Boyun Eğme

boyun-egme_18544

sadece sloganı seviyoruz aman yanlış anlaşılmasın!

BOYUN EĞME…

Yalana ve seni bu yalana ortak etmek isteyene;
Sana ne yapman gerektiğini söyleyene,
İradeni, kararlarını, eylemlerini küçümseyene,
Zekasını, ırkını, var oluşunu, sistemini senden üstte görene,
Haklarına bu kadar aleni olarak tecavüz edene
Tecavüzcülere eyvallah edene
Zulmü haklı çıkartana
Özgürlük istemine kulp takan ve aşağılayanlara
Mazlum postu giymiş zalimlere,
Kendi davasını, inancını, kutsalını dahi iktidarı uğruna diline sakız etmekten çekinmeyene,
İftira atmak, kurgular yapmak, gerçekten uzaklaşmaktan başka çaresi olmayana
Silahsız, savunmasız insanlara saldırabilmeyi o veya bu biçimde haklı çıkartabilene,
Kendisini her türlü yasa, ahlak ve kişisel prensibin üzerinde görene
Zorbalığa
Rantçılığa
Mülk sevdasına
Aşk karşıtlığına
Cinsiyetçiliğe
Irkçılığa
Mezhepçiliğe
partizanlığa
Ve bütün bunlar ışığında insanlığa küfretme cüreti görenlere
Nefesine, yüreğine, bedenine senin yerine karar verenlere
Bolluk ve bereket içinde dolaşırken seni üç kuruşa muhtaç edenlere
Sana hakaret edenlere
Ünvanları sebebiyle hem asıp hem kesebileceğini zannedenlere
Hakikate, mertliğe tahammül edemeyenlere
Mizaha, aşka, şarkılara, resimlere karşı satırlarla, sopalarla, hakaret ve kışkırtmalarla gelenlere
Sana bir yerinin kılı kadar kıymet vermeyenlere
bunlar, çapulcular, ayyaşlar diyenlere
Herkesi haksız kendisini haklı görenlere,
Sayıların, niceliklerin, boyutların geçiciliğine rağmen övünebilenlere,

BOYUN EĞME…

Bir kabadayı düşün ki, karşısında onlarca zulme rağmen boyun eğmeyen bir insanı alsın, fedailerine de kollarından bacaklarından tutmalarını emretsin. Sonra Allah ne verdiyse acımadan dövsün. Ardından desin ki, bu bir zaferdir.

Bu oyuncak, bu sahte zaferlerle avunabilen çaresiz yüreklere

BOYUN EĞME! -eeu

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

MENEKŞE OL.

dur

dur

Picasso diye bir adam çıkar, guernica’yı çizer işte o yüzden umut var bilesin…

Sonra binlerce sokak ressamı vardır, duvarları renge batırıp çıkartır o yüzden umut vardır…
Bir adam çıkar, Beethoven isminde, moonlight sonat adında bir eser besteler seni ayın karanlık yüzüne mıhlar o yüzden umut vardır.

Sail diye bir şarkı dinlersin, elektronik tınıları küçük voltajlar halinde damarlarında gezinir Awolnation dersin, iyi ki var da bu şarkıyı yapmış, iyi ki şarkılar yapılmış işte umut var! Vardır…
Shakespeare diye bir adam çıkar “ben rüyaların yapıldığı kumaştanım” der; umut var dersin… Hangi kumaştan olduğunu düşünürsün, kendini bir rüyada bulursun… Bir cevap bulursun… Yaşar Kemal “Ben deniz içtim, deniz oldum” der “kimse menekşelerin önünde duramaz” der için ayaklanır umut var dersin… Kimse önünde duramasın diye menekşe olursun…
Şiddetle titrerken dünya, sen içindeki rengi, şarkıyı ve şiiri duyumsarsın… Şiddet dünyanın posasıdır, kaldırıp atar, meyvesine ulaşırsın…
Kulakların, gözlerin, bütün benliğin zekâ, vicdan ve aşkla aydınlanan yolları görür…
o yollarda koşarsın, umut var dersin, yollar benim dersin… Yollar bizim… Umut yollardadır. Yollar varsa umut vardır.

