Uyku Sersemi/ Bölüm-3

Uyku Sersemi

-Vera Nil’in gerçeküstü yaşam öyküsü-

İnatçı karanlık, inatçı renk- eeu

İnatçı karanlık, inatçı renk- eeu

-3-

Öyle anlar var ki, yaptığımız harika planların aslında o kadar da harika olmadığını anlayıveririz. Bu “anlar”, bina etmesi yıllar süren şeyin komik bir sürede yerle yeksan olduğu küçük ve şiddetli zaman dilimleridir. Görüveririz; kusursuz haritamız aslında bir fiyaskodur. Aslında yolların hepsi çıkmaz sokak, çizilen sınırların hepsi suya yapılmış resimlerdir. Sel ağzına ev kurmuş; ateşe uçmak için buzdan kanatlar takmışızdır. Ve bedenimiz içinde yıllarca kuluçka yapıp, zamanının gelmesini bekleyen mikrop gibi, kaçınılmaz son da bizim için bir köşede o “anı” beklemiştir. Aslında en başta bildiğimiz gerçek, bütün bu kurgunun alt üst olmaktan başka şansının olmadığıdır. Her nasılsa, hafızamızın yalnızca kendine yontmasıyla; bu gerçeği siler ve saçmalığımızın işe yaradığına inanırız. En başta bildiklerimiz, ilk unuttuklarımızdır. En başta bildiklerimiz, en sahici olandır… En başta bildiklerimiz, sonu getirecektir…

O an, tamamı kurmaca olan hayatımın uyuşturucu tesiri geçer gibi oldu. Her şey bulandı, yeniden gerçekliğe yaraşan karmaşık ve içinden çıkılmaz halini aldı…  Elimden düşürdüğüm etiket koçanını yerden kaldırdım ve karşımda duran kadının gözlerinin ta içine bakarak doğruldum…

Zihnimde, öznesini yüklemini toparlayamadığım, nesnesini tam olarak bulamadığım bir cümle vardı… Henüz gelişimini tamamlamadan doğmak istiyordu sanki. O cümle ağzımdan çıkmak istedikçe, ağzım kıpırdıyor ama sesler belirginleşemiyordu…

O ise, bu şaşkın halime aldırmadan etekliğindeki fermuarlı cebi aralayıp bir soluk çekti… Yüzü asıldı, neredeyse hüzünlendi. Sorularıma ve anlatacaklarıma rağmen ona sorduğum ilk şey oturmak isteyip istemediği oldu. Bahçe reyonundan bir plastik sandalye getirip oturmasını sağladım ve ona bir şişe su açtım.

“Teşekkür ederim” dedi “Oğlum… Bu saatlerde uyuyordur. 4 yaşında bir çocuk uyurken ne uyanır biliyor musun?” diye sordu.

Başımı ‘hayır’ anlamında sağa sola salladım, nereden bilecektim?

“Dört yaşında bir çocuk uyurken masumiyet uyanır” dedi. “Şimdi yatağının yanı başı, yastığı, yorganı, her bir taraf delice masumiyettir…”

Karşımda oturan ve aynı yaşta olduğumuzu tahmin ettiğim bu tuhaf kadın şimdi annem gibi konuşuyordu… Ona hayretle ve özlemle bakmayı sürdürürken o, cep fermuarını açıp bir soluk daha içine çekti…

Sanki aslında sorulması gereken onlarca soru yokmuş, her birinin cevabını biliyormuşuz gibi davranıp, en temel olanları bir köşeye bıraktım. Başka bir şeyi merak ettim: “Ne zamandır görmüyorsun oğlunu?”

“Bir süredir” demekle yetindi.

Az önce karşımda ışıklara boğulan, renkler içindeki hali oğlundan bahsettikten sonra solmuş, sönmüştü: “aramamı istediğiniz birisi var mı? Sizi kaldığınız yere bıraksın… İyi görünmüyorsunuz” dedim.

Elini gömleğine daldırdı ve sutyenine götürüp oradan bir kâğıt çıkartarak bana uzattı: “Eğer telefonunuz varsa bu numarayı arayabilir misiniz? Çok uzaklardan geldim, yorgunum” dedi.

Bana uzattığı kâğıt, sırılsıklam olmuştu, yazan numara dağılmış, okunamaz haldeydi.

“Ama…” dedim, “…okunmuyor”

Bu, onu tedirgin etmedi. Yorgundu, kim bilir nerelerden bu numaranın sahibini görmeye gelmişti belki ve o numara şu anda yasemin kokulu ter damlacıkları tarafından bir mürekkep yığınına dönüştürülmüştü ama bu onu üzemedi… Ne kaybolma ihtimali, ne de yersiz yurtsuz kalmış olması… Sanki o numaradaki kişiye ulaşamazsak boşuna onca yolu tepmiş olmayacaktı.

“Kalacak başka bir yeriniz, arayacak başka birileri yok mu?” diye üsteledim.

Bana ısrarla kâğıdı göstermeyi sürdürdü. Bu ne tuhaf bir “hayır” deme şekliydi…

Onu öylece bırakıp reyonların arasında gezinmeyi sürdürdüm. Elimden geleni yapmıştım. Yardımcı olamıyordum. Yazık, dedim kendi kendime… Ne yapacaktı şimdi, bana ne canım, ne yaparsa yapsındı. Ben paydos zamanı evime gidecek, dünden kalan çorbamı ısıtıp televizyonun karşısında yiyecektim. Sabahtan beri düşündüğüm başka bir şey var mıydı? Ertesi gün izinliydim. Uzun bir uyku çekmeyi planlıyordum. Okuyacak kitaplarım, izleyecek filmlerim de tükenmişti. Uyandığımda hiç vakit kaybetmeden otobüse binip Alsancak’a gidecektim. Peki, o ne yapacaktı şimdi? Oğlu neredeydi? Oğlunun yanına dönemez miydi? Bana ne… Bana ne… Bana ne… Aaa zeytinyağlarının arasında bu telli dosyanın ne işi var?

