Uyku Sersemi/ Bölüm-7

kafamda bir okyanus var, bi bakmışım saçım başım mavi Kafamda bi okyanusmuş, bir balıkmış, bir gökyüzüymüş... Bi özgürlük var kafamda Şahane bir tasarı olarak Roman olarak, şarkı olarak, öpüşme olarak Mavi bir şeyler Gerçeküstü bir şeyler./ eeu

kafamda bir okyanus var,
bi bakmışım saçım başım mavi
Kafamda bi okyanusmuş, bir balıkmış, bir gökyüzüymüş…
Bi özgürlük var kafamda
Şahane bir tasarı olarak
Roman olarak, şarkı olarak, öpüşme olarak
Mavi bir şeyler
Gerçeküstü bir şeyler./ eeu

 

Üç Dilek

İnsanlar birçok kişiyle beraber olabilir, hepsine âşık olduğunu düşünebilir. Aslında aşkın nesnesi değişir fakat yalnızca bir tek aşk vardır. Çünkü aşk hafızasızdır. Yenisini öğrenebilmek için eskisinin unutulması gerekir. Bazen de bir aşk diğerini yanlışlar ve yok eder. Yeni olan eskisinin antikoru oluverir. Onu siler, öldürür ve ondan boşalan yere yerleşir. Her gelişinde, diğerinden daha yüksek ve daha şiddetli olması gerekir. Bu yüzden zamanla zorlaşabilir, yürek müthiş bağışıklık gösterebilir. Bazen aşk, kendisine tıpatıp benzeyen bir kopyasını üretir. Aynadaki yansıma gibi… O zaman, insan aynı anda iki kişiye âşık olduğu sanrısını yaşar. Gerçeği, akisten ayırt edene dek bu sanrı devam eder.

Benim içinse tam olarak böyle olduğu söylenemez. Hayatımda gerçek anlamda bir kişiye âşık oldum. Aşk nasıl bir taneyse, insanım da bir taneydi. Zamanla bendeki yeri kronikleşen, yok oluyor derken nükseden, onu yok edecek kadar güçlü bir yenisinin olmayacağını vaat edercesine tepeden tırnağa kuşatan, başka bir insanın sürekliliğini yüreğim için imkânsız kılan bir insan hem de… Dünya, O ve diğerlerinden oluşuyordu. Flört ettiğim, beraber gülüp eğlendiğim, seviştiğim, kavga ettiğim adamlar oldu… Hepsi de kıymetliydi, hâlâ birçoğu için bunu söyleyebilirim. Dahası beni heyecanlandıran, aklımı alan kişiler de tanıdım. Ama yüreğimin kökünden, ruhumun doruğuna dek uzanan ve oradan bütün benliğimi tastamam manzara halinde görebilen tek kişi Ahmet Sait’ti. Aşk ‘kısmen’ değildir, tamamendir. Ve onu sahtelerinden ve benzerlerinden ayırt eden şey, tamamlanmışlık hissidir. Eğer Ahmet Saitli yüreğimin sahiciliğini anlamak için ışığa tutabilsem, gördüğüm tek şey “bütünlük” olur.

“Biraz, bazen, neredeyse, oldukça, eh işte” sözcüklerini lügatinden sildiğim; ya hepler ya hiçler diyarına, ya siyahlar ya beyazlar coğrafyasına, ifratlar ve tefritler memleketine adım attığım andır Ahmet Sait.

Vizesi yoktur, girizgâhı yoktur, sunumu yoktur. O yüzden kendimi hiçbir zaman ona hazırlayamadım. Onunla yaşadıklarım daima davetsiz, teklifsiz ve apansızdır. Karşıma çıktığı o geceden, onu gözden yitirdiğim son ana kadar…