Yine de çıkar güzelliğe, iyiliğe itiraz edenler…

Hayır diyenler… “Hayır yok! Renkler yok, resimler yok, şarkılar yok, şiirler, öyküler yok…”
Sus der… Çizme, yazma, konuşma, der…
Sustururum, silerim, ezerim…
“O yollar var ya, yollar benim”… “yollar yok! Yollar çıkmaz…”
Der ki “umut yok”…
“Umudunuz benim oldu, yılgınlık sizin olsun… Direniş öldü ahali’m, yola devam” der “durmak yok!”

Ve biri çıkıp durur…
Öyle durur ki, kimsenin “yok” demesiyle yok olmayacağını görürsün güzelliğin.
Öyle durur ki, bir gömlek, tık nefes, karanlığın içinde… Sadece durur…
Evet çizmez, söylemez, yazmaz, koşmaz…
Çünkü öyle bir durur ki,
Durduk yere şarkı olur, resim olur, öykü olur
Kendi sessizliğiyle bir duvar örüverir etrafına, nasıl yok edeceğini bilemezsin, onun yaptığının aynını yapmadan aşamazsın, anlayamazsın…
İnsanın doğasından çekip çıkartır vaziyetini, günün birinde onu taklit etmekten başka bir şey gelmeyecektir elinden işte…

Biri çıkar…
Birimiz çıkarız…
Var oluruz… “tek ve hür” !
Dünya durdukça, biz durdukça umut da vardır bu yüzden bilesin…
Umut vardır, var oluşundadır…

2 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Bu Bir Düş Değil…

Geçtiğimiz Çarşamba günü, henüz gezi direnişinde bir grup arkadaş ha var ha yok, sadece çimlere uzanmışlar, kitap okuyorlar, sesleri duyulmamış, Sırrı Süreyya bile gitmemiş olabilir henüz oraya… yani olay tam bir direniş değil de bir tür pasif “hayır” safhasında…

Biz bunlardan habersiz, genç bir arkadaşımla oturup sohbet ediyoruz, bana diyor ki,

“Elif abla, içim sıkılıyor… Ne olacak bu memleketin hali? Sen ne dersin?”

Bende kesif bir sessizlik, on yıllık bir umutsuzluk bu. Yirmili yaşlarımı gün geçtikçe artan tuhaf bir düzeni öğrenerek geçirmişim. Ne zaman özgürlüğe benzettiğim bir şey zuhur edecek olsa, peşinden de bir baskı, bir yasak, bir yaptırım gelmiş… Sonra kılık değiştiren zulüm kol gezmiş, daha çok konuşulacağı yerde susulmuş, sinilmiş… Bazen kızıyorum, bazen hak veriyorum bu sinmelere dahi, o kadar bezdirici gidilmiş ki insanların üzerine; canları, ekmekleri, aileleri ile sınanmış olanlar bile var.

Bir süre önce her şey tek renkken, ve bundan yakınırken biz, şimdi iyiden iyiye rengini yitirip saydamlaşmış. Ne kadar görünmez kalırsan o kadar hayatta kalıyor gibisin bir bakıma. Gündelik şeylerle oyalanıyorsun. Hayat bir idare etme, günü kurtarma, kişiler bazında devam eden çatışmalar, uzlaşmalar silsilesi…

Nasıl olsa yarın da düne benzeyecek, nasıl olsa her şey birilerinin dediği gibi olacak; çünkü öyle oldu sustuk… Konuşsak da sonunda susmaya mecbur kaldık, tekel direnişini anımsar mısınız bilmem?

