Uyku Sersemi/ Bölüm-6

İmkansız Juliet, eeu

İmkansız Juliet, eeu

Vera Nil’in Gerçeküstü Yaşam Öyküsü

Kaçabilmenin Yolları

Lorin’in annesi, Zeynep Teyze, kendisinden iki yaş küçük bir adama aşık oldu ve biricik kızını da yanına alıp kaçtı. Lorin’in çardağa gelmediği ilk akşam, babasının biraz olsun insaf ettiğini, o gecenin dayaksız ve belki huzur içinde geçtiğini varsaymıştım. Ancak ertesi gece, Lorin yine ortalarda görünmedi. Okulda da yoktu… Sonra, sağda solda, galiz küfürler eşliğinde anlatılan kaçış hikâyesi kulağıma çalındı. Mahallenin en dedikoducu adamı, Fikri Amca, gazetenin magazin muhabirliğinden emekli olunca, yerel çapta işine devam ediyordu. Bakkalda, manavda, mescitte, kahvede, kapı önünde salça ve tarhana hazırlayan kadınların arasında, tavla oynayıp iddiaya giren erkeklerin arasında, fısıldaşan gençlerin ve hatta top peşinde koşturan çocukların arasında Zeynep Teyzenin kaçışını ballandırarak, cıkcıklayarak, bolca tükürüp, gözlerini kısarak ve hep aynı cümlelerle anlatmayı sürdürdü.

“Kadın dediğin” diye başlayıp “iffet, utanç” diye devam edip, “mağdur olan koca” diye süsleyip, “kızını da kendine benzetmesin de” şeklinde temennilerle coşturduktan sonra, “s*ktir olup gitti”  diyerek sonuca bağlıyordu.

Bense Lorin’den önce Zeynep Teyze’yi düşünüyordum. Hepimiz soframızda ekmek, su bulurken; o her akşam payına düşen hakaret ve dayakla doyuruyordu karnını… Biz yoktuk. Çok sessizdik o zaman. Gencecikti ve iki işte çalışıyordu. Parası pulu, kocasının kumarına, içkisine giderken o ve Lorin yarı çıplak ve çokça yamalı geziyordu. Üşüyordu, eziliyordu. Biz yoktuk. Ve yine çok sessizdik. Lorin, iklimin ılığından medet umup her gecesini bir karton üzerinde geçirirken de biz yoktuk. Biz yine sessizdik, hep susuyorduk. Zeynep Teyze’nin kocası, şurada burada başka kadınlarla görüldüğünde de ağzımızı mühürlemiştik. Lorin, okula giderken üzerine giyecek önlük bulamadığında da… Bitten kırılırken de sükût halindeydik. Mahallenin ortasında Allah ne verdiyse dayak yerken de. Çok ketumduk onlar acı çekerken hepimiz. Ağzımız, dilimiz, gözümüz, kulağımız yoktu. Zeynep teyze, bir paçavra gibi mutsuzluğu ve kahrı giyindiğinde; kederi ve çilesi üzerine balçıktan farksız sıvandığında da… Yoktuk biz yoktuk! Ve ne zaman, Zeynep Teyze gönlünde bir tünel kazıp aşka doğru kaçtı ve ne zaman mahkûmiyetini soyunup bir köşeye fırlattı o vakit hepimizin dili çözüldü, kulağımız işitir, gözümüz görür oldu… Hepimiz mahkemelerimizi kurduk, yargılayıp astık. Bir kez yetmedi, her gün, her fırsatta… Bakkalda, manavda, mescitte, kahvede, kapı önünde salça ve tarhana hazırlarken, tavla oynayıp iddiaya tutuşurken, aramızda fısıldaşıp, top peşinde koşarken onlarca darağacı kuruldu… Hükmümüzü ballandırdık, cıkcıkladık, bolca tükürdük, gözlerimizi kıstık ve küfrü bastık! Zeynep Teyze’yi astık da astık…

Ben zaman zaman acı çekerdim Lorin’in yokluğunda. Yalnızlığıma kaçak kat çıkmıştım sanki az kaldı üzerime yıkılır diyordum. Sonra, onun da kendisine ait bir yatağı olduğunu düşünüp iç geçiriyor, bu sayede ferah uykulara dalabiliyordum. Niyeyse, rüyamda Lorin’i değil Zeynep Teyze’yi görüyordum. Onu ne zaman görsem, üzerinde uzun, bej renkli bir etek; hırpani bordo bir kazak, eflatunu solmuş bir yemeni olurdu. Gözlerinin altı incir içi gibi mosmor, etli dudağının bir kenarında et beni diğer kenarında bir gece önceden kalma darp izi… Ama rüyalarıma giren Zeynep Teyze pudra rengi etekliği olan bir elbise giyiyordu. Üzerinde menekşelerin olduğu, pudra rengi bir elbise… Derken eflatununu bulmuş yazması ütülü, oyalı… Saçları omuzlarına doğru lüle lüle fışkırıyordu. Esmer yüzü gülmekten ısınmış, yanağına pembe pembe oturmuş. Lorin bazı zaman beliriyordu düşümde, bazen de yoktu. Düşüme geldiğinde annesiyle tıpatıp giyinmiş oluyordu, uykusunu bir güzel almış, karnı bir güzel doymuştu. Onlar gittikleri yerde mutluydu, bunu biliyordum.