Ahmet Sait’in balkonumuzun yanında belirdiği gecenin üzerinden bir ay geçmişti. Aşk beni başkalaştırıyordu ama okulun tatile girmesi bütün dünyayı başkalaştırıyordu. Okulun kapısına kilit vurulduğu an, dünya kesinlikle daha güzel bir yere dönüşmüştü. Sınıfımı hiç kırık not almadan geçmeyi başardığım için ailem tabii ki beni tebrik etmedi. Muhteşem notlarla gelseydim de ses çıkartmazlardı, kalsam da… Onlar için, ben evin arka odasında gelişen bir yaşam türüydüm. Ha bir eksik ha bir fazla… Beni neden dünyaya getirdiklerini çoktan unutmuş bu insanlarla her hangi bir duygusal alışverişim yoktu. Herkesin tepsisine yemeğini alıp, bir köşede ziftlendiği bu evde ders notları, on yıldır tamir edilmemiş sifon başlığı kadar önem teşkil etmiyordu. Bir de okulda, lise ikinci sınıfa başlayacaklara özgü, oldukça komik bir etkinlik düzenlenmekteydi. Adına “bölüm tercihi” deniyordu. Sözde, insanlar eğilimlerine uygun bölümler seçiyor; üniversite eğitimi için alt yapı oluşturacak bilgileri böyle öğreniyorlardı. En çok güldüğüm kısma gelince, kişilerin yeteneklerini ve eğilimlerini üç bölümde toplamayı başarabilmişlerdi: fen-matematik, Türkçe-matematik, Türkçe-sosyal… Şimdi gülmeden anlatamaya devam etmeliyim… Evet, bu üç kategori içinde ara ki kendini bulasın. Burası da sanırım, etkinliğin en maceralı kısmıydı. Annemle babama durumu anlattığımda, kahkahalarımın susmasını beklemişler ve ikisi de bir ağızdan “fen seç, para fen’de” demişlerdi. Beni daha feci bir gülme almıştı iyi mi? Tamam gülmüyorum.

Ben bu tercihi asla yapmayacaktım. Önceleri bunu seziyordum ama nasıl olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. O okula gidiliyorsa, o tercih muhakkak yapılacaktı. Bize formlar dağıtıldığı ilk anda, elimdeki kâğıtta yazanlara son derece yabancı olduğumu anlamıştım. Benim kalemim, bu kâğıdın üzerinde kıpırdamayacaktı.

Zaten, eve döner dönmez formu bir köşeye kaldırıp attım. Üç dört gün, elimi nereye atsam karşıma çıkmasına rağmen, hep aynı kayıtsızlıkla tıkıştıracak başka bir yer buldum. Kaybetmek için çok uğraştım, olmadı.

Okulun tatil olduğu gün, Ahmet Sait’in iki hafta sürecek finalleri başlıyordu. Sınavlarını tamamladığında bir Balkan tiyatro grubuyla turneye çıkacaklar, yaz sonuna kadar Doğu ve orta Avrupa’da oyunlarını oynayacaklardı. Biraz müzikal, biraz da pantomim karışımı tuhaf bir hikâyeydi. Ahmet Sait, yardımcı rollerden birindeydi, konuşması yoktu, sadece performansı vardı. Finallerine ve oyundaki rolüne çalışmak için, evden kaçıp balkonuma geliyor; elime tekstlerini ya da koreografisinin çizili olduğu kâğıdı tutuşturup benimle birlikte provasını yapıyordu. Annem seslerimizi, tıkırtılarımızı duymasın diye mutfaktan getirdiğim küçük televizyonu odama koymuştum, sanki onun bana karşı onulmaz bir sağırlığı yokmuş gibi… Ahmet Sait gelmeden biraz önce televizyonu açıyor, sesini de sonuna getiriyordum.

İlk akşamlar, geldiğini, karanlıkta parlayan beyaz kâğıt tomarından anlardım. Bahçenin siyaha gömülmüş giriş kapısında yalnızca beyaz kâğıtlar seçilebilirdi. Sonra odamın ışığı Ahmet Sait’in esmer yüzünü ve mora kesen etli dudaklarını aydınlatırdı. Sonra da o gülümseyince her yer aydınlığa batıp çıkardı. Gözümdeki kamaşma geçmeden, bir hamle ile balkonuma sıçrar, ellerimi avucuna alıp öperdi. Hiç zaman kaybetmeden çalışmaya başlardık. O biran önce finalleri bitsin, yollara düşsün istiyordu. Bense dakikalar sünüp uzayabilsin diye her şeyi yapabilirdim. Es kaza karşımda değil de yanımda duracak olsa, burun deliklerimi istila ederek, aklımı yerinden oynatarak içime sızan ten kokusu ve baharatlı egzotik parfümü benim deliliğim olmuştu. Sebebini o zamanlar çok iyi anlamıyor olsam da, bu çıldırtıcı harikalıktaki kokuları duyar duymaz, beyaz tişörtünün altında devam eden esmerliği aklımdan çıkartamazdım. Zaten sonra, gelişini anlamak için onu (ya da taşıdığı kağıt tomarını) görmem değil, kokusunu almam yeterli olmuştu… Ben onu beklerken, içimde patlayan çılgınlığı neye yoracağını bilemeyen ve kendisini uslu durmak zorunda hisseden bir hayvandım işte.