Koşullar böyleyken, benim teorilerimin çoğu kişiye ve kendisini profesyonel siyasi teorisyen olarak gören insanlara göre pek anlamı yok. Tutarlı olmasına tutarlı fakat benzeri görülmemiş, çocukça, uçuk şeyler anlatıyorum. Değil tamamen kısmen bile gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.
Velhasıl şahane, tutarlı, barışçıl ve imkânsız şeylerden söz ediyorum ben. Benzer dünya görüşünde olduğum arkadaşlarımla dahi düşüncelerimi paylaşırken, bana son derece farazi konuştuğumu anımsatıyorlar. Haksız sayılmazlar, zira biz ağır “darbelerle” susturulmuş bir neslin çocuklarıyız. Politikayı kitaplardan tanıyoruz. Eylemlerimiz ise koca bir okyanusta alabora olmaya mahkûm edilmiş küçük hareketler olarak kalıyor.

Politika bize daima tehlikeli, kaka, çirkin olarak anlatılıyor; bir grup takım elbiseli adamın ve dopiyesli kadının yaptığı şeye politika diyoruz biz.  Hep çevresinden dolaşıyoruz politikanın, politikaya benzeyen ama politik olmayan şeyler yapıyoruz… İçimizde karşılığını bulmayı bekleyen bir “dünya tasarısı” var; ama tek başına çok cılız ve yersiz bir ses olacak… Politikanın yeşereceğini bildiğimiz saksıları sulamıyoruz… Niye yapalım ki diyoruz. İçinde tohumlar uyuyan sulanmamış bir toprak var…

“Eee,” diyorum genç dostuma “iyisi mi sen okulu bitirince çek git buralardan… Çok bilirsen yok ederler, az bilirsen yok ederler, emekçiysen yok ederler, değilsen yok ederler, tam gün yasasına tabi doktorsan, dükkanına kilit vurmuş eczacıysan, avukatsan, yasama hakları müdahale görmüş bir hâkimsen, 4c yasası mağduru işçiysen, üniversite sınavına girecek öğrenciysen, üniversiteliysen, liseliysen, beş yaşında ilkokula hazır olmayan bir çocuksan, üç otuza çalışan güvencesiz bir madenciysen, hayal gücü yüksek bir yazarsan, kapısına kilit vurulmuş bir tiyatroda tiyatrocuysan, bileği kelepçeli bir gazeteciysen, kpss çalışmaktan iflahı gevreyen öğretmensen seni yerler burada… Git, ne olursan ol yine git…”

Yüzü düşüyor, “nasıl gideyim, dil öğreneyim ben iyisi mi” diyor… Homurdanıyor.

Ertesi gün, uyanmış, suratı yine beş karış…

“Yahu ne oldu?” diyorum, “Nasıl gideyim Elif Abla ya da nasıl kalayım diyor?” Yahu bu genç adam, bildiğin politik bir sancı çekiyor, dertleniyor… Utanıyorum kendimden, ona ümitsizlik aşıladığım için, direnmesini salık vermediğim için… Söylemeye de dilim varmıyor… Kişisel bazda kalacak siyasi tutumun diyorum. Komşunla paylaşacaksın, ihtiyacı olan hastana parasız bakacaksın, evladına özgürlükler vereceksin, mülk delisi, lüks manyağı olmayacaksın diyorum. Cık… Kesmiyor.

“Bak gülme ama” diye başlıyorum söze…

Baştan gülüyor, deli mi ne bu gençler? “Sana bir rüyamı anlatacağım, ütopyalı rüya”

Evet anlayacağınız rüya içinde rüya gibi…

Beni merakla dinliyor. Ona 2008’de rüyamda görüp, mutluluk içerisinde uyandığım ama sonra nerede olduğumu anlayınca hüngür hüngür, çocuk gibi ağladığım o rüyayı anlatıyorum.

(Hiçbir ilave olmadığına en değer verdiğim şeyler üzerine yemin ederim)

Rüyanın geçtiği yer: Gümüşsuyu, Beşiktaş İnönü stadı arasındaki yol ve Dolmabahçe yokuşu. Annem eskiden Gümüşsuyu’nda otururdu, oradan olacak zihnimdeki yeri.

