Uyku Sersemi/ Bölüm-2

öpüşme geçidi, eeu

öpüşme geçidi, eeu

-2-

Vera Nil ile tanışmadan önce kendi içinde bütünlüğü olan, tıkır tıkır işleyen bir hayatım vardı. Çalıştığım markete gider, bazen reyonları toparlar, bazen kasada oturur, bazen de müşterilere poşetleme konusunda yardım ederdim. Büyük marketler zincirinin bir şubesindeydim. Kurumsal bir yapıda işlediği için aslında kariyer yapma şansım bile vardı. Ama bu bana cazip gelmiyordu, eğer amacım bu olsaydı üniversiten sonra şansımı başka yerlerde denerdim. Markete başvurumu yaparken de bunu söylemiştim. Önceden belirlenmiş çalışma saatleri, elimden alınmayacak izin günü, aksatılmadan ödenen maaş benim için yeterliydi. Bunun için nerede ve nasıl çalışmam gerekiyorsa çalışabilir; hangi görevi verirlerse yapabilirdim. Yorulmaktan endişe etmiyordum. Dahası evime döndüğümde yalnızlığımı dinleyemeyecek kadar yorgun olmak daha çok işime geliyordu. Böylece yaptığım basit şeyler, söz gelimi bir kitap okurken uykuya dalmak, film izlerken koltuğa uzanmak ve kendimi güç bela yatağıma atmak benim için kıymetleniyordu.

Ailemi kaybettikten sonra, tek çocuk ben olduğum için bütün birikimleri bana kalmıştı. Bu sayede şimdi oturduğum küçük evi satın alabilmiştim. Kira derdim yoktu.  Yediğim içtiğim kuş kadardı. Çalıştığım marketten bütün ihtiyaçlarımı, çalışanlara özel uygulanan indirimle alıyordum zaten. Sigarayı ve kahveyi seviyordum. Kendime yük olmazdım. Tatil günlerinde Alsancak’taki aynı kitapçıya gider, okumayı düşlediğim üç kitabı alır ve daima Sevinç pastanesinde sütsüz kahve ve kakaolu pasta yiyip evime geri dönerdim. Bu işleyişi devam ettirebilmek için asla daha fazlası gerekmedi. Bütün lüksüm de ihtiyacım da bundan ibaretti.

Yedi sene önce bir daha âşık olmamaya karar vermiştim. İlk ve son aşkım çok büyük ve yıkıcıydı. Kendimi neredeyse güzel ve çok mutlu hissediyordum. Bu hisler, aniden ortaya çıkmıştı. Aniden ortaya çıkmasından da kuşkulanmamıştım. Sanki ezelden beri böyleydim: güzeldim, mutluydum, kadın kere kadındım… Ama aşkın halüsünojen bir etkisi var. Sahip olmadığım, gerçekte var olmayan şeylerin hakikatine öyle bir inandırıyor ki, tesiri geçtiği zaman verdiklerinin tam tersini istiyor… Böylelikle bir zaman ne kadar güzel hissetmişsem; hırpalandıkça, üzüldükçe, hayal kırıklığına uğradıkça o kadar çirkinleşmeye başladığımı fark ettim. İçimde apansız beliren o büyük mutluluk, rövanşını şiddetli bir acıyla aldı. Kendi cinselliğimin tanrıçasından farksızken, cinsel organı olmayan bir oyuncak bebeğe dönüştüğümü düşünüyordum artık. En kötüsü de, yalnızca kan pompalayan bir kas yığını olarak gördüğüm kalbimin; gövdemin ortasında zamanını bekleyen bir bomba gibi daima tedirgin bir sonu beslemesiydi. Nasılsa infilak edecekti. Nasılsa beni toz zerrelerine dönüşene dek parçalayacaktı. Ama ne zaman? Ama nasıl? Bu yok oluş da, aniden ortaya çıkacaktı… Böyle yaşayamadım. O bombayı imha etmeliydim.