Annem de, dedikoducu Fikri’nin söylentisini eve getirip, ortaya döktüğünde aynını söyledim. “Onlar gittiği yerde mutlular anne”

Annemin yüzünde yalnızca bir an için beliren ve hemen kaybolan o ifadeyi gördüm. Belki saniyeden bile kısa sürmüştü ama çok şey anlatmıştı…

Sanki diyordu ki, “keşke ben de kaçabilsem” ve diyordu ki, “keşke ben de hatırlayabilsem mutluluğun ne olduğunu!” Sanki haykırıyordu, “Bizim için de bir çıkış yolu olsa keşke, yeniden âşık olabilmek bu kadar imkânsız gelmese, hayat bu kadar karanlık olmasa, o kadının bile içine sindiremediği çaresizliği biz keşke bu kadar kolay kabullenmesek.”

O küçük an sona erdiğinde, yüzünde gece karanlığıyla birörnek anlatımıyla annem, bildiğim kadın olarak karşımdaki yerini aldı. Bir şey demedi üstüne, diyemeyecek kadar da yorgundu. Daha yapacak çok işi vardı; başta da kendi mutsuzluğuna kaldığı yerden devam etmeliydi. Babama bakacak oldu, o ise çoktan koltuğunda uyuklamaya başlamıştı bile. Horultusu, televizyondan fışkıran gürültüye karışıp gidiyordu. Onlara dair hatırlayabildiğim en romantik sahnenin bu an olduğunu söyleyebilirim.

Kim ki, yalnızlığın bir tane olduğunu söylerse yalan söyler… Annem ve ben, ikimiz de yalnızdık. Ama onun yalnızlığının şiddeti, onarılmazlığı, kabullenişi ve bu yüzden reddedişi ile benimkisi arasında dağlar kadar fark vardı. Ben, odama kapandığımda müzik de benimle gelirdi. Kulağımda daima harika bir şarkı durur, bana hikâyesini anlatırdı. Dünyayı müzikle seyrettiğimde her yer, başkalaşabilirdi. Dümdüz bir cadde çiçeklenip, gülen, ağlayan, öpüşen, koşan insanlarla dolabilir; ağaçlar, binalar yedi renge baştan aşağı boyanabilirdi. Uyuyan uyanırdı şarkılarla, kuvvetini yitiren güç bulur, duygusunu yitiren kalbinin sesine vakıf olurdu. Hiçbir keman sesi, yalnızca bir keman sesi olarak kalmazdı. Esen meltem, keman sesiydi işte. Attığımız her adım piyanonun tuşlarına basmak demekti. Kan ter içinde çekicine davranıp çiviyi gömen işçiler, davulları dövüyordu aslında. Saç tarayan berberler bir gitarın tıngırtısına takılmışlardı. Kahkahalar ve bağırışlar birbirinden habersiz koroların tınısıydı. Çay şekerini karıştırırken zilleri çınlıyordu orkestranın. Vapurlar, klarneti üflüyordu kentin ortasına. Cebinde anahtarını değil, bir su kabağını şıngırdatıyordu evine dönen insanlar. Ve gülerken en çok hayat kreşendosuna varıyordu. Kulağımdaki müzik, hiçbir zaman kulağımda kalmıyor, oradan taşıyor, yaşamın merkezine ulaşıyordu. O yüzden benzemiyordu benim yalnızlığım anneminkine. Annem kesif bir sessizlikte yaşıyordu.

