iyiler ve kötüler

Ruhunuz şad olsun

Ruhunuz şad olsun

Gün söktü… Konuşuyoruz dostlarla… Aslında konuşmuyoruz, herkes inliyor durduğu yerden bakmayın yani… Can ağrısı inletir insanı çünkü… Sayıklatır.

Aynı şeyleri yineliyor ve derin bir hüzne gömülüyoruz. Hepimiz paramparça etmişiz uykularımızı, gülmeyi unutalı sanki bin yıl olmuş gibi… Kalbimiz beş yüz yerden kırılmış, yanmışız, köz olmuşuz, kömür olmuşuz.

İsyan insana… Çünkü önce tedbir sonra tevekkül buyrulmuş, hepimiz gayet iyi biliyoruz bunu… Ama bize düşsün düşmesin utançtan büyük paylar biçiyoruz. En çok duyduğum kelam şu: “Aldığım nefesten utanıyorum”

Bunu söyleyen insanlar namusuyla ekmeğinin peşinde olan, evladını evini çekip çeviren, bir eli görse diğeri görmemek nedir bilen insanlar. Hani, hayatları şımarıklık ve tüketim dolu, şikayet ve burun kıvırma dolu olan insanlar değil. Hepsi bir parça ekmek için on parçaya bölünen kişiler… Utanıyorlar yine de, utanıyoruz hep birlikte…

Kahır dolu iniltilerimizin yerini bazen öfke alıyor. Ağzımıza almayacağımız, nereden öğrendiğimizi bilmediğimiz küfürler. Bazen bu öfke öyle büyüyor ki, kendisi için bir tek menfaat dilememiş insanlar avuç açıp sorumlular için adalet istiyor. Bazen de yine dümdüz gidiyoruz, herkes neresinden tutsa elinde kalmış bu sistemi, bu aymazlığı, bu yalnız bırakılmışlığı, ezilmişliği, bile isteye, göz göre göre müsaade edilmiş mali ve sosyal uçurumları yerin dibine sokup çıkartıyor. Sokağa çıkıp haykırsak, bir şey yapsak, bize emanet kalmış evlatlarımıza koşsak, ışığı sönmüş ocaklara bir mum götürsek, hiçbir şey olmasa da bilgi akışını sağlasak… Hani üstümüze ne düşerse, adını koyamıyoruz bazen… Ne yapacağımızı bilmedikçe, oturduğumuz yere, yaşadığımız bu hayata sığamadıkça ağlıyor, dua ediyor, küfür ediyor, sonra dipdibe kazılmış yüzlerce mezarın karşısında yerle yeksan oluyoruz… Her şey faydasız ve çok anlamsız geliyor…

Hepimizin sabrı taşmış, yaşamla ölüm maçından yaşamını söküp sedyeye oturmuş işçinin başı önündeki serzenişi yıldırıyor bizi, kaçmış çorapları ile göçükten çıkan baba, ağabey, erkek kardeş… Kömür karası çizmelerin, patronların insan teri ve canıyla parlatılmış granit zeminlerini çiğnesin o zeminleri parçalasın diyoruz. Kaldır başını mahzun durma!!! Onu omuzlarından tutup gözlerine bakmak istiyoruz; dünya senin ve senin gibilerin kömür karası çizmeleri yüzüsuyu hürmetine dönüyor. Alnından düşen terin helali yüzü suyu hürmetine… Dimdik ol!!!

Bir mesaj görüyorum…

Diyor ki, LCD televizyonlarda izledik haberleri, maaşınız kadar telefonlarımızla paylaşımlar yaptık, dertlenip marlboro yaktık. Bize her şey, acı çekmenin böylesi bile ayıp geliyor, yine kendimize kendimizden büyük bir utanç biçiyoruz…

Konuşuyoruz… Yok dedim ya, konuşmuyoruz aslında, inliyoruz ağrılı ağrılı… Daha çok utansak belki geri gelirler, daha çok utansak, daha çok küfretsek, daha çok isyan etsek geri gelmeseler de bir daha bu kadar çok gitmezler…

Biz, on beş yaşında çocukları toprağa vermeyi öğrendik. Biz kız çocuklarımızı tecavüzcülerin koynunda görmeyi öğrendik. Biz tershanelere çalışmaya giden ve geri dönmeyen, madenlere giren ama çıkamayan, biz öldürülesiye dövülen, biz yatağına değil tabutuna uzanan, eceli gelmeden ölümlendirilen, katledilen, kurban edilen insanlardan en ağır terbiyeyi ve yaşam-ölüm derslerini öğrendik.