Neden sonra, yaşamaya değil yalnızca kendimi hayatta tutmaya karar verdim. Beklentilerimi tahliye ettim. Yalnızlığımı, acı geçirmez bir zırh olarak giyindim. İnsansızlaştıkça hafifledim, yüreğim yavaşladı ve sadece vicdan kalıncaya dek boşaldı. Vicdanımı temiz ve rahat tutabilmek için sağırlaştım, köreldim ve dilsizleştim. Artık pırıl pırıldım, çünkü yoktum…

Vera Nil ile tanışmadan önce, kendimi görünmez kılmayı başardığıma inanıyordum.

Hayatım tıkır tıkır işliyordu. O kadar basitti ki, bütünlüğünü de böylelikle koruyordu.

Salı günleri dilimin üzerinde ezilen taze kakaolu pastanın tadı, yeni bir kitabın mürekkep ve kâğıt kokusu, ağzımın içinde acı bir çelik gibi gezinen ve beni ayık tutan koyu kahve, izlediğim filmlerde yer yer kulağıma çalınan harika müzikler… İşte dünya ve benim aramdaki tek estetik alışveriş buydu…  Ha, bir de bazen annemi özlerdim. O hayatta olsaydı, eminim kendimle yaşamanın, aynada gördüklerime ve dışarıda akıp gitmekte olanlara tahammül etmenin başka bir yolunu bulurdum. Belki ruhumu bunca yitirmeme gerek kalmazdı. Ama eğer mistik işler dönüyorsa yeryüzünde –ki şahit olduklarım bunun ispatıdır-, Vera Nil ile tanışmamız, annemin Tanrı ile arasındaki sıkı diyalogun bir armağanıdır diyebilirim. Onun, her şeyde gördüğü şiirler ve masallar dünyayı temize çekebilirdi… O belki kâğıtları ve kalemi olan bir şair ve masalcı değildi yine de, etrafında gördüğü veya göremediği her şeyin ona kendi hikâyesini fısıldadığını söylerdi. Bu yüzden, her şeyin bir anlamı vardı onun için… Hiçbir şey nedensiz ve rastgele var olamazdı. Bir köşeye kaldırılıp atılan eski bir kapıyı yüklenip eve getirdiği günü anımsıyorum… Babamla hayret içinde küçük ama güçlü bedenine bakakalmıştık.

Babam, “Bu eski kapıyla ne yapacaksın?” diye sorduğunda, nefes nefese yanıtlamıştı onu.

“Üzerindeki mimozaları görmüyor musun?”

Yıpranmış ahşabın, dökülen boyanın içinde inci taneleri gibi serpişmiş mimoza biçimli oymalarını biz göremezdik fakat o görmüştü…

“Hem” demişti, “böyle güzel bir kapıdan zamanında kimler geçip gitmiştir düşünsene… Kimleri karşılamak için aralanmıştır bu kapı… Kimleri dışarıda bırakıp, kimleri sakınmıştır. Düşünsene… Düşlesene biraz…”

Düşünsem, düşlesem ne olacaktı? Ama bunu yapmak, nesneleri öylece, kendi hallerine bırakmadan anlamaya ve dahası anlamlandırmaya çalışmak, cansız nesnelerde yola çıkarak canlılara daha yüksek payeler vermesine, onlara sevgi ve sabır göstermesini sağlıyordu.

