Uyku Sersemi/ Bölüm-5

Vera Nil’in Gerçeküstü Yaşamöyküsü

Ne yerde ne gökte, eeu

Ne yerde ne gökte, eeu

-5-

Mahsusçuktan…

İhtiyacım olduğunda asla yanımda bulamadığım, annem ve babama selam ederim…

Ortaokuldaki edebiyat öğretmenim, yazarken yapılacak en büyük hatalardan bir tanesinin en baştan hal hatır sorup, selam yollamak olduğunu söylemişti. Yanı sıra, yazım kılavuzunda geçmeyen kelimeler uydurmamamız gerektiğini, yazılarımızın yanına resim çizmenin çocukça ve saçma olduğunu, doğruluğu bilimsel olarak kanıtlanmamış şeyler hakkında yazmanınsa bize düşmediğini ilave etmişti. Eğer bir şiir kafiyeden yoksunsa, şiir değil edebi bir paçavraydı onun gözünde. Verdiği dersi, kıssayı, sonuç paragrafında anlatmıyorsak ne anlamı vardı bir metnin?

Bense, onun bal gibi yanıldığını biliyordum. Hatta bunu kendisine ispat etmeye çalıştım. Bizden, hayatımızdaki en mutlu anı yazmamızı istemişti. Aklıma ilk gelen ise, sebepsiz yere gülmeye başladığım sonra kendimi bir türlü durduramadığım anlardı. Sanki ayaklarımın altını gıdıklayan, paçalı don giymiş bir kuş tarafından güldürülüyordum. Kanatlarını bir şekilde yitiren bu kuş, başkalarını güldürebildikçe havalanabiliyor, böylelikle biraz da olsun uçabiliyordu. Eğer uzun süre uçmayı istiyorsa, o kişiyi hiç susturmadan güldürmeye devam etmeliydi. Bazen ben, sırf o daha uzun süre uçabilsin diye, hediye niyetine daha çok, daha içten gülerdim. Böylelikle içimdeki mutluluk kıvılcımdan evrilir alev alır, koca bir ateşe dönüşürdü. Artık mutluluğun başını sonunu kaybeder, içinde yitip giderdim. Ben o kuşa gulugulufistan diyordum. Öylesine, kendiliğinden gülen, delice gülen insanlar o kuşu tanıyor ancak adını bilmiyorlardı, emindim. Eğer ben söylemezsem de öğrenemeyeceklerdi. Bu yüzden uzun uzadıya anlattım. Hatta neye benzediğini de göstermek için çizmem gerekti. Bunu ben yapmazsam, o yapmazsa kahkaha otoritelerinin zahmet edip yapacağı yoktu. Belki de sebepsizce gülen herkes, bu koyu mutluluk kendisinde kalsın istiyor, kuşun sırrını saklıyordu. Bana göre, bu bencillikti. Nitekim o gün öğretmenimizin istediği yazıyı yazarken, uzun uzadıya gulugulufistan’ı yazıp çizdim. Paçalı donunu, yitirdiği kanatlarının yerinde biten balıksı pulları, yuvarlak, tüylü ve gıdıklamaya müsait gagasını, badi badi ayaklarını… Elimin yettiği bütün teferruatları… O kadar ayrıntılı anlatmıştım ki, sonuç paragrafına yazacağım bir şey kalmamıştı. Dahası, nedensiz mutlulukların sonucu olur muydu hiç? Kâğıdımın altına iliştirdiğim not ile bunu öğretmenime sormuştum. Beni anlayacağından emindim. O ise annemi ve babamı görmek istediğini, onları derhal okula çağırmam gerektiğini, benim tehlikeli bir çocuk olduğumu haykırdı. İki üç tahtam eksikmiş, herkesin düzenini bozuyormuşum, başına nerden bitmişim, bu gidişle sınıfı nasıl geçebilecekmişim… Bir araba laf!

Bense kendisine cevaben, “Rica etsem anneme ve babama, onları buraya çağırdığınıza dair bir pusula yazar mısınız?” demiştim. Öğretmenim homurdanarak, defterimi istedi ve içinden bir sayfa koparttı. Tükenmez kaleminin ucunu hohlattı, fakat mürekkebi bittiği için benden kalemimi istedi. Ona cebimdeki kurşun kalemi uzattım… Tıpkı güzel yazı derslerinde bize öğrettiği gibi, klasik bir el yazısı ile annem ve babamı görmek istediğini dile getiren bir pusula kaleme aldı.

