Category Archives: Asıl mesele…

Gereksiz alınganlıklara mahal vermeden, asıl meseleyi söyleyip gitme bahaneleri

Ali dedim…

Rüzgar Ali'me...

Rüzgar Ali’me…

Oğlum sana Ali dedim…

Alevi misin dediler, ben yananlardanım dedim…

Alevi misin dediler, yakanlardan değilim dedim…

Adalet dedim, cesaret dedim, sadelik dedim, hak dedim…

Oğlum sana Ali dedim…

Alevi misin dediklerinde sen asıl soruyu sor onlara: yananlardan mısın yakanlardan mısın ? Mazlum musun zalim misin? İnsan mısın şeytan mısın? Ama asla onların sahici olmayan sorusuna cevap verme, asla “değilim” deme oğlum…

Sen sadece asıl soruyu sor!

Sen ne kadar Ali’sin?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

iyiler ve kötüler

Ruhunuz şad olsun

Ruhunuz şad olsun

Gün söktü… Konuşuyoruz dostlarla… Aslında konuşmuyoruz, herkes inliyor durduğu yerden bakmayın yani… Can ağrısı inletir insanı çünkü… Sayıklatır.

Aynı şeyleri yineliyor ve derin bir hüzne gömülüyoruz. Hepimiz paramparça etmişiz uykularımızı, gülmeyi unutalı sanki bin yıl olmuş gibi… Kalbimiz beş yüz yerden kırılmış, yanmışız, köz olmuşuz, kömür olmuşuz.

İsyan insana… Çünkü önce tedbir sonra tevekkül buyrulmuş, hepimiz gayet iyi biliyoruz bunu… Ama bize düşsün düşmesin utançtan büyük paylar biçiyoruz. En çok duyduğum kelam şu: “Aldığım nefesten utanıyorum”

Bunu söyleyen insanlar namusuyla ekmeğinin peşinde olan, evladını evini çekip çeviren, bir eli görse diğeri görmemek nedir bilen insanlar. Hani, hayatları şımarıklık ve tüketim dolu, şikayet ve burun kıvırma dolu olan insanlar değil. Hepsi bir parça ekmek için on parçaya bölünen kişiler… Utanıyorlar yine de, utanıyoruz hep birlikte…

Kahır dolu iniltilerimizin yerini bazen öfke alıyor. Ağzımıza almayacağımız, nereden öğrendiğimizi bilmediğimiz küfürler. Bazen bu öfke öyle büyüyor ki, kendisi için bir tek menfaat dilememiş insanlar avuç açıp sorumlular için adalet istiyor. Bazen de yine dümdüz gidiyoruz, herkes neresinden tutsa elinde kalmış bu sistemi, bu aymazlığı, bu yalnız bırakılmışlığı, ezilmişliği, bile isteye, göz göre göre müsaade edilmiş mali ve sosyal uçurumları yerin dibine sokup çıkartıyor. Sokağa çıkıp haykırsak, bir şey yapsak, bize emanet kalmış evlatlarımıza koşsak, ışığı sönmüş ocaklara bir mum götürsek, hiçbir şey olmasa da bilgi akışını sağlasak… Hani üstümüze ne düşerse, adını koyamıyoruz bazen… Ne yapacağımızı bilmedikçe, oturduğumuz yere, yaşadığımız bu hayata sığamadıkça ağlıyor, dua ediyor, küfür ediyor, sonra dipdibe kazılmış yüzlerce mezarın karşısında yerle yeksan oluyoruz… Her şey faydasız ve çok anlamsız geliyor…

Hepimizin sabrı taşmış, yaşamla ölüm maçından yaşamını söküp sedyeye oturmuş işçinin başı önündeki serzenişi yıldırıyor bizi, kaçmış çorapları ile göçükten çıkan baba, ağabey, erkek kardeş… Kömür karası çizmelerin, patronların insan teri ve canıyla parlatılmış granit zeminlerini çiğnesin o zeminleri parçalasın diyoruz. Kaldır başını mahzun durma!!! Onu omuzlarından tutup gözlerine bakmak istiyoruz; dünya senin ve senin gibilerin kömür karası çizmeleri yüzüsuyu hürmetine dönüyor. Alnından düşen terin helali yüzü suyu hürmetine… Dimdik ol!!!

