Category Archives: Kurmacalar…

Kurulmuş olan -sanat eserleri üzerine kesilmiş destekli, güzel, felsefi âhkâmlar…

Eskisi gibi

...

“Eskisi gibi yazar olsaydın eğer, bu kahve makinesini alır bir yere kurar ve ….”

Bir hocam bana mutlu olduğu sürece yazacağını söylemişti; bazısı en iyi yazısını yazdığına inanana kadar devam eder, bazısı hatırı sayılır bir ödülü alana kadar ama ben mutlu olduğum sürece yazacağım; eğer bir gün bu iş beni mutlu etmiyor olursa o an bırakır ve kemancı olurum demişti…

“Ya sen ne olurdun?”

Yemek yapardım diye yanıtlamıştım onu… Durmadan yemek yapardım. Eğer bir gün yazmak beni mutlu etmeyecek olsaydı her şeyi bırakır ve yemek yapardım.

Sonra yemek yapmaya başladım.

Ancak henüz yazarkenki mutluluğu bana hiçbir entelektüel etkinlik vermemişti. Dahası anne ve eş olmayı birer görev olarak saymazsak dünya üstünde beni yaşadığıma inandıran, iliklerime kadar yaşamla dolduran yazmaktan başka hiçbir şey yoktu.

Mutluluk biterse yazmak da bitecekti; plan buydu… Doğru! Ancak henüz mutluluğu tamamlamadan yazmaya son vermiş olmak bambaşka bir şeye neden oldu… Acıya… Hem de yazmanın verdiği mutluluğun şiddeti neyse yazmanın yokluğu da öyle şiddetli bir acıya neden oluyordu.

Ama ben o acıyı yok sayabilecek başka şeyler yaşadım. Kendime bu acıyı önemsememeyi öğrettim.  Yazmanın benim için ne anlam ifade ettiğine göre değil, başkalarına göre ne anlam ifade ettiğine baktım. Onlar yazmadıklarında acı çekmiyorlardı. O zaman ben de bu acıdan kaçınmak için onların durduğu yere doğru yürüyebilir, onların durduğu yerde durabilir böylelikle klavyenin tıkırdamasının benim için hiçbir anlam ifade etmediğini varsayabilirdim.

Başardım.

Aylarca tek satır yazmasam da gülümseyebildim. Belki de yazmak ve yaşamak arasında kurduğum o kuvvetli bağı hükümsüz kılmıştım. Evet belki de öyle bir bağ yoktu. Bense o bağın var olduğuna hayatım üzerine yemin edebilecek kadar inanıyordum.  Sonra inanmaz oldum. Paraller ve meridyenlerin olduğunu yolumuzu kaybetmemek ve zamansallığımızı yitirmemek için biz varsayarız. Oysa uzaydan düyaya baktığımızda paraleller de meridyenler de görünmez. Biz “kabul etmiyoruz” dediğimizde yok olurlar. Yaşam ve yazmak arasındaki bütün paralel ve meridyenleri sildim. Özgürdüm artık.

Bir şey anlatmak istemiyordum.

Ya da anlatmanın daha sıradan yollarını seçiyordum. Böylelikle içimde hiçbir şey birikmiyor; gün gelip patlayacak hale gelmiyordu. Yazma arzumu öldürmekle kalmamıştım. Parçalara ayırmış ve her bir parçayı başka bir yere gömmüştüm. Şimdi geri dönmesi imkansızdı.

Sonra bir anda akşam oldu. Çok güzel bir şarkı duyuldu. Balkonu açtım, şarkı ılık bir bahar rüzgarı ile içeri girdi. Masamda duran kitabın sayfalarını karıştırdı. Saman kağıdın kokusu çıldırtıcı bir inatla burnuma girdi, sigara yakmak zorunda kaldım; kağıt kokusu, sigara dumanı, şarkı ve ılık akşam her şeyi mahvedecekti anladım.

Ya bilgisayarımı açacaktım; ya da balkonun kapısını kapatacaktım.

Ben bilgisayarımı açtım.

Bomboş bembeyaz bir kağıt bana bakıyordu…

Ben ne anlatacağım ki şimdi diye sordum ona…  Beyaz kağıt dile geldi; “Bütün o acıları engelledin ya… Ama bir tanesi var ki, damdan düşer gibi kucağına düşüverdi… Oradan başla… Kocanın sana söylediği şu cümleden… Kahve makinesini görünce sana dediklerinden”

“Eskisi gibi yazar olsaydın…” diye başlayan cümle ile vur tuşlarına…

Benimse aklımda basit bir şiir vardı; akşama, kağıtlara, sigara dumanına ve şarkıya dair…

Belki de yarım kalan bir mutluluğa dair…

Yine olmadı… Kağıdın dediğini yaptım.

Sonra da yemek yapmak için hafifçe doğrulup, kağıtla vedalaştım.

 

Reklamlar

4 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

Bekleriz :)

İzmir Kitap Fuarı'na Bekleriz :))

İzmir Kitap Fuarı’na Bekleriz :))

7 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar..., Lirik Teferruatlar, o k y a n u s o d a l a r, Parçalar, Teferruatlar, Yer, Yirmili yaş fiksasyonları...

Fidanın Sesi – İNSAN ANLATILARI (PARÇA 2)


Burcu Ö. için

by arosenlund

-1-

Minik kızım suya işaret ederek, “bu” dediğinde, yani “akan bu’lar durduğunda”  anladım… O mucizenin kerameti, onun küçücük ağzından çıkan iki harfli sözcükteydi.

-2-

Eğer, herkesin gri ile bir tuttuğu bir kentte yaşıyorsanız, eğer deniz yalnızca bir insan ismiyse bu coğrafyada, memuriyetin şaşmaz zamansallığı hiçbir sürprize ve mucizeye yer bırakmayacak kadar doldurmuşsa boşlukları, işte o zaman başıma gelen şeye hayatta inanmazsınız. İnanmayın!

Öyle ya, filmlerdeki uzaylılar daima New York şehrine gelir. Güzellikler Paris’e uğrar. Mistik olaylar Kahire’de vuku bulur… Dünyanın en şöhretli isimleri, dehasıyla nam salmış virtüözler, parlak Hollywood yıldızlarının bu memlekete uğrayacağı varsa İstanbul’a varacaklardır. Ama Ankara ne uzayacak, ne de kısalacaktır. Ankara, metropol kabuğunun içinde yaşayan naif, taşralı bir organizma… İyidir, candır fakat bir başına ve garibandır.

Eh hal böyleyken, şimdi anlatacaklarım size bir şizofrenin günlüğünden kopmuş, tutarsız bir yaprak gibi gelebilir. Ama inanın, ne öncesi var ne sonrası… İlk kez ve biliyorum, hatta adım kadar eminim ki son kez böyle bir olay yaşadım. O güne dek başıma böyle bir şey gelebileceğine dair bırakın bir umut beslemeyi, bu tarzda bir olayı tasarlayacak kadar film dahi izlememiştim.