Derken bir sabah uyanmışım rüyamda, yağmurlu bir günmüş, ama nasıl kalabalık. Her yer rengarenk. Ve köşe başlarını halaylar almış… Herkes kol kola, bilen bilmeyen halay çekiyor. Öpüşüyorlar birbiriyle, kucaklaşıyorlar. (Şimdi burası rüya mı, yoksa uykunun verdiği ferahlıktan mı bilmem) müthiş bir özgürlük hissi, ama nasıl geniş bir pencere açılmış kalbimde. Soruyorum yoldan geçen birisine, ‘ne oldu?’ diyorum; ‘devrim oldu’ diyor. Ben gümüşsuyundan dolmabahçeye kadar gözümde yaş, ağzımda ıslık yürüyorum.”

“Sonra” diye soruyor genç dostum, “uyandım” diyorum üzülerek… O da üzülmeye kaldığı yerden devam ediyor.

İki gün sonra bir sabah uyanıyoruz, köşebaşlarında yorgun, biraz kızgın ama çoktan kararını vermiş insanlar, gümüşsuyundan taksime, dolmabahçeye, ankaraya, mersine, türkiyenin dörtbirköşesinde direniş isminde bir halaya durmuşlar…

Rüya mı diyorum…

Rüya mı bu? Gözümü kapatıp, duruyor, sonra yeniden uyanıyorum.

Bütün bunlar gerçek, yüreğimde açılan pencereden anlıyorum bunu, özgürlük hissinden…

Ben uyanıyorum, hepimiz uyanıyoruz…

Yitirmemek için bu şahaneliği, uyumamacasına uyanıyoruz hem de…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Benim Güzel Hamle Hakkım…

Hepimizin üzerine düşen bir şey vardır… Temiz halk devrimlerine inandığımdan beri etrafımdaki arkadaşlarıma hep bunu söyledim.
Bir ev kadını evindeki bulguru kaynatır, bir gazete bayii suskun gazetelerin üzerine üşenmeyip tek tek “yandaş medya” diye işaret koyar, bir şarkıcı şarkı yapar, taraftar grupları istekleri tezahürata dönüştürür, bir bahçıvan bir ağaç eker, bir yazar herkesin aklında uçuşanları yakalar ve yazar, bir otobüs şoförü sokak başına kırar otobüsü panzer geçmesin diye, doktorlar sağlık desteğine, avukatlar hukuk desteğine koşar, travestisi, gay’i, lezbiyeni rengarenk gelir, müslümanı duasıyla gelir, her etnik grup kendi derdini ve farklılığını alır gelir yanına daha büyük olabilmek için, bir yarışma sunucusu sorular hazırlar, bir oyuncu penguenli tshirt giyer, bir yönetmen ben bu sürecin filmini yapacağım der, öğrenciler akıllarının ve bedenlerinin en taze gücünü katar, öğretmenler sınavda soru yaparlar direnişi, öğrenciler benim sınavım sokakta der, nohutlu pilavın hepsini satın alır bir adam, nohutlu pilavcı kıyak bir indirim yapar, kimisi kitap götürür oraya, kimisi polise kitap okur ‘bak elimde sözcüklerden başka bir şey yok’ demek için…
Herkesin üstüne düşen bir şey vardır, uyanışa, direnişe ve dirilişe katılmak için hamle hakkı vardır herkesin, ve o hamle herkese ait, biricik ve çok özeldir… O yüzden çok esprili, çok sivil ve çok delikanlı bir direniştir bu. Herkes üzerime düşen nedir diye sorduğu ve kendisine ait cevabı keşfettiği için…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Güçlüler vs. Haklılar

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Hak bir hükmetme biçimine dönüşmedikçe de, o hakkın masumiyeti baki kalır, kirlenmez.

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Zorbalıkla değil mizahla ve dostça kurulan biraradalıklarla anlatılan hak, keskin ve önlenemez bir devinim oluşturur. Estetik anlamda da, manevi anlamda da güzeldir. Ona güzelliğini veren, içi dopdolu, sahici ve bozulamaz bir cevher vardır.  Bu cevher ki, kişiler aksini iddia etseler, leke çalsalar ve dahi başka insanı araçlarla değiştirme çalışsalar bile değiştirilemeyecek olan hakikattir. Bu yüzden dinlerde, yaratanın katında dahi haklara dair son söz kişilere aittir…

