldu o balkon bana… Birisi kısmen katledilmiş, iki şahane çam ağacının kucağındadır balkonum. Ağaçların içinde onlarca türden, onlarca kuş… Hepsinin mevsimi, hepsinin saati var şarkı söylemek için. Onları dinliyorum çünkü…

Ve kahvem… Tarsusî kahvem. Çay bardağında, telvesi bol, şekeri az kahvem… Yalnızca dostlarla içilen içkimdir o. Fakat nicedir yalnız, bir başıma, pür telaş koşuşturmalar arasında, yarı soğuk yudumladığım…  Ancak bir mola alıp, balkonuma sığındığımda, kış mevsiminde bile cömertliğinden bir şey yitirmeyen Akdeniz güneşine yüzümü dönüp kahvemi yudumladığımda, gövdemin orta tarafında yanlış basmış bir ayak gibi burkulan o kesif yalnızlık hissi ile çalkalandım. Yalnızlık böyle apansız gelince, mekan çatlayan bir nar misali ikiye ayrıldı ve ben ayazı bol bir memlekete düşüverdim sanki. Kapı çalsın diledim, çalmadı. Telefon, tık yok… Mektup desen, posta kutusu nicedir faturalar krallığı. Facebookmuş twittermış, kahkahalar köpürdüğünde bizler iki noktalama işaretine talimiz, hepsi bu. Sonra gördüm ki, nicedir suskun ağzım, kahvenin ıslattığı gırtlağım ve yer yer rengini unuttuğum sesim… Doğrusu, bir dost olmadan sesin rengi yoktur. Sonra karaladığım özlem satırları yerinden çıktı:

Bir dost olsa yanı başımda… Söyleşsek tatlı telaşsız… Anlatsa, dinlesem. Anlatsam, dinlese. Kahve kokusu sarsa avuçlarımızı. Türkü, keman, gırtlak sesi yağsa sandalyemizin üzerine… Fotoğraflar bir yandan, resimler bir yandan –yeni ve eski renklere batıp çıksak… Biz olduğumuz gibi, biz rengârenk, biz şeffaf…

Bir dost olsa yanı başımda… Hadi, diyiversek… Dediğimizde, hayatın çelmeleri üzerinden hoplaya zıplaya geçecek kuvvet bulsak topuklarımızda, kalbimizde, cebimizde…

Dünyanın herhangi bir yerini aynı anda düşleyebilsek… Bir ve aynı yerde başka şeyleri düşleyebilsek… O başka düşler iç içe geçse kelimelerde.

Aramasak uykuyu. Yastığa yeğ olsa kırılmış beli iki lafın. Ergen cesaretinde sahiplensek neşeyi… Gülerken kıpırdasa karnımız, gözlerimizi ufaltsa çevik gözkapaklarımız.

Susuversek apansız. Kahveye kanyak katsak… Keder kovalasak sükûtta… Eften püften sorular sorsak ya da sahiden merak edip, sormaya utandıklarımızı. Değil mi, bir vakitten sonra bilmemek de ayıptır artık. Bilmediğini belli etmek daha ayıp… Hani, ayıbını örtsek birbirimizin… Bir çocuğun arsızlığı ile sorsak da sorsak. Yanıtlar katsak kahveye… İçsek de içsek…

Üşenmesek yüksek raflardan kitaplar, fotoğraflar indirmeye… Yıllar yılı biriktiredurduğumuz gazete, dergi parçalarını üleştirsek; göstersek bu saklı kâğıtları birbirimize. Eski aşklardan kalan mektuplar çıkıverse zuladan, fısıltıyla okunuverse.

