Göze Göz

saçlarına yıldız düşmüş, eeusaçlarına yıldız düşmüş, eeu

Bir atmaca gagalayıp, yaraladı saka kuşunun kanadını

Saka kuşu atmacanın gagasına toslayıp, atmacaya ders vermek için uçtu peşi sıra

Rüzgâr ve yüksek uçmak daha da acıttı canını küçük hayvanın

Hem yetecek miydi gücü bir yırtıcıya?

Ya ders almayıp iyice hırçınlaşırsa?

Rüzgâr haline üzülüp, Saka’ya fısıldad:ı

“Yaralı olan senin kanadın, onu iyileştirsene

Atmacanın gagasından sana ne!”

e.e.u

 

İncinmiş insanların yürekleri dile gelse ve bu dili anlamak, tercüme etmek gibi özel bir yeteneğimiz olsa ne duyardık acaba? Ne anlatılırdı bize?

“Kırıldım, paramparça oldum… Pervasız bir söz mahvıma neden oldu… Şimdi nasıl toparlanacağım? Nasıl bir araya getireceğim bu dağınıklığı?”

Bazen yüreğimizden içeri aldığımız insanlar, orayı ateşe verir ve sessizce olay yerinden tüyerler…

Dönüp baktığınızda, sevgi ve fedakârlıkla inşa ettiğiniz köşkler cayır cayır yanmaktadır; içiniz kavrulur, yüreğiniz alevlerin içinde dile gelir:  Kalbiniz “Neden?” diye çığlık kopartır, “Bu kadar güzelliğe rağmen neden? Nasıl?” Şaşkınlığınız kedere, kederiniz öfkeye, öfkeniz de çaresiz bir çığlığa dönüşür ve kafanızın içinde o kordan soru tekerrür eder “Neden? Neden? Neden?”

Ya da incinmeye gebedir kalbiniz zaten, her an fırtınanın kopuşunu, titreyen binanın yıkılışını beklemektesinizdir ve o an gelip çatınca “her şey benim yüzümden” diye iniltilerin çınladığı boş bir kulübe olur içiniz. Ama kendinizi hemen beraat ettirir okları diğer yana yöneltirsiniz “her şey senin yüzünden” Ne olursa olsun hiçliktir geriye kalan, parmakları bir suçluya doğrultmanın faydası yoktur…

Belki bir reddedişin karargâhı olmuştur kalbiniz ve şöyle konuşur: “Hayır olamaz… Bütün bunlar benim kurgularım, aslında ağrımıyorum, acımıyorum, can çekişmiyorum… Hırpalayamaz kimse beni, ezemez, yıkamaz…”

Kalp ne söylerse söylesin; incindiğinde kendisini tamir etmenin yolunu arar… Önce kendisiyle konuşur, mırıldanır bazen, bazen de haykırır…

Adı konmamış sefilliğini tedavi etmenin, yangını soğutmanın, boşlukları doldurmanın, yeniden bir bütün olmanın, yanılgıları haklı çıkartmanın bir yolunu bulmak ister! Varoluşuna devam edebilmek için yapar bunu…

Bu yolda, çoğu zaman ilk gözden çıkarttığı yöntem, en etkili ve en zor olandır: Affetmek, kendini terbiye etmek, dersler almak, öğrenmek ve insanların değiştirilemeyen, etki edilemeyen ruhlarıyla ilgili beklentileri terk etmek…

İncinmiş kalplerin sahiplerinin en çabuk bağrına bastığı davranışsa misillemedir. Her misillemenin mazlum postunu çıkartmadan zulümle kuşanmak olduğunu bile bile hem de… Haksızlığı yapanın gömleğini kendi sırtına geçirir… Yapacakları, kırgınlığın masumiyetine halel getirecek de olsa, maruz kaldığı hüsranı ve kırgınlığı haklı çıkartacak da olsa misillemeye sarılır. Peki, aynaya baktığında kimi görecektir dersiniz? Kalbi kırılan suretini mi? Kalbini kıranınkini mi?

Misilleme zalim olanı taklit etmek demektir, evet!

Misilleme, hatayı yaşama döndürmek, ölmesine, yok olmasına müsaade etmeden yeniden canlandırmak ve sahnelemek demektir.

Misilleme, bir günah sökülüp düşmesin diye üzerine atılan çift dikiştir.  Vicdanın boğuk bir sesle “bırak düşsün, kopsun, yok olsun ama sen buna bulaşma!” uyarır oysa kulak tıkayacağını bilerek…

Göze göz ister, kana kan, mutsuzluğuna kefaret olabilecek bir mutsuzluk görmek ister kırgın insan. Başına gelenlerin faillerinden daha zalim, daha aptal, daha kötü olabilmeyi göze alarak bunu ister… Bu istencini gerçekleştirirse rahatlayacağına emindir. Oysa vicdanı gömüldüğü yerden, hâlâ usulca fısıldayacaktır: “şimdi ondan daha kötüsün, daha hatalısın, daha suçlusun!”

Ama emindir rahatlayacağından, oysa mutluluğun bu ödeşmeyle ilgisi olmadığını anlayacaktır…  Rahatlamak, mutlu olmak değildir! Anlayacaktır… Gerçek ve haklı bir hesaplaşmanın içinde intikam yoktur, avcılık yoktur çünkü…

Sahici bir tokat, size yumruğunu savuran kişinin birbirine kenetlenmiş parmaklarını yakalayıp öpebildiğinizde; üzerinize dişlerini bileyip koşan kişiyi kucakladığınızda yani onun hatasının karşısında yıkıcı olmayan halinizle durduğunuzda atılacaktır.  Çünkü hatasını bilen kişi, öfkeler içinde kendisine ateş kusulmasını bekler, buna hazırlanır ve dahası çoğu kez bu öfke savaşını sizden daha iyi tanır… Sizi kendi alanına çektiğinde işinizi orada bitirecek ve üstüne bir de “aslında ne kadar haklı” olduğunu anons edecektir. Onun afallamasının tek yolu onu taklit etme-mektir! Ona hiç tanımadığı, tanışmadığı ve gerçekten haberdar olmadığı bir şeyden haber vermektir.

“Göze göz” –hayır değil!

“Gözünü seveyim” diyebilmektir çıkar yol! “Gözünü seveyim…”

Sonra dağınıklığı toplamaya dağınıklığın olduğu gerçek yerden başlamak lazım gelir. Camlar sizin içinizde kırılmışsa, süpürgeyi kapıp başkasının kalbini süpürmeye kalkışmak akıl kârı mı? Hem sonra, kalbin dağınığını toparlayacak olan da oranın misafirleri değil, sahibidir.

Dili olsa kırık kalplerin, gürültülerini susturup size şunu diyecektir: “İlacın burada… Tam da kederinin yanında…”

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

2 responses to “Göze Göz

  1. yonca

    Selamlar… Ben Yonca… Tatilde (boğsak’ta tanışmıştık) elinize sağlık… Yazma ikliminde kalan annelerden birinin sesini duymak çok ümit verici.. kalemimizden dökülenler acılarla yoğrulmuş olsa da biz hep umut tadındayız neyse ki… güzel günler dilerim.. görüşmek ümidiyle…

    • hey selamlar, nasılsın? Hamilelik nasıl gidiyor?
      O kadar uzun zamandır bloguma bakamadım ki, şimdi bu yorum çok güzel bir sürpriz oldu.
      UMarım yeniden görüşebiliriz. Sevgiler.
      Ezgi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s