Uzun koridordaki beyaz boyalı duvara koca kapıyı ne yapıp ne edip monte etti. Görenler, orada bir odanın daha var olduğunu düşünüyordu. Annemse ona “zaman kapısı” derdi, rivayetine göre yalnızca yeteri kadar hayalperest olabilenler bu sabit kapıyı yerinden oynatabilecek, aralayabilecek ve hatta içinden geçip bir zamanlar nereye açılıyorsa oraya çıkabilecekti…

Cenazeden sonra kapıyı sattım. Onu götürmek için, yerinden söküp kamyonetine yükleyen eskici annemin söz ettiği kadar hayalperest miydi? Muamma…

Böyle bir kadın ve ondan kalır yanı olmayan bir adam tarafından büyütülüp, bu kadar hikâye ve masalla donatıldıktan sonra hayata karşı bu denli matematiksel davranabilmek neyin marifeti, bilmiyorum… Bir yanımla anneme ve babama hayranlık ve sevgi duyarken; bir yanım da onlara karşı daima karanlık ve kuşkucudur.

Çocukluklarını hatırlayıp, gülücükler eşliğinde anlatan insanlara şaşırmam da bu yüzden. Ben çocukluğumu düşündüğümde aklımda beliren tek soru şu: “Ne kadar kandırıldım?”

Anımsıyorum: Babam annemi öpmeden önce, gülümser ve dikkatimi dağıtmak için bana “aaa bak sokaktan develer geçiyor, hörgüçlerinde resimler var” derdi. Ben pencereye koşup dışarı bakarken o, annemden bir öpücük çalardı. Bense –ne hikmetse- hörgüçleri boyanmış develerin geçişini hep son anda kaçırmış olurdum. Birileri öpüştüğünde, dışarıdan hörgücünde resimleri olan develer geçmediğini anlamak ise beni yıkmıştı.

Çok sevdiğin birisi uzaklara giderken cebine öksürürdün… Babam ne zaman işi için seyahat edecek olsa cebini aralar ve içine öksürmemi isterdi. Böylelikle beni özlediğinde nefesimden bir parça alabilecekti. Can cana olmak, yan yana olmak değil zannettim o yüzden; benden uzaklaşan insanların aslında bir yerde beni sevmeye devam ettiklerine inandım. Bunun da doğru olmadığını öğrenmek canımı yaktı…

Banyodan kaçtığımda, annem ve babam kolumdan tutar; “eğer suya girersen saçlarının arasında rengârenk balıklar dolaşır ve çok eğlenirler” derdi…

Beni görkemli yalanlarla mutlu ettiler… Yalanlar yıkıldığında, mutluluk yerini hüsrana bıraktı. Geriye kalan görkem ise gerçekçiliğe aitti… Bu yüzden matematiksel düşünmek, beni hüsrana uğramaktan koruyordu…

Ta ki…

Marketin kırtasiye reyonunda dağılmış rafları toplarken yanıma yaklaşan kadınla karşılaşana kadar…

“Uzun süre dayanabilen ama can acıtmayan boyalar arıyorum”

Müşterilere gülümsemem… Daha doğrusu asla doğrudan yüzlerine bakmam…

Ama kafamı kaldırıp, bu kadar ilginç bir şey arayan kadını görmek istedim. Yüzünü ilk gördüğümde ise içimden geçen ilk şeyi yaptım: gülümsedim…

“Boyaların ne kadar dayanıklı oldukları ambalajlarında yazar ama can acıtıp acıtmadıklarını bilemeyiz ki…”

Kıvırcık kahverengi saçları, koyu yeşil gözleri, bir Afrikalıyla yarışacak kadar koyu tenine gizlenmiş etli ağzı, rengârenk bluzu, envai çeşit taşlarla süslü kolyeleri, el bileklerindeki hayvan figürlü dövmeleri, deri sandaleti içindeki minik ve koyu renk ayakları dâhil her şeyiyle, tepeden tırnağa her şeyiyle hem de, o da bana gülümsedi…

“Ama” dedi “öpüşürken, sokaktan geçen develerin hörgüçlerini ben boyuyorum… canlarını yakan bir boya ile bunu nasıl yapabilirim?”

Vera Nil ile ilk karşılaşmamız böyleydi…

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Uyku Sersemi

One response to “Uyku Sersemi/ Bölüm-2

  1. arzu

    Elif devamini bekliyoruz heyecanla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s