O ya da bu sebeple annemle babamın okula ayak basacak olmaları, beni iyiden iyiye heyecanlandırmıştı. Öğretmenim onlara, benim yapıp ettiklerimi anlattığında, bana kızmak yerine, yapmak istediklerimin ne kadar değerli olduğundan dem vuracaklar ve çıkarken yine de bana öğretmenimin gözü önünde ‘Kızım yine de terbiyeni asla bozma olur mu?” gibi anne ve babalara özgü nasihatlerini vereceklerdi. Sonra belki çıkışta dondurma yemeğe gider, durumu biraz da otururken tartışırdık…

Akşam eve gelmelerini sabırsızlıkla bekledim. Babam, annemden erken geldi ve üzerini değiştirip, buzdolabındaki yemekleri ısıtmadan, tencereden tırtıkladı. Ardından yorgun olduğunu ve yatacağını söyledi… Bense, ona söylemem gereken bir şey olduğunu ama annemi de beklediğimi anlattım. Ama “annene söylersin” diyip uyumak için yanımdan ayrıldı. Annem geldiğinde, perişan görünüyordu. Buzdolabındaki yemeklere bakıp, burun kıvırdı ve yemek için bir elma alıp kendisini koltuğa attı.

Öğretmenimin yazdığı pusulayı hemen çantamdan çıkartıp anneme götürdüm. Telaşlanmasını, meraklanmasını, hiç değilse soran gözlerle bana bakmasını bekliyordum. Annem yazılanları okuduktan sonra bana dönüp;

“Şimdi bunu öğretmenin bize yazdı öyle mi?”

“Evet” dedim.

“Sakın bunu yazan sen olmayasın?”

Hiçbir şey beklediğim gibi gitmiyordu, “Ama niye?” diyecek oldum.

“Belli ki dikkat çekmeye çalışıyorsun. Öğretmen dediğin, böyle bir kalemle, böyle bir el yazısı ile neden bize pusula yazsın? Bana defterini getir bakayım” dedi.

Yüreğim hop oturdu hop kalktı. Belki yazdıklarımdan birkaç parça okurdu. Belki etkilenir, beni alnımdan öper, babamı uyandırıp yazılarımdan ona da okur, karşılıklı beni ne kadar çok sevdiklerini konuşurlardı… Böyle bir huşu ile çantamdan defterimi çektiğim gibi annemin yanına koştum, defteri anneme uzattım.

Sayfaları karıştırıp, “hah” dedi… Bense elimi uzatıp, bir yaprak ötedeki yazıyı göstermeye çalıştım. Elimi yavaşça çekip, tekrar yaprağı çevirdi; “İşte bak, buradan bir yaprak kopartmış, bir de öğretmenin ağzından bana kendi kalemin ve el yazınla bir pusula yazmışsın. Söyler misin Allah aşkına, benden daha akıllı olduklarını düşünmene sebep olan nedir?”

Bir hışımla defterimi bana uzatıp, elinin tersi ile oradan uzaklaşmamı belirten, o tuhaf hareketi yaptı. Koşarak odama gittim, kapımı kapattım, balkona çıktım. Ağlamamak için soluk alıp veriyor, aklıma değişik şeyler getirmeye çalışıyordum. O esnada, arka bahçedeki karaltıyı gördüm.

Lorin yine apartmanın arka bahçesindeydi. Babası içerken, annesini dövme faslına geçmeden hemen önce usulca evden kaçar, bahçede ağaçların altına gizlenmiş çardağa serdiği kartonların üzerinde uyurdu. Bizim evimiz zemin katta olduğu için, aramızda yalnızca birkaç karış mesafe vardı. Yukarıdaki balkonlardan bizi göremezlerdi ya, zaten kimsecikler ne balkona çıkıyordu, ne de çardağa iniyordu.

“Pişt Lorin!” diye seslendim. Önce irkildi, sonra sağa sola bakarak bizim balkona doğru yürüdü. Fısıltıyla sordum:

“Sen çizgi film izledin mi hiç?”

Bana gülümseyince yüzünün ne kadar küçük, bedeninin ne kadar narin olduğunu fark ettim. Çünkü o kadar büyük gülüyordu ki, o sevinci bedenini dört beş defa dolanıyor, kaplıyordu.

“İzledim tabii” dedi, “Ayşegillerde izledim. Kral Arthur’a baktım.”

