Uyku Sersemi/ Bölüm-4

Uyku Sersemi/ Vera Nil’in Gerçeküstü yaşam öyküsü

gökkuşağı sarhoşu, eeu

gökkuşağı sarhoşu, eeu

-4-

 Market ve evin arası yürüyerek 7-8 dakika sürer, ancak arabayla 10 dakika sürdü. Çalıştığım marketin tam karşısındaki işlek caddenin içinden akıp, ilk ara sokağa sapıldığında işte orada oturduğum üç katlı apartmana ulaşılabilir. Beyaz boyalı çehresi, asma yaprakları ile donanmış sağ yanı, birkaç balkondan selam veren sardunyalarla sevimli bir görüntüsü olduğu söylenebilir. Kaymak mermer döşenmiş merdiven başlarında, saksılar içinde kumkat ağaçları vardır. Besinini apartmanın cam döşeli çatısından sızan ışıklardan çıkartır bu ağaçlar. Apartman koridorlarının duvarlarında, kimin marifeti olduğunu bilemediğim yağlı boya tablolar asılıdır. Kısacası, dairemin kapısı açılıncaya dek, insanın içini bir sıcaklık sarıverir. Ama kapımı açar açmaz yüzüme çarpan ilk şey gridir. Granit grisi, çelik grisi, duvar grisi, duman grisi derken tepeden tırnağa kül rengine dönüşürüm. Annemin evinden getirdiğim, ne atabildiğim, ne satabildiğim, ne de bir köşeye iliştirebildiğim ıvır zıvırlarla dolu açılmamış kutuları ve ütü masasıyla elektrikli süpürgesi gibi ayağa dolanıp duran kalabalıkları koyduğum işlevsiz oda haricindeki diğer iki yatak odasında, sadece adına uygun olsun diye, yatak, komodin, tek kanatlı bir dolap durur… Benim uyuduğum oda haricindeki diğer yatak odasının yatağı uzun süre ilk alındığı günkü naylonla, mobilyaları ise hala fabrikasının kokusu ile öylece kaldı.

O, odanın kapısında durmuş, şimdi düşündüğüm şeyin aynını düşünüyordum. Hem de tıpatıp aynını… Çünkü olanlara hala cevap verebilmiş, açıklık getirebilmiş değilim:

Ben, insanlarla aramdaki mesafeyi koruyabilmek için çok ciddi bir sosyal mühendisliğe soyunmuştum. Hiçbir parametreyi göz ardı etmeksizin, beni bir başka insana yakınlaştırabilecek unsurları ayıklamış, hayatımın projesini buna göre çizmiştim. Kusursuz bir yalnızlık bina etmiştim kendime. Ve bunu, en küçük bir hataya yer bırakmayacak şekilde uygulamıştım. Biliyordum ki, kayda değer görünmeyen bir sapma dahi, bütün formülü bozar, sonucu tamamen değiştirirdi. Yalnızca selam alıp vermekten öteye gitmeyen gayri resmi ilişkilerim, bana yöneltilebilecek her türlü cüretkâr ve kişisel sorunun önünü kesiyordu. Beni gizemli bulup, hakkımda bilgi toplamaya çalışan kimse de yoktu zaten. Daha önce de söyledim, ben soluk alıp veren bir saydamlıktım. Yine de es kaza, birileri “havadan sudan” bahanesiyle benimle konuşacak, bana sorular soracak olsa, olabildiğince sıkıcı, politik, uzun ama içeriksiz yanıtlarla karşımdakini bezdirmeyi planlamıştım. Böylelikle yalnızlığıma halel gelmiyordu. Bunu korumayı çok iyi beceriyordum. Ve şimdi her nasılsa, Vera Nil denilen kadını alıp kutsal yalnızlığımın bakir mabedine (!) evime getirmiştim. İnşa edildikten sonra, Vera Nil’den başka bir yabancının adım atmadığı bu gri ev, maddenin katı haline özgü titreşimle yabancı bir cisim olduğunu haykırıyordu. Kurşuni renklerin ortasında ışıyan, etinden tırnağına kadar her şeyiyle bir renk tayfını andıran bu kadın, hem de gülümseyerek peşim sıra evimde dolanıyordu.