-3-

Dershanenin serin koridorları, yüzü sivilce çarşısına dönmüş, yarım uykuları bitiştirip de kendisine tastamam bir uyku devşirememiş, tırnakları yenmekten kıymık kıymık olmuş bir alay genç insanla doluydu. Sınav bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve tercih zamanı gelmişti.

Sırf onlar istediği için fen matematik bölümüne devam etmiştim… Annem ve babama göre en iyisi buydu. “Olur” dedim.  Bu gibi durumlarda ilerisi için düşlediğiniz belirgin bir şeyler yoksa, yüreğinizde havai fişekler patlamıyor karnınızda kelebekler uçuşmuyorsa eğer, size kendi isteklerini sunanlara itiraz edecek bir argümanınız da yoktur. “Olur” sözcüğü, hevesi olmayan her ağız tarafından kolaylıkla telaffuz edilebilir.

Anlayacağınız, sınavdan sonra seçebileceğim pek az bölüm yani pek az meslek dalı bana hitap edecekti. Bu bakımdan bir mucizeye ihtiyacım olduğu açıktı. Fakat, “mucize” öyle beklemediğim bir yerde doğuverdi ki, böyle bir şeyi sahiden yaşayıp yaşamadığım konusunda hâlâ emin değilim.

Rehberlik öğretmenimizin odasının dışında, elimizde bir tomar kâğıt, kolumuzun altına sıkıştırılmış ve altı çizilmekten tarazlanmış tercih kılavuzu ile bekliyordum. Oradaki genç insanlar –ben de dahil-, kızlar, erkekler, sarışınlar, esmerler, uzunlar, kısalar, şişmanlar ve sıskalar diye bakıldığında, başka başkaydı… Ama o insanlar –ben de dahil- yüzlerimize sinmiş o bezgin, o bunalmış, korkmuş, endişeli hallerimizle tıpatıp birbirimize benziyorduk. O anda emindim ki, bir makyaj gibi yüzümüze yerleşen bu endişe yıllar geçse dahi eskimeyecek ve daima, bizden sonra gelenler tarafından kullanılacaktı. Aynı biçimde inşa edilip, aynı renge boyanan binalar gibi habire aynılaştırılıyorduk biz. Sırf bu benzeşme, bu sıradanlaştırılma yüzünden bile o mucizeyi yaşadığıma inanmakta zorlanıyorum.

-4-

Rehberlik Öğretmenimiz genç bir adamdı. Belli ki, işinde fazla tecrübeli de değildi. Aldığım vasat puana baktığında, zihninde şimşekler çakmadığından olsa gerek, tercih formunu ve benim olası seçeneklerle doldurduğum müsveddeyi evirip çevirmeye başladı.

Ben bu gerilimin gölgesi yüzünden günlerdir uyumuyordum. Üstelik ne yediğimi ne içtiğimi bilmediğimden elim ayağım birbirine geçmişti. Bir ders gibi bana öğretilen bu endişenin bir tür hezeyana dönüşmesine ramak kalmıştı. Ama niçin?

Kendisinden haberdar olmadığım, yarına çıkıp çıkamayacağımız üzerine dahi bahse giremediğim bir gelecek için bunca galeyana gerek var mıydı? İçinde yaşadığım ülkenin kumaşı o kadar kendisini belli ediyordu ki, bu kumaştan ne biçebilir, ne dikebilirdim?

-5-

Kitapların ve kâğıtların olduğu odaların süsü tozdur. Toz almak fiili, bu gibi yerler için ütopik bir söylemdir çünkü öyle odalardan tozu asla alamazsınız… O odalardan tozu almak, bir anneden bebeğini almak kadar zordur.

İşte içerisi böyleydi. Dershanedeki rehberlik odası denilen yerde, pencereden sızan ışığın aydınlattığı sahnede tozlar ışıldayarak dans ediyorlardı. Kapının önünde beklerken etrafımda dolanıp ara sıra yüreğime sataşan kaygı, şimdi etimin kanımın içine bütün varlığı ile kurulmuş, dışarıdan bakan kimsenin göremeyeceği bir arbede başlatmıştı…

Hocam karşımdaki sandalyeye oturduğunda, onun genç yüzünde gezinen yorgunluğu, bıkmışlığı, aynı şeyleri görmekten rengini yitirmiş gözlerini hemen seçebildim. Çoktan soğumuş çayından bir yudum çekti ve yüzünü buruşturarak bana döndü: “Bu yazdıkların arasından on altısını sırasıyla yazalım…”

Ama on sekiz tercih yapma hakkım vardı.

“Biz on altısını yazalım… Bunlardan başka içine sinen bir bölüm var mı?”

 İçimdeki arbede o kadar gürültülüydü ki, onları susturup hocama yanıt veremedim.  O ise buz kesmiş çayını içip, suratını ekşitme konusunda karalıydı. Sonra ne olduysa bu yaptığının yersiz olduğunu anladı ve benden müsaade isteyen bir ses tonuyla, çayını yenileyeceğini benim orada beklemem gerektiğini söyledi.

Bu sırada, ben peş peşe tercihlerimi sıraladığım teksir kağıdına bakıyordum… Boş kalan son ikisine de bir şeyler yazsam mı, diye düşünüyordum. Günlerdir yaşadığım açlık ve uykusuzluk işte tam da o anda beni avladı. Gözlerimin karardığını, midemin kasıldığını anımsıyorum… Oysa zihnimin en büyük paydasını boş bırakmaya karar veremediğim iki tercih işgal etmişti…

O esnada pencereden giren akşamüstü güneşi ve dans eden toz taneleri bulanık bir gölge ile karardı. Başımı kaldırıp baktığımda, figürlerini tam seçemediğim bir adam karşımda duruyordu. Tuhaf bir küstahlıkla ona kim olduğunu sordum.

“Ben geleceğinim” dedi.

Ateşli hastalara mahsus bir titreyişle silkelenip, yutkundum ve güldüm: “Bu kadar bulanık olmandan anlamam gerekirdi” diye yanıtladım onu. Belli ki, yorgunluğum espri yeteneğimi benden söküp alamamıştı.

Geleceğim olduğunu söyleyen flu varlık, avuçlarını açıp yüzüme tuttu. Avuçlarının içinde aynalar vardı. Orada kendi suretimin çeşitli biçimlerini görüyordum. Dikkatimi toplamaya çalıştım.

“Bu ben miyim?” diye sordum. Sesimde iyiden iyiye hissedilen bir ürperme olmalıydı. Dedim ya, böyle bir kentte mucizelerle karşılaşmamaya hazırlarsınız kendinizi. Başınıza gelen her vak’anın bir matematiği, bir formülü vardır neredeyse… Her şey öyle bir sırada gerçekleşir ki, neden-sonuç ilişkisine tapmaktan fazlasını yapamaz hale gelirsiniz.