“Yumurtayı bilmeyen adama omleti anlatamazsın” derdi lisedeki felsefe öğretmenim. Kitaplar yumurtayı da anlatıyordu omleti de… Lezzetini biçmek bana kalmıştı, dilimin üzerinde düşleri ezip gırtlağımda çalkalayabiliyordum bilmediklerimi… Bir sayfada savaşın, yıkımın felaketine hayıflanırken diğer sayfada aile sofralarında oturabiliyordum… Okumayı bilmeyen bir adamla birlikte yeniden öğreniyordum okumayı, yazmayı, reddedilmeyi, kabul edilmeyi, ölmeyi… Aradığımı bulamadığımda, isimlendiremediğim şeyleri tetikleyen düşleri, oturup kendim yazıyordum. Ardından başına sonuna aldırış etmeden okuyordum dilediğimce. Okurken, nesneler durdukları yerde kıpırdıyor, harekete geliyor, onları oraya taşıyan ne varsa bana söylüyordu. Kelimeler yetişmiyorsa renkler, renkler yoksa sesler… Ve yeniden yeniden inşa edebiliyordum ben hayatı bir olasılık olarak… Annemle yalnızlıklarımız benzemiyordu bu yüzden. O yıkmış ve yıkıntıların bir parçası olmuştu… Elimi uzatıyordum fakat o, orada öylece elime bakıyor ve başını çeviriyordu.

 Bir tek aşkı bulamıyordum ben satırlarda, şarkılarda, resimlerde… Aşk ki, binlerce defa anlatılandır. Anlatmakla eremiyordum aşka. Hep eksik, kısmî, yitikti zihnimde… Sokaklarda değildi aşk, evlerde değildi: Kayıptı. Ne olduğunu, neye benzediğini merak ettikçe; ne olmadığını ve neye benzemediğini görüyordum sadece. Her şeydi, hiçbir şeydi. Çok kıymetliydi ve hiçbir değeri yoktu. Soğuktu, yakıyordu. Sıcaktı üşütüyordu. Mutlu olmak için vardı fakat en derin kederi vaat ediyordu. Sevgiyle beslendiği rivayetine en görkemli nefretlerle kafa tutuyordu. Arzu dolu, şehvetli bir şeydi ama masumiyeti korunsun isteniyordu. Kendi içinde tutarsız bir formül, gidiş dolu doğru sonucu yanlış bir denklem, neidüğü belirsiz, hastalık veren bir şifaydı. Ben onu anlamıyordum. Belki hiçbir zaman var olmamıştı ama bir yerde böyle bir şeyi uydurmaya başlamıştı insanoğlu, derken hep birlikte arkasına takılıp bir yalanın gitmiştik. Demek ki anlamak değil inanmak gerekiyordu aşka. Bu işin akılla pek bir ilgisi olamazdı.

Aşk normal bir şey değildi. O halde normal yollarla karşıma çıkmayacaktı. Onu arıyorsam bilinen yerlerde bulamayacağımı bilmeliydim. Ama nerede olabilirdi?

Soruyu, en yanlış kişiye, anneme sordum. Ben ona hazinenin yerini sormuştum o ise bana zamana dair bir cevap vermişti…

“Daha erken… Aşkı aramak için erken…”

Ve sahiden, günler birbirini kovalarken, aşkı ne kadar merak ettiğimi sıkça unutuyordum. Bütün dünya gittikçe karmaşık, bulanık bir hal alıyordu zaten… Küçücük bir sorun dahi, aklımı günlerce meşgul ediyordu. On üçüncü yaş günümde yaşlanmayı, on dördüncü yaş günümde ise ölümü düşünüyor ve korkuyordum. Sonra hepsinden daha karmaşık ve cevabı olmayan “ergenlik” adındaki saçma sapan süreç başlayıverdi. Ne davetsiz, ne densiz bir varoluşu vardı. En bulaşıcı olduğu yer, Liseydi. On beşime bastığımda, lise hayatının okul hayatı ile aynı şey olmadığını fark ettim. Okula gidip, öğrenmek; yalnızca arada sırada yapılan bir işti. Lise, herkesin kendisine bakıp gördüğü; gördüğünde şaşırdığı, kendine dair özelliklerini abartarak fark ettiği bir aynaydı. Silik olanlar iyice tükenmiş, sivri olanlar iyice yükselmiş, güzel olanlar serpilmiş, çirkin olanlar sivilce ve gözlük deryasına kapılmış, çalışkan olanlar kafayı notlarla bozmuş, tembel olanlar okulu kırmak denilen kırmalı dökmeli eylemlerin piri olmuştu. Bütün bu fazladan büyütülen vaziyetler deli bir ırmaktı ve ben o ırmağa kapılıp sürüklenen bir kütük parçasıydım. Kendimi anlayabilmem, meraklarımı, eğilimlerimi görebilmek için duramıyordum. Öylece, kâh oraya kâh buraya çarparak sürükleniyordum.