Yalnızlık arzum, yavan bir güvenlik duygusundan kaynaklanmıyordu. Gerçekten korumak istediklerim etrafta değildi, gözle görülemezdi. Yine de, saçma bir refleksle Vera Nil’e incitici ilk konuşmamı yaptım:

“Görüyorsun ya, çalınacak bir şey yok…”

O ise, bunu duymazdan geldi. Bense –şimdi söylediklerimi geri almak için neler yapmazdım- iyiden iyiye bayağılaştım. Dahası, evimde para edecek olan tek kıymetli şeye, salondaki televizyona doğru yöneldim ve konuşmayı sürdürdüm:

“Ben hangi kanalı izlemek istiyorsam onu izleyeceğiz anlaştık mı?”

“Ben televizyon kullanmam, sen de kullanma çok zararlı. Yavaş yavaş öldürüyormuş, öyle diyorlar” dedi.

Bu kadın, hiçbir şeyi hakaret olarak algılamıyor muydu? Ya da herkesi inciten şeyler onu incitemiyor muydu? Peki onu ne üzebilirdi, böyle bir ey var mıydı? Bunun cevabını o an için biliyor olsaydım, kullanmaktan ve etkilerini görmekten çekinmezdim. Zannediyordum ki, ne kadar gaddar görünürsem o kadar korkunç olurum, ne kadar korkunç olursam da o kadar güvende…

Müthiş bir içtenlikle gülümseyerek ve hatta neredeyse zarafetle sordu: “Bir bardak su ikram etmeyecek misin?”

Ben iyice aptallaşmıştım. Mutfağa gidip bir bardak su ile geri döndüm.

Elindeki bardağı kaldırıp, “içtikten sonra bana eşyalarımı taşımamda yardım eder misin? Duş alıp üzerimi değiştirsem ne iyi olur…” dedi.

İşte o anda ne kadar yorgun olduğunu gördüm. Bana zarar veremeyecek kadar yorgundu.

Neden sonra, kırmızı pikabın olduğu park yerine, eşyaları almak için indik. Üç tane koca valiz, pikabın arkasına gerdiği brandanın altında duruyordu. Üzerinde yazıların, etiketlerin, belki yüzlerce ufak tefek sembolün olduğu, seyahat dergilerinden fırlamış gibi duran üç valiz… İkimiz bir valizi güçlükle taşıdığımız için, üç seferde hepsini anca yukarı taşıyabildik.

“Bunları kalacağın odaya bırakalım” dediğimde, “senin odanda kalsın” diye yanıtladı beni. Az önce gayet anlaşılır şekilde hırsız olabileceğini ima ettiğim bu kadın şimdi neyi var, neyi yoksa bana mı emanet ediyordu yani? Bu onun insan pataklama yöntemi miydi? Eğer öyleyse yüzüme yumruğu yemiş kadar oldum. Bravo!

Ancak, bu iyimserliğim gecenin kör saatinde yerini kuşkuya bıraktı. Gece hortlayan kuşku kadar tüketici bir şey yoktur. Yastığın içinden zihnime baskın yedim, ortalık darmadağın oldu. Sağa sola dönerek, bundan kurtulacağını sanan her uykusuz gibi, ben de yatağın içinde kıvranarak kurtulmaya çalışıyordum. Oysa ben kaçtıkça, iyice enselendim… Karmaşayı kovmaya çalıştıkça, her şey iyice çorbaya döndü.

 ‘Valizlerin içinde ya kanunsuz bir yük varsa? Belki bir cinayet aleti ha!!! Hatta ya birini katledip, valizlere koymuşsa? Delicesine ağırdı hepsi… Belki de uyuşturucu falan. Kaçak silah, olur mu olur? Ama uyuşturucu bence… Kesinlikle uyuşturucu… Çünkü bu Vera mıdır Nil midir, kafası hep güzel…’ Işığı yakıp, valizlerin etrafında volta atmaya başladım. Eğer onları açacak olursam, en başta onu yakıştırdığım konuma ben düşecektim. Ama eğer açmazsam belki de bile bile bir pisliğe bulaşmış olacaktım. Bu olasılık gecemi, olasılığın gerçeğe dönüşmesi de hayatımı yiyecekti.

Yatağıma geri döndüm, ışığı söndürdüm ve gözlerimi sıkıca yumdum. Çocukken uykum kaçtığında böyle yapar ve uykuya dalabilirdim. Ama bu kez işe yaramıyordu. Aramızdaki duvar olmasa, kafa kafaya vermiş uyuyor gibi görünürdük, diye düşündüm bir an için. Vera Nil, yorgunluğun ve iç huzurun muhteşem birleşimi sayesinde mışıl mışıl uyuyordu. Ama bir duvar mesafesinde, ben iç seslerle kavga ediyordum.