“Sensin” dedi parazitli sesiyle. “Senin gelecekteki vaziyetin budur…”

Gördüklerimden bir şey anlayamamıştım, “Mutlu muyum?” diye sordum.

“Hayır…” diye yanıtladı. “Bu senin okulun… Yeşillerin arasında. Eğer on sekiz tercih yazarsan, en sonuncusu tutacak ve sen de oraya gideceksin…”

“Sen bunu nereden bilebilirsin ki?” diye çıkıştım…

“Avuçları aynalı olan benim, sen değilsin!” diye azarladı sonra. Doğrusu, öfkesinde bile şakacılığı taşıyan bir mucizem vardı artık.

“Ama…” diye konuşacak oldum, habire sözünü kestiğim için huysuzlanıp gitmeye yeltendi. “Dur” dedim, “susup seni dinleyeceğim…”

İnat etmedi. Yeniden açtı avuçlarını. Sonra geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarında hayatımın henüz gerçekleşmemiş yaşantılarını izledim, o da parazitli sesiyle gördüklerimi seslendirdi.

“Eğer boş kalan yerleri yazmazsan bu sene üniversiteye gidemeyeceksin. Ama eğer yazarsan on sekizinci tercihini kazanacaksın ve peyzaj mimarlığı okuyacaksın…”

“Ben de gitmem…”

“Öyle bir tercih denk geldikten sonra gitmemek gibi bir karar veremezsin. Bu işlerin ne kadar zor, bunaltıcı ve tiksindirici olduğunu sen de biliyorsun…”

“Ama peyzaj mimarlığı iyidir. Hem peyzaj mimarları, çiçeklerin, bitkilerin dilini konuşan adamlara verilen isimdir. Onlar doğanın falcısı, doğanın terzisidir.”

“Çok şık tanımlamalar bunlar! Ama hiç birine inanmıyorsun… Şu haline bir bak! On sekiz yaşındasın ama bu ülke sana romantik olmamayı çoktan öğretmiş. Çiçeklerin ne renk açacağı kimsenin umurunda değil… Son baharda hangi ağacın yaprağı kızarır, hangi ağaç dört mevsim taze kalır, kimsenin sallamayacağını sen de biliyorsun. İnsanların açlıktan nefesleri kokarken, akşam evlerine götürecek ekmekleri yokken mavi ortancalar, pembe şebboylar, eflatun menekşeler kimsenin bi’tarafında değil! Sen de daima bu gerçeği içinde taşıyacaksın…”

“Yani yazma bu tercihi diyorsun öyle mi?”

“Ben tercih yapmam… Ben tespit yapmam… Ben sadece gösteririm…”

“E o zaman, ne demeye geldin yanıma?”

“Şimdi iyi bak… Okul hayatın, okul gezilerini bir kenara koyarsak, çile gibi geçecek… Kendini sınıfa zor bela taşıyacaksın… Yaşadığın kentten o kadar nefret edeceksin ki, dört yıl boyunca bu faslın kapanabilmesi için dua edeceksin. Sana dört yıl dayanma sabrını ara sıra gittiğin seyahatler, bir ders vermekten uzak duran ağaçlar, çiçekler verecek… Ama asla çiçeklerin dilini konuşamayacaksın… Okul hayatın boyunca onların lisanını sökemeyeceksin.”

Bunları duyduğumda ağlamak üzereydim. Vazgeçme şansım vardı. Ama ben onu dinlemek istiyordum. Kaç kişi hayatı boyunca geleceği ile konuşabilir ki?

“Okulunu bitirdiğinde –ki evet bunu başaracaksın- sahip olduğun unvandan kaçarcasına başka işler yapmaya girişeceksin… Bu senin ilk kırılma noktan…”

“Anlattıklarına bakılırsa ben zaten kırıla kırıla geliyorum bu noktaya… Nasıl olur da bu halime ‘ilk kırılma noktan’ dersin?”

“Çalışmak için girdiğin reklam firmasında grafiker yardımcısı olacaksın…”

“Çok saçma! Böyle unvan olur mu? Sen de…”

“Bu unvan, sana okulunun getirebileceklerinden kat be kat fazlasını getirecek…”

“Ne o, paraya para demeyecek miyim?”

“Hayır… Cüzdanınla yaşayacaklarının ilgisi yok.”

“Peki ne öyleyse?”

“Şu adamı görüyor musun?”

Geleceğim olduğunu söyleyen kişinin avuçlarına doğru iyice eğildim. Oradaki esmer siluete biraz daha yaklaştığımda yüreğim yanlış adım atmış bir ayak gibi burkuldu. Sonra hiç yaşamadığım o havai fişeklerin patlama seslerini duydum, evet ya karnımda kelebekler dans ediyordu. Bu çok anlamsızdı!

“Benim tercih yapmam gerek! Beni daha çok meşgul etme…”

“İşte o andan sonra, yeniden çiçeklerin dilini sökmek onların sözlerini anlamak için bir imkan sunacak hayat sana…”

Bir şey söylemeden geleceğimin karşısında gülümsedim. Bu tebessüm alaycılıkla ışıyordu. Eğer bu mucizevi varlık, aklımdan geçenleri okuyabiliyor olsaydı zihnimde artarda çınlayan şu cümleyle iyiden iyiye dalga geçerdi: “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…” Bu cümleyi belki on kez zihnimden geçirdim. “Heee çiçeklerin dili… Kırmızı gül aşk ilanıdır…”

Ve tahmin ettiğim gibi oldu, Gelecek sanki zihnimin içinden seslendi: “Yaşayacaklarının kırmızı gülle ilgisi yok!”

Kupkuru yutkunuşum gırtlağımı yırtacaktı. Karşıma geçip bana beni anlatan bu her ne ise, insan ve Tanrı arasında imzalanmış belirsizlik ve bilinmezlik akdini bozuyor, tarumar ediyordu. Ondan hem korkmalı hem de saygı duymalıydım. Ben sadece dinlemeyi tercih ettim.

“Sen körpe bir ağaçla, bir çiçekle ilk kez konuştuğunda; onu dinlemek için kulaklarını bilediğinde duyacaksın sesini… Sonra, doğa sana taş bir binanın içinden açacak kapılarını… Ancak onu sevebilmek için yeterince nefret etmen gerekecek. Onu bütün hücrelerine kadar hakir görüp ve ona karşı bütün nefretini tüketecek kadar çok nefret edeceksin.”

Işık ve toz huzmelerinin arasında mızırdanan gelecek zaman kipi, rehberlik odasının kapısı aralandığı an yok oldu. Şimdi her yer kâğıt, her yer kitap, her yer hakikatti.