Bir mesaj görüyorum…

Diyor ki, LCD televizyonlarda izledik haberleri, maaşınız kadar telefonlarımızla paylaşımlar yaptık, dertlenip marlboro yaktık. Bize her şey, acı çekmenin böylesi bile ayıp geliyor, yine kendimize kendimizden büyük bir utanç biçiyoruz…

Konuşuyoruz… Yok dedim ya, konuşmuyoruz aslında, inliyoruz ağrılı ağrılı… Daha çok utansak belki geri gelirler, daha çok utansak, daha çok küfretsek, daha çok isyan etsek geri gelmeseler de bir daha bu kadar çok gitmezler…

Biz, on beş yaşında çocukları toprağa vermeyi öğrendik. Biz kız çocuklarımızı tecavüzcülerin koynunda görmeyi öğrendik. Biz tershanelere çalışmaya giden ve geri dönmeyen, madenlere giren ama çıkamayan, biz öldürülesiye dövülen, biz yatağına değil tabutuna uzanan, eceli gelmeden ölümlendirilen, katledilen, kurban edilen insanlardan en ağır terbiyeyi ve yaşam-ölüm derslerini öğrendik.

Bunun üzerine biz… Nasıl iflah oluruz?

Soluduğumuz bu nefesten hicap duyarken, nasıl devam ederiz? Bu mümkün mü?

Sen…

Sen…

Ben… Evet… Biz devam ederiz. Çünkü oradaki dava bir ağaç misalidir. O dava ekmek davasıdır. Biz, yani sen…sen… ben… O davanın dallarıyız. Bu yüzden çok ağrıyor canımız, gövdemiz bir. Aynı kavga, aynı mecburiyet… ekmek! Namusla kazanılmış ekmek… Bir şey elde etmek için çabalamak zorunda olanların ağacı bu… Kimisi kitabının başında gözünü, kimisi kumaşın üzerinde elini, kimisi yerin yedi kat altında nefesini, kimi belini, sırtını, kolunu ve en çok da zamanını feda ede ede ekmeği bu adaletsizliğin içinden çekip çıkartanlarız. İzleri olanlarız biz, insanca yaşamak için izleri olanlar… Yüzünde kömür karası, ciğerinde eksik bir soluk, sırtında hafif kambur, elinde yazı nasırı, gözünde hipermetropu, ağız kenarlarında çizgileri, ayaklarında nasırları ve yaraları, midesinde yangını olanlarız. Göğsümüzden bebeğimizi kopartıp ekmeğine gidenleriz. Sabah gün sökmeden evden çıkanlarız… Gece çöktüğünde cılız bir lambanın altında karıncalarla yarışanlarız. Evet… Biz devam edebiliriz. Çünkü biz utanmayı bilenleriz, efendilerin değil emeğin karşısında düğme ilikleyenleriz.

Ama onlar devam edemez… Örtbas etmiş gibi görünür ama örtbas edemez. Utanç, bir dövme gibi suratlarının tam ortasında ve bunu ancak biz görebiliriz… utancı bilenler, arlanmayı bilenler… O utanç ki, yedi yüz bin liralık saatle donanmış kolunu maden işçisini koruyan yasaya onay vermek için kaldırmadı. O utanç ki, korku ve panikle çıkarttığı sansür yasalarını evlatlarımızı, analarımızı, babalarımızı, oğullarımızı, kızlarımızı, kardeşlerimizi korumak için çıkartmadı. O utanç ki, ağzını açtığında özür dileyemeyen, hakikati söyleyemeyen, yalandan başka bir şeye gücü yetmeyen, çalmaktan ve katletmekten bitkin düşmeyen bir utanç… Onlar devam edemez… Onların payını üstlenmeyin!

Biz elbet iyi olacağız… Buna mecburuz! Çünkü biz en ağır dersleri öğrendik. Elbet iyi olacağız, çünkü ağlamayı da bildik arlanmayı da… Biz, zengin fakir değil, örtülü örtüsüz değil, eğitimli eğitimsiz değil sadece vicdanlı ve vicdansız, iyi ve kötü olarak ayrıldığımız gün yaptık tercihimizi.

Kötü olan babamızın oğlu olsa affetmeyeceğimizi söylediğimiz gün, mazlumun yanında durduğumuz gün, yalan söylemediğimiz gün yaptık…

İyi olacağız çünkü zaten bunu tercih ettik, iyi olmayı… Çünkü vicdanın içinden utancı doğurtmayı bildiğimiz gibi umudu ve kavgayı doğurmayı da biliyoruz biz…

Ama siz? Siz yüzünüzün ortasındaki o dövmeyi nasıl sileceksiniz… Düşünün bakalım!!!