Şimdi şu koyu, katışıksız sessizliği bozan saat çarklarının tıkırtısı değil de, insan sesi olsa… Günün peşinden koşup yorulan ayaklarım yatağa doğru seyirmese. Ağzımda biriken cümleler, rüyaya dökülüp zayi olmasa. Keşke… Bir dost olsa yanı başımda…

Falan feşmekan…

Ama yok, balkon sessiz… Kahvem tekil. Hem ayrıca dostluk nedir söyleyemiyorum fakat, ne değildir bilirim. Dostluk, yan yana duruşa mecbur değildir. O yüzden haklı bir hasret barındırır içinde. Yaşamın, gerçekçi eli kuvvetlenince, bizi paçamızdan yakalayıp apar topar rızkımızın, telaşlarımızın yanına savurur. Çokça bu savrulduğumuz yer dosttan uzaktır. Ama haberler, selamlar ve kavuşmalara olan hayranlığımız, hayatın dişlileri arasında öğüttüğü zamanı hiçe sayar gibi, “Kaldığı yerden devam eder…” Dost dediğin karşılaştığında, yarım bıraktığı sözünü unutmayan bellek gibi sahiden. Hem, bu nasıl bir güçtür?  Bana göre iki insanın yarenliğinde, sağlamlığın sınav noktası budur. Kaldığı yerden devam edebilme…

Bazen de, konuşacak bir şey kalmaz. Yıkıcı, kırıcı ya da bitirici dev bir hamle yoktur fakat iki kişinin yan yana geldiğinde, bir bütüne dönüşen solukları kesilir. Ayrışır deyim yerindeyse. O zaman, fazladan bir söz daha edilmeksizin, bütüncül varlık iki hücre olur ve her hücre kendi organizmasına çekilir. Ama bu dağılma hali özlemi de alıp götürmez. Götürmüyor biliyorum… Kopuşunuz ne kadar nedensizse, özleminiz de öyle çünkü…

Sonra yeniden notlar, şiirler, kendi kendilerini seslendiren cümleler:

İki mevsimin gövdesi.

İşte bu kadar uzun olmuş,

Ben sana söylemiştim, zor sessizlik genişlerse biz azalırız.

Her şey eskisinden daha tatsız,

Daha selamsız sabahlar, sabahlar daha selamsız bundan kaçamayız.

Kahve köpürmez Asitane’de.

Caddeler daha dar, bulutlar yere daha yakın…

Dolaylı haberlerden çıkar yüzün sonra,

Sabahlar, öğlenler ve geç akşamlar daha selamsız. Daha…

Daha az hatırlansa da ismin

Büsbütün silinmez,

Yer yer bir dalını bulup belleğin konar…

Hırçınlık nakşeyle kumaşına sen,

Nakışta kötülük olmaz.

Bir selam düşür ara sıra,

Dosta böyle sükûn olmaz.

Ama özlemek –bilirsiniz-, o da kaldığı yerden… Eh, ne diyordum. Hesapsızlık hamurun mayası. Ne kadar hesapsızlık varsa, o kadar bereketlidir muhabbet, belki de biz yetişkinlik kostümüne uzlaşmacılık ve ciddiyet sırmaları işlerken, içimizdeki samimiyet de, taraf tutabilecek kadar cesur olan naif yanımız da pel pel dökülüyor… Ancak hamuruna hesapsızlık katınca bir şeyin, yüreğimizin hurdalığında bekleyen o kişi, -hani kısa pantolonlu ya da kırmızı rugan ayakkabılı olan kişi- koşarak ve pırıl pırıl parlayarak içimizden fışkırıyor…  O zaman etekte ne taş kalıyor ne tasa… Yaş mevhumu hükmünü yitiriyor, adına resmiyet, mesafe, profesyonellik dediğimiz demir parmaklıklar parçalanıyor… İnsan dostun yanında postalları çıkartıp, terlikleri giydiriyor yüreğine… İnsanın yüreği dost yanında sere serpe.

Velhasıl o yüzden bu balkon, bu kahve, bu –birisi kısmen katledilmiş- iki müthiş çam ağacı eksik ve suskun… Yeri gelmişken söyleyeyim, ben, pek çok şeyi aynı anda yapabilirim: Bebeğimi sallarken kitap okuyabilir; yemek pişirirken yemek yiyebilir ve dostluk kurma biçimlerimiz ne kadar başka olsa da bütün dostlarımı aynı anda anabilirim… Şu anda yaptığım gibi…

Betül, Zehra, Bihter, Ahu, Duygu, Olcay, Emre D., Side, Duygu, Öznur, Elif S.Ç. Hepinizin adını anabilirim aynı anda, sevgi, samimiyet ve özlemle…

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s