Hocam geldiğinde, benim orada beklediğimi unutmuştu bile. Belli ki, içtiği çay ve sigara onu dinlendirmekten ziyade ne kadar çok yorulduğunu anlatmıştı bir kez daha… O gün, muhatap olduğu onlarca öğrencinin arasında, benim ve vasat puanımın gözünde hiçbir kıymeti olmadığından olsa gerek, yaptıklarımızı anımsamak için bir kez daha elimde tuttuğum tercih formunu evirip çevirdi ve öyle konuştu.

“İşte sen bu on altı tercihi yaz… Elbet bir tanesi denk gelecektir…” Kafasını kaldırıp suratıma baktığında gözleri hayretle büyüdü, üzerine konuştuğu formu masasının üzerine bırakıp, “Sen kireç gibi olmuşsun, bence gidip dinlenmen gerekiyor” diye haykırdı. O anda yüzümde ne gördüğünü bilemiyorum. Bense hayatım boyunca bir kez daha yaşamayacağımdan emin olduğum o garip tecrübenin şaşkınlığına saplanmıştım. Yerimden kalkmam bu yüzden çok zor oldu.

Kapının dışına çıktığımda, çok severek okumayı umdukları bir bölüm için tercih yapmayı bekleyen kaderdaşlarıma onlardan ayrıştığımı belli edecek tuhaf bir bakışla baktım. Artık, bizi ne kadar aynılaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, başıma gelenler beni özel kılmıştı… Nefret ederek, küfürler sıralayarak okuyacağım bir bölümü tercih etmek için kendime kuytu bir köşe bulmam gerekiyordu. Bu arayışla yürüdüm…

-6-

Gelecek ismindeki o tuhaf, belirsiz varlık bana ne söylediyse, harfiyen yaşadım diyebilirim. Okul da şehir de dört yıl yüzüme karşı en galiz küfürleri savuran bozuk bir ağız gibiydi. Birbirimizi asla sevmeden, karşılıklı tahammül ederek yaşadığımız dört yıl… Ben ne vakit bu tahammülün sınırlarına dayansam, tercih günü açlığımın, kaygılarımın ve uykusuzluğumun bana gösterdiği alelacayip gündüz düşü yüzünden böyle bir saçmalığa kalkışmış olduğumu ve bu sırrı kimseyle paylaşamayacağımı hatırlardım. Bilim ve kültür arayışı içinde olan bir insanın, varlığından asla emin olamayacağı bir “şey” tarafından sayıştırılmış kehanetleri takip etmesi çok anlamsızdı.

Mezuniyetten sonra eve döndüğümde, okula dair hiçbir şey işitmek istemiyordum. Birkaç iş bakındıktan sonra oturup memuriyet sınavlarına hazırlanacak, sonra da başımın çaresine bakacaktım. Çiçeklerin şiiriymiş, ağaçların lisanıymış umurumda bile değildi. Yahu, annemin evindeki saksı bitkilerine bir tas su vermeye elim gitmemişti, neyin yaprağından neyin ormanından söz ediyordum sanki!

Zamanında yaşadığım ruhsal bir çalkalanmanın, bilinç altıma kazınmış olasılıkların aniden bir araya gelişleri, bir bütün olarak zihnimin perdesine düşmesi ve bana bir mucizeymiş izlenimi vermesi çok doğaldı. Annemin en yakın arkadaşının bir reklam şirketi vardı ve tabii ki iş bulamamam halinde orada bana bir pozisyon uydurulacaktı. Velhasıl durumun kehanetlerle bir ilgisi yoktu işte… Böylelikle o reklam şirketinde, Grafiker Yardımcısı olarak çalışmaya başladım. İyi de, işe yeni başlayan o adam… Geleceğin avuç içlerinden yansıyan o esmer figür… Benim yüreğimin paldır küldür ona doğru yuvarlanması… Bunları yaşarken bir an olsun aklıma gelmeyen o tecrübe… Peki bu neydi?

O, bana gülümsediğinde bozkır çiçeklenmişti işte. O bana gülümsediğinde dünyanın tamamı tepesinden begonviller devrilen bir Akdeniz evi olmuştu. Bahçesinde zakkumlar, bahçesinde sardunyalar… Bahçesinde mis kokulu, minyon defne…

Bizim Akdenizimiz aşkımızdı.

Bizim bahçemiz aşkımızdı.

Defne, bizim bahçemizde çiçeklendi. Defne, benim sesini duyduğum, dilinden anladığım ilk ağaçtı, ilk fidandı…

-7-

Çevre ve Orman bakanlığına atandığımda, Batı sinemasının sol omzunda duran o taş binada çalışacağımı öğrendim. Bürokrasi, beyaz gömleklerde, jilet ütüsü pantolonlarda boğulurken ben kimi zaman bu hayat törpüsü üniformalardan kurtulacak, kendimi dev dağların arasında ufaltıp, gövdemi bir çamın gövdesine yaslayacaktım. Yaşamın ve evrenin bütün sırları, sanki toprağın nemli alnında yazıyordu, buna birinci elden tanık olacaktım. Sonra bir bakmışım, hayatı çekirdeğinde taşıyan, renklerin en basit ama en coşkulu ışık tayflarından akıp geldiği coğrafyalar benim ibadethanem oluvermiş. Yaptığım işte şüpheye yer bırakmayan, bütün bu güzelliğin karşısında beni sadece iman edercesine aşka yönlendiren her şey aslında zamanında nefreti bir zırh gibi kuşanmaktan kaynaklanıyormuş. Öyle güçlü, öyle müsrifçe nefret etmişim ki, bir dirhem bedbinlik, bir parça sevgisizlik bırakmamışım içimde. Tibetli’nin dediği lafa geldim en nihayetinde; fincanı doldurabilmek için önce boşaltmam gerekiyordu… Ben de içimdeki öfkeyi ve ümitsizliği boşaltmıştım. Şimdi derin bir soluk… Şimdi yaşam dolu bir bütün… Ne var ki, ağaçlar hâlâ benimle konuşmuyordu… Onların sözünü, dahası yaşamın sözünü hâlâ anlamıyordum…

-8-

“İşte senin ilk kırılma noktan…” Kendimi yeniden sararmış kehanetleri karıştırırken bulduğumda, bana ben olduğumu hissettiren inişlerin ve çıkışların sayısını hiç bilmediğimi, onları asla sayıp, ‘şu ilk olsun şu da son’ demediğimi fark ediyorum. Dört koca sene, küçük ama rahatsız edici bir et kesiği gibi kendimle taşıdığım şikayetlerimi bir yana bırakıp “öylesine” çalışmaya başladığım bir yerde kendi iklimimi bulmak mı benim hayatımın dört yol ağzı onu da bilmem… Zaten şu an kızım bana sesleniyor… Şimdi kehanetlerden sıyrılma zamanı…

“Bu… Bu… Bu…”

Minik birer akide şekerini andıran dudaklarını yuvarlamış. Elimdeki bir bardak suya bakıp, işaret ederken, Oltu taşından yaratılmış gözlerini kocaman…  Benim minik Defne’m. İçimde büyüttüğüm yaşam. İşte benimle konuşmaya başlamış…

Akşamüstü güneşi, kütüphanemin çevresinde tozlu bir parlaklıkla kıvrılırken gülümsüyorum. Ben dünyanın en güzel çiçeğiyle artık konuşabiliyorum…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Kurmacalar...

