Sen Geldiğinde…

eeu


“Artık korkmuyorum… Çünkü o geldiğinde ben gitmiş olacağım”

Epiküros

Çok sevdiğim bir arkadaşım, o gün bir korkusunu paylaşmıştı bizlerle… Gerçek bir paylaşımdı bu, öyle ya hepimiz aramızda bölüştük ve ruhumuza düşen payı aldık.

O konu…

Ölüm…

Aslında ölüm, kendisinden korkulan şey miydi? Yoksa peşinden getirdikleri, bizi dönüştürdüğü, bizden aldığı ve bize bıraktığı şeyler mi korkularımızı besliyordu? Hakkında konuşurken ne kadar tedirgin ve ne kadar dışındaydık. Hiçbirimiz içinde olmayı istemiyorduk aslında ve bize bulaştığınca hüzünlü, bize bulaştığınca çaresizdik karşısında.

Kadere inanıyorduk. Daha büyük bir gücün kararını sorgulamıyorduk, sorgulayışlarımız ise kendimize dönüyor, içimizdeki karşılığını arıyordu. O karşılığı bulalım ya da bulmayalım, konu kendi ağırlığını ortaya bırakıyor ve anında her şey değersizleşiyor ya da her şey var olan kıymetini bize misliyle anımsatıyordu.

Biz en doğal biçimiyle gelen ölümle dahi kafamızın içinde mücadele edemezken, birilerinin hükümler vererek ölümü yersiz ve haksızca getirip bir katliamın cüssesine sığdırışını konuşmaya dilimizi vardırmıyorduk.

Çevremizde gezindiğinde çığlık çığlığa kovmak istediğimiz anlardan söz ediyorduk bazen, bazen de sessiz bir taş parçası gibi edilgenliğimizi kabullenişimizi anlatıyorduk.

Ne var ki, asla tam olarak korkularımızın, kaygılarımızın boyutlarını kestiremiyorduk. Onu bir şeylere benzetmeye yeltenince, benzetilen şey yeğlediğimiz, yüklenebileceğimiz bir şey oluveriyordu.

Üstelik, yer yer devleşiyor, gözümüzü bu sonuç karşısında kapatıp “haydi gel, şimdi çelik gibi güçlü ve metinim” diyor, bir an sonra da kabuğu zamansız düşmüş bir yaranın pembe hamlığı ile sızlıyorduk.

O an bize deva verebilecek şey, sevdiklerimizi ölümsüzlükle kutsayabileceğini vaat eden bir mucize olabilirdi, aslında insanlığın çoğu ile beraber bilinçaltlarımızda böyle bir fantazmayı arzulamaktaydık. Fakat aynı anda bunun imkansızlığı bizi susturuvermişti…

Ölümün gölgesi keder ise ve bu kederin ne kadar katı, büyük ve aşılmaz çeperleri varsa ve biz bu çeperleri hayal etmekte ne kadar zorlanıyorsak o kadar yersiz kalıyordu içimizde… Yusyuvarlak bir kor parçasıydı ve şimdi ruhumuzda için için yanacağı, bize kendini kimi zaman anımsatacağı bir yer arıyordu.

Ben o an için bu yeri bulamadım. O kor parçası ruhumda yuvarlanmaya, geçtiği yerleri yakmaya devam etti. Sonra tuhaf bir hissizlikle ölüme yabancılaştım. Aradan yirmi dört saat geçmemişti…

Sonra o kor parçası, bir gazete haberiyle yerine oturuverdi.

Ve şu notu düştüm:

Az önce bir babanın 8 yıl önce ölen kızıyla iletişim kurmak için kurduğu bir elektrik düzeneğinin haberini okudum.
Hepimiz biliyoruz o düzeneğin anlamsızlığını…
Ama o öylesine inanmış, belki de zihnindeki kızıyla konuşuyor, hasret gideriyor. O adamın, o düzeneğin başına koştuğu anı düşündüm, onu yapma halini, telleri, vidaları nasıl aradığını, nasıl matematikler uydurduğunu…
Sonra insanların yazdığı yorumları okudum. Ne kadar acımasız insanoğlu…
Ben onun şizofrenisine, tesellisine adı her neyse inanmaya razıyım dedim. Başka türlü sizin gibi kurtların arasında o yaralı kalple yaşayamaz çünkü o adam… Yaşayamaz. Bunları düşünürken, yazarken, yaparken ağladım. Ağlıyorum. İşte yüreğimde bulduğum yer burası, bu sızı… Üstüne çok konuşabilirsin ama asla tam olarak nasıl bir sıkışma olduğunu izah edemezsin. Ve yer yer tepe noktasına çıkıyor, yer yer garip, kalın, meşin gibi bir metanetle doluyorsun. O bir ilüzyon işte…

Tüyden bile hafifti varlığı ve demirden ağırdı. Ağır olan onunla başa çıkmanın yolunu bulmaktı. Acınasıydık, zalimdik ölüme, kalana ve kendimize karşı… Çünkü asla teslim olmayı öğrenemeyecektik… Öğrenmeyecektim…

O geldiğinde biz gitmiş olacaktık…

Ya da kalmış olacaktık… Perdenin öbür yanında kalakalmış olacaktık… Hiçbirimiz bunu düşünmek bile istemiyorduk.

İstemiyoruz.

Reklamlar

4 Yorum

Filed under Asıl mesele...

4 responses to “Sen Geldiğinde…

  1. Zehra

    Bir an sadece birşeye yoğunlaştığımı,rahatladığımı ve ağzımdan çok sözcüklerin konuştuğunu farkettim.
    Aslında biz ne kadar unutsakta uzak olduğu kadar bir nefes kadarda yakınız o sessizliğe,yalnızlığa.. aslında birkere daha anladım ölümlü bir insan olduğumu.Teşekkür ederim,bana bu duyguları yaşattığınız için.
    Z.D

  2. ÇELEBİ KAPTAN

    Bu satırlar yaşamadan kaleme alınamaz bence
    sizi bu denli etkileyen neyse ,yatıp kalkıp şükretmelisiniz bu duygunun sahibine ki ! sizi pişirmiş hayat fırınında
    kelimelerinize tat vermiş bu sizi tekemmülden tekamül etmiş
    Kabul ederseniz bir önerim olacak ;
    Aslında satırlarınıza Dücane CÜNDİOĞLU “ÖLÜMÜN DÖRT RENGİ ” isimli kitabında cevaplamış sizin makalenizi bir göz atmanızı öneririm…….

  3. Enise

    “bir an sonra da kabuğu zamansız düşmüş bir yaranın pembe hamlığı ile sızlıyorduk.”
    benzetmeleriniz cok hosuma gidiyor, hissettirdiklerine deginemiyorum bile,kelimelerim yetersiz..
    kaleminize ,yüreginize saglik..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s