Bunun üzerine biz… Nasıl iflah oluruz?

Soluduğumuz bu nefesten hicap duyarken, nasıl devam ederiz? Bu mümkün mü?

Sen…

Sen…

Ben… Evet… Biz devam ederiz. Çünkü oradaki dava bir ağaç misalidir. O dava ekmek davasıdır. Biz, yani sen…sen… ben… O davanın dallarıyız. Bu yüzden çok ağrıyor canımız, gövdemiz bir. Aynı kavga, aynı mecburiyet… ekmek! Namusla kazanılmış ekmek… Bir şey elde etmek için çabalamak zorunda olanların ağacı bu… Kimisi kitabının başında gözünü, kimisi kumaşın üzerinde elini, kimisi yerin yedi kat altında nefesini, kimi belini, sırtını, kolunu ve en çok da zamanını feda ede ede ekmeği bu adaletsizliğin içinden çekip çıkartanlarız. İzleri olanlarız biz, insanca yaşamak için izleri olanlar… Yüzünde kömür karası, ciğerinde eksik bir soluk, sırtında hafif kambur, elinde yazı nasırı, gözünde hipermetropu, ağız kenarlarında çizgileri, ayaklarında nasırları ve yaraları, midesinde yangını olanlarız. Göğsümüzden bebeğimizi kopartıp ekmeğine gidenleriz. Sabah gün sökmeden evden çıkanlarız… Gece çöktüğünde cılız bir lambanın altında karıncalarla yarışanlarız. Evet… Biz devam edebiliriz. Çünkü biz utanmayı bilenleriz, efendilerin değil emeğin karşısında düğme ilikleyenleriz.

Ama onlar devam edemez… Örtbas etmiş gibi görünür ama örtbas edemez. Utanç, bir dövme gibi suratlarının tam ortasında ve bunu ancak biz görebiliriz… utancı bilenler, arlanmayı bilenler… O utanç ki, yedi yüz bin liralık saatle donanmış kolunu maden işçisini koruyan yasaya onay vermek için kaldırmadı. O utanç ki, korku ve panikle çıkarttığı sansür yasalarını evlatlarımızı, analarımızı, babalarımızı, oğullarımızı, kızlarımızı, kardeşlerimizi korumak için çıkartmadı. O utanç ki, ağzını açtığında özür dileyemeyen, hakikati söyleyemeyen, yalandan başka bir şeye gücü yetmeyen, çalmaktan ve katletmekten bitkin düşmeyen bir utanç… Onlar devam edemez… Onların payını üstlenmeyin!

Biz elbet iyi olacağız… Buna mecburuz! Çünkü biz en ağır dersleri öğrendik. Elbet iyi olacağız, çünkü ağlamayı da bildik arlanmayı da… Biz, zengin fakir değil, örtülü örtüsüz değil, eğitimli eğitimsiz değil sadece vicdanlı ve vicdansız, iyi ve kötü olarak ayrıldığımız gün yaptık tercihimizi.

Kötü olan babamızın oğlu olsa affetmeyeceğimizi söylediğimiz gün, mazlumun yanında durduğumuz gün, yalan söylemediğimiz gün yaptık…

İyi olacağız çünkü zaten bunu tercih ettik, iyi olmayı… Çünkü vicdanın içinden utancı doğurtmayı bildiğimiz gibi umudu ve kavgayı doğurmayı da biliyoruz biz…

Ama siz? Siz yüzünüzün ortasındaki o dövmeyi nasıl sileceksiniz… Düşünün bakalım!!!

10308113_10152164574529405_8790104969302397105_n

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Yorumlar kapatıldı.