Suya Anlat- İNSAN ANLATILARI (PARÇA 1)


Tuğba H. için…

-0-

-1-

Bazı hikayeler sondan başlar. Benim hikayem de öyle başlamalı. Bu geceden… Sıcak yatağımda uyandığım, evlatlarımın üstlerini örtüp, sevgilimin ensesinden ıpılık bir öpücükle yanından sıyrıldığım bu geceden… Uyuduğum en kederli uykudan, gördüğüm en uzun kâbustan bir sıçrayışla kurtulmalıyım…  Çeşmenin başına sandalyemi çekmeli ve hızına yetişemeyeceğim bereketle akan suya düşürmeliyim sözcüklerimi… Kimsenin daha evvel işitmediği, zihnimde bir çamur birikintisi gibi yoğunlaşıp kuntlaşan ne varsa suyla çözmeliyim… Kendi tarihçemin kirini, pasını bir sırçadan daha duru davranan suya bırakmalıyım… O, lekelere ne yapacağını bilir. O, hareketi ve ışığı bilir. O, ferah olandır. Bu yarayı başka hiçbir şey arıtamaz, iyileştiremez. Ortada, yüreğimin orta yerinde bir ateş var madem, bu alevleri sudan başkası ehlileştiremez…

-2-

İnsan dünyaya gelir gelmez, koku hafızası da onunla aynı anda doğar. Yaşantılarını kokudan harflerle yazar bellek defterine.

Ben bir buçuk yaşındaydım.

Annem, kekikti, kuzinede çıtırdayan kor ateşti, yağmur sonrasındaki nemli topraktı. Annem bozkırdaki yalnız ağaçtı… Annem, sebebini kimsenin anımsamadığı bir kavgaydı. Annem terk edişti. Annem kapının öteki yanıydı. O, beni ve kundaktaki kardeşimi bırakmıştı… Annem, valiz kokuyordu. Tek yönlü, geri dönüşü olmayan bir tren bileti kokuyordu. Annem bende bırakılmış koskoca bir boşluk kokuyordu. Asla şefkatle sarılmamış bir beden, asla okşanmamış bir saç, asla teselli edilmemiş hıçkırıklı bir ağlayış kokuyordu. Annem on üç yıl bomboş kalan bir sayfa kokuyordu… Ben annemi kokusundan tanıyordum.

-3-

Saat gece yarısını geçmiş… Çeşmeden akan incecik suyla dertleşmemize ara veriyorum. Onun konuşması yalın, onun sözü ferah… İnsan onu dinleyerek iyileşebilir. Su dinleyerek iyileştirebilir seni… Ne vardı insan da su gibi olsa birbirine… Saydam bir hekim misali içimizi dışımızı yaralardan, sancılardan kurtarsak… Ne var ki insan çoklukla marazidir. Karanlıktır. Kimi insan çabuk türeyen hastalıktır… Bir bakarsın ölüme benzeyen ne varsa gelip kurulmuş yakınına yörene… Ölümün aynası ölümü başka suretlerde gösterir öyle ya. Ölüm bakarsın yalnızlık görürsün. Ölüm bakarsın yalan görürsün, hainlik, zalimlik görürsün… Ayna kalabalık, ayna gevezedir. Ayna soğuk ve sahicidir.

-4-

Babamın koca ellerinde küçücük bir avuçtur bizim çocukluğumuz. Babamın elleri yanlış kararlarla dolmuş bir çuval. Bir çuval pişmanlık… Bir çuval yıkım… Bir çuval yürek parçası. Babamın elleri gölgelidir. O kadının elini tutup başımıza getirdiğinden beri gölgelidir. Heyula gibi rüyaları ve hakikati geceye boğan bir kadının karanlığı bulaşmıştır onun ellerine… Bizim çocukluğumuz onun ellerinde küçücük avuçlarımızdır. Avuçlarımız da çocukluğumuz da sevmekten nasibini almayan, merhametin meskenine uğramayan bir karartının ışıksızlığına batıp çıkmıştır. Üveylik dediğin şefkat hasarı… Üveylik dediğin insaf ihlali… Bir çocuğa üvey oldun mu, o çocuğu onaramazsın. Ne yaparsan yap, bir masuma özgü rüyaların kadifesini çalmışsındır… Üvey olan çocukluk hırsızıdır. O kadın benim geçmiş hapishanemdeki en azılı suçlulardansa eğer, babam onun affa tabi olmayan suç ortağıydı.

-5-

Gözlerim uykudan kurtuldu iyice. Ağzımın kıpırtısız gevezeliğinde, geçmişi suya gömüyorum… Ağır ve geç saatlere mahsus ürpertici bir cenaze töreni bu aslında. Zihnimin bütün tozlu perdeleri aralandı… Öte yanı göstermeyen pencerelerde ben ne arıyorum? Konu arayış oldu mu, benden kötü rehber bulamazsınız. Ben yaşamı ölümde, suyu alevde, öfkeyi sükunette, karayı beyazda ararım… Benim pusulam çocukluğumda kırılmıştır. Definem insanlıktır lakin haritam silik, haritam hatalı, bozuk, kıyamet yeri…

-6-

 Babamın evlendiği o yaz, hayatımın en sıcak yazıydı. Cehennem, kor, magma… Öyle yakıcı ve eritici bir sıcaktı ki, göğsümün orta yerinde hâlâ o yazı taşıyorum. İşte yangında parçalanan ilk şeylerden biri benim şaşkın pusulam oldu. Bundan böyle, burnu zedelenmiş bir köpek gibi “o kokuya” benzeyen ne varsa o yöne koşacak fakat yüreği bomboş dönecektim. “o koku” anneminkiydi. Yüreğime nakşettiği boşluk deseni, çıkışı olmayan bir labirente ne çok benziyordu. Ne vakit o çetrefil yollardan kurtulacağımı sansam, ne vakit beni oradan çekip çıkartacak kanatların varlığına inansam başka türden surlarla çevreleniyor, ona benzeyen fakat asla “o” olmayan izlerden kendime yeni, yanlış ve beni asla aradığım o şeye, ismini telaffuz edemediğim o duygudan bilhassa uzaklaştıracak haritalar çiziyordum. Yaşadığımız köydeki kadınlarda soluklanışım bu yüzdendi. Bir de Minnoş vardı. Hayvanlara özgü içsezileri ile beni yaralayan her şeyi parçalamak için çıkarttığı minik pençeleri… İkimizi birbirimize yaklaştıran ortak parçamız konuşamıyor oluşumuzdu. O da ben de, bizi anlamayan onlarca kulağa sadece miyavlıyorduk belli ki. Bu yanımızla iç içe geçmiştik. Hâlâ emin değilim, o mu benim kedimdi ben mi onun insanıydım. Açık olan tek şey yanyanalığımızdı.