Ertesi gün finalleri bitiyordu. Yani finalleri ve aynı zamanda akşam buluşmalarımız, yani belli belirsiz birbirine karışan hallerimiz, yani etrafın karanlığını parçalayan gülüşü, yani aklımı yerinden söken kokusu ve kapanış… Bitiyordu işte…

Sabah olduğunda yatağımdan çıkmak istemedim. Odamdaki televizyon konuşsundu, ben dinlerdim. Başka her şey, olabildiğince sessiz olsun, perdeler güneşi, yanımdaki krakerler açlığımı, izlediklerim de yüreğimdeki gürültüyü sustursun istiyordum. Filmlermiş, programlarmış, şarkılarmış zaman denilen şeyi başımdan alıp götürsün yeter ki. Yastığım beni kucaklasın… Aynı aptal reklam dönüp dursun “Öpüşürken ayağınız yerden kesilince, pabuçlarınız sizi kanatlandırsın. Pilli Kundura… ” Sonra televizyonum da birbirine benzeyen şeyleri söylemekten bıkmış olacak ki, kendi kendine sesini kısıverdi. Görüntüler, birer ağız kıpırtısına dönüştü. Yerimden kalkıp da televizyonu kapatmadım bile. Derken, yine kendi kararıyla, sesine kavuştu ve sonra aniden, hiçbir neden yokken tekrar sustu. Akşam oluncaya kadar bir susup bir konuştu… Bazen susmuş görüntüye dalıp giderken aniden ses geri geliyor ve başını sonunu bilmediğim bir cümleyi anons ediyordu: “……………………………….. işte söyleyeceklerim bundan ibaret” Benim içinse değişen bir şey yoktu… Tam istediğim gibi evi bir sessizlik almıştı, ta ki penceremde minik bir çakıl taşı tıklayana kadar…

Ahmet Sait’i o akşam beklemiyordum.

“Giyin üzerini, sahile gidelim” dedi. Gülüşü şahaneydi. Yüz mumluk gülüyordu yemin ederim.

“Sahile mi?”

“Herkes,” dedi elindeki bir kutu boyayı kaldırıp “belediyenin diktiği, aptal ve gri plaj duvarını boyamaya gidiyor. Biz de gidelim. Sonra da şu fenerler var ya… Onlardan yakacaklarmış. Sen de seviyor musun o fenerleri?”

“Hangi fenerleri”

“Hani yandıkları zaman havalanıp uçabilenler yok mu? Gökyüzünde binlercesi. Sahilde hep yakıyorlar.”

“Onları şişko ateş böcekleri sanıyordum ben”

Ahmet Sait yine gülümsedi. Allah’ım o gün alev almadım ya o gülünce, daha da yakmazsın beni değil mi?

“Bekliyorum seni, giyin gel.”

Üzerime askılı elbisemi çektiğim gibi yanında bittim. Bu giyitim çok hoşuna gitmişti. Gözlerini kısıp bir süre tebessümle üstüme başıma baktı.

Elini uzattı. Bir baktım ellerim başını almış uçuyor. Hangi ara kanatlandı bunlar demeden, bir baktım ben de uçuyorum. Sahile doğru öyle bir koşu tutturduk ki, niye koştuğumuzu hiç bilemeyeceğim. Neye yetişiyorduk, neye geç kalmak istemiyorduk, yürümek neden bize yetmiyordu bilemeyeceğim.