Odamın kapısına bakıp, “Haydi tırmansana balkona” diye fısıldadım. Bir sincap gibi hamle yaptı, göz açıp kapayıncaya kadar balkonun içindeydi.

“Sindirellayı gördün mü, Uyuyan Güzel’i falan…”

“Yok, onları değil, kral Arthur’u gördüm.”

Ona Sindirella’yı ve Uyuyan Güzel’i canımın çektiği gibi anlattım. “Görüyorsun ya,” dedim, “aslında onlar seçilmiş. Çok çileler çekiyorlar, sonunda en sihirli mutluluğu buluyorlar”

“Kral Arthur da öyle” dedi, “taşa saplanmış kılıcı herkes çekemiyor, çok güçlü adamlar bile kılıcı taştan çıkartamıyor ama Arthur gelip kılıcı taştan bir çekiyor. Herkes bir şaşalıyor… Of… Arthur da seçilmiş.”

“Bence” dedim, “biz de seçilmişiz… Ama şimdi bunu bilmiyoruz.”

Etrafına baktı, üzerinde geceleyeceği kartona, sırtından dökülen basma giyite, kirlenmiş ve küçücük yalın ayaklarına, iki üç parmağını kınaladığı ellerine baktı, sonra başını çevirip balkon penceresindeki aksini süzdü uzun uzun…

“Sahi mi, seçilmiş miyiz?” dedi. Onu kendime çekip uzunca sarıldım. Üst komşumuz, kızına tembihlerken duymuştum, “Lorin’e yaklaşma bitlidir o…” diyordu. Bense aldırış etmeden onu bağrıma bastım. O da lokma kadar kollarıyla bana bir sarılış sarıldı ki, üzerime atlas yorgan örtsen böyle ısınamazdım.

“Peki” dedim, “sen gulugulufistan nedir bilir misin?”

“O da mı seçilmiş?” dedi.

“Biraz,” dedim. Ona yazdığım yazıyı okuyup, çizdiğim resimleri gösterdim. Sonra bizi bir gülme aldı, belli ki gulugulufistanlar karanlıkta fink atmaya başlamışlardı. Peşi sıra annemin ayak seslerini duyunca sustuk. Seslerin azalmasını bekledik. Annemse sadece içeriden, “söndür ışığını artıııııkkk” diye gürledi. Döndüğümde Lorin, bahçeye atlamış, sandalyenin altına sakladığı örtüyü alıp, üzerine çekmişti bile.

Ertesi gün, edebiyat öğretmenimden köşe bucak kaçmıştım. Planım, “annemler geldiler, sizi aradılar fakat bulamadıkları için gittiler” demekti. Bu yalanı sabaha kadar düşünüp, planlamıştım. Allahtan o da annemi babamı çağırmış olduğunu unutmuş ki, yanımdan geçip öylece gitti.

Bizim oralarda kış, çok kısa, baharımtırak sürerdi, hemencecik bahar gelir o da fazla kalmaz çekip giderdi. Ortalık yaza kaldı mı, güneşi gören tenim hemen kavrulur, kömür karasına dönüverirdi. Bu da beyaz gömlekli gri jilelerimiz içinde beni iyice gülünç duruma düşürürdü. Nedendir bilmem, sınıfta kim var kim yoksa saçımın kıvırcığına, tenimin koyuluğuna kafayı takmış, iyice makaraya alır olmuştu. Benimle ilgili dalga geçecekleri bir şey olmadığında yeniden şeffaflaşır, her biri için görünmez oluverirdim. Her nasılsa, her gün bana saracakları bir şey patlak verirdi. Bir defasında teneffüs zili çaldığında öğretmen de dâhil, her birimiz irkilerek yerimizden fırlayıvermiştik. Zil sesi dehşet vericiydi. Öğretmenim, başparmağı ile damağını çekerek “korku zili” diyince herkesten tuhaf uğultular, yapmacıklı korku nidaları yükselmişti. O zaman, “keşke bu zil yerine şöyle şarkılı bir şeyler çalsa ne iyi olur” diyince herkesi bir gülme aldı, ne yani az önce korkudan altını dolduran onlar değildi sanki! Şimdilerde okullarda zil yerine şarkılar ayyuka çıkıyor, ne haber!

Ben öğrenmeyi ne kadar seviyorsam, okuldan o kadar nefret ediyordum. O an için bu nefreti adlandıramazdım. Bir yanlışlık vardı, bu kadarını biliyordum. Öğrenmek için gidiyor, unutmak için dönüyordum. Kitaplara koşuyor, kalabalık ve içeriksiz kâğıt tomarlarından fazlasını bulamıyordum. Öğretmenlerime yaklaşıyor, içlerinden çıkan makinelerden kaçmaya çalışıyordum.