10308113_10152164574529405_8790104969302397105_n

Yorum bırakın

Filed under Asıl mesele...

Eskisi gibi

...

“Eskisi gibi yazar olsaydın eğer, bu kahve makinesini alır bir yere kurar ve ….”

Bir hocam bana mutlu olduğu sürece yazacağını söylemişti; bazısı en iyi yazısını yazdığına inanana kadar devam eder, bazısı hatırı sayılır bir ödülü alana kadar ama ben mutlu olduğum sürece yazacağım; eğer bir gün bu iş beni mutlu etmiyor olursa o an bırakır ve kemancı olurum demişti…

“Ya sen ne olurdun?”

Yemek yapardım diye yanıtlamıştım onu… Durmadan yemek yapardım. Eğer bir gün yazmak beni mutlu etmeyecek olsaydı her şeyi bırakır ve yemek yapardım.

Sonra yemek yapmaya başladım.

Ancak henüz yazarkenki mutluluğu bana hiçbir entelektüel etkinlik vermemişti. Dahası anne ve eş olmayı birer görev olarak saymazsak dünya üstünde beni yaşadığıma inandıran, iliklerime kadar yaşamla dolduran yazmaktan başka hiçbir şey yoktu.

Mutluluk biterse yazmak da bitecekti; plan buydu… Doğru! Ancak henüz mutluluğu tamamlamadan yazmaya son vermiş olmak bambaşka bir şeye neden oldu… Acıya… Hem de yazmanın verdiği mutluluğun şiddeti neyse yazmanın yokluğu da öyle şiddetli bir acıya neden oluyordu.

Ama ben o acıyı yok sayabilecek başka şeyler yaşadım. Kendime bu acıyı önemsememeyi öğrettim.  Yazmanın benim için ne anlam ifade ettiğine göre değil, başkalarına göre ne anlam ifade ettiğine baktım. Onlar yazmadıklarında acı çekmiyorlardı. O zaman ben de bu acıdan kaçınmak için onların durduğu yere doğru yürüyebilir, onların durduğu yerde durabilir böylelikle klavyenin tıkırdamasının benim için hiçbir anlam ifade etmediğini varsayabilirdim.

Başardım.

Aylarca tek satır yazmasam da gülümseyebildim. Belki de yazmak ve yaşamak arasında kurduğum o kuvvetli bağı hükümsüz kılmıştım. Evet belki de öyle bir bağ yoktu. Bense o bağın var olduğuna hayatım üzerine yemin edebilecek kadar inanıyordum.  Sonra inanmaz oldum. Paraller ve meridyenlerin olduğunu yolumuzu kaybetmemek ve zamansallığımızı yitirmemek için biz varsayarız. Oysa uzaydan düyaya baktığımızda paraleller de meridyenler de görünmez. Biz “kabul etmiyoruz” dediğimizde yok olurlar. Yaşam ve yazmak arasındaki bütün paralel ve meridyenleri sildim. Özgürdüm artık.

Bir şey anlatmak istemiyordum.

Ya da anlatmanın daha sıradan yollarını seçiyordum. Böylelikle içimde hiçbir şey birikmiyor; gün gelip patlayacak hale gelmiyordu. Yazma arzumu öldürmekle kalmamıştım. Parçalara ayırmış ve her bir parçayı başka bir yere gömmüştüm. Şimdi geri dönmesi imkansızdı.

Sonra bir anda akşam oldu. Çok güzel bir şarkı duyuldu. Balkonu açtım, şarkı ılık bir bahar rüzgarı ile içeri girdi. Masamda duran kitabın sayfalarını karıştırdı. Saman kağıdın kokusu çıldırtıcı bir inatla burnuma girdi, sigara yakmak zorunda kaldım; kağıt kokusu, sigara dumanı, şarkı ve ılık akşam her şeyi mahvedecekti anladım.

Ya bilgisayarımı açacaktım; ya da balkonun kapısını kapatacaktım.

Ben bilgisayarımı açtım.