-7-

Gece yarısı ile kör sabah arasında, ışığın ve sesin uyuduğu bir yer vardır. Ben oradayım. Çeşmenin başında cam lavaboyu incecik bir ip gibi teğelleyen suyun kıyısında bakışlarımla mırıldanıyorum. Yumruğum gövdemin orta yerinde. Zar zor yutkunuyorum. Bu kez sabaha çıkacağız. Bu kez kâbuslar tarafından avlanıp yitmeyeceğiz biliyorum. Ben hayatta kalmanın bir çaresini buluyordum, bu defa yaşamanın –tastamam, dosdoğru yaşamanın hem de- bir yolunu bulacağım. Ben bu sabaha çıkacağım…

-8-

Kendini, kendi içerisinde yineleyip duran coğrafyadır Anadolu. Bir yerde çamların yeşiline batıp çıkarsınız, bir yerde meşelerin, kavakların… Ama her halükarda yeşil… Sonra evler, pastel boya ile çizedurduğumuz kızıl damlı beyaz evler, ister yaylada ister ovada… Ve her halükarda evler… Her halükarda ismi başka olsa da türküsü vardır sonra. Düğünü, kışı, çorbası, neşesi ve ıstırabı vardır. Çirkefi, keskin, çirkin, çürük gelenekleri… Övmeye gerek yok! Biçimler, isimler değişir fakat hep aynı kimya. Sıkılmaksızın şiirleşebilen bir döngüdür bu. Her halükarda şiirleşir. Benimkisi biraz ağıt. Bu yürek zımparalayan şiirin tökezlediği membağ, kasabaların florasanlı sonradan binalaştırılan yapıları. Bu ağıdın yorulduğu yer, okuldur. Okul, yinelemenin tükendiği, durduğu yerdir. Okul, düşler türetmek için malzeme aldığım dükkandır. Okul çıkış kapısıdır. Okul, kaçabilme, kurtulabilme, aynılaşmaktan bıkmayan bir resmi yırtabilme imkanıdır. Okul, benim ilkgençliğimin tek gülümseyen fotoğrafıdır. Gerisi virane.

Dedim ya. Kömür karası bir tarihim var benim. Köz, alev, cehennem… Okul, bir tebeşirin ak izidir. Ama bazen tırnak, karatahta üzerinde ince, yürek söken bir cızırtıyla kayar. Benim karatahtamda bu tırnaklardan bol ne var?

Okuyamazsın.

Evleneceksin.

On dörtsün.

Evde kalmış sayılırsın.

Okumak da nereye kadar?

Dedim ya. Dedim ya. Dedim ya… H e p a y n ı.

Anadolu çemberdir. Ya sen onun etrafında dönersin. O her halükarda kendi etrafında döner… Her halükârda…

-9-

Ve su, bir yerden sonra hiç sözümü kesmedi… Yüreğimdeki geçit vermeyen o her ne ise, için için çözülüyordu. Beklediğim şifa geliyordu belli ki. SU dinledi. Dinledi…

-10-

Bir yerde okumuştum. Kadının biri şöyle yazmış; Elif mi Ezgi mi nedir… Her neyse… Şöyle diyordu: “Ergenliğe geçer çocuk / Yavaş yavaş/ Ama yetişkinliğe sıçrar ergenlikten./ Apansız büyür insan -büyümenin hakikatlisi böyledir-/ Bazen bir gecede, Bir kelime ile büyür…”  Bir yerde doğru… Liseye gitmeyi düşleyerek bitirirsin ortaokulu.  Köy yerinde zaman şekil değiştirir. Elle tutulur adeta. Ayak uçlarında yürür, nasıl ahestedir hem. Okula kavuşmayı beklemekse uzun, bitimsiz bir nöbet gibi. Kitapların kapısını kilitleyip, içeri kimseyi kabul etmeyeceksindir. Onların kapısını aralamak tüm mevsimin en heyecan verici düşüdür.

Defterler. Beyaz sayfalar… Kareli olanlar… Çizgililer. Pürüzsüz bir ten gibi, alnına yazılacak olanı bekleyen defterler…

Kalemler. İçisıra bir omurga gibi uzanan kurşundan kelamlar düşüren, kağıdın üzerinde mırıldayan kalemler…

Kitaplar… Harfler… Sayılar… Biçimler…

Düşler, hakikatler…

Edebiyat, tarih, felsefe…

Tebeşir kokusu, karatahta…

“Buradan git!” diyen o ses sonra, “Buradan git yoksa kırkındaki bir adama verecekler seni…”

Karatahtada daima o tırnak çiziğinin acı çığlığını duyuyordum. Kabukların zamansız kırılışındaki o ağrılı sese benzer… O gün o köy evinden çıkıp bütün gücümle yürüdüm. Bütün gücümle kaçtım. Üzerimde sakil bir pelerin gibi duracaktı büyümek. Büyümekten kaçtım. O gelmişti ve ben gidiyordum… Yolun bir yerinde kesiştik, göz göze geldik… Henüz değil, dedim. Henüz değil…

Beni on üç yıl evvel terk etmiş olan annemin yanında soluk alacaktım. Alabilecek miydim?

-11-

Evdeki sessizliğin içinde bir ninni gibi, bir fısıltı gibi uçuşuyor su sesi. Ona anlattığım ne varsa alacak ve lacivert denizlere dek küçülte küçülte götürecek. Nihayetinde söylediklerim okyanuslara vardığında, iyiden iyiye ufalıp azalacak inanıyorum. Bir ayete inanırcasına hem de…