Fen dersinde öğretmenimiz, tahtaya kocaman bir ayçiçeği çizmiş, taç yaprağından köküne dek pek bir özenerek değişik renkli tebeşirlerle de boyamıştı. Ama iş çiçeğin nasıl büyüdüğünü ve beslendiğini anlatamaya gelince, sıkıcı bir hal almış, gerçekliğini yitirmişti. Bense o çiçeği büyütmeye rüyamda devam ederim diye düşünerek gözlerimi yumup, sıranın üzerine kapandım. Çok geçmeden ismimi seslenip, “Sen söyle bakalım” dedi, “uyuduğuna göre biliyorsun, kitapta ne diyor, çiçek nasıl büyürmüş?”

“Çiçeğin büyümesi kitapta değil toprakta yazar” diye yanıtladım onu…

O sakin adamın, bu kadar hiddetleneceği aklıma gelmezdi. Tebeşiri gelişigüzel fırlatıp üzerime öyle bir yürüyüşü vardı ki, gözlerim fal taşına dönüşmüş başıma gelecekleri bekliyordum. Yanıma yaklaştı, kolumdan tutup bir çantayı kaldırır gibi beni havaya kaldırdı ve “yürü, yürü gidiyoruz…” diye haykırdı.

Biz önden, sınıf arkadaşlarımız peşimizden koridorları geçtik. Tam bu esnada zil çaldı. Gürültü ile kapıları açılan sınıflardan, öğrenciler dışarı sükûn ediyordu. Ama peşimizdekileri gören, işini gücünü bırakıyor arkamızdaki kalabalığa katılıyordu.

“Öğretmenim, kolumu acıtıyorsunuz” dediğimde, “beter ol” dedi bana… Oysa ben ne demiştim ki, küfretmemiştim, yalan söylememiştim, iftira atmamıştım… Ağzımdan nasıl bir cümle çıkmıştı da öğretmenim aklını oynatacak kadar sinirlenmişti.

Okulun ağaçlığına vardığımızda durduk. Çam ağaçlarından dökülen iğne yaprakları ayağıyla iterek:

“Al bakalım, göster bir şey nasıl olup da toprakta nasıl yazarmış…”

Beni bir gülme aldı. Bu, onu iyice çileden çıkartmıştı. Etrafımıza biriken kalabalık sus pus olmuş, benden gelecek tepkiyi bekliyordu. Alt sınıflardan birkaç küçük çocuğun arasında Lorin’i gördüm. Bana gülümseyip, ağzını kıpırdattı: “Seçilmiş”

“Öğretmenim” dedim, “her canlının dili, başkadır. Yazısı, alfabesi başkadır. Tıpkı Çinliler ve Palitanyalılar gibi…”

“Palitanyalılar mı?”

Orada edebiyat öğretmenimle göz göze geldik…  O kadar alaycı bakıyordu ki, tarif etmek için çabalamıyorum bile…

“Neyse,” dedim, “Bir bahçıvan var bizim orada, Rıza Amca, muhtemelen o toprağa yazı da yazıyordur, çiçeğin toprağa yazdığını da okuyup anlıyordur. Ben şimdi bu tebeşirle yazamam ki, onunla ancak tahtaya yazabilirim. Toprağa bunlarla yazılmaz.”

Lorin’e baktım tekrar, bana hak verdiğini görebiliyordum. Başını emme basma tulumba gibi sallayıp duruyordu. Beni bir gülme aldı…

Fen öğretmenimiz iyice çileden çıkmıştı: “Sennn…” diye gürledi, “sennn nereden geldin başımıza yahu, kimin nesisin, ucube misin, kaçık mısın? Sen ne usulsüz adapsız bir yaratıksın!!!”

Tepemize işleyen güneş hepimizin gözünü kamaştırmıyor olsa, hepimiz gök gürlüyor zannedebilirdik.

Edebiyat öğretmenim, kalabalığın arasından sıyrılıp, kolumu fen öğretmeninin elinden kurtararak, nispeten şefkat (!) içerdiğini düşündüğüm konuşmasını yaptı.

“Kötü bir çocuk değil bu hocam, yalnızca biraz nasıl derler saf…” elini ampulü duya yerleştirircesine sağa sola salladı. “bana da geçen gün” çantasından ellerimle hazırladığım kitabı çıkartıp “böyle akla mantığa sığmayan bir şey getirmiş” diye uzattı.