Telli dosyayı alıp kırtasiye reyonuna geri döndüm. Gittiğimde, hâlâ plastik sandalyenin üzerinde oturuyordu. Beni görünce, heyecanlanıp sevindi. Bense onunla göz göze gelmeden işimi yapmak istedim, dosyayı ait olduğu yere bıraktım. Eğer sağa dönüp yürürsem, olduğu yerden yani onun hemen yanından geçip gidecektim. Sola dönersem de arkamı dönüp sıvışmış olacaktım.

Sola döndüm…

Karşıdan süpervizörüm Hakkı Yenmez geliyordu. Kendi halinde, üç çocuklu ve çok kederli bir adamdı.

Ne yaptığımı aslında çok da umursamadan sordu: “eee söyle bakalım ne yapıyorsun, nasıl gidiyor?”

“Ben reyonları gezip, toparlıyordum. Şey diyecektim…”

Bu arada aramızdan, tepeleme doldurduğu market arabasıyla bir müşteri geçti… Müşteri gittiğinde, Hakkı Yenmez oradan ayrılmış sebze reyonuna doğru düşük omuzları ile yürüyordu. Bu bir işaret işte dedim, bas git kızım, işinin başına dön…

Eğer o günü, her gün gibi tamamlamayı başarabilseydim, şimdi oturup en kolay intihar şeklini araştırıyor olmazdım.

Eğer o günü, her gün gibi tamamlamayı başarabilseydim, hayatıma en arınık, en kıpırtısız ve en normal şekliyle devam ediyor olurdum.

Eğer Hakkı Yenmez’in peşinden koşup “ben şimdi çıksam olmaz mı?” diye sormasaydım, o da bana “tabii” demeseydi, onun gözden kaybolmasını bekleyip sebzelerin arasına dalıp gitseydim, hepsinin tozunu tek tek alsaydım mesela, bugün hâlâ aşka, anlatmaya, direnmeye, seyahat etmeye, mucizeleri kovalamaya, sevişmeye, özlemeye, hatırlamaya, itirazlara, şarkılara, dostluğa, ıstıraba, güzelliğe, insanlığa inanmıyor olacaktım… Genel reddimi sürdürebilecektim. Bu sayede kolay olacaktı her şey. İnsan değil, canlı olmak; yaşamak değil, hayatta kalmak kıymetini koruyacaktı.

“Buna yaşamak denmez” diyebilmek canımı yakmayacaktı. Öylece, ot gibi, suskun kalmaktan utanmayacaktım. Yaşam, cazibesini yitirdiği için ölüm de bu kadar hakiki bir seçenek olarak gözükmeyecekti gözüme…

Yüreğimi dondurucudan indirip, çözülmesine müsaade etmeyecektim. Herkes bilir ki, çözülmüş şeyleri ikinci kez dondurursan zehirlenirsin!

Ve ben izin aldım…

Tanrı, trenlerimin gidiş yolunu değiştiren makası oraya, o noktaya koymuş meğerse… Şimdi artık bambaşka bir yöne doğru ilerliyordum.

Kırtasiye reyonuna götürdüğüm plastik sandalyede, duruşunu hiç bozmadan oturup, adeta beni bekleyen kadının yanına giderek;

“Çıkalım mı?” dedim.

Onu yerinden kaldırmam için elini bana uzattı. Ona temas eder etmez hayatı istediğimi düşündüm… Bütün tomurcuklar aynı anda çatladı, bütün canlılar aynı anda uyandılar kış uykusundan, bütün karlar aynı anda eridi, dallar aynı anda meyveye durdu, aynı anda gün söktü içimde… O kadını evime götürmeyi, ona yemek hazırlamayı, onunla konuşmayı, neyi aradığını öğrenmeyi, oğlunu, deve hörgücü boyayıcılığını, nerden geldiğini, nereye gittiğini, dövmelerini, boynuna salkım salkım dolanmış renkli boncuklarını dinlemeyi çok ama çok istiyordum. Yalan mı, doğru mu aldırış etmeden sadece dinleyecektim. O yeter ki konuşsundu…

Çantamı alıp, marketi terk etmeden hemen önce,

“Ama boyalar…” dedi;

Ben de “bugünlerde buralarda kimsecikler öpümüşmüyor, sonra alırız” dedim…

“Acil durumlar için biraz var zaten” dedi, park yerini işaret ederek “Şu kırmızı kamyonet, onunla gidelim, şimdi söyle bakalım ismin ne?”

“Vera” diye yanıtladım onu;

“Sahi mi?” diye heyecanlandı, “benimki de…”

Çantamın ucundan sarkan kitabı çıkartıp, parmağı ile üzerine tıptıplayarak, “Vera Nil, tıpkı buradaki nehir gibi…” dedi.

Nil Nehri Destanı’nı elinden alıp çantama attım. Arabaya bindik ve artık eskisine hiç benzemeyecek olan hayatıma doğru yol aldık.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Uyku Sersemi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s