Böyle olmayacaktı, yerimden kalktım ve ikinci kez düşünmeden önümde duran valizin iki klipsini de kaldırdım. Rulo biçiminde katlanmış kıyafetler, çamaşırlar, bir kazak, bir bot, biraz yazlık, biraz kışlık derken yalnızca giyim eşyalarının olduğunu gördüm. Sanki bir süre için değil de, temelli gitmek için çıkmıştı yola. Belli ki, ne gittiği bir yer vardı, ne geldiği bir yer…

Sahiden acıdım ona, sonra içimi başka türden bir kaygı aldı: Ya gelip de yanıma hepten yerleşirse? Ve aynı kaygı, hemen ters yüz oldu: Ya yanıma yerleşeceğini düşünürsem ve ya hepten giderse?

Mesafe koruma teorilerim böylelikle parçalara ayrılıyor ve tanımayacak hale geliyordu. Gitsin istiyor olmalıydım ama kalması için dua ediyordum. Onu henüz hiç tanımıyor olmak işimi kolaylaştırabilirdi, bu sayede onu gözüm kırpmadan kovabilirdim. Oysa ben hikâyesini merak ediyordum. Bağlılık benim için derin uykudaki bir duyguydu, uyanmak üzere gözlerini ovuşturuyordu. Eğer usulca ondan uzaklaşırsam hiç uyanmayacaktı, yeniden koyu bir suskunluğa gömülecekti. Bense elimi uzatıp sarsarak “haydi kalk” demek üzereydim. İkinci valizi açmam bu yüzden uzun sürdü. Valizin fermuarını bir baştan diğerine gürültüyle açtım.

İkinci valiz kitaplar, mektuplar, fotoğraflar ve haritalarla doluydu. Artık Vera Nil’in yersiz yurtsuz olduğuna iyice emindim. Şurası açıktı ki o başıboş, amaçsız bir seyyahtı. Hayatta bir şey başarmamış, bir şey üretmemiş, oğlunu bile ardında bırakıp yollara koyulmuştu. Hayat ona güzeldi be! Adını sanını yeni duyduğu birinin evinde gecelemekten zerre korkmuyordu. Belli ki kaybedecek bir şeyi yoktu bu üç valizden başka.

Üçüncü valiz ise hükümlerimi karara bağladığım nokta oldu…

Doğrusu açarken biraz gülmedim değil. Bu valiz şifreliydi. Şifresi ise askısından sarkan etikette yazıyordu:

BU VALİZİN ŞİFRESİ: Birkiüçdört

Şifrenin ayan beyan yazılmasına mı, yazılış şekline mi güldüm hatırlamıyorum. Ama sayıları peş peşe kodlar kodlamaz çıt sesi ile kapak açılıverdi. O an donup kaldım. Med cezir sürati ile yüzüme kan deveran etti ve aynı süratle çekildi. Gördüklerim karşısında ürperdim. Onlarca şişe… El büyüklüğünde ha var ha yok… İçleri pembe kabarcıklı sıvılarla dolu… Ne ile karşı karşıya olduğumu bilmiyordum. Şişelerin gürültülü şıngırdamalarına aldırmadan valizi talan etmeyi sürdürdüm. Elime geçen anka desenli kutu, etrafına geçirilen bir lastik marifetiyle kapatılmıştı. Lastiği söküp kapağı açtığımda, içeriden ufak cam borular, teller, ve altın iğneler dökülünce dehşetim bir misli arttı. Hele ispirto ocağına tıpatıp benzeyen ısıtma aksamını bulduğumda, öfkeden kudurdum. Şurası açıktı ki, yanı başımdaki odada uyumakta olan kadın kafası kıyak bir keşten daha fazlasıydı. Bu elindeki mallara bakılacak olursa yalnızca kullanmakla kalmıyor, satıyordu da… Sonrasında, tam olarak ne olduklarını tanımlayamadığım, ama bağımlılara özgü aletlerden bir kaçı olduğunu varsaydığım, taşlar, tüpler bulup çıkarttıktan sonra, valizin en altında duran makyaj çantasını aldım. Artık göreceğim hiçbir şey beni şaşırtmayacaktı. Nitekim içinden bir tomar para, çok kıymetli olduğuna emin olduğum birkaç ziynet eşyası ve iki adet pasaportu içinde barındıran ve defteri andıran, kilitli şeffaf bir muhafaza çıktı. Eğer o muhafazanın anahtarını da bulabilseydim, bu kadına iyi bir ders verebileceğimi düşünürken kafamı kaldırdım. Vera Nil kapıda öylece dikiliyodu.