“Ama öğretmenim beğenmediniz mi?” diye sitem ettim. Yüzünü fen bilgisi öğretmeninden bana doğru hışımla çevirdi ve susmam için dudaklarını büzüştürüp, başparmağını şu meşhur hemşire edasıyla dudaklarına bastırdı.

“Bakın” dedi, “bu çocuklar onunla aynı mahallede oturuyorlarmış, hakkında ne diyorlar bir duysanız…”

Cihan, Serdar ve Gönül bir adım öne çıktı.

“Örtmenim” dedi Cihan, “Biz bunu oyuna almayız, misket oyunu bilmez. Bir sürü misketi vardı, Onları yeni döktükleri betonun içine yapıştırdı. Neymiş efendim her gün gri taşlara basmaktansa böyle rengârenk baloncukların üzerinden geçip gitsek fena mı olurmuş? Yani bin bir zahmetle kazandığımız bilyelerimizi tutup da betona mı gömelim?”

Bütün çocuklar hep bir ağızdan cıkcıkladılar beni.

Serdar daha çekingendi, “maç yapalım diyoruz, hadi bunu da oyuna alalım diyoruz, kaleye geçiriyoruz, çelimsizin önde gideni Ömer’den bile bile gol yiyor” birden açılıp, hiddetlendi, “sorunca da Ömer ağlamasın, sevinsin diye yaptım diyor”  dedi.

Bilhassa erkek çocuklardan iyi bir cıkcıklama geldi.

Gönül, sitemkârdı: “Öğretmenim, mahalledeki bitlilere sarılıp yanımıza geliyor. Kafamıza bit mi bulaşsın?” diye homurdandı, “Hem gelincilik oynayalım dedik, gidip seçtiği çocuğa evlenme teklif etti. Hafif meşrep öğretmenim bu.”

“Hafif Meşrep ne demek?” diye sordu Serdar, Gönül de kulağına eğilip kısa bir özet geçtikten sonra Serdar kıpkırmızı kesildi.

“Görüyorsunuz ya” dedi edebiyat öğretmenim, “Bu kızın iler tutar yanı yok. Yani kızdığınıza değmez hocam. Buyurun geçelim, size bir çay söyleyeyim ben, biraz yatışırsınız.”

“Ama öğretmenim” dedim, “Ben o kitabı çok sevmiştim, okumadınız mı?”

Öğretmenimin sabrı taşmış olacak ki, çantasından çıkarttığı gibi küçücük parçalara ayrılacak şekilde yırttı; “Sana 1 vermediğime şükret, sırf başımdan git diye geçireceğim seni” dedi.

Kalabalık dağıldığında bir tek Lorin kalmıştı. Herkes gittikten sonra, yerdeki parçaları toplamaya girişti. “Ben çok sevmiştim” diye iç çekiyor, bir yandan da savrulan parçaları yakalamaya çalışıyordu.

“Üzülme” dedim, “Akşam yenisini yazarım…”

“Resim de çizer misin?”

“Çizerim.”

“Ama yine Palitanya’da geçsin. Palitanca şiirler olsun içinde…”

Ona heyecanla gülümsedim, “Bu defa Bulutistan’da geçsin” dedim, aklımda belirmeye başlayan öyküyü anlatmaya başladım. Başımızın üzerinde savrulan kâğıtlar artık umurumuzda bile değildi.

Öğretmenimiz, okumaktan en çok hoşlanacağımız kitabı bulup okula getirmemizi, derste yarım saat okuduktan sonra özetini çıkartacağımızı söylemişti. Ben de bunun üzerine, okul kütüphanesine gidip bir kitap beğenmeye çalıştım.

Hiç üşenmeden raflardaki kitapları tek tek inceledim. Aradığımı bulamayınca da mahalledeki kitap dükkânına gittim. Aynı şekilde oradaki kitapları da tek tek inceledim. Sonradan öğrenecektim ki, kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için arka kapaklarını okumak en iyisiymiş, bense rastgele bir sayfa açıp şansıma çıkan sayfayı baştan ayağa okuyor, düşlerimdeki kıpırtıyı ölçmeye çalışıyordum. Hayır, hiçbiri içimdeki o taşı hareket ettiremiyordu.