-12-

Anladım ki vazgeçmek denilen şey bir tür uyuşturucudur. Kişi onu bir kez ruhuna zerk etmeyegörsün, etine, kanına, bakışına öyle nüfuz edip, ele geçirir ki; vazgeçmeden yaşayamaz… Bir kumarbazın, karşısına çıkan her durumu bahis mevzuu haline getirişi gibi, her dönemeç vazgeçme müptelası için kaçma istasyonudur. Bu yüzden, bir vazgeçme müptelasının evladı olmak, terk edilişi daima cebinde taşımak demektir… Annem, benim cebime yalnızlığımı bir yazgı olarak bırakmıştı. Yatılı lisenin on altı kişilik koğuşlarında aslında hepimiz bu vazgeçişlerin ağır havasını soluyorduk… Hayatın keyfi dilimlerinden en bayat, en yavan, en kekre parçaları bize düşenlerdi. Bunu körpe ellerimizle soğuk mutfaklarda soğan doğrarken de anlıyorduk, okul koridorlarını iki büklüm paspaslarken de… Aslında bunu anlamakta bir şey yoktu. Genç suratlarımıza kederi yerleştiren, kimimizi o yaşta intihara ikna eden, kimimizi hırçınlaştıran, kimimizi bir bebek gibi kendi sidiğimizde boğan o rezillik terk edildiğimizi kabul etmemiz yüzündendi. Sevmediğin bir şeyi anlamak bıçağın uysal yanıysa, kabul etmek parlak ve keskin tarafıydı. Hepimiz, ben de dahil birbirimize kardeşlik edecek kadar birbirimize muhtaç ama çare olamayacak kadar paramparçaydık. İşin en kötü yanı, karanlıklardan karanlık beğenen ben, bu seçtiğim kurşuni dünyadan memnun olmak zorundaydım. Çünkü annem bütün vazgeçişlerini üstümde sınıyordu ve beni okutmaktan vazgeçerse yaşamaktan kesilirdim.

-13-

Müezzin uykulu bir aksırıkla ezana başladı. Gün ha söktü ha sökecek. Saba makamında okunan bu çağrı kurduğum bütün cümlelerle beraber suya karışıyor şimdi. Suya, bir dua ile sığınıyorum.

-14-

Yaşamımın erken yorgunluğunu bir tek sözcükle özetleyebilirim: Örtüşmezlik! Hayatı bulduğumda annemi, annemi bulduğumda şefkati, şefkati bulduğumda insanı, insanı bulduğumdaysa gücü bulamıyorum. Hep bir peşin mağlubiyet, daimi bir eksiklik hali… Ruhumun sağında solunda üşüyen gedikleri asla tam anlamıyla kapatamıyorum. Söz gelimi, üniversiteye gitmek liseyi tamamladıktan sonra artık benim için bir olasılıktı. Öyle ya, bir dershaneye gönderiliyordum. Ama orada sevilmeyen bir öğrenciydim. Takındıkları ideolojik tavırdan hoşlanmıyor, bunu ilgi çekici bulmuyordum. Sınavı tamamlayıp, puanlarımı öğrendiğimde göbeğimi kendim kesmek zorunda kaldım… Ben kaleme, kelama sığınacağımı biliyordum. Doğrusu, bunu benden başka bilen yoktu… Ben de öylesini tercih ettim. Ben edebiyatın gerçek olamayacak kadar güzel, ıstırap kadar güzel, ıstırap kadar gerçek dünyasını seçtim. O yol benim ilacım olacaktı. O yol benim eksiklerimi unutturacak kadar kucaklayıcı olacaktı. Sevdiğim adamla o yolda karşılaşacaktım. O an öğrenecektim ki, aşk geniş, aşk kocaman, aşk aşkındı her boşluğu… Örtüşmeyen ne varsa böyle örtüşecekti…

15-

Gün ağarıyor. Gırtlağımda hararet… İçim, bir yaylanın çiçekli tepeleri kadar havadar,  ferah… Ciğerimde son bir kuytu, son bir alev. Ağzımı musluğa yaslıyorum. Kana kana içiyorum… Külleniyor içim. Ben küllerimden yeniden doğuyorum. Yerimden kalkıyorum. Su, hekim. Su, şifa. Su, dertdaş. Suya selam ediyorum. Evlatlarımın terli alınlarından öpeceğim. Sonra sevdiceğimin ılık koynuna sokulup, kâbuslardan azade –varsın kısa olsun- bir uyku çekeceğim.

2 Yorum

Filed under Kurmacalar..., Yirmili yaş fiksasyonları...

Tom Robins’in Ağaçkakan kitabını, 60’ar sayfalık adımlarla okumak…

Ağaçkakan, Türkiye Baskısı

-1-

Tom Robins… Ne eylerse güzel eyler: Ay ay, spagetti ay!

Bu adam kötü yazamaz. Hayır, istese bile artık çok geç. Değişik yazabilir ve biz alıştığımızın dışına yürüdüğümüz için yolumuzu kaybedip ağırlaşabiliriz. Ama Tom Robins, kötü yazamayacak kadar akıllı, oyuncu ve erotik. Akıllı ve oyuncu oluşu herkesçe malum ama erotik olması… Erotik diyorum çünkü onun yazdığı şeylerde hep bir yaz mevsimi var. Buna kış da dahil.

Ağaçkakan, okuduğum diğer eserine yani Parfümün Dansı’na göre daha farklı ilerliyor. Tom Robins sanki şöyle yazmış kitabı.

“Hey okur! Şimdi gözlerini kapat ve söylediklerimi hayal etmeye çalış.”

Bunu söyledikten sonra dolu dizgin, düş gücünden türeyen o hikayeyi anlatıyor. Siz odaklanacak ve zihninizde karşılığını bulacak oluyorsunuz. Hooop duruyor! Siz de okur olarak ona sesleniyorsunuz:

“Sayın Robins! Toooommmmm! Niye sustun?”

“Biraz duralım burada, sana son aldığım daktiloyu şikayet etmek istiyorum…”

Siz de şaşırıyorsunuz, “Hala daktiloyla mı yazıyorsun sen?”

“Başka neyle yazabilirim ki? Yıl 1979. 1980’de basıldı bu kitap kör müsün? Daha kolay yazan bir cihazın hayalini kurmadığımı mı sanıyorsun sen?”

“Bunu biliyorum… Hadi artık biraz daha Leigh Cheri’nin hikayesini anlat bize.”

İşte, Ağaçkakan böyle akıyor. Biraz zor, yazar aniden inatçı ve şikayetçi yüzüyle karşımıza çıkabiliyor. Ama Tom Robins bu… Sevimli, yaratıcı, özgün. Böyle yazmaya hakkı var. Nasıl isterse öyle yazmaya hakkı var. Birbirinde koparılmış bazı paragraflardan bile keyif alıyorum. Ama şu anda titizliğim üzerimde. 60. Sayfada dur tuşuna bastım. Çünkü Tom Robins hızlı koşuyor. Çünkü ben, bu hiç bilmediğim özgün coğrafyada ağır ilerliyorum. Biraz soluklanayım. Bir iki başka roman, deneme, şiir belki… Sonra yeniden geri dönüp bütün öğleden sonramı onunla geçireceğim.