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Bu yüzden hak, partiler, örgütler ve ideolojiler üstüdür. Meğer ki, partinin manifestosunu yazarken, örgütlenmeni oluştururken ya da ideolojini tesis ederken “hak” esasını merkeze koyabilmişsen ne ala… Ancak pratikte hakların uygulanması, sahiplenilmesi, saygı duyulması tamamen bireysel bir tavırdır, doğrudan vicdanla, adalet duygusuyla ve her türlü dünya ve din görüşünü aşan kişisel varoluşla ilgilidir.  Böylelikle bu hesapsız, pazarlıksız bir saygıdır. Takdir görmek ya da sevap kazanmak için değil, doğru olduğu için doğruyu yapmak ya da söylemek erdemlidir ki, takdir de sevap da bunun peşisıra gelir…

Güçlü olan değil, haklı olan haklıdır.

Suya sabuna dokunmadan, ne şiş yansın ne kebap demeden, yılmadan, yorulmadan, vazgeçmeden, çok uzadı demeden bir haklılığı kovalamak, bu haklılığın yanında olmak, şucu bucu olma meselesi değildir o yüzden… Çünkü taş aşınıp nasıl toz olursa, insani yapılanmalar ve düşünceler de aşınabilir, dönüşebilir, büyüyebilir ya da yok olabilir. Geriye sadece haksızlığa direnenler ya da haksızlığa susmak için kılıf bulanların izi kalır… İşte terazilerde tartılacak olan budur…

Güçlüyü değil haklıyı kucaklayana selam olsun…

Elif Ezgi Uzmansel

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

Biz Marjinaller, Çapulcular…Biz Teroristler…

marjinal diyorsunuz…

aşırı uç diyorsunuz…

haklıyken haksızlık diyorsunuz…

Ben bunları çok iyi anlıyorum ve kızmak yerine kendimce içten bir anlayış duyuyorum.

Çünkü ak parti seçmeni olan arkadaşlarımın, bu zulmün, bu kıyametin, bu haksızlığın odaklarına oy verdiklerine inanmayı gönüllerinin kaldırmadığını düşünüyorum. Benim bu kadarına içim elvermezdi, öyle ya.

“Ben mi getirdim bu zalimi başa? ” derdim. “Hayır olamaz, bu benim inanıp peşisıra yürüdüğüm lider olamaz” diye iççatışmalar yaşar dahası hakkındaki gerçekleri reddederdim. Kararlarını sorgulamasam bile bir an dururdum yalnız; gencine yaşlısına, çoluğuna çocuğuna kimyasal silahla saldırdığını fark edince; silahsız bu insanların çektiği eziyete bakıp bu “bu kadarı kesinlikle gerçek değildir” diye muhakemeyi yapar ama sonuçtan içim elvermez, havsalam almaz, itiraz ederdim. Ben bu duyguyu çok ama çok iyi anlıyorum…

O yüzden fotoğraflara montaj, arşiv deniyor sanırım… Dahası, konuşulanlara abartı, konuşanlara çapulcu, direnenlere marjinal, sivilitaatsizliklere terorizm yakıştırmaları yapılınca kabul görüyor. Dedim ya, anlıyorum…

Şimdi ben de sizin beni anlamanızı istiyorum:

Ayağı sakat olan kardeşimin, sabahın 5.25’inde bana gönderdiği ve bizzat çektiği boğaziçi köprüsü yürüyüşü mü montaj?

76 yaşındaki babaannemin, Ankara direnişine gidip biber gazı yiyerek kendisini önünden geçen ilk otobüse atıp “ben böyle zulüm görmedim” diye haykırması mı abartılı?

Müzisyen kuzenimin, beni arayıp sopalarla sloganlarından başka bir şeyi olmayan insanları avlıyorlar demesi mi terorizm?

Mahallemde oturan, ekmeğinin kavgasına düşmüş tezgah manavının tencere tava çalarak “artık yeter, yoksulluk yeter, zulüm yeter” diye isyan etmesi mi marjinallik?