Oraya vardığımızda yüzlerce insan, ellerindeki kova dolusu boya ve fırçayla duvarların başındaki yerlerini almışlardı. Bu insanlardan hiçbirini tanımıyordum, birkaç sokak ötedeki sahil şeridi ile bizim mahallenin arasında kimsenin görmediği incecik bir hat vardı da ben mi bilmiyordum. Renkler için ölüp biterken ve çiçeklerden başka hiçbir canlı bana hak verip el uzatmazken, böyle insanların var olduğunu umut bile edemiyordum. Yakılan büyük ateşler, yer yer kuma çakılan meşaleler ve gökyüzündeki altın lirayı andıran dolunay ışığında çizecektik resimlerimizi. Duvarın öbür yanında dondurma arabaları, allı pullu kumaşlar ve takılarla dolu tezgâhlar, tek tekerlekli bisiklete binip elinde üç top çeviren jonglör, turistlerin egzotik arayışlarına hitap etsin diye kiralanan tur develeri ve alabildiğine kahkaha, gürültü, sarhoş edici bir deniz kokusu…

“Haydi” dedi Ahmet Sait “boyama zamanı…”

“Üç dilek boyayalım” dedim.

Nasılını niyesini sormadan söylediklerimi yineledi: “Üç dilek boyayalım”

Sonrası bir büyünün tesirine benziyordu. Fırçayı kovadaki boyaya daldırıp, duvara dokunduğum anda, yıllardır defterlerimin arasında tutsak hayatı yaşayan çizgilerimin haykırışlarını duyar gibi oluyordum. “Renklere özgürlük!” diyorlardı. Neden sonra her şey soyutlaştı ve yalnızca kırmızılar, yeşiller, eflatunlar elle tutulabilir hale geldi. Uzun yollar, dağlar, denizler, at arabaları, trenler, vapurlar, paraşütler, balonlar, kayıklar, kanolar, dört tekerlekliler, çift tekerliler, tramvaylar, tabanvaylar derken ilk resmimde âlemi dört döndüm. Sonra bir gülüşün resmini çizdim ki, etraf yine ışığa boğuldu. Ve en son bir define resmettim, sandığımda olanları yalnızca ben biliyordum. Elim yüzüm renk olmuştu. Maviydim, kızıldım, portakaldım, kavuniçiydim, camgöbeği, yavruağzı, ela, haki derken bir renk almış beni. Başımı kaldırdığımda Ahmet Sait öylece durmuş bakıyordu yaptıklarıma. Çömeldiğim yerden kalktım, dizlerini sıyırdığım elbisemin eteği çivit mavisine bulaşmıştı. Bir an kendimi Akdeniz gibi hissettim. Kovamı bırakmak istemiyordum. Her şey oradaydı, fikrim oradaydı, bir kovada… Ahmet Sait, bir adım daha yaklaştı çizdiklerime, yüzünden hissettiklerini okumak çok zordu. Bir süre anlamaya çalıştım, başımı büküp onun baktığı yere bakmaya, gördüğünü görmeye gayret ettim.  Sonra yeniden dondurma tezgâhının çıngırtısı, satıcıların hayhuyu, jonglörün elindeki alacalı toplar aldı gözümü. Ahmet Sait çömeldiği yerden kalktı, yüzlerce fener aynı anda havalanıp gökyüzünü pul pul ışığa buladı, hiç teklemeden belimi kavradı, mürdüm güzelliğindeki ağzını ağzıma bastırdı. Aklıma aptal reklamın sloganı gelmez mi, ““Öpüşürken ayağınız yerden kesilince, pabuçlarınız sizi kanatlandırsın. Pilli Kundura… ” Ayağımı kaldırmak isterken şaşırıp,  iki elimi teslim olur gibi kaldırdım, kovamın içinden fırlayan boyalar minnacık parçalar halinde gökyüzüne çakılı kaldı sanki. Ve oradan geçen devenin hörgücüne boca oldu. Sonrasını görmedim, çünkü gözlerimi yumup bir ışığı yuttuğumu hayal ettim. Artık saçımın ucundan ayağımın tırnağına kadar pırıl pırıldım ben.

Nasıl koşarak gelmişsek, o kadar aheste döndük balkon ağzına. Ne kadar beyaz idiyse eteğim, o kadar renge bulanmış, ne kadar çocuk çıkmışsam o kadar kadınlığa razı döndüm.  İki sokak öteye gitmedim de, şöyle bir devri daim ettim dünyayı ve geri geldim. Şimdi nasıl olup da “haydi eyvallah, yolun açık olsun” denir bilmiyordum. Belki o biliyordur diye de hiç konuşmadım. Cevabı söyler de kaçırırım, sonra, ararken aklımı kaybederim diye korktum. Bir susuş sustum, aklımda karanlık içi boş bir benek gibi soru… Nasıl veda edilir şimdi?  Belki gülerse her şey hallolur dedim. Hem sustum hem yüzüne baktım. Ne güzel ağzı vardı, ısırdı kemirdi ağzını bir sürü…

“Benle gel” dedi.