Eee, sevgili yazarım ne yazdırmıştı SL3 daktilosuna: “Ay ay, spagetti ay!”  Ben de aynı lezzette size bu metnin ilk kısmını sonlandırdığımı duyururum.

still life with woodpecker/ ABD 1. baskı kapağı

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Yerli Edebiyatta Nadir Rastlanan Bir Tür: Felsefi Roman,*

Azil- Hakan Günday


-1-

“Nerede benim kalemim?” Eğer okuduklarınızı zihninize mıhlamak istiyorsanız, çekiciniz kalemdir. O kalemle, sizi büyüleyen cümlelerin altını çizerken aslında bilgiyi, duyguyu veya akıl dolu bir tespiti zihninize saplarsınız. Azil’i okurken, “nerede benim kalemim?” sorusunu kaç kez sorduğumu anımsamıyorum. Talihsizlik bu ya, bir kalem cenneti olan evimin en kalemsiz köşelerinde okuma seanslarımı sürdürmüşüm. Son sayfayı okurken hâlâ tek satırın altını çiz(e)memiştim. Ama hangi sayfada soluk alıp verdiğimi belirtici izler koymayı ihmal etmemiştim. Hansel ve Gratel misali geri döndüğümde, izleri takip ederek beni etkileyen ve hoşuma giden yerleri yeniden buldum. Bu önemliydi. Azil gibi bir kitap için bilhassa.

***

-2-

Bu kitabı, romanın kahramanı Asil’in gözleri gibi iki ayrı renkte incelemek gerek…

1)      Edebi metin olarak Azil.

2)      Felsefi metin olarak Azil.

Ve sonra bir surat gibi, -iki gözü bir arada tutan bir surat gibi- metnin bütününe bakmalı. Akıcılığı, vuruculuğu v.s…

Felsefi bir öğretiyi, kurgu içinde anlatmak en akıcı ve ilgi çekici haliyle ütopyaların işidir. Ama bütün disiplinleri barındıran bir öğreti oluştururken edebiyatı kullanmak fikri bir tür meydan okumadır. “Bütün disiplinleri barındıran bir öğreti” dediğimde, bu kelimelerin üzerine basmadan geçmeye çalışmayın… Yani epistemolojisi(bilgi kuramı), ahlak kuramı, sanat kuramı, din kuramı, varlık kuramı bir kurgunun içinde yer alıyor… Hanımlar, beyler! Türkiye’de bunu yapmaya kalkışanlar oldu. Ama bilmiyorum farkında mısınız? Bunu başaranlar fazla değil. Başarsa da insanların okumasını, refleksiyon geliştirmesini sağlayanlar ise bir elin bir parmağını geçmez. Çünkü biliriz ki sağlıklı yiyecekler lezzetsiz, önemli konular da sıkıcıdır. Ama sanki bu kitap kebap tadında soya fasulyesi gibi… Bu kitap gürül gürül akarken, öğretiyi de çatır çatır kurmuş gibi.

Asil, soluk alan bir çatışma. Asil, başlı başına bir ikilik. Asil, delilik ve deha. Asil siyah ve beyaz. Birbirine yakın duran ama asla kavuşamayan iki göz, Asil. Azil ise bu çatışmanın dindiği sentez basamağı. Azil, bütün kaosu kucaklayan kosmos. Azil, iki gözün bir arada durduğu surat. Azil bütün…

***

-3-

Bir kitap satış sitesinde romana dair eleştirileri okuyayım dedim. Birilerinin bu adamla bir zoru var, söylemiş olayım. Yazılan olumlu eleştirilere dahi olumsuz şerhler düşülmüş. Ben, yazarı yeni okumaya başlayan bir okurum. Ama birilerinin kıskançlığını kanırtacak denli akıllı, yaratıcı ve sağlam olduğunu anladım bile. Şimdiden daha çok okunmasını istiyorum. Yalnızca kendisine benzeyen az kalem var çünkü bu ülkede. Bir kaçını tanımak, yakından takip etmek nasip oluyor. Diğerleri ise harıl harıl üretmelerine rağmen ve biz de onları tanısak da okurken keyiften dört köşe olsak diye inlememize rağmen, bu şansa sahip olamıyoruz ne yazık ki. Ama bu adamı okuyun. Felsefe seviyorsanız okumaya Azil’den, sadece kurgu seviyorsanız Az’dan başlayın… Kinyas ve Kayra yazarın ilk romanı. Kütüphanemde duruyor. Bitirdiğimde görüşlerimi paylaşacağım. Ama gönül rahatlığı ile şunu diyebilirim ki, Paulo Coelho’nun berbat ötesi Elif kitabını alacağınıza gidip Hakan Günday romanlarından biriyle kitaplığınızı taçlandırmanızda fayda var. (Biliyorum artık eleştiri değil, reklama giriyor ama önerirken gönlüm çok rahat)

————————————————————————————————————————————————————————-

*Felsefi roman olduğunu ben söylüyorum. Ama bana yanıldığımı söyleyebilir misiniz?

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...

Gagasında mısra var: Pablo Neruda, Kuşlar Sanatı

Tahmin ediyorum,  Neruda kuşları seyretmeyi, dinlemeyi ve onlar hakkında konuşmayı seviyordu.

Eli kalem tutan bilir.

Doğa sanatçıyı kışkırtacak kadar çeşitli ve güzeldir. Sanat tarihi, bunun örneklerine sahne olur. Ne zaman dili gündelik yaşamı anlatmaya yetişmese, o vakit doğanın hokkasına batırır divitini; aradığı sembolü, şekli doğadan çekip çıkartır. Doğayı taklit ederken ve onu yeniden anlarken tazelenir insan… Hele sanatçı olan…

Bir de kuşlar.

Belki de benim göçebeliğimin arması olduklarından, belki çoğu kez, yapayalnız otururken, ütü yaparken ya da öfkeyle bağırırken hayatımda pat diye belirdiklerinden kuşlar çok özeldir. Doğrusu, yapayalnızken minicik bir sinek kuşunun gelip pencerenizi gagalamasından başka pek az şey sizi güldürebilir. Ütüyü beze vururken, ‘bitse de gitsek’ düşüncesini ancak safran sarı göğsüyle size yaklaşan arap-bülbülü savabilir. Cebinizde beş kuruş varken sadece, başlayan o makamlı şakıma sizi zengin olduğunuza inandırabilir. Öfkeyle bağırırken, es kaza pencerenin önünden geçen  ve parlak mavi kuyruğuyla sizi aydınlatan kırlangıç sesinizi kesebilir. Kuşlar, doğadaki en özel yaratıklardandır. Onlar uçan dizelerdir. Şair olandan ürkmez, şair olanın kalemine konarlar.

Neruda mevzu bahis ise… Her kelimesi köpürmüş, kabarmış, kanatlamışsa yani… Kuşlar yazmak için seçilmiş harika bir konudur.

Kuşları da kelimeleri de sevmeyenler okumasın bu kitabı. Sıkılırlar çünkü…

Çünkü kuş uçan mısradır

Mısra ise yazılan kuştur.

Bugün bir okyanus kentinin, kuş cennetlerinden birinin yahut ılık bir yaz gününün peşinde olan varsa bu kitapta soluklanabilir.

Yorum bırakın

Filed under Kurmacalar...