Yazarlığımı, terziliğimi, felsefeciliğimi ve her sabahın köründen akşamın yarısına dek döktüğüm alınterini bir köşeye koyarak ya da sevdiğim, evlendiğim adamın akademik unvanını, hekimliğini hiçe sayarak yalnızca haksızlığa daha çok susmadığımız için o enfes sıfatı, yani çapulculuğu aldım, bağrıma bastım…

Ama bir durup düşünün:

Biz marjinalmişiz öyle mi? Çayı, sigarası ve televizyon dizileri olan babaannem yani… Çocuğunun altını temizleyen ben, 93 model toyotasını pazarları elektrik süpürgesiyle temizleyen kocam, günde 13-14 saat çalışan annem, türk sanat müziği korosunu hobi edinmiş babam, domatesli makarnasıyla destan yazan kuzenim, can erik seven kardeşim, bir dondurmaya tav olan Ceren’im marjinal …

Biz normal insanlarız, bizi anlayın….

Normaliz fakat “normalleştiremiyoruz” bizi anlayın!

Zulmü, yasakları, sindirilmeyi, susturulmayı, yatağımızdan cüzdanımıza uzattığınız o elleri normalleştiremiyoruz.

Normaliz… Eğer bizimle makul konuşma platformları kurabilseydiniz, olanca zekamız ve olanca normalliğimizle biz de size “söz” ile karşılık verirdik.

Bizden normal tepkilerimizi aldınız. Elimizde biber gazı yok, belimizde jop ve silah yok, portakal gazını atmayı değil solumayı biliriz sadece, toma ehliyetimiz de yok bizim…

Sloganlarımız, biraz öfkemiz çokca inancımız var…

Anlayın…

Bu zulmün normal karşılanamayacağını, tepeden tırnağa dirilişin de normal bir şey olmadığını anlayın…

Elif Ezgi Uzmansel

1 Yorum

Filed under Asıl mesele...

ÖDLEK

siyahın içinde...

siyahın içinde…

Ödüm patlıyor hocam,

Kızım sevişecek diye değil, sevgisizlikten ölecek diye…

Ödüm patlıyor

Ellerinde palalarla girecekler bakir ormanlarına ruhumun

Sokak aralarında bir kadın düşecek, yağmur damlası kadar kadın

Susuyorlar ödüm patlıyor…

Bir kadın öpüşmüş de, kan gövdeyi götürecek diye ödüm patlıyor

Kesecekler yaş dallarını özgürlükten bi hal olmuş selvinin, çınarın, meşenin

Kuru dallar intikam alır diye ödüm patlıyor.

Hocam, yasaklanacak mı rüyanın pembesi?

Klarnet sesine pranga mı vuracaklar?

Ne olacak şimdi, niyedir ellerinde bu kadar silgi

Biz ne yapacağız bu kadar kalemle

Kalemimizi mi kıracaklar hocam,

Hakikati mi silecekler?

Bu perdelerden ödüm patlıyor hocam!

Bir kapanacak ki hiç açılmamacasına…

Sahneye inecek, gözlerimizin avlusuna kapkara inecek…

Biz bu boyalarla elimizdeki, bu çakırkeyif hatıralarla, üzeri buzlandırılmış ve hiç tellendirilmemiş sigaralarımızla ne yapacağız?

Bu sevişemediğimiz aşklarla, öpüşemediğimiz ağızlarla

Gölgesine sığınamadığımız ağaçlarla,

Yazamadığımız öykülerle,

Guruba karşı içemediğimiz tek buzlu rakımızla,

Bu ayık kafamızla ne yapacağız?

Hocam konuşamadığımız bu hakikatlerle sonra…

Bu kadar ölüyle,

Bu kadar yoksullukla,

Bu kadar kanla hocam… Bu kadar çocucuğun kanıyla…

Savaşın her türlüsünden ödüm patlıyor.

Topraktan korkuyorum, ya benden alırlarsa diye değil ya beni alırsa diye.

Mülkten ve şarkıların olmadığı yerlerden

Çocukların bir gecede büyüdüğü yerlerden korkuyorum hocam…

1 Yorum

Filed under Asıl mesele..., Lirik Teferruatlar