Bomboş bembeyaz bir kağıt bana bakıyordu…

Ben ne anlatacağım ki şimdi diye sordum ona…  Beyaz kağıt dile geldi; “Bütün o acıları engelledin ya… Ama bir tanesi var ki, damdan düşer gibi kucağına düşüverdi… Oradan başla… Kocanın sana söylediği şu cümleden… Kahve makinesini görünce sana dediklerinden”

“Eskisi gibi yazar olsaydın…” diye başlayan cümle ile vur tuşlarına…

Benimse aklımda basit bir şiir vardı; akşama, kağıtlara, sigara dumanına ve şarkıya dair…

Belki de yarım kalan bir mutluluğa dair…

Yine olmadı… Kağıdın dediğini yaptım.

Sonra da yemek yapmak için hafifçe doğrulup, kağıtla vedalaştım.

 

4 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

Göze Göz

saçlarına yıldız düşmüş, eeusaçlarına yıldız düşmüş, eeu

Bir atmaca gagalayıp, yaraladı saka kuşunun kanadını

Saka kuşu atmacanın gagasına toslayıp, atmacaya ders vermek için uçtu peşi sıra

Rüzgâr ve yüksek uçmak daha da acıttı canını küçük hayvanın

Hem yetecek miydi gücü bir yırtıcıya?

Ya ders almayıp iyice hırçınlaşırsa?

Rüzgâr haline üzülüp, Saka’ya fısıldad:ı

“Yaralı olan senin kanadın, onu iyileştirsene

Atmacanın gagasından sana ne!”

e.e.u

 

İncinmiş insanların yürekleri dile gelse ve bu dili anlamak, tercüme etmek gibi özel bir yeteneğimiz olsa ne duyardık acaba? Ne anlatılırdı bize?

“Kırıldım, paramparça oldum… Pervasız bir söz mahvıma neden oldu… Şimdi nasıl toparlanacağım? Nasıl bir araya getireceğim bu dağınıklığı?”

Bazen yüreğimizden içeri aldığımız insanlar, orayı ateşe verir ve sessizce olay yerinden tüyerler…

Dönüp baktığınızda, sevgi ve fedakârlıkla inşa ettiğiniz köşkler cayır cayır yanmaktadır; içiniz kavrulur, yüreğiniz alevlerin içinde dile gelir:  Kalbiniz “Neden?” diye çığlık kopartır, “Bu kadar güzelliğe rağmen neden? Nasıl?” Şaşkınlığınız kedere, kederiniz öfkeye, öfkeniz de çaresiz bir çığlığa dönüşür ve kafanızın içinde o kordan soru tekerrür eder “Neden? Neden? Neden?”

Ya da incinmeye gebedir kalbiniz zaten, her an fırtınanın kopuşunu, titreyen binanın yıkılışını beklemektesinizdir ve o an gelip çatınca “her şey benim yüzümden” diye iniltilerin çınladığı boş bir kulübe olur içiniz. Ama kendinizi hemen beraat ettirir okları diğer yana yöneltirsiniz “her şey senin yüzünden” Ne olursa olsun hiçliktir geriye kalan, parmakları bir suçluya doğrultmanın faydası yoktur…

Belki bir reddedişin karargâhı olmuştur kalbiniz ve şöyle konuşur: “Hayır olamaz… Bütün bunlar benim kurgularım, aslında ağrımıyorum, acımıyorum, can çekişmiyorum… Hırpalayamaz kimse beni, ezemez, yıkamaz…”

Kalp ne söylerse söylesin; incindiğinde kendisini tamir etmenin yolunu arar… Önce kendisiyle konuşur, mırıldanır bazen, bazen de haykırır…

Adı konmamış sefilliğini tedavi etmenin, yangını soğutmanın, boşlukları doldurmanın, yeniden bir bütün olmanın, yanılgıları haklı çıkartmanın bir yolunu bulmak ister! Varoluşuna devam edebilmek için yapar bunu…

Bu yolda, çoğu zaman ilk gözden çıkarttığı yöntem, en etkili ve en zor olandır: Affetmek, kendini terbiye etmek, dersler almak, öğrenmek ve insanların değiştirilemeyen, etki edilemeyen ruhlarıyla ilgili beklentileri terk etmek…

İncinmiş kalplerin sahiplerinin en çabuk bağrına bastığı davranışsa misillemedir. Her misillemenin mazlum postunu çıkartmadan zulümle kuşanmak olduğunu bile bile hem de… Haksızlığı yapanın gömleğini kendi sırtına geçirir… Yapacakları, kırgınlığın masumiyetine halel getirecek de olsa, maruz kaldığı hüsranı ve kırgınlığı haklı çıkartacak da olsa misillemeye sarılır. Peki, aynaya baktığında kimi görecektir dersiniz? Kalbi kırılan suretini mi? Kalbini kıranınkini mi?