İçimden ‘hah’ dedim ‘bak o da bilemedi cevabı, gördün mü’

“Gelirim” dedim.

“Yarın akşam gidelim buralardan olur mu?”

Cebimde ne param ne pulum vardı. Ne yaparım, ne yer ne içerim, bilmiyordum. Hiç aklıma da gelmedi. Bavuluma ne sığar onu düşünüyordum. “Akşam olunca gel al o zaman” dedim ama küçücük bir duraksama oldu, o arada kafam karışacaktı. Bazı sorular üşüşecekti. Yine öptü. Ne kafam karıştı, ne soru üşüştü.

Eve gidince üç beş parça eşya tıkıştırdım çantama… Sonra annemin çekmecesindeki bir tane çeyrek altını alayım dedim. Baktım bir tane loto kuponu var. Çeyreği bıraktım kuponu aldım, yazık belki zor durumda kalır, yerine koyamaz, bana içerler diye düşündüm. Akşam sekizde çekilecek, Ahmet Sait desen dokuzda gelecek… Eğer loto bana vurursa giderim dedim. Ya vurmazsa… ‘Ne yer ne içerim?’ Belki yine öper, belki daha delice şeyler yaparız, belki esmerliği çok güzeldir, bunları görsem ne yemek kalır ne içmek… Annem eve gelince bana gülerse gitmem dedim, babam selam verirse gitmem. Beni unuturlarsa giderim. Belki bin yıl aramazlar beni, aylarca ortadan kaybolsam fark etmezler. Bana asla ihtiyaçları olmaz, benim Ahmet Sait’e ihtiyacım vardı oysa. O gülmezse kör karanlık…  Ben iki sokak ötede, olup biten güzelliklerden bihaberim mesela, Ahmet Sait ise masallara giden kestirmeleri avucunun içi gibi biliyor. Eğer beş dakikaya penceremin önünden bir kedi geçerse giderim, şu ağaçtan bir yaprak düşerse kesin giderim… Ama annem bana gülerse gitmem… Bir kerecik olsun gülsün, kapımı çalsın, babam hal hatır sorsun. Ahmet Sait’e yalvarırım, kal derim o zaman. Her gece kaçar, gündüzleri geri döneriz derim, diye söylendim durdum kendi kendime…

Saat sekize varınca televizyonu açtım. ‘Loto çekilişleri birazdan’ diye alt yazı geçti. Yine susmuştu külüstür kutu. Bir film dönüyordu. Uzaylılar, alüminyum folyolar, yedi kulaklı kaplumbağalar, ağzı kıpırdayan ama sesi olmayan görüntüler deryası… Bu arada sokak kapısı açıldı, odamın kapısını açtım, gelen kimmiş diye baktım. Annem çantasını atıp, yüzüme bakmadan banyoya girdi. Babam da on dakika sonra kapıdaydı, gözümün ucuyla bir televizyona bir kapıda ayakkabılarının bağını çözen babama baktım. “Annen nerde?” dedi sadece, banyoyu gösterip kapımı kapattım. Gözüm televizyondaydı. Öylece dalıp gitmiştim, ne oynuyor, ne dönüyor görmüyordum bile. Kısacık bir an için içimden verdiğim sözlerin aptallığını düşündüm, sonra televizyonun sesi aniden yükseldi ve sonra yine sessizliğe gömüldü. “Aralarından seçilmiş” diyip susan televizyonumun alt bandından lotonun isabet ettiği numaralar akıyordu. Bir sayı bile isabet etmemişti.

O esnada Ahmet Sait balkon ağzında göründü.

‘Hayır, dedim içimden, ‘piyango bana isabet etti’. Eşyalarımı alıp bir daha dönmemeye ant içerek evden ayrıldım.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Uyku Sersemi

One response to “Uyku Sersemi/ Bölüm-7

  1. Gri

    Muhteşem giriş-etkiliyeci bir tez-
    Uyku serseminin tamamını okumak için sabırsızlanıyorum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s