Hüsran içinde eve geri döndüm. Karanlık çöktüğünde de balkona çıkıp, Lorin’in gelmesini bekledim. Lorin çok geçmeden arka bahçenin duvarını aştı. Ona o gün yaşadıklarımı anlattım. Bir iki tane iyi kitap bulduğumu ama onların da benim için çoktan tükenmiş olduklarını anlattım.

Lorin’in yüzü asıldı. “Evde işler iyi gitmiyor değil mi?” diye sordum. Aslında cevabını ikimiz de iyi biliyorduk. “Her gece, burada, bir kartonun üzerinde uyumaya nasıl dayanıyorsun Lorin?”

“Kendimi hep sen olmuşken hayal ediyorum” dedi. “Benim yattığım yerden senin yatağının ucu görünür. Mahsusçuktan yorganını tutabiliyormuşum, biraz da kendi üstüme örtebiliyormuşum, lambayı kapatabiliyormuşum, güvenle uyuyabiliyormuşum…”

“Bak ne diyeceğim, bu gece sen benim yatağımda uyu, ben de senin… Eğer fark eden olmazsa geceleri yan yana uyuruz. Kimse girmez odama zaten…”

“Sahi mi?” dedi heyecanla…

“Sahi ya” dedim.

Yerleri değiştikten kısa bir süre sonra balkon kapısını kapatıp, ışığı söndürdü… Dediği gibi sahiden yattığı yerden yatağımın ucu görünüyordu. Işıklar sönünce bahçe iyiden iyiye karanlığa gömüldü. Otların ve dalların rüzgarla hışırdamaları belirginleşti, kedi adımları kulağımda büyüdü, sokaktan geçen sarhoşların boz bulanık nefesleri, börtü böceğin ince iniltisi derken sesler ürpertici bir orkestra gibi içimde çınlamaya başladı. Etim kemiğim korku olmuştu. Beni teselli edecek hiçbir yol yoktu. Sokaktaydım, savunmasızdım. Zihnimdeki bütün kestirmelere sapıyordum ama hayır, hepsi çıkmazdı… Sonra ben de Lorin’in yaptığını yaptım. Önce sımsıkı yumduğum gözlerimi açtım, dalların arasından görünen, silme yıldıza boğulmuş gökyüzüne baktım. Mahsusçuktan onlar benim başucu lambalarım oluverdi, ağaç dalları nefti yeşil yorganımdı, çimenler misk-i amber kokulu yastığım, rüzgâr ninnimdi. Annemin koynunda uyumuştum sanki o benim yokluğumu fark etmişti aslında, bensiz olamıyordu meğerse… Her şey mahsusçuktan çok güzeldi. Dünyanın bana vermediklerini, ben inşa edebiliyordum.

Eğer okumayı en sevdiğim kitabı bulamıyorsam o kitabı ben yazıyordum. Oynamayı istediğim oyunu ve oyunbazları bulamıyorsam, ben oyunun kendisi oluyordum. Eğer yaşamayı istediğim dünyayı bulamıyorsam ben kuruyordum.

İhtiyacım olduğunda asla yanımda bulamadığım anneme ve babama selam olsun…

 Onların sevgisizlikle dolu berbat ebeveynliklerine, bana miras bıraktıkları kafa karışıklıklarına, adına ‘terk etmek’ bile diyemedikleri sinsi uzaklaşmalarına ve bahanelerle ördükleri yüksek, aşılmaz duvarlara teşekkür ederim… Benden kaçırdıkları, esirgedikleri çözümlere teşekkür ederim. Derdime derman olmaktansa bana usanç ve şikâyetlerle koştukları için, hayatın bizleri içine çeken bir bataklık olduğunu telkin ettikleri için, kendisini tekrar eden yaşantılarını bir an olsun sorgulamadıkları ve  “çekmek zorundayız” dedikleri için teşekkür ederim. Bu kadar ruhsuz olmasalardı nasıl reddedebilirdim bana sundukları prangaları? Daima ayaklarım yere bassın istediler fakat onlar benden ayaklarımı aldılar… Ama şu harika kadın ressam ne diyordu? “Kanatlarım varken, ayaklarımı ne yapayım!” Şimdi bile, yükseldiğim yerden onların hakikatine şöyle bir bakıyorum. Yine de asla bir selam vermekten fazlasına zaman ayıramam… Asla…

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Uyku Sersemi

2 responses to “Uyku Sersemi/ Bölüm-5

  1. Fulya

    Ezgi hanım.. Mailimi sizin yazılarınız gelmis umuduyla acıyorum lütfen 6. Bölümü yazın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s