Misilleme zalim olanı taklit etmek demektir, evet!

Misilleme, hatayı yaşama döndürmek, ölmesine, yok olmasına müsaade etmeden yeniden canlandırmak ve sahnelemek demektir.

Misilleme, bir günah sökülüp düşmesin diye üzerine atılan çift dikiştir.  Vicdanın boğuk bir sesle “bırak düşsün, kopsun, yok olsun ama sen buna bulaşma!” uyarır oysa kulak tıkayacağını bilerek…

Göze göz ister, kana kan, mutsuzluğuna kefaret olabilecek bir mutsuzluk görmek ister kırgın insan. Başına gelenlerin faillerinden daha zalim, daha aptal, daha kötü olabilmeyi göze alarak bunu ister… Bu istencini gerçekleştirirse rahatlayacağına emindir. Oysa vicdanı gömüldüğü yerden, hâlâ usulca fısıldayacaktır: “şimdi ondan daha kötüsün, daha hatalısın, daha suçlusun!”

Ama emindir rahatlayacağından, oysa mutluluğun bu ödeşmeyle ilgisi olmadığını anlayacaktır…  Rahatlamak, mutlu olmak değildir! Anlayacaktır… Gerçek ve haklı bir hesaplaşmanın içinde intikam yoktur, avcılık yoktur çünkü…

Sahici bir tokat, size yumruğunu savuran kişinin birbirine kenetlenmiş parmaklarını yakalayıp öpebildiğinizde; üzerinize dişlerini bileyip koşan kişiyi kucakladığınızda yani onun hatasının karşısında yıkıcı olmayan halinizle durduğunuzda atılacaktır.  Çünkü hatasını bilen kişi, öfkeler içinde kendisine ateş kusulmasını bekler, buna hazırlanır ve dahası çoğu kez bu öfke savaşını sizden daha iyi tanır… Sizi kendi alanına çektiğinde işinizi orada bitirecek ve üstüne bir de “aslında ne kadar haklı” olduğunu anons edecektir. Onun afallamasının tek yolu onu taklit etme-mektir! Ona hiç tanımadığı, tanışmadığı ve gerçekten haberdar olmadığı bir şeyden haber vermektir.

“Göze göz” –hayır değil!

“Gözünü seveyim” diyebilmektir çıkar yol! “Gözünü seveyim…”

Sonra dağınıklığı toplamaya dağınıklığın olduğu gerçek yerden başlamak lazım gelir. Camlar sizin içinizde kırılmışsa, süpürgeyi kapıp başkasının kalbini süpürmeye kalkışmak akıl kârı mı? Hem sonra, kalbin dağınığını toparlayacak olan da oranın misafirleri değil, sahibidir.

Dili olsa kırık kalplerin, gürültülerini susturup size şunu diyecektir: “İlacın burada… Tam da kederinin yanında…”

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

KARAR VERDİM

eeu, güneş topla benim için

eeu, güneş topla benim için

Ben bugün sevgiyi yeniden öğrenmeye karar verdim…  Sevgiyi anlamaya…

Ben bugün insanı yeniden sevmeye karar verdim…

Nedir bu sevgi dedikleri? Öyle soyut, ele avuca gelmeyen, cisimsiz, tatsız, kokusuz çekinik bir şey midir sevgi?

Yoksa Cengiz Aytmatov’un dediği gibi: Sevgi emek midir?

Birini gönlüne kabul etmektir en basiti, onu kalbinden içeri buyur etmektir. Oradaki dağınıklığın kusuruna bakmamasını söyleyip bütün gücünle ve içtenliğinle onu kalbinde ağırlamaya çalışmaktır mesela…

Ya da belki başka bir şeydir:

Başkası için bir şey yapmaktır. Ucundan kıyısından seninle ilgisi olmasa da, sırf onu mutlu kılacağını bildiğin için bir şeylere kalkışmaktır… Sevgi, kaçınılmaz olarak mutluluğu içermelidir, en büyük keder anlarında bile… Hatta kaçınılmaz olarak bütün kurucu, yapıcı unsurları kucaklamalıdır. İyi olanı çağrıştırmalıdır. Bu onu bağlılıktan, mecburiyetten, bağımlı olmaktan ayıran özelliğidir.