Öfkeyle haykırdım:

“Bunlar… Bunlar ne? Sen kimsin? Aşağılık bir keşsin değil mi? Kim bilir bu zehirleri kimlere satıyorsun? Senin de çocuğun yok mu? Bu zıkkımları çocuğun da içsin ister miydin?” Bir yandan elimde tuttuğum şişeyi suratına doğru sallıyordum.

“Hem de çok isterdim” dedi.

Henüz söyleyeceklerim bitmemişti, elim havadaydı ama hayret içerisinde donup kalmıştım. Geri adım atıp, elimi aşağı indirdim.

“Neden açmıyorsun bir tanesini?” diye sordu.

Hırçın hareketlerle şişenin kapağını çevirdim. Kapağı açar açmaz, içindeki sıvı renk değiştirmeye başladı. Şişenin içinden adeta gökkuşağı fışkırıyordu. Ortalığı mest edici bir meyve kokusu kapladı.

“Tadına baksana” dedi.

Gardım düşmüş bir şekilde “alkol sevmem” diye mırıldandım.

“Alkol mü?” Resmen karşımda kikirdiyordu. Hem de çocuk gibi… Halime acıyor, merhametli gözlerle bakıp ardından “Alkol ha” diyip gülmeye devam ediyordu…

“Bana bütün bunları anlatmak zorundasın, yoksa evimde kalamazsın” diye çıkıştım.

“İyi bir uyku çekmeyi, sonra Alsancak’a gidip orada kakaolu pastanı yiyip, kendine bu hafta okumak için üç tane kitap almayı istediğini biliyorum. Ama bugün değişik bir şey yapalım ne dersin?”

İşte şimdi iyice aptala dönmüştüm. O ise aklındakileri söyledi:

“Bugün kendimize zalimce dürüst olalım ve bugün kendimizi şımartacak harika bir yalan söyleyelim. Ama neyin doğru, neyin yalan olduğu bize kalsın olmaz mı?” dedi.

Kabul etmek kaçınılmaz gelmişti.

“Sen başla” dedi.

“Ben ucuz bir yargıcım” diyiverdim “Ben hep varsayarım. Daima en klasik, sıradan ve hatta klişe olasılıklar doğru olandır. Ucuz bir yargıcım çünkü hükmümü basit olanların ve görünenlerin üzerinden veririm. Ben salt güzele inanmam çünkü. İşleve inanırım. Bir şey sadece güzel ya da iyi olduğu için orada olamaz. Mutlaka altında başka bir neden, çıkar ya da işlev vardır. Ne de olsa güzellik hükmünü yitirdiğinde, ondan arta kalan çöptür eğer işlevi yoksa. Bu sebeple severim griyi. Kir göstermez, bir şey anlatmaz, elevermez, yalnızca kuşatır.” Bu cümleler nasıl olup da ağzımdan çıktı bilmiyordum, öylece akıp gittiler işte.

“İşte bu bir yalan, kendini doğruluğuna inandırdığın en büyük yalan…” dedi.

Ama hani doğrusu yanlışı bize kalacaktı. En baştan oyunbozanlık ediyordu. Parmağımı ona doğrulttum.

“Sıra sende!” dedim.

Elimden şişeyi alıp minik bir yudum çekti, onun ilk gördüğüm andaki gibi her yanı gülücüklere boğuldu. Elindekini bana da uzatıp “İksir?” diye sordu.

Bir yudum da ben çektim. Ağzımın için meyve bahçeleriyle, envai çeşit baharatın tarlasıyla, gizli bir toprak rayihası ile doluverdi. Ağzımın içine bahar geliverdi… Ben de gülümsedim.

“Hah evet, şimdi sıra bende” dedi.

gökkuşağı iksiri, eeu

gökkuşağı iksiri, eeu

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Uyku Sersemi

2 responses to “Uyku Sersemi/ Bölüm-4

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s