Odama sığınıp orada ertesi günü, sanki bir gün öncesine benzemeyecekmiş gibi umutla tasarlamak, beni avucuna alıp kıvrandıran merakları, karmaşaları düzene çekiyordu. Kimse bunu elimden alamaz derken, yeni taşınan komşularımızın sabahlara dek süregiden velvelesi ile tek durağım, tek gizli bahçem talan olmuştu. Bazen “maaaaaaa meeeeeee mııııı miiiii moooooooo mööööööö muuuuuuu müüüüü” nidaları ile diyafram çalışan, sesi kendisinden büyük şan öğrencisi odama sızıyor, bazen esneme ve salto hareketleri ile parkeleri döven balet adayı tavanı kafama geçiriyor, bazen de “ahhhaaaahaaahaaa” diye çılgın kahkahalar atan okullu aktör odamı bir korku filmi platosuna dönüştürüyordu. Yine de onların karnavalı andıran çalışma saatleri, her türlü sessizlikten daha iyiydi. Zamanla alışmıştım.

Başkasını dinlerken, kendi sesini kısabiliyorsun. İşte o yüzden aşkın ne olduğuna dair merakım da daha seyrek nüksediyordu. Acaba karşılaştığımda tanıyacak mıydım? Yoksa onu andıran her şeye aşk diye girişip, sonra hüsranla ve gittikçe inançsızlaşarak aramaya devam mı edecektim? Beni nelerin beklediğine dair teoriler üretmeyi bırakmıştım. Bana bu merakımı anımsatacak bir şey de yoktu zaten… Gürültü, tantana her şey beni yutuvermişti, iyiydi bu…

Kuytu köşelerde birbirinin orasını burasını mıncıklayan kızlar ve erkekler, birbirine şiir yazanlar, uzaktan bakışanlar, ışık hızıyla “çıkma” teklif edip, teklifini fesh edenler, alfabenin bütün harfleri ile başlayan isimlerden en az bir sevgilisi olabilsin diye gelen teklifleri kayıtsız şartsız kabul edenler, markalı pabuç giyenlere tav olanlar, saçları briyantinliler için canını verenler, bohem başlayıp melankolik devam edenler, Titanik’teki aşkın aynını düşleyip bir sandal sefası ile fit olanlar da dâhil hiç kimse o arayışa dair bir şey çağrıştırmıyordu bana…

Romeo ve Juliet ise şiirsel bir yalandı. Niyeyse balkonuma çıkar çıkmaz aklıma Shakspeare’in usta ve tatlı dilli bir yalancı olduğu gelirdi.  Kim balkonumun altında belirecekti? Benim gibi marul saçlı ve sırık birine nağmeler yakacaktı? Ve yüzünü görmeden bana ileri geri sözler eden birine, nasıl olup da korkmadan cevap verecektim ki? Zaten artık, kimse birbirine gümüş sözlerini vermiyordu. Elimizdekiler tenekeydi ve onları dahi son derece cimri ve kötü kullanıyorduk.

Söz gelimi ben birisine “Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek Sırrımı öğrenmeye gelen kim ?” diye sorabilir miydim Juliet misali? Örneğin sıra arkadaşım Mert’e…

Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek Sırrımı öğrenmeye gelen kim ?”

Bana “kızım ne içtin sen, bu neyin kafası?” diye cevap verirdi.

Ya da basket takımının kaptanı Asım’a “Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek Sırrımı öğrenmeye gelen kim ?” desem… Kafama topu patlatırdı âlim Allah.

Okulun “popüler” briyantinlisi Emre, hiç çekinmez parmağı ile beni işaret ederek, “Ey ahali, bu marul kafalı kız iyice sıyırmış” diye adımı mimlerdi…

Gümüş sözler, karanlıklarda kendi kendine söylenmek içindi. Aşkta yeri var mıydı, bu yüz yıl için sahici bir değeri olabilir miydi? Balkonumda, yine Shakspeare’in ustaca söylediği yalanları, bu yalanların geceye, gökyüzüne ne kadar yakışsa da benim paslı demirleri olan, mozaik taşlı zemin kat balkonum için ne kadar fazla olduğunu biliyordum. Dantel yürekli İngiliz’in yalancılığını mazur görürcesine kendi kendime sordum: Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek Sırrımı öğrenmeye gelen kim ?”

Ağaçların arasından önce bir hışırtı ve sonra oldukça teatral bir tonlama ile cevap geliverdi:

“Bilmem nasıl söylemeli kim olduğumu… Bir ad kullanarak! Ey güzel ermiş, Nefret ediyorum adımdan ben de, Sana düşmandır diye. Ben yazmış olsaydım, şimdi yırtar atardım onu.”

Karanlıkta beliren Romeo değildi. O, ertesi güne ödevini hazırlayan bir tiyatro öğrencisi de değildi. O aşktı. Gece çıkıp gelen aşktı. Bir görüşte tanımıştım… O yüzden adını sormadım.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Uyku Sersemi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s