Bazen kollarını sıvayıp, hiç niyetin olmadığı halde kavga edebilmektir; bazen de senin sonunu getirecek olsa da onun iyiliğini istemektir. Bir bardak su götürmektir hasta olunca ya da yüreğine su serpmektir içi yanınca… Kurabilmek içindir her şey; kurabilmek için yıkabilmek de dahil…

Belki de bir insanı severken ona somut şeyler sunamayabilirsin…

Mal mülk, para pul… O bir eşya değildir, sen de tüccar değilsin.

Söz gelimi dibi görmüşse, karanlıklardan karanlık beğeniyorsa, bir sonraki durağı “yok olmak” ise mesela, ona bir varoluş nedeni sunmaktır bir insanı sevmek. Bitimsiz gecelere güneş olmak büyük iddia! Ama bir ateş böceği de yetiverir, biliyorum. Ateş böceği olmaktır, yüksek binaların üzerindeki yanıp sönen kırmızı ışık ya da… “Ben buradayım, izini kaybetme, yolunu kaybetme” çağrısı yapan bir sinyal…

Bazen bir ufuk açmaktır… Yargılamadan, oflamadan dinleyip ona hiç kimsenin söyleyemeyeceği, düşünemeyeceği, sunmayacağı ilacı, yolu, yordamı sunma gayretidir. Bütün köprüleri yakmasını önerenlere inat; o köprülerle nasıl yaşanacağının bir yolunu bulmaktır, bu arayışta omuz vermektir sevmek…

Bazen bütün fırtınaların içinden bir gülüş çıkartmaktır. Çorak arazide yeşermiş bir daldan haber vermektir. İçi kof umut pompalamak değil; bu umudun dolu dolu bir yerde durduğuna yemin etmektir; onu sevgiyle inşa edeceğine yemin etmektir.

Düşürme-mektir onu; kalkmaya çalışırken hem de… Yine de beşer şaşar! Bir hata edip, düşürdüğünde elini uzatmaktır. Elin yoksa “kalkabilirsin” demektir. Düştüğünde arkanı bir türlü dönememektir. Arkanı dönmeden önce böğrüne bir tekme de temizinden savurmak değildir.

Buz tutmak üzere olan kalbi bir de alıp kutuplara şutlamak değildir.

Koyu perdelerle örtülmüş penceresinden sızan bir huzme ışığı da karalara boyamak değildir.

Hüznün köpek dişlerinden kurtulmamı sağlayan bir tek ilacım olacağını fark ettim: “Seni şimdi anlıyorum ve hatamı kabul ediyorum” cümlesi. Bu cümleyi, bir insana hediye etmektir sevmek…

Bir gün arkanızdan birisi şunları diyorsa; siz sevmeyi başarmışsınızdır; belki hepsini bile değil, bir kısmını inşa edebilmek ne güzel bir başlangıçtır:

“Yüreği yumuşacık…

Yüreği insana şifa veren…

İnsanı kırbaçlamadan seven,

Unutmadan, ötelemeden, değersizleştirmeden seven bir güzel insandır o.

Kızmadan, küsmeden, itmeden, kaçmadan ders verebilecek kadar güzeldir hem de…

Kocaman sözler, vaatler vermez; çünkü tutamamaktan, gözden düşmekten korkar ve bilir ki onun vaatleri olmadan da sürdürebilecek kadar çok severim onu…

Almaz da. Son kalan sigaramı almaz utanır bundan, son kalan ışığıma, son kalan gücüme, son umuduma dokunmaz… Evet utanır bundan…

Ufuklar açar sadece, bunca bilgeliğine rağmen söz de dinler, dersler çıkartır bir de… Dopdoludur ve bildikçe eğilir olgun başak misali. Bildiğiyle övünmez, bilmediğinden erinmez, eksiklenmez… Bir hoş seda ile, hakikaten ve aslında emek dolu, su katılmamış sever… güzel sever.

Onun tarafından sevildiğine pişman olmazsın bir kez bile. Hatasını alır bağrına basar ve düzeltmek için durmadan uğraşır, tekrarı olmasın diye… Bunu ondan öğrenebilirsiniz. Daha güzel bir haslet var mı?

İşte onu severken hiç yorulmazsın…

Onun için dağları delsen de yorulmazsın.

O kadar çetin yaşantısına rağmen hem de seni bir yerlerde gülümseyen yüzüyle beklediğini bilirsin. Sen de onun için bir gülüş saklarsın…

Keşke olsa dersin, keşke biraz daha yakın, biraz daha yamacımda olsa…

Varlığı yeter, böyle birinin varlığını bilmek yeter…”

Ben bunu diyebildim hayatta bazı insanlar için…  Onlar benim yürek hocam oldular, onları örnek almaya karar verdim…

Ben bugün insanı yeniden sevmeye karar verdim.

Böyle sevmeye karar verdim…

B e n  karar verdim.

Sevgiyi çok iyi anlamaya…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

NE GÜZEL ŞARKI

eeu, okyanus odalar

eeu, oo

 

Otuz yaşındayım…

Birkaç yıl daha böyle olmayı düşünüyorum, şimdilik daha fazlasına hazır değilim çünkü…

Otuz yaşındayım ama…

Eğer büyüdüğümüz oranda yaşlanmış/yaş almış olsaydık benden “seksen yaşındayım” haberini duymanız işten bile değildi… Seksen yaş… Öğrendiğim, yaşadığım ve gençliğimin gözünün yaşına bakmadan, aman vermeden hayatın bana biçtiği büyüme hızıdır bu… Savrulduğum virajlar, kırılma noktaları, dibe vuruşlar, yükseğe sıçrayışlar, başarılar, yıkımlar, hayal kırıklıkları ve şeytanın bacağına çaktığım tekmeler derken seksen oldukça adil bir yaş benim için… Tabii şimdilik…

Ve sanırım bu deli ırmakta, olanlar kadar olmayanlar da bana öğretmiştir… Aydınlıklardan daha çok karanlıklardan; var olanlardan çok yokluklardan, kalabalıklardan ziyade yalnızlıklardan daha çok ders çıkartmışımdır. Yolumu çizen soru, ne olmam gerektiğinden çok ne olmamam gerektiğidir anlayacağınız.

Büyüyeli çok uzun zaman oldu… Öyle uzun zamandır, hayatla aramda mesafesiz, doğrudan ve rahatsız edici ölçüde net bir ilişki var ki; nerede başlamıştı bu yüz göz olma hali anımsamakta zorlanıyorum. Sanırım olayları ve yaşantıları göğsünde yumuşatıp size paslayan insanların olmadığı andan itibaren büyümüşsünüz demektir. Kendinizin de içinde olduğunuz koca bir çemberin ve bu çembere sığmış her şeyin yalnızca (ve bir tek) sizi ilgilendiriyor olması hızla büyütür. Demem o ki, hayatla doğrudan temas kuruyorsanız ve hayat size geçtiği bütün iltimasları üzerinizden çekmiş olarak size cevap veriyorsa ve dahası bu cevapları istisnasız, çiğ çiğ yutmak zorundaysanız zaten çoktan büyükler liginde oynamaya başlamışsınızdır. İşte o başlangıç noktasını unutacak kadar uzun zaman geçmiş, burası kesin…

Her hayat kendi zorluğunu, kendi meşrebinde içinde taşır… Her dağın bir karı vardır yani… Ama insanların limanları da vardır… Çarpışırken, alabora olma riskini üstlenirken, zor hamlelere kalkışırken onlara dayanma gücü verecek olan kendi limanlarını düşünmektir…

Eğer bir limanınız yoksa, bir sığınağınız, bu ne yorgun bir büyümedir!

Zamanın erinde ya da gecinde bütün kıyamet ve kaos sona erdiğinde yeniden varoluşun arenasına dönebilmek için sizi sağaltan insanlar, dostlar, kardeşler, akrabalar, ana baba vardır…

Bazen de yoktur. Hiçbiri…

Benim uzaktan duyduğum seslerim var mesela… Bir elin parmağını geçmezler. Evlatlara gelince, onlara sığınmak koca bir haksızlık! Onun için ayakta durabilirim, gözyaşlarından gülümseme yontabilirim, yaramı saklarım ondan ama ona sığınmam! Zira bu kaide ters yüz olursa o haksız büyüme onun için baş döndürücü süratiyle başlar ve ne kadar hızlı büyürse o kadar canın yanacaktır. Bunu ona yapamam…

Öte taraftan kendilerine soluk almadan acıyan insanları sinir bozucu bulurum… Etrafındakilerin sempatisini isteyen bu kimseler alacağını alıp, toplayacağını topladıktan sonra geri kalanı kendileri tamamlamak için yazıklanmaya devam ederler… Bir de bunun aksine büyümekten bir türlü kesilmeyen, mola almadan bu kavgaya devam eden insanların zaman zaman kendilerine merhamet etmeleri gerektiğine inanırım. Tıpkı sırtlandıkları yükleri paylaşamadıkları, kavgada tek tabanca durdukları, deyim yerindeyse doğarken göbeklerini kendileri kestikleri gibi ihtiyaçları olan merhameti ve şefkati de kendi madenlerinden kazıp çıkartmaları gerekir. Zaten bu sükûnete uzun süre devam edemezler; ne bir alışkanlığa çevirebilirler kendilerine gösterdikleri merhameti, ne de yaşama biçimine… Ama erken büyümüşler, zaman zaman soluk alıp verebilmek için, kendi yüreklerinde bir liman biçmek zorundadırlar kendilerine…

Bir süredir sürekli dinlediğim bir şarkı çalıyor.  Şebnem Ferah söylüyor… “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan, seyir defterini başkası yazsın…” diyor o şahane sesiyle…

Otuz yaşımdayım…

Şu an bir sigara tellendiriyor ve şarkımı dinlerken yazmayı sürdürüyorum…

Bir yandan da içimden haykırıyorum: “Bir süre daha otuz yaşımda kalacağım eğer sakıncası yoksa” Kim bilir, kendi limanımda dinleniyorum, dinlenmek istiyorum, hayatın “bekle” tuşuna basmak istiyorum… Yapabilir miyim? Durabilir miyim? O limana çıkabilir miyim?

Şebnemse söylemeyi sürdürüyor “Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman… Beni o limana çıkaramazsın…”  

Ben de tekrarlıyorum “beni o limana çıkaramazsın”

Ne diyeyim… Ne güzel şarkı…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Boyun Eğme

boyun-egme_18544

sadece sloganı seviyoruz aman yanlış anlaşılmasın!

BOYUN EĞME…

Yalana ve seni bu yalana ortak etmek isteyene;
Sana ne yapman gerektiğini söyleyene,
İradeni, kararlarını, eylemlerini küçümseyene,
Zekasını, ırkını, var oluşunu, sistemini senden üstte görene,
Haklarına bu kadar aleni olarak tecavüz edene
Tecavüzcülere eyvallah edene
Zulmü haklı çıkartana
Özgürlük istemine kulp takan ve aşağılayanlara
Mazlum postu giymiş zalimlere,
Kendi davasını, inancını, kutsalını dahi iktidarı uğruna diline sakız etmekten çekinmeyene,
İftira atmak, kurgular yapmak, gerçekten uzaklaşmaktan başka çaresi olmayana
Silahsız, savunmasız insanlara saldırabilmeyi o veya bu biçimde haklı çıkartabilene,
Kendisini her türlü yasa, ahlak ve kişisel prensibin üzerinde görene
Zorbalığa
Rantçılığa
Mülk sevdasına
Aşk karşıtlığına
Cinsiyetçiliğe
Irkçılığa
Mezhepçiliğe
partizanlığa
Ve bütün bunlar ışığında insanlığa küfretme cüreti görenlere
Nefesine, yüreğine, bedenine senin yerine karar verenlere
Bolluk ve bereket içinde dolaşırken seni üç kuruşa muhtaç edenlere
Sana hakaret edenlere
Ünvanları sebebiyle hem asıp hem kesebileceğini zannedenlere
Hakikate, mertliğe tahammül edemeyenlere
Mizaha, aşka, şarkılara, resimlere karşı satırlarla, sopalarla, hakaret ve kışkırtmalarla gelenlere
Sana bir yerinin kılı kadar kıymet vermeyenlere
bunlar, çapulcular, ayyaşlar diyenlere
Herkesi haksız kendisini haklı görenlere,
Sayıların, niceliklerin, boyutların geçiciliğine rağmen övünebilenlere,

BOYUN EĞME…

Bir kabadayı düşün ki, karşısında onlarca zulme rağmen boyun eğmeyen bir insanı alsın, fedailerine de kollarından bacaklarından tutmalarını emretsin. Sonra Allah ne verdiyse acımadan dövsün. Ardından desin ki, bu bir zaferdir.

Bu oyuncak, bu sahte zaferlerle avunabilen çaresiz yüreklere

BOYUN